Canalblog Tous les blogs Top blogs Littérature, BD & Poésie
Suivre ce blog Administration + Créer mon blog
MENU

Sunar Yazicioglu

Publicité
Sunar Yazicioglu
Publicité
Publicité
13 octobre 2016

Yahudi atasözleri

 

hebreu



Fransızcadan çeviren:
Sunar Yazıcıoğlu


Veren asla hatırlamamalıdır, alan asla unutmamalı.

Erkek dünyaya elinde ekmekle gelir; kadın dünyaya elleri boş gelir.

Yalanın bir bacağı vardır, gerçeğinse iki.

Doktoru ihtiyacınız yokken onurlandırın.

Altı demir ayakkabıların olunca dikenlerin üstünde yürürsün.

Eldeki bir kuş çalılıktaki iki kuştan daha değerlidir.

Sana özel olarak kusurlarını söyleyeni sev.

Sabba’ dan (Cumartesi, dinlenme ve dua günü) önce yemeğini hazırlayan sabba ( cumartesi) olunca yer.

Bir hırsız sizi öpünce dişlerinizi sayın.

Bir münakaşada ilk susan kişi övülmeye en layık olandır.

Publicité
13 octobre 2016

Arap atasözleri

arabe

 


Fransızcadan çeviren:
Sunar Yazıcıoğlu


Arap atasözleri 1:

Tek gözlülerin arasına giriyorsanız bir gözünüzü kapatın.

Sıkıntılarını başkasına söyleme, akbabayla atmaca inleyen yaralıya üşüşürler.

Sırrını saklayan yolunun hâkimidir.

Kara gecede, kara bir taşın üstünde, kara bir karınca. Tanrı onu görür.

Dudaklarının arasında tuttuğun kelime senin kölendir; söylediğin ise senin efendin.

Kardeşsiz yaşanılabilir ama dostsuz yaşanılmaz.

Size bir dağın yerini değiştirdiğini söyledilerse, ona inanmağa izin verin; ama size bir insanın karakterini değiştirdiğini söylerlerse, hiç inanmayın.

Hukuk keskin bir kılıçtır.

Tanrı çölü yarattı, sonra öfkelendi, ona taşlar attı.

Utanmaz bir kadın tuzsuz yemek gibidir.

Hatırla, doğduğunda herkes sevinçliydi ve sen ağlıyordun. O tarzda yaşa ki ölümünde herkes ağlasın ve sen sevinçli ol.

Gerçek ibadethane ruhun derinlerinde kurulmuş olandır.

Gecenin koru sabah kül olur.

Tanrı bir kapıyı kapatırsa bir başkasını açar.

Ölüm esnasında hiç kimse yanıltmak istemez.

Bilginin mürekkebi şehidin kanı kadar değerlidir.

Kendinden yukarı bakanın boynu ağrır.

İnsandan arkadaşı olmayana cennet bile sıkıntılı bir yer olur.

Evinin önündeki pisliği süpür.

Sahibine gölge yapmayan ağaç kesilir.

Dilenci kadınla evlen, dilenenler çoğalsın.

Bir avuç arı bir çuval sinekten iyidir.

Dostluğun kupası sirkeyle ovulmaz.

Soğanla kabuğu arasında bulacağın kötü bir kokudur.

En övgüye değer kutsal savaş öfkelerine karşı yapılanıdır.

Bekleme, ateşten daha çok dayanılması güç olandır.

Tanrı affetmeseydi, cenneti boş kalırdı.

Sana gölge veren ağacı kesme.

Evinizi komşudan çok, taşla çevirin.

Sana bir yılan sevgiyle bağlanırsa, onu bir kolye yap ve boynunda taşı.

Hiçbiriniz ruhum kötü demesin. Ruhumun kötü eğilimleri var desin.

Kimse annesinin karnından önce çıkmaz.

Açgözlülük seni esir eder, zira özgür doğarsın.

Aynı elde iki karpuz taşınmaz.

Bilim kitaplarda bulunandan değil, ama az çok, kalbe kazınanlardan ibarettir.

Gökyüzünü görebilmesi için karıncayı bir rastlantının devirmesi lazım.

Her bilgini bir yanlış; her atı bir düşüş uyarır.

Tanrım, bana erkek çocukları, sürüme de dişi yavrular ver.

Herkes ayakta duranın tarafındadır.

 

Arap atasözleri 2:

Dar geçitten geçerken, ne dost olur ne kardeş.

Senin için yalan söyleyen sana da yalan söyler.

İt ürür, kervan yürür.

Dalmadan önce suyun derinliğini ölç.

Borç dostluğun makasıdır.

Mezarlıklar kendini onsuz olmaz sanan kişilerle doludur.

Gençlik çılgınlık bölüngüsüdür.

Hayat biter, iş asla bitmez.

İyimserlik tanrıdan gelir, kötümserlik ise insanın beyninde doğar.

Görünürlük bize aittir, gizlilik tanrıya.

Barış kılıcın yanındadır.

Kalbini bir giysiyi yıkar gibi yıka.

En zengin adam ertesi güne cesaretle bakandır.

Komşumun lokması beni doyurmaz, ama ayıbı peşimden gelir.

Deve kendi kamburunu görmez, kardeşinin kamburunu görür.

Hekim kendi hasta olmadıysa iyi hekim olamaz.

Tanrı ölümden başka şeyde bizi eşit kılmadı.

Cerrah yetime zarar vererek öğrenir.

Kalabalık içinde fikrinizi söylemeyin.

En iyiniz kadınlara karşı iyi yürekli olandır.

İyi bir eylemin ölümü ondan bahsetmekle olur.

Bir kab, içindekiyle söylenir.

Hayat bir çöldür, kadınsa onun devesi.

Kendi kusurlarına gözünü açan, ruhunun yeni bir güç kazanacağını görecektir.

Sahilde dolaşmak ve balıkları arzulu bir bakışla seyretmektense, eve girip ağ örmek yeğdir.

Bir şey yapmak isteyen çaresini bulur, hiçbir şey yapmak istemeyeninse bahanesi hazırdır.

Devenin ne düşündüğünü deveci anlar.

En bilgin olan, her şeyin sonunu görendir.

Asil ırktan bir kısrak fışkısından utanmaz.

Güçlük anında, mutlu olandan öğüt isteme.

Gerçek dindarın öfkesi ancak başörtüsünü düzeltecek kadar sürer.

Bir ölünün ayakkabılarına bel bağlayan uzun zaman yalın ayak yürür.

Günlük ilişkilerinizde kardeş olun, ama işlerinizde yabancı olun.

Birlikte güldüğünüz kimseleri belki unutabilirsiniz, ama birlikte ağladıklarınızı asla.

Karabiberin boyuna bakıp karar vermeyin, tadınca ağzınızı nasıl yaktığını göreceksiniz.

İnsanlar yapılan iyiliğin kölesidir.

 

13 octobre 2016

Yunan atasözleri

 

grec



Fransızcadan çeviren:
Sunar Yazıcıoğlu


Bazen bir saatin verdiğini yüzyıl veremez.

Açlık kaleleri alabilir; onları düşmanlara geri verebilir.

Ölçüsüzlük, açlıktan daha çok insan öldürdü.

Huzur fakirliğe katlanmak için gereklidir.

Küçük bir gemiyle yağma edene korsan derler; büyük bir gemiyle yağma edene ise fatih.

Evlenmek isteyen pişman olacaktır.

Daha kötüyü düşünen doğruyu bulur.

Yavaş yavaş düşen su, bir kayayı bir şelaleden daha iyi deler.

Sivrisinek fille kıyaslanamaz.

Büyüklerle akşam yemeği yiyen onları açlıkla terk eder.

Sus ya da sessizlikten daha değerli şeyler söyle.

Gerçeği gizlemek altını toprağa gömmektir.

Kelimeler duvar örmez.

Diken gülden biter, gül ise yeni bir diken bitirir.

13 octobre 2016

Fransız atasözleri

francais

 

 

Fransızcadan çeviren:
Sunar Yazıcıoğlu



Kendini sevmeyenin dostu olmaz.


Kadınlar ile atlar, onlarda da kusur var.


Şifa asla yaradan çabuk olmaz.

 

Erkekler büyük çocuklardır.


Fakirlik kapıdan girince aşk pencereden kaçar.


Fransız uyuyunca onu şeytan sallar.


Yararı yükümlülüklerle almalı.


Güneş ancak gördüğünü ısıtır.


Balın tadı arının sokmasını unutturmaz.


Elin ekinine tırpan atılmaz.


Kartaldan güvercin doğmaz.


Söz dişidir, olay ise erkek. (kelimenin cinsiyeti yönünden)


Bir günaha iki ceza verilmez.


Ateşe yağ atılmaz.


Ehven adamı okşa ki seni yumruklasın; yumrukla ki seni okşasın.


Ancak sahip olduğumuz şeyi kaybedebiliriz.


Bir metelik tasarruf etmeyenin asla iki meteliği olamaz.


İki tedbir bir tedbirden iyidir.


Bugün bana, yarın sana.


Vadisiz dağ olmaz.


Savaş savaşı besler.


Her zahmet bir mükâfatı hak eder.


Derdi veren tanrı şifasını da verir.


Flütten gelen ses davula gider.


Yürek büyüdükçe söz kar etmez.


Kötülük asla yalnız gelmez.


Para paraya gider.


Anlayana az söz yeter.


Kötülük atla gelir, yaya gider.


Küçük kuşun küçük yuvası olur.


Dikensiz gül olmaz.


Güneş herkese doğar.

13 octobre 2016

Çin atasözleri

 

chinois

 

Fransızcadan çeviren:
Sunar Yazıcıoğlu


Bilge kimse kendini sorgular, aptal ise başkalarını.

Ayağının altında çamur yoksa sendelemezsin.

Yüz “hayır” , asla yerine getirilmeyen bir “evet” den daha az zarar verir.

Bin asker toplamak bir general bulmaktan daha kolaydır.

Şans bize gülerse dostlarla karşılaşırız; bize karşıysa güzel bir kadınla.

Eğer bir yılı planlıyorsan pirinç ek, yirmi yılı planlıyorsan ağaç dik, yüzyıldan daha fazlası için insanları geliştir.

Cahillik zihnin gecesidir; ayı ve yıldızı olmayan bir gece.

Yenmeyi bilen savaşa girişmez.

Kötü demirden iyi kılıç olmaz.

Dağda olup bitenleri öğrenmek istiyorsan oradan gelenlere sor.

Lafla pirinç pişmez.

İşlerin kötü gidiyorsa aynada kendine bak.

Taş yumurtanın üzerine düşerse olan yumuytaya olur; yumurta taşın üzerine düşerse gene olan yumurtaya olur.

Barış ve rahat, işte mutluluk bu.

Bir saat mutlu olmak istiyorsan bir kadeh iç; bir gün mutlu olmak istiyorsan evlen; hayatın boyunca mutlu olmak istiyorsan bahçevan ol.

Ağır olmaktan değil duraklamaktan kork.

Yurdunu değiştiren insan yaşar, toprağını değiştiren ağaç ise ölür.

İsteklerimiz çocuklara benzer: boyun eğdikçe daha fazlasını isterler.

Gittiğin yolu tanımak istiyorsan oradan dönene sor.

Güzel kızlar her zaman mutlu olmazlar, zeki oğlanlar ise nadiren mutlu olurlar.

Zenginler insanca davranmaz, insanca davrananlar zengin değildir.

Atın dizgini eşeğe yakışmaz.

Büyük mutluluklar tanrıdan gelir, küçük mutluluklar çabadan gelir.

Oğlunuzu oturma odasında, karınızı sevişirken eğitin.

Büyük nehirleri geçmeyi göze alan küçük ırmaklardan korkmaz.

Küçük bir onur yarasının intikamını alan büyüklerini beklemeli.

Her şeyi zamanında yapan için bir gün üç güne denktir.

Dağa tırmanan aşağıdan başlar.

Atasözlerini öğrenen için artık konuşmaya çaba harcamak gerekmez.

Bir yaşlının hayatı hava akımındaki mumun alevine benzer.

Oğlunu methetmek övünmektir, babasını ayıplamak kendini gölgelemektir.

Ön kapıda kaplan avlarlen arka kapıdan kurt girebilir.

Kusurların ancak başkalarının gözüyle iyi görülebilir.

Parası ve çocuğu çok olan zengin değildir, çok çocuğu olup da parası olmayan fakir değildir.

Suyun engine aktığı gibi insan yüksek yerlere doğru koşar.

Balık yemi görür; oltayı görmez.

Akıllı biriyle tartışmak bir budala ile konuşmaktan daha iyidir.

Bir ev satın alınırken sütunlarına bakılır, bir kadın alınırken annesine bakılır.

İyi bir aile reisi, kendini biraz sağır gösterendir.

Gün içinde kendinizi suçlu göreceğiniz bir şey yoksa gece yarısı hayaletlerin kapınıza gelip bağırıp çağıracağından korkmayın.

Güçlü ruhlar ister, zayıflar dilekte bulunur.

İyi kaynaklar kuraklıkta, iyi dostlarsa kara günde belli olur.

Haklıysan sesini yükseltmeye hiç gerek yok.

Başkalarını tanıyan bilgedir.

Bir kişiye gücenmekten, bin kişiyle iyi olmak yeğdir.

Karanlığı lanetlemektense, ufacık bir tek mum yak daha iyi.

Korkunç ejderha otun üzerinde çöreklenmiş yılanı öldürmez.

Aynı hastalığı çekenler duygularını paylaşır, aynı sıkıntıyı çekenler birbirlerine yardım eder.

Kuşların başımızın üstünden geçmelerine engel olamayız, ama onların başımızın üstüne yuva yapmalarına engel olabiliriz.

Halk çok şey biliyorsa onu yönetmek güçtür.

Çıkarı yoksa kimse erken kalkmaz.

İlk otuz yıl uyanmamıza engel olamayız, ondan sonraki otuz yıl uyumamıza engel olamayız.

Üç kere tekrarlanan kelime su gibi yavan olur.

Bin kere bakmaktan bir kere harekete geçmek daha iyidir.

Değişmez bir yöntem, yöntem değildir.

Bir kaplana binmenin güç yanı ondan inmektir.

Savurganlığın zenginlerden götürdüğü şeyleri ekonomi fakirlere verir.

Kim ki iyi kazanır, çok yorulmaz; kim ki çok yorulur, iyi kazanmaz.

Sokakta konuşmayın: kaldırımların altında kulaklar olur.

Öküz ağır iş görür, ama toprak sabırlıdır.

Askerler kumandanlarının emirleri önünde eğilirler, otların rüzgârın önünde eğildiği gibi.

Kapının yarığından insan küçük görünür.

Kocasının şerefini küçülten kadın sevgilisine kendine sadık olması için yemin ettirir.

Evin cephesi mülk sahibine ait değil; onu seyredene aittir.

Ayakkabım yok diye öfkeleniyordum, ayakları olmayan bir adamla karşılaşınca kaderimden memnun oldum.

En derin olan denizin bir dibi, en yüksek olan dağın bir tepesi vardır.

Hatalarını gizleyen yine hata yapmak ister.

Sarılık olana her şey sarı görünür.

Köylü yağmur yağsın diye dua eder, yolcu havanın iyi olması için, tanrılarsa tereddüt ederler.

Minnacık bir çakıl taşı büyük bir küpü kırabilir

 

Publicité
30 juillet 2016

Fârâbî'nin Ahlâk Felsefesi

     Hazırlayan: Sunar Yazıcıoğlu
     Ahlâk, belli bir devirde, bir topluluk ya da bir kişi tarafından gerçekten uygulanmış ya da az çok kabul edilmiş davranış kurallarının tümüne denir, ve ahlâk felsefenin bir bölümünü oluşturur. Ahlâkı bu şekilde belirledikten sonra büyük Türk ve İslâm filozofu Fârâbî'nin ahlâk felsefesini incelemeye geçelim. Önce kısaca bu felsefe adamının kim olduğunu tanımakla işe başlıyalım.
   Asıl adı, Muhammed bin Turhan bin Uzluğ bin Turhan et-Türkî el-Fârâbî olup Ebû Nasr Muhammed diye tanınmaktadır. 873 senesinde Türkistan'ın Fârâb şehrinde doğdu.Doğduğu yerden dolayı ona Fârâbî denildi. Aslen Türk olup babası Vesic kalesinde bir Türk kumandanıydı. Batı felsefe dünyasında Alfarabius diye tanınır. İlk öğrenimini Fârâb'da gördü. Babasının tavsiyesiyle Bağdat'a ilim öğrenmeye gitti. Burada hıristiyan filozof Ebû Bişr Mettâ bin Yunus'tan felsefe dersleri aldı. Bu arada Arapça,Farsça,Yunanca ve Latinceyi çok iyi derecede öğrenerek Aristo ve Eflâtun'un eserlerini defalarca okudu. Derinden derine bunların etkisi altında kaldı. Ebû Bekr Serâc'dan gramer ve mantık okudu .Daha sonra kendini tamamen felsefeye verdi. Bir ara Şam'a ve Mısır'a gitti. 941 senesinde Halebe giden Fârâbî orada hüküm süren Seyfüddevle Ali adlı Türk beyini tesiri altına aldı ve himaye görerek Haleb'e yerleşti. Vaktini felsefî düşüncelerini kaleme almakla geçirdi. Kitaplarını Arapça yazdı. Köse sakallı, kısa boylu olarak tasvir edilen Fârâbî aynı zamanda bir musikî üstadıydı. Kânun adındaki çalgı âletini o buldu. Ayrıca rübab denilen çalgıyı da geliştirip bugünkü haline o soktu. Bir çok bestesi vardır. Aynı zamanda hekimdi, fakat pratiği yoktu. Matematikle de uğraştı. 950 senesinde Şam'da öldü.
     Montesquieu, Spinosa gibi batılı filozoflar onun eserlerinin etkisi altında kaldılar. Maddî servete değer vermeyen, şöhret ve gösterişten nefret eden, ruh ve ahlâk temizliğini her şeyin üstünde tutan dinine bağlı bir insandı. İlim ve sanat adamlarına büyük değer vermesiyle tanınan Seyfüddevle, filozofa ikram ve ihsanda bulunmak istemişse de Fârâbî günlük ihtiyacını karşılayacak dört dirhem gümüş paradan başkasını kabul etmemiştir. Mütevazi bir hayat yaşamış, mal mülk edinmemiştir. (Tahsilü's-sa âde) adlı eserinde olgun bir filozofun niteliklerinden bahsederken "Öğrenim sırasında karşılaştığı güçlüklere katlanmalı, üstün bir zeka ve kavrayışa sahip olmalı, doğruluğu ve doğruları, adaleti ve âdil olanları sevmeli, onurlu bir kişiliği olmalı, altın, gümüş ve benzeri şeylere değer vermemeli, yeme içme konusunda aç gözlü, nefis arzularına düşkün olmamalı, doğruya ulaşmak için azim ve iradesi güçlü olmalıdır" der. "Filozofun yapması gereken şey kendi gücü ölçüsünde Allah'a benzemektir." derken bundan ruhi ve ahlâkî arınmanın yanı sıra filozofun fikren de aydınlanarak Tanrı gibi varlığın evrensel bilgisine sahip olmasını kasdediyordu. Buna karşılık ruhunu ve ahlâkını arındırma kaygısı taşımayan ve sadece teorik bilgilerle yetinen kimseye "sahte filozof" diyordu (Risâle fimâ yenbagî). Bununla Fârâbî antik devir filozoflarının dediği gibi "iyiyi kötüyü anlayıp Tanrı gibi olacaksınız" demek istemektedir.
     Fârâbî felsefe öğrencilerine de bazı öğütlerde bulunur: "Gerçeğe ulaşabilmek için her şeyden önce haz ve şehvet duygusunu yenerek ahlâkını düzeltmeli, sağlam bir iradeye sahip olabilmek için zihnî yeteneklerini geliştirip güçlendirmeli, hırs derecesinde bir istekle sürekli çalışmalı, başlıca uğraşı alanı ilim olmalıdır" der. [ İnsanın kendisiyle iyi işler ve güzel fiiller yaptığı nefsî durumlar (el-hey'ât en-nefsâniyye) faziletlerdir; kötülükler ve çirkin fiiller yaptığı nefsî durumlar ise alçaklık, noksanlık ve aşağılıklardır.] Fârâbî, evren düzeninde yer alan her varlığı ve meydana gelen her olayı sebep sonuç ilişkisi içinde yorumlamakta, onun inişli çıkışlı sisteminde bir önceki varlığı bir sonrakinin maddesi, onu da bunun sureti saymaktadır. Ancak iniş mükemmelden daha az mükemmele doğru gerçekleştiği halde çıkış mükemmel olmayandan mükemmele geçiş tarzında olduğu için zor gerçekleşmekte ve zaman almaktadır. En üstte bulunan, en salt ve en mükemmel olan "ilk sebep"(Allah) ten başlıyarak basitlik ve mükemmelliğin en alt düzeyinde yer alan ilk madde (heyûla) ye kadar inmektedir. Ay üstü âlemin ay altı âlemi etkilediğini kabul etmekle birlikte Fârâbî astrolojiye inanmamakta ve konuyla ilgili olarak kaleme aldığı (en-Nüket fîmâ yeşihhu ve mâ lâ yeşihhu min ahkâmi'n nücûm) adlı eserinde astrolojiye bağlı her türlü kehaneti reddetmektedir.
     Fârâbî nefsin basit bir cevher oluşunu, onun maddeden bağımsız olan kavramları algılayışından, bu işi herhangi bir organa gerek duymadan yapışından ve nihayet zıtları bir hamlede birlikte kavrayışından yola çıkarak kanıtlamakta, maddî olan bir şeyin bu aktiviteyi göstermesinin mümkün olamayacağını söylemektedir. Filozof Eflâtuncu bir anlayışla nefsi bitkisel, hayvanca ve insanca olmak üzere üç kısma ayırarak inceler. Bunlardan ilki bütün canlılarda ortak olarak bulunan beslenme, büyüme ve üreme güçlerine sahiptir. Hayvansal nefiste bunlara hareket ve algı güçleri katılır. Bu kategorideki varlıkların başlıca iki kaynağı vardır: Hoşa gideni elde etme doğrultusunda hayvanı tahrik eden istek gücü ile sevilmeyen, zararlı ve korkulu şeylerden uzaklaşmayı sağlayan öfke gücü. Algı gücü de iki kaynaktan beslenmektedir. Bunlar beş duyu, hayal, vehim, düşünme ve hatırlama gibi psikolojik güçlerden oluşmaktadır. [Nefsin (ruhun) parçaları ve melekeleri beştir: Besleyici (el-ğâzi), hisseden (el-hâsse), hayal kuran (el -mütehayyil), arzu eden (en-nüzû'î) ve düşünen (en-nâtık).] Bu konuda Fârâbî'nin ortak duyu ile hayal güçleri arasında kesin bir ayrım yapmadığı dikkati çekmektedir. Ayrıca filozof vehim gücünü hayvanlardaki içgüdü karşılığında kullanırken bu, insanlarda düşünme gücü olarak belirmektedir (el-Medînetü'l-fâzıla). Nefsin en gelişmiş kısmı olan insanca nefse ise düşünen nefis denilmektedir ve bu da akıldan ibarettir. [Beden için sağlık ve hastalık olduğu gibi, ruh(en-nefs) için de sağlık ve hastalık vardır. Nefsin sağlığı , kendisinin ve parçaları (eczâ) nın durumları (hey'ât) nın, ona devamlı iyi şeyler, iyi işler ve güzel fiiller (el-ef'âl el-cemile) yaptıran durumlar olması; hastalığı ise, yine onların, ona devamlı kötülükler, kötü işler ve çirkin fiiller (el-ef'âl el-kabîha) yaptıran durumlar olmasıdır.] Fârâbî'nin ahlâk felsefesinin temelini eğitim ve iyi davranışlar, son hedefini ise mutluluk oluşturmaktadır. İnsan mutlu olmak için yaratılmıştır ve sınırlı da olsa bu mutluluğu tek başına gerçekleştirme güç ve imkânına sahiptir.
     Şüphesiz her insanın iradeli davranışlarının belli bir amacı vardır. Bu özellik araştırıldığında görülür ki insan daima iyi ve mükemmel olanı kendisine amaç edinmekte ve o doğrultuda hareket etmektedir. Fakat bazı amaçlar daha mükemmeli elde etmek için araç sayılırken bazıları doğrudan amaçtır ve hiçbir şeye araç olamaz. Örneğin ilaç kullanma amaç değil sağlığa kavuşmak için bir araçtır. İlim ise doğrudan amaç olacağı gibi makam, mevkî, şöhret ve servete araç yapılabilmektedir. Mutluluğa gelince, o öyle bir değerdir ki hiçbir şeye araç olmayıp doğrudan doğruya amaçtır. Çünkü insan mutluluğu elde ettikten sonra her türlü tatmini onda bulup başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz (Fusûlü'l-medenî). Ancak bazı insanlar mutluluğu servette, bazıları maddî hazlarda, bazıları politik güçte, bazıları da bilgide arar. Fârâbî'ye göre ise gerçek ve en yüksek mutluluk bilgiyle aydınlanmaktır. Bu da insanın aklının olgunlaşıp faal akılla irtibat kurması ve evrensel bilgiyle aydınlanması olayıdır. Böyle bir mutluluğa sıradan insanlar değil ancak peygamberler ve filozoflar ulaşabilir. Şu halde bu mutluluğun gündelik dildeki mutlulukla yanî bedenî hazlarla, refah veya geçici tatminlerle bir ilgisi yoktur. Gerçek mutluluk, insan aklının maddenin hakimiyetinden bütünüyle sıyrılıp manevî bir varlık olan faal aklın feyziyle aydınlanması ve ondan pay almasıdır. [Faziletler, ahlâkî (hulkıyye) ve aklî (nutkıyye) olmak üzere iki çeşittir. Aklî faziletler hikmet, akıl, akıllılık, zeka, anlayış mükemmelliği (cevdetu'l-fehm) gibi aklî kısmın faziletleridir. Ahlâkî faziletler ise, iffet, şecaat, cömertlik, adalet gibi arzuyla ilgili kısmın (el-cüz-ü'n-nüzûî) faziletleridir.]
     Fârâbî'ye göre her insan, iyiliğe ve kötülüğe eşit ölçüde yatkın olarak doğar. Şüphesiz bu durum, ahlâk konusunda eğitimin ve alışkanlıkların son derece önemli olduğunu göstermektedir. Her şeyden önce ahlâk pratik bir ilim olduğu için yaparak ve yaşayarak öğrenilir. Nasıl ki herhangi bir sanat öğrenip o konuda gerekli beceriyi kazanmak için çok alıştırma yapmaya ve tekrara ihtiyaç varsa ahlâklı olabilmek için de iyi ve güzel davranışları benimseyip onları huy ve ikinci bir karakter haline getirmeye ihtiyaç vardır. Ahlâk alışkanlıklar sonucu kazanıldığına göre değişebilmektedir (Fusûlü'l-medenî). Şu halde insanın mutluluktan pay alabilmesi için kendini mutluluğa götürecek erdemli davranışları kazanma ve kazandıktan sonra da onları koruma konusunda sürekli ve ciddî çaba göstermesi gerekir. Fârâbî'ye göre çoğunlukla iyi davranış sergileyen herkes âdildir. Öyleyse davranışlarının hepsi dikkate alınmadan âdil bir kimsenin bir çok şey hakkında şahitliği geçerli sayılmalıdır. Uslu ve vakur olan kimsenin davranışlarının hepsi dikkate alınmaksızın sadece bu iki nitelik onun karakterinin nasıl olduğunu göstermeye yeter (el-Cem, özellikle Kitabü'l Kıyas) . [Adalet ,herşeyden önce, şehir halkının ortak (el-müşterke) olduğu iyi şeylerin, hepsinin arasında paylaştırılmasında ve sonra da , onların arasında bölüştürülen bu şeylerin korunmasında olur. Bu iyi şeyler güven, servet,şeref, rütbe ve şehir halkının ortak olması mümkün olan diğer şeylerdir.] Erdemli davranışın ne olduğu konusuna gelince Fârâbî Aristo gibi düşünmekte çok fazla-çok az (ifrat-tefrit) denen iki aşırı uçtan uzak, eksiği ve fazlası olmayan dengeli bir davranışa önem vermektedir. Örneğin yiğitlik, korkaklıkla/saldırganlık; cömertlik,cimrilikle/ savurganlık arasında dengeli ve erdemli birer davranıştır. [İyi işler olan fiiller, biri aşırı, diğeri eksik olduğu için her ikisi de kötü olan iki aşırı uç arasındaki orta ve ılımlı fiillerdir. Faziletler de buna benzer. Çünkü onlar, biri çok aşırı diğeri çok eksik olduğu için herikisi de aşağı olan diğer iki durum arasında nefsin orta melekeleridir. Örneğin yemekte ölçülülük, oburlukla lezzet hissinin yokluğu arasında; cömertlik, cimrilikle savurganlık arasında; cesaret, atılganlıkla korkaklık arasında; nezaket, gurur ile kendini alçaltma arasında; hayâ, utanmazlıkla sıkılganlık arasında... bir durumdur.] Ne var ki ahlâkî faziletler (erdemlilikler) söz konusu olduğunda orta yolu bulmak nisbeten kolay olsa da bilgi ve adalet gibi erdemlerde bu özellik yeterince belirgin değildir.
     Fârâbî bütün insanlığın sahip olduğu faziletleri teorik, fikrî, ahlâkî ve amelî (eylemsel) olmak üzere dört kategoride değerlendirir. Teorik faziletler, a priori ve aksiyomatik bilgi türlerinden başlayarak bütün teorik ilim dallarını ve varlığın en son ve en yüksek ilkesi olan Allah ile manevî varlıklar hakkında bilgileri ifade eder. Ancak halkın teorik alanda bilgileri yüzeysel olup genel kabullere dayanırken seçkinlerin bilgisi mantıkî kayıtlara dayanmaktadır. Fikrî faziletler, düşünme gücünün fert ve millet için en yararlı olanı araştırma çabasıdır. Özellikle bu erdemin ahlâkcılarda ve kanun yapıcılarda bulunması gerekir. Bununla birlikte sanatta ve pratik hayatta faydalı ve güzel olanı araştırıp ortaya koyma faaliyeti hep fikrî faziletlerin ürünüdür. Ahlâkî faziletler insanın iradeli davranışlarında her türlü aşırılıktan uzak olarak iyiyi , doğruyu ve güzeli amaç edinmesidir. Bu konuda egitimin ve öğretimin önemi büyüktür. Âmelî faziletler, insanın çeşitli sanat ve mesleklere karşı eğilimlerini geliştirerek o alanda iyi yetişmesi anlamına gelmaktedir. Fârâbî bu alanda erdemlerin gelişmesi için teşvik, rekabet ve yerine göre zorlamanın gerekli olduğunu söyler (Tahsîlü's-sa âde). Fârâbî'nin ahlâk felsefesinde son amaç mutluluk olmakla birlikte tamamen metafizik ve mistik bir kuruntudan ibaret olan bu mutluluk anlayışının insanın beklentileri ve hayatın gerçekleriyle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Çünkü mutlu olmak için düşünce hayatının ve ahlakî faziletlerin tek başına yeterli olmayacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Dünyevî hiçbir şeye sahip olmayan birini mutlu saymak mümkün değildir. Nitekim Aristo, bir tek kırlangıcın ya da sadece güneşli bir günün, baharın geldiğini göstermeğe yetmiyeceğini söyleyerek mutluluk olayında dost, servet,sağlık, siyasî nüfuz, soyluluk ve mükemmel bir fizikî yapıya sahip olma gibi dış faktörlerin de önemli bir payı bulunduğunu belirtir. Fârâbî ise bu gerçekleri hiç hesaba katmaz. Şüphesiz bu durum, onun mistik tavrından ve ay altı (dünya) âleminde organik ve inorganik varlıklarda ortaya çıkan her türlü aktiviteyi ne olduğu dahi bilinmeyen faal akla bağlama düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan Fârâbî'nin mutluluk anlayışının İslâmdaki mutluluk anlayışıyla bağdaşır olmadığını belirtmek gerekir. Çünkü İslâma göre bir mümin için en yüce mutluluk Allâh'ın rızasını kazanmaktır. Bunun sonucunda mümin cennete ve Allah'ın cemâlini müşahhedeye nâil olacaktır. Bu da ancak ilâhî emir ve yasakları titizlikle uygulamak, ahlâkî faziletleri hayatın vazgeçilmez ilkesi saymak ve takvâ (günahtan sakınma) ölçüsünde samimi bir dinî hayat sürmekle gerçekleşir. Bu şekilde davranan kimsenin sosyal ve kültürel statüsü ne olursa olsun din onu hem dünyada hem de âhirette mutlu saymaktadır.
      Fârâbî'nin İslâm felsefesine etkisi büyük olmuştur. Onun kurmuş olduğu felsefî doktrin gerek öğrencileri ve eserleri, gerekse onu eleştiren düşünürler kanalıyla kısa zamanda Mâverâünnehir'den Endülüs'e kadar bütün İslâm coğrafyasına yayılmıştı.Fakat eski yunan filozoflarının, özellikle Eflatun'un ve Aristo'nun fikirlerini benimsediği için İslâm filozofları içinde ona karşı olanlar da vardır . Kim ne derse desin o batılı tarzda ilk İslâm filozofudur. Fârâbî'den geriye büyük küçük yüzden fazla eser kalmıştır. Zamanla çeşitli araştırmalara konu olan bu eserlerin bir kısmı Latince, İbranice, Türkçe, Farsca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Rusçaya çevrilmiştir.
       Sunar Yazıcıoğlu
15 février 2016

CANLARINA KIYANLAR (Polisiye roman)

canlarına kıyanlar

 

                                      

 

 

                             Canlarına kıyanlar

 

 

© copyright 02-05-1966 by Sunar Yazıcıoğlu

 

Yazan: Georges Simenon  

Çeviren: Sunar Yazıcıoğlu

 

                                                  I




   Juliette her akşam Bachelin’den ayrılırken yaptığı gibi hızlı adımlarla yolu geçti, ve şimdi, korkudan ileri gelen beceriksiz hareketlerle çantasını karıştırıyor, eşiğe yaklaşıyor, anahtarı kilidin içerisinde çeviriyordu.
   Kapı açılırken, sonunda genç kızla aynı anda kayboluncaya kadar daralan, ışıktan bir dörtgen çizdi.

   Yeşil bir kapıydı. Raptiyeyle tutturulmuş olan ilanda şöyle yazıyordu:  “Zemin kat kiralıktır”.  Soğuk bir yağmur yağıyor, Bachelin’in başından aşağı sular akıyordu, elleri ceplerinde ıslanmıştı.
   Ev Creuse sokağının son eviydi. İlk kattaki ışıklı iki pencere, bir gaz lambasının yardımıyla, ışıklarını suyun indiği karanlık görünüme salıyordu.
   Juliette de ıslanmış, dudakları öpücüklerle hırpalanmış, müzik dosyasını parmaklarının ucuyla tutmuş, merdivenden çıkıyordu; Bachelin ise gitmiyor, genç kızın sarı stor perdenin arkasından geçişini görmek için bekliyordu.
   Ama kapı henüz kapanmıştı. Juliette merdivenin ancak dördüncü, beşinci basamağındaydı. Ve işte stor aralanıyor, yan görünüşten zayıf bir adam silueti beliriyor, yavaş yavaş, bir av tüfeği gösteriyordu.
   Gölge nişan alır gibi yapmıyor, hiçbir harekette bulunmuyordu. Silahı bir sembol gibi tutuyordu ve bu, pencerenin sakin çerçevesinde öyle beklenmedik, öyle alakasız bir şeydi ki Bachelin telaşa kapılıp ışıklı kavşağa doğru koştu. Alış veriş yapılan bir sokağın canlılığıyla sakinleşip durunca koştuğunun farkına vardı, yanakları kızmış, kulakları kızarmıştı, büyük adımlarla yeniden yürümeye başladı.
   Korkmuştu! Dudakları her an sıkılı duran ufak yapılı Mösyö Grandvalet, onu kaçarken görmüştü! Hatta Juliette’in notalarını piyanonun üzerine koyduğu yemek salonunda, o esnada bile, kıs kıs gülüyordu. Belki de kızına tüfeği, pencereyi, Creuse sokağının ıslak manzarasını gösteriyordu.
   -Bir tavşan gibi hemen kaçtı!
   Yağmurluğun omuzlarından su geçmişti. Bachelin’in ateşi vardı. Göz bebekleri daha küçük, daha hareketsiz, burnu daha çıkıntılı, çenesi daha sivri bir hal alıyordu.
   Çenesini sıkarak gömüldüğü âlemde artık gerçek âlemin güven veren sağlamlığı yoktu. Gerçek olan son tasvir yeşil boyalı kapının ve kiralık zemin katı gösteren ilanınkiydi. Işıklı pencerenin arkasındaki siluet ve av tüfeğiyle, M.Grandvalet’nin Lyon Bankası’nın kasadarından çok ahlaksız bir bodur gibi göründüğü düşsel bir âlem başlıyordu.
   Juliette dememiş miydi:
   -Artık bizi görmemeli. Bu hal babama çok azap veriyor.
   Bunu söylerken, dizlerinden alnına kadar Bachelin’e yapışmış, dudakları henüz çözülmüş, ıslak saçları onunkine karışmıştı, vücudunun sıcaklığı, göğsünün ve karnının titremeleri, elbisenin dışına vuruyordu.
   O ne cevap vermişti? Ya! Evet. Kaşlarını çatıp yere bakarak:
   -Öyle ise ölelim daha iyi.
   Juliette inanmamıştı, ama eli de titremişti hani.
   -Göreceksin yemin ederim elimden bir kaza çıkacak.
   Ve çift namlulu av tüfeğini görmesi üzerine kaçmıştı.
   Bitirilecek acele işi olan biri gibi, kararlı adımlarla yürüyor, ama nereye gideceğini bilmiyordu. Ateşi daima yükseliyor o ise, hasta bir dişle oynar gibi ateşinin yükselmesine yardım ediyordu. Eşyalar ve insanlar olduklarından daha büyüktüler, hatta dev adımlarla şehri geçerken, kendini ürkünç hissediyordu.
   Nevers’de hiç de yabancısı olmadığı sokaklar, Carnot meydanı, çalıştığı belediye binası, tanıdığı dükkânlar, sonra garın uzayan caddesi, kaldırım taşlarının parlaklığının, yağmur izlerinin, yoldan geçenlerin belli belirsiz pırıltılarıyla, uzaklaşan sırtlarının meydana çıkardığı kaygılandıran bir görünüm alıyordu.
   Arkadaşlarının kâğıt oynadığı, Paix kahvehanesinin kapısını ittikten sonra, Emile Bachelin, üzerinden sular damlayarak, gözlerini dikmiş, boynunu içine çekmiş olarak bir an öylece bekledi, içeriden bir kahkaha sesi geldi.


                                                 ***                                                                                                                                                            

   

     -Ne içersin?
     -Bir grog.
     -Nişanlın mı seni bu hale soktu?
     Rüyadaki gibiydi, bazı insanlar ve bazı eşyalar tedirgin eden bir açıklıkla çözülürken diğerleri nedendir bilinmez, gölgeden kurtulamazlar.
     Bachelin kahvehanenin uğultusunu, pipolardan, sigaralardan çıkan dumanı, bir masanın taşı üzerinde dominonunkine benzeyen hafif gürültüleri anlıyor, ama arkadaşlarının konuştuklarının bir tek cümlesini olsun işitmiyordu.
     Aynı şekilde karşısında oturan, Paris Center’dan Dieudonné ile Lyon Bankası’ndan Berthold’u güçlükle fark etti. Buna karşılık kambur Jacquemin’in ince dudaklarıyla solgun yüzü sanki çelik kalemle çizilmişti. Ve Jacquemin makineninkine benzeyen sesiyle:
     -Bahse girerim ki, diyordu, o küçük kız da diğerleri gibi piyano öğretmenine deli divane.
     Bachelin sesini çıkarmadı, ama cümle zihnine işlendi. Bir gramofon ve radyo satıcısının oğlu olan Lasserre, söz sırası kendisine gelince:
     -Bir kadın için üzülmemek lâzım, diye ekledi.
     Bachelin rom ve limon kokan sıcak bir içki yuvarladı. İçerken kendini aynada görüyor, yüzünün acı ifadesini suçlamak için alnını kırıştırıyordu.
     Belirgin hatları, içine gömük gözleri, bozuk cildiyle, bu zayıf bir delikanlı yüzüydü. Çok uzun, kirli sarı saçları ona bir çeşit fakir, sağlıksız adam görünüşü veriyordu.
     -Garson, bir grog daha!      
     İlk bardağı içince iyice ısınmıştı. Dünya gözüne bir başka görünüyordu. Bachelin aynada, kendi resminin yanında, Olga’nın başını fark etti, öğleden sonraları, hep aynı yerde gazete okuyarak ya da mektup yazarak veya kürk mantosunun içinde büzüşmüş, boşluğu seyrederek geçiren, bir albayın kapatması küçük bir kadının başıydı bu.
     Göz göze geldiler. Bu akşam kendinin etkileyici olduğunu anladı.
     Arkadaşları kâğıt oynuyordu. Garson ikinci bir grog getirdi, dışarıda gara girmekte olan bir trenin düdüğü işitilirken, içeride de sobanın dumanı ve hırıltısıyla, masalardan ve kanepelerden durmadan uğultu yükseliyordu.

   Bachelin birlikte geçen ilk günleri düşünürken az kalsın ağlayacaktı. Çünkü Juliette’le olan arkadaşlıklarının öncesi vardı. Bir zamanlar saat yedide, Juliette’in piyano dersi aldığı Ardilliers sokağında onu beklemiş, Juliette ufak bir işaret yapmış, o da tenha bir sokakta, birkaç metre ileride, ona yetişmişti. Birden onu iki defa, beş defa, on defa öpmüş, sonra sarılarak, duvarların kenarından, ışıksız bir yol izleyerek yavaşça sürüklemişti.
     İlişkileri evden elli metre uzakta, sokak lambasından oldukça ilerde, Creuse sokağında başlamıştı. Araba kapısında birbirlerine yapışmışlardı. Birbirlerine öylesine yapışmışlardı ki yoldan geçenler için fark edilemeyen tek bir şekildiler.
     Bugün de, ilk katta, tam üstlerindeki pencere açıktı. Buna alışmışlardı. Bu artık onları korkutmuyordu. Onlar bunun, sarkan ve kendileri orada iken uzun zaman hareketsiz duran, her zaman pencereyi lânetle, homurdanarak kapatan, yaşlı bir kadın olduğunu biliyorlardı.
     “O bir gün sarkacak, kaldırımın üstüne olmuş bir erik gibi düşecek, demişti Bachelin.”
    Lasserre artık oynamak istemediği için aniden sordu:
     -Yerime oynar mısın?
     -Hayır!
     Aynada, kendine bakan Olga’nın yüzünün sol yanına düşen resmini seyretmeğe devam ediyordu. İkinci bardağı bitirmiş, bir daha istiyordu.
     -Sarhoşluk kadından yana insanı teselli eder! diye kambur Jacquemin konuştu, ağzı, tebeşir kadar beyaz yüzünün üstünde uzun bir yarıktan başka bir şey değildi.
     Onu yatıştırmak için koluyla boynunu sararken Juliette ümidini yitirmemişti:
     -Dinle Emile, hiç değilse, bir zaman olsun artık gelmemelisin. Babam bu yüzden hasta oldu. Çok kötü şeyler tasarlıyor. 

      Bir yandan yağmur yağıyordu. Şeffaf damlalar Bachelin’in şapkasından aşağı düşüyor, ciddi, çocuk yüzlü, her zaman sakin bakışlı genç kızın yanağının üzerinde yuvarlanıyordu.
     -Nazik olmalısın. Daha sonra, belki.
     Ne cevap verdiğini bilmiyordu. Birbirini tutmayan cümleler! Yalvarmalar, çirkinlikler! Hatta hemen gidip M.Grandvalet’yi bulmayı, ondan kızını istemeyi önermişti.
     İmkânsızdı. Juliette ona bunu yumuşak bir şekilde, kederli ve sabırlı bir gülümseyişle söylüyordu.
     İşte o zaman, ürkek bir bakışla, Bachelin ona bir felâkete sebep olacağına yemin etmişti. Şimdi Juliette’den çok, tüfeği düşünerek coşuyordu. Oradakiler onu gördüklerinde eşi görülmemiş dakikalar yaşadığını anlamalıydılar, çünkü Olga karşısında duruyor, onu gözünden ayırmıyordu.
     -Dört dam... dedi Dieudonné
     Lyon Bankası’ndan M.Grandvalet’nin çalışma arkadaşı Berthold, kartlarını dizerken mırıldandı:

     -İhtiyar kızıyla konuştuğunu biliyor mu?
     -Niçin? diye cevap verdi, dikelmişti.
     -Bilmem!
     -Peki, niçin sordun?
     -Hiç. Önemli kişiler onun şubenin müdür yardımcısı ile evlenmesini uygun görüyorlar.
     Bachelin kızmadı, ama daha kötüsü oldu, çünkü dizleri titreyecek derecede, yavaş yavaş, kendinden emin bir şekilde, kızgınlığını alevlendirecek şu cümleleri kullandı:
     -Bize babasının razı olduğunu anlattığın zaman inanmamıştım.
     -İyi etmişsin diye cevap verdi.
     Ve gülümsedi. Aynada gördüğü bu gülümsemeden memnun oldu. Bir fikri vardı, karar vermişti, bundan böyle başkalarının artık anlayamayacağı bir adam gibi etrafına çok yüksekten, çok uzaktan baktı.
     -Garson, bir grog!
     Düşünüyordu:
     -Beni sarhoş zannediyorlar, bense hiçbir zaman bu derece bilinçli olmadım. Yarın fark edecekler!
     Carnot meydanında yakalar kaldırılmış, eller cepte ayrılırlarken saat on biri biraz geçiyordu. Şehir uyumuştu. Yalnız Paris yolu köşesinde bir garaj açıktı, benzin pompasının beyaz levhası karanlıkta asılı gibiydi.
     -Tek başına eve gidebilir misin diye sert konuştu kambur.
     Bachelin bu sözde bir maksat sezdi, çünkü Belediye binasının arkasında, fakir bir sokakta, annesiyle eski bir evin üçüncü katında oturuyorlardı. Annesinin sokakta gazete sattığını herkes biliyordu.
     -Dert etme! 
     Biraz sallanıyordu. Berthold ile Lasserre uzaklaştılar.
     Boş yollarda yağmurun gürültüsü gittikçe belli oluyordu. Saat kulelerinde saatler çaldı. Adliye Sarayı’nın saatinin kadranındaki yelkovan her dakika durarak ilerliyordu.
     İnsanlar uykularına kadar giren itfaiyecilerin sirenini işittiklerinde saat ikiydi. Uzun zaman şehrin bilinmeyen bir noktasından sesler duyuldu.
     Sonra güneş doğdu, bir gün önceki gibi yapışkan bir güneş, çocuklar Paris Centre’in özel bir baskısını bağırarak sokağa fırladılar.
     Creuse sokağının köşesinde, polis memurları, görmek isteyen meraklıları durdurmak için yolu kapatıyorlardı. Belediye başkanı, polis komiseri, özel polis şefi soğuktan titreyerek ev ev dolaşıyorlar, alçak sesle konuşuyorlar ve bazen bir evde kayboluyorlardı.
     Kiralık zemin katı bildiren ilanla birlikte yeşil kapı kaybolmuştu, daha doğrusu kaldırımın üstüne yıkılmıştı; artık yanmış bir panodan başka bir şey değildi.
     M.Grandvalet, alındığı komşu evde, elleri arkasında, pijamasının üzerinden düğmelenmiş siyah bir pardösü ile, gidip geliyordu. Karısı kendinin olmayan bir yatağa yatırılmıştı. Juliette artık ağlamıyordu. O derece ağlamıştı ki gözleri boşalmış, göz kapakları çiğ et gibiydi.
     Alevlerden harap olmuş olan eşiğin yakınında, iki benzin bidonu bulunmuştu. Saat dokuzda Paris sokağındaki garaj sahibi bidonları görmeğe geldi.
     -Gece yarısına doğruydu, üzerinde açık renk yağmurluk bulunan bir gence satmıştım.
     Saat on birde her şey biliniyordu. Juliette, iyice dövülmüş bir çocuk gibi uslu, en son buluşmalarını anlatmıştı. M.Grandvalet, onurundan dimdik olmuş, av tüfeği hikâyesini itiraf etmişti. Paix kahvehanesinin garsonu da, saat on bire doğru çıkarken, Bachelin’in son derece heyecanlı olduğuna dair ifade vermişti.
     Suikastın ayrıntıları tasarlanıyordu. Emile Bachelin on birden gece yarısına kadar sokaklarda tek başına dolaşıyor, bir ara yeniden bir grog içmek için belediye binasından yüz metre ileride bir yerde görünüyordu.
     Gece yarısı, benzin bidonları satın alıyordu. Saat ikiye kadar ne yapmıştı? O esnada evin kapısı alevlenmeğe başlamış, ama ancak duman birinci katın odalarına girdiğinde farkına varılmıştı.

     İşte bu, bozgunun başladığı, Grandvalet’lerin pencereden kaçtıkları, binayı suya boğan itfaiyecilerin geldiği zamandı.
     Suikast bir hayret ve sıkıntı hissi yaratıyordu. Ondan pek az bahsediyorlar, değişik şekillerde anlatıyorlardı. Gazetede şöyle okumuşlardı: “Bachelin’ in şehirden ayrılmadığına kesin gözüyle bakılıyor.”
     Öyle ki sokaklarda herkes, farkında olmadan yağmurluklu genç adamı arıyordu. Gar ve yollar gözetleniyordu. Polisler kahvehaneden kahvehaneye, otelden otele gidiyorlar, genel evlerin odalarını arıyorlardı.  
     Akşam, hiçbir şey bulamamışlardı. Dieudonné, Berthold, Lasserre ve kambur kâğıt oynamadılar, konuştukları her an, iki metre ilerlerinde, her zamanki yerinde oturan Olga onlara kulak kabarttı.
     Ertesi gün bir kasap, Bachelin ile Loire nehri boyunda karşılaştığını ihbar etti, inceden inceye aradılar ama sonuç vermedi.
     Creuse sokağındaki eve geçici bir kapı koymuşlardı. Boyanmadığı için tahta perde gibi duruyor, evin cephesindeki tuğlaların üzerinde hâlâ iri siyah izler görülüyordu.
     Grandvalet’ler tekrar evlerine yerleşmişlerdi. Ateş evin birinci katında hiçbir şeyi bozmamıştı.
     “Üzerinde az bir para kalan bu sefil adam nerede kalıyor?” diye gazete soruyordu.
     Oysa ertesi gün, sinemadan dönen bir terzi kadın, polis karakoluna geldi ve üzerinde yağmurluğu bulunan genç bir adamın, elinden çantasını kapıp son hızla kaçtığını haber verdi. Çantanın içinde üç tane beş yüz franklık kâğıt para ile bir miktar bozuk para vardı.
     M.Grandvalet, ince yapılı, titiz, tuvaletine hep özen gösteren, dikkatle tıraş olan, elleri bakımlı bu bey, Lyon Bankası’nın kasasındaki yerini yeniden almıştı. Ciddi, biraz mutsuz, ama herkesin hayran kaldığı ağır başlı bir görünüş edinmişti.
     “Bachelin’in dün gece yük garında duran bir vagonda uyuduğu sanılıyor.”
     Olaydan sonra yedi gün geçmişti, O zamandan beri bir haber çıkmadı. Adı Augustine olan Bachelin’in annesi her gün, her zaman olduğu gibi, Paris Centre’a günlük gazete paketini almağa geliyordu. Her zamankinden ne çok ne az içiyor, oğlunun adı konuşuldu mu burnundan soluyor, başını sallıyor ve iç çekiyordu.
     -Bana o serserinin sözünü etmeyin!
     Juliette piyano derslerine tekrar başlamıştı, ama annesi tedbirli davranıp, Ardilliers sokağına kadar götürüyor, öğretmenin sofası olmayan evinin mutfağında onu bekliyordu. Yolda her ikisi de hızlı yürüyorlardı, hatta Bayan Grandvalet izleniyorlarmış gibi genç kızı çekip götürüyordu.
     Aralık ayının bu ilk günlerinde şiddetli bir soğuk oldu. Loire nehri buz parçalarını sürükledi. Köprünün ayaklarına bir şey olur diye korktular, meraklılar her gün köprüyü seyre gidiyorlardı. Paris Centre gazetesi sokaklarda, köprülerin üzerinde, mangalların etrafını çeviren Paris’deki serserileri gösterir fotoğraflar yayınladı.
     İtfaiyecilerin Creuse sokağına çağrıldıklarından bu yana iki aydan fazla zaman geçmişti. Turfandacıların tezgâhlarında su çulluğu ve yaban ördeği dizileri sarkıyordu.
     Bir gün, Juliette’in evli olan, Paris’te Championet sokağında oturan erkek kardeşi Philippe Grandvalet, babasına bir mektup yazdı:
     “Belki yanılıyorum, ama bildiğin o adamı Clichy meydanında gördüm gibi geliyor. Sakalı vardı, o yüzden emin değilim. Ne olursa olsun, gözlerimin içine baktı, eğer o ise, beni tanımıştır.”
     Oydu! Her zamankinden daha ürkek, daha zayıf, sinirleri daha gergin, göz bebekleri hiç olmadığı kadar hareketsiz bir Bachelin. Kızıl sakalı uzamış, aşağı yukarı İsa’nın sakalı gibi kesilmişti.
     28 Aralık günü, bir sabah vakti, Rochechouart bulvarında küçük bir barın köşesinde oturmuş, kahve içmişti. Bardağı boş duruyordu.

     Kapı açıldığında, garsonun, adına M. Lucien dediği bu yeni gelene şöyle bir dikkatle baktı.
     -Bir sütle ayçöreği mi?
     M. Lucien gençti. Onun da gözleri yorgun, teni sarıydı, ama deforme olmuş bir pardösünün altından temiz bir smokin giyinmişti.
     -Numaranız devam ediyor mu?
     M. Lucien ayçöreğini sütlü kahveye batırıyor, gömleğini kirletmemek için başını öne uzatarak gürültüyle yiyordu.
     -Hava çok soğuk, dedi.
     -Soğuğun bir zararı var mı?
     -Hava soğuk olunca insanlar kabareye gidecek yere evlerinde otururlar.
     Bachelin’i fark etmişti. Orada yalnız iki müşteri oldukları için sordu:
     -Siz de mi sanatçısınız?
     -Gazeteciyim, diye Bachelin rastgele bir cevap verdi.
     -Ben, Ange Vert’de piyanistim.
     Bulvarın soğuğuna yeniden dalmak için acelesi yoktu.
     -Eh! Bir bardak elma rakısı.
     Yeni tanıdığı arkadaşa dönerek:
     -Siz de alır mısınız? diye sordu.
     Sobanın yanında yarım saat beraber kaldılar.
     -Nerede oturuyorsun?
     -Bu günden sonra bir yerde değilim.
     M.Lucien şaşmadı. Barın sahibi hiç şaşmadı.
     -Benim eve gel, yarın icabına bakarız.
     Tepeye kadar Lepic sokağını tırmandılar, dar bir geçit boyunca yürüdüler, avluyu geçtiler ve bir merdivenin tepesinde, tavan arasında küçük bir odaya girdiler.
     Gece, M. Lucien’e odada sanki bir şey kımıldıyormuş gibi geldi. Uyku sersemliğiyle kekeledi:
     -Ne o?
     -Hiç. Bir bardak su arıyordum.
     -Sürahide.
     Bachelin soyunmamıştