Hazırlayan: Sunar Yazıcıoğlu
     Ahlâk, belli bir devirde, bir topluluk ya da bir kişi tarafından gerçekten uygulanmış ya da az çok kabul edilmiş davranış kurallarının tümüne denir, ve ahlâk felsefenin bir bölümünü oluşturur. Ahlâkı bu şekilde belirledikten sonra büyük Türk ve İslâm filozofu Fârâbî'nin ahlâk felsefesini incelemeye geçelim. Önce kısaca bu felsefe adamının kim olduğunu tanımakla işe başlıyalım.
   Asıl adı, Muhammed bin Turhan bin Uzluğ bin Turhan et-Türkî el-Fârâbî olup Ebû Nasr Muhammed diye tanınmaktadır. 873 senesinde Türkistan'ın Fârâb şehrinde doğdu.Doğduğu yerden dolayı ona Fârâbî denildi. Aslen Türk olup babası Vesic kalesinde bir Türk kumandanıydı. Batı felsefe dünyasında Alfarabius diye tanınır. İlk öğrenimini Fârâb'da gördü. Babasının tavsiyesiyle Bağdat'a ilim öğrenmeye gitti. Burada hıristiyan filozof Ebû Bişr Mettâ bin Yunus'tan felsefe dersleri aldı. Bu arada Arapça,Farsça,Yunanca ve Latinceyi çok iyi derecede öğrenerek Aristo ve Eflâtun'un eserlerini defalarca okudu. Derinden derine bunların etkisi altında kaldı. Ebû Bekr Serâc'dan gramer ve mantık okudu .Daha sonra kendini tamamen felsefeye verdi. Bir ara Şam'a ve Mısır'a gitti. 941 senesinde Halebe giden Fârâbî orada hüküm süren Seyfüddevle Ali adlı Türk beyini tesiri altına aldı ve himaye görerek Haleb'e yerleşti. Vaktini felsefî düşüncelerini kaleme almakla geçirdi. Kitaplarını Arapça yazdı. Köse sakallı, kısa boylu olarak tasvir edilen Fârâbî aynı zamanda bir musikî üstadıydı. Kânun adındaki çalgı âletini o buldu. Ayrıca rübab denilen çalgıyı da geliştirip bugünkü haline o soktu. Bir çok bestesi vardır. Aynı zamanda hekimdi, fakat pratiği yoktu. Matematikle de uğraştı. 950 senesinde Şam'da öldü.
     Montesquieu, Spinosa gibi batılı filozoflar onun eserlerinin etkisi altında kaldılar. Maddî servete değer vermeyen, şöhret ve gösterişten nefret eden, ruh ve ahlâk temizliğini her şeyin üstünde tutan dinine bağlı bir insandı. İlim ve sanat adamlarına büyük değer vermesiyle tanınan Seyfüddevle, filozofa ikram ve ihsanda bulunmak istemişse de Fârâbî günlük ihtiyacını karşılayacak dört dirhem gümüş paradan başkasını kabul etmemiştir. Mütevazi bir hayat yaşamış, mal mülk edinmemiştir. (Tahsilü's-sa âde) adlı eserinde olgun bir filozofun niteliklerinden bahsederken "Öğrenim sırasında karşılaştığı güçlüklere katlanmalı, üstün bir zeka ve kavrayışa sahip olmalı, doğruluğu ve doğruları, adaleti ve âdil olanları sevmeli, onurlu bir kişiliği olmalı, altın, gümüş ve benzeri şeylere değer vermemeli, yeme içme konusunda aç gözlü, nefis arzularına düşkün olmamalı, doğruya ulaşmak için azim ve iradesi güçlü olmalıdır" der. "Filozofun yapması gereken şey kendi gücü ölçüsünde Allah'a benzemektir." derken bundan ruhi ve ahlâkî arınmanın yanı sıra filozofun fikren de aydınlanarak Tanrı gibi varlığın evrensel bilgisine sahip olmasını kasdediyordu. Buna karşılık ruhunu ve ahlâkını arındırma kaygısı taşımayan ve sadece teorik bilgilerle yetinen kimseye "sahte filozof" diyordu (Risâle fimâ yenbagî). Bununla Fârâbî antik devir filozoflarının dediği gibi "iyiyi kötüyü anlayıp Tanrı gibi olacaksınız" demek istemektedir.
     Fârâbî felsefe öğrencilerine de bazı öğütlerde bulunur: "Gerçeğe ulaşabilmek için her şeyden önce haz ve şehvet duygusunu yenerek ahlâkını düzeltmeli, sağlam bir iradeye sahip olabilmek için zihnî yeteneklerini geliştirip güçlendirmeli, hırs derecesinde bir istekle sürekli çalışmalı, başlıca uğraşı alanı ilim olmalıdır" der. [ İnsanın kendisiyle iyi işler ve güzel fiiller yaptığı nefsî durumlar (el-hey'ât en-nefsâniyye) faziletlerdir; kötülükler ve çirkin fiiller yaptığı nefsî durumlar ise alçaklık, noksanlık ve aşağılıklardır.] Fârâbî, evren düzeninde yer alan her varlığı ve meydana gelen her olayı sebep sonuç ilişkisi içinde yorumlamakta, onun inişli çıkışlı sisteminde bir önceki varlığı bir sonrakinin maddesi, onu da bunun sureti saymaktadır. Ancak iniş mükemmelden daha az mükemmele doğru gerçekleştiği halde çıkış mükemmel olmayandan mükemmele geçiş tarzında olduğu için zor gerçekleşmekte ve zaman almaktadır. En üstte bulunan, en salt ve en mükemmel olan "ilk sebep"(Allah) ten başlıyarak basitlik ve mükemmelliğin en alt düzeyinde yer alan ilk madde (heyûla) ye kadar inmektedir. Ay üstü âlemin ay altı âlemi etkilediğini kabul etmekle birlikte Fârâbî astrolojiye inanmamakta ve konuyla ilgili olarak kaleme aldığı (en-Nüket fîmâ yeşihhu ve mâ lâ yeşihhu min ahkâmi'n nücûm) adlı eserinde astrolojiye bağlı her türlü kehaneti reddetmektedir.
     Fârâbî nefsin basit bir cevher oluşunu, onun maddeden bağımsız olan kavramları algılayışından, bu işi herhangi bir organa gerek duymadan yapışından ve nihayet zıtları bir hamlede birlikte kavrayışından yola çıkarak kanıtlamakta, maddî olan bir şeyin bu aktiviteyi göstermesinin mümkün olamayacağını söylemektedir. Filozof Eflâtuncu bir anlayışla nefsi bitkisel, hayvanca ve insanca olmak üzere üç kısma ayırarak inceler. Bunlardan ilki bütün canlılarda ortak olarak bulunan beslenme, büyüme ve üreme güçlerine sahiptir. Hayvansal nefiste bunlara hareket ve algı güçleri katılır. Bu kategorideki varlıkların başlıca iki kaynağı vardır: Hoşa gideni elde etme doğrultusunda hayvanı tahrik eden istek gücü ile sevilmeyen, zararlı ve korkulu şeylerden uzaklaşmayı sağlayan öfke gücü. Algı gücü de iki kaynaktan beslenmektedir. Bunlar beş duyu, hayal, vehim, düşünme ve hatırlama gibi psikolojik güçlerden oluşmaktadır. [Nefsin (ruhun) parçaları ve melekeleri beştir: Besleyici (el-ğâzi), hisseden (el-hâsse), hayal kuran (el -mütehayyil), arzu eden (en-nüzû'î) ve düşünen (en-nâtık).] Bu konuda Fârâbî'nin ortak duyu ile hayal güçleri arasında kesin bir ayrım yapmadığı dikkati çekmektedir. Ayrıca filozof vehim gücünü hayvanlardaki içgüdü karşılığında kullanırken bu, insanlarda düşünme gücü olarak belirmektedir (el-Medînetü'l-fâzıla). Nefsin en gelişmiş kısmı olan insanca nefse ise düşünen nefis denilmektedir ve bu da akıldan ibarettir. [Beden için sağlık ve hastalık olduğu gibi, ruh(en-nefs) için de sağlık ve hastalık vardır. Nefsin sağlığı , kendisinin ve parçaları (eczâ) nın durumları (hey'ât) nın, ona devamlı iyi şeyler, iyi işler ve güzel fiiller (el-ef'âl el-cemile) yaptıran durumlar olması; hastalığı ise, yine onların, ona devamlı kötülükler, kötü işler ve çirkin fiiller (el-ef'âl el-kabîha) yaptıran durumlar olmasıdır.] Fârâbî'nin ahlâk felsefesinin temelini eğitim ve iyi davranışlar, son hedefini ise mutluluk oluşturmaktadır. İnsan mutlu olmak için yaratılmıştır ve sınırlı da olsa bu mutluluğu tek başına gerçekleştirme güç ve imkânına sahiptir.
     Şüphesiz her insanın iradeli davranışlarının belli bir amacı vardır. Bu özellik araştırıldığında görülür ki insan daima iyi ve mükemmel olanı kendisine amaç edinmekte ve o doğrultuda hareket etmektedir. Fakat bazı amaçlar daha mükemmeli elde etmek için araç sayılırken bazıları doğrudan amaçtır ve hiçbir şeye araç olamaz. Örneğin ilaç kullanma amaç değil sağlığa kavuşmak için bir araçtır. İlim ise doğrudan amaç olacağı gibi makam, mevkî, şöhret ve servete araç yapılabilmektedir. Mutluluğa gelince, o öyle bir değerdir ki hiçbir şeye araç olmayıp doğrudan doğruya amaçtır. Çünkü insan mutluluğu elde ettikten sonra her türlü tatmini onda bulup başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz (Fusûlü'l-medenî). Ancak bazı insanlar mutluluğu servette, bazıları maddî hazlarda, bazıları politik güçte, bazıları da bilgide arar. Fârâbî'ye göre ise gerçek ve en yüksek mutluluk bilgiyle aydınlanmaktır. Bu da insanın aklının olgunlaşıp faal akılla irtibat kurması ve evrensel bilgiyle aydınlanması olayıdır. Böyle bir mutluluğa sıradan insanlar değil ancak peygamberler ve filozoflar ulaşabilir. Şu halde bu mutluluğun gündelik dildeki mutlulukla yanî bedenî hazlarla, refah veya geçici tatminlerle bir ilgisi yoktur. Gerçek mutluluk, insan aklının maddenin hakimiyetinden bütünüyle sıyrılıp manevî bir varlık olan faal aklın feyziyle aydınlanması ve ondan pay almasıdır. [Faziletler, ahlâkî (hulkıyye) ve aklî (nutkıyye) olmak üzere iki çeşittir. Aklî faziletler hikmet, akıl, akıllılık, zeka, anlayış mükemmelliği (cevdetu'l-fehm) gibi aklî kısmın faziletleridir. Ahlâkî faziletler ise, iffet, şecaat, cömertlik, adalet gibi arzuyla ilgili kısmın (el-cüz-ü'n-nüzûî) faziletleridir.]
     Fârâbî'ye göre her insan, iyiliğe ve kötülüğe eşit ölçüde yatkın olarak doğar. Şüphesiz bu durum, ahlâk konusunda eğitimin ve alışkanlıkların son derece önemli olduğunu göstermektedir. Her şeyden önce ahlâk pratik bir ilim olduğu için yaparak ve yaşayarak öğrenilir. Nasıl ki herhangi bir sanat öğrenip o konuda gerekli beceriyi kazanmak için çok alıştırma yapmaya ve tekrara ihtiyaç varsa ahlâklı olabilmek için de iyi ve güzel davranışları benimseyip onları huy ve ikinci bir karakter haline getirmeye ihtiyaç vardır. Ahlâk alışkanlıklar sonucu kazanıldığına göre değişebilmektedir (Fusûlü'l-medenî). Şu halde insanın mutluluktan pay alabilmesi için kendini mutluluğa götürecek erdemli davranışları kazanma ve kazandıktan sonra da onları koruma konusunda sürekli ve ciddî çaba göstermesi gerekir. Fârâbî'ye göre çoğunlukla iyi davranış sergileyen herkes âdildir. Öyleyse davranışlarının hepsi dikkate alınmadan âdil bir kimsenin bir çok şey hakkında şahitliği geçerli sayılmalıdır. Uslu ve vakur olan kimsenin davranışlarının hepsi dikkate alınmaksızın sadece bu iki nitelik onun karakterinin nasıl olduğunu göstermeye yeter (el-Cem, özellikle Kitabü'l Kıyas) . [Adalet ,herşeyden önce, şehir halkının ortak (el-müşterke) olduğu iyi şeylerin, hepsinin arasında paylaştırılmasında ve sonra da , onların arasında bölüştürülen bu şeylerin korunmasında olur. Bu iyi şeyler güven, servet,şeref, rütbe ve şehir halkının ortak olması mümkün olan diğer şeylerdir.] Erdemli davranışın ne olduğu konusuna gelince Fârâbî Aristo gibi düşünmekte çok fazla-çok az (ifrat-tefrit) denen iki aşırı uçtan uzak, eksiği ve fazlası olmayan dengeli bir davranışa önem vermektedir. Örneğin yiğitlik, korkaklıkla/saldırganlık; cömertlik,cimrilikle/ savurganlık arasında dengeli ve erdemli birer davranıştır. [İyi işler olan fiiller, biri aşırı, diğeri eksik olduğu için her ikisi de kötü olan iki aşırı uç arasındaki orta ve ılımlı fiillerdir. Faziletler de buna benzer. Çünkü onlar, biri çok aşırı diğeri çok eksik olduğu için herikisi de aşağı olan diğer iki durum arasında nefsin orta melekeleridir. Örneğin yemekte ölçülülük, oburlukla lezzet hissinin yokluğu arasında; cömertlik, cimrilikle savurganlık arasında; cesaret, atılganlıkla korkaklık arasında; nezaket, gurur ile kendini alçaltma arasında; hayâ, utanmazlıkla sıkılganlık arasında... bir durumdur.] Ne var ki ahlâkî faziletler (erdemlilikler) söz konusu olduğunda orta yolu bulmak nisbeten kolay olsa da bilgi ve adalet gibi erdemlerde bu özellik yeterince belirgin değildir.
     Fârâbî bütün insanlığın sahip olduğu faziletleri teorik, fikrî, ahlâkî ve amelî (eylemsel) olmak üzere dört kategoride değerlendirir. Teorik faziletler, a priori ve aksiyomatik bilgi türlerinden başlayarak bütün teorik ilim dallarını ve varlığın en son ve en yüksek ilkesi olan Allah ile manevî varlıklar hakkında bilgileri ifade eder. Ancak halkın teorik alanda bilgileri yüzeysel olup genel kabullere dayanırken seçkinlerin bilgisi mantıkî kayıtlara dayanmaktadır. Fikrî faziletler, düşünme gücünün fert ve millet için en yararlı olanı araştırma çabasıdır. Özellikle bu erdemin ahlâkcılarda ve kanun yapıcılarda bulunması gerekir. Bununla birlikte sanatta ve pratik hayatta faydalı ve güzel olanı araştırıp ortaya koyma faaliyeti hep fikrî faziletlerin ürünüdür. Ahlâkî faziletler insanın iradeli davranışlarında her türlü aşırılıktan uzak olarak iyiyi , doğruyu ve güzeli amaç edinmesidir. Bu konuda egitimin ve öğretimin önemi büyüktür. Âmelî faziletler, insanın çeşitli sanat ve mesleklere karşı eğilimlerini geliştirerek o alanda iyi yetişmesi anlamına gelmaktedir. Fârâbî bu alanda erdemlerin gelişmesi için teşvik, rekabet ve yerine göre zorlamanın gerekli olduğunu söyler (Tahsîlü's-sa âde). Fârâbî'nin ahlâk felsefesinde son amaç mutluluk olmakla birlikte tamamen metafizik ve mistik bir kuruntudan ibaret olan bu mutluluk anlayışının insanın beklentileri ve hayatın gerçekleriyle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Çünkü mutlu olmak için düşünce hayatının ve ahlakî faziletlerin tek başına yeterli olmayacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Dünyevî hiçbir şeye sahip olmayan birini mutlu saymak mümkün değildir. Nitekim Aristo, bir tek kırlangıcın ya da sadece güneşli bir günün, baharın geldiğini göstermeğe yetmiyeceğini söyleyerek mutluluk olayında dost, servet,sağlık, siyasî nüfuz, soyluluk ve mükemmel bir fizikî yapıya sahip olma gibi dış faktörlerin de önemli bir payı bulunduğunu belirtir. Fârâbî ise bu gerçekleri hiç hesaba katmaz. Şüphesiz bu durum, onun mistik tavrından ve ay altı (dünya) âleminde organik ve inorganik varlıklarda ortaya çıkan her türlü aktiviteyi ne olduğu dahi bilinmeyen faal akla bağlama düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan Fârâbî'nin mutluluk anlayışının İslâmdaki mutluluk anlayışıyla bağdaşır olmadığını belirtmek gerekir. Çünkü İslâma göre bir mümin için en yüce mutluluk Allâh'ın rızasını kazanmaktır. Bunun sonucunda mümin cennete ve Allah'ın cemâlini müşahhedeye nâil olacaktır. Bu da ancak ilâhî emir ve yasakları titizlikle uygulamak, ahlâkî faziletleri hayatın vazgeçilmez ilkesi saymak ve takvâ (günahtan sakınma) ölçüsünde samimi bir dinî hayat sürmekle gerçekleşir. Bu şekilde davranan kimsenin sosyal ve kültürel statüsü ne olursa olsun din onu hem dünyada hem de âhirette mutlu saymaktadır.
      Fârâbî'nin İslâm felsefesine etkisi büyük olmuştur. Onun kurmuş olduğu felsefî doktrin gerek öğrencileri ve eserleri, gerekse onu eleştiren düşünürler kanalıyla kısa zamanda Mâverâünnehir'den Endülüs'e kadar bütün İslâm coğrafyasına yayılmıştı.Fakat eski yunan filozoflarının, özellikle Eflatun'un ve Aristo'nun fikirlerini benimsediği için İslâm filozofları içinde ona karşı olanlar da vardır . Kim ne derse desin o batılı tarzda ilk İslâm filozofudur. Fârâbî'den geriye büyük küçük yüzden fazla eser kalmıştır. Zamanla çeşitli araştırmalara konu olan bu eserlerin bir kısmı Latince, İbranice, Türkçe, Farsca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Rusçaya çevrilmiştir.
       Sunar Yazıcıoğlu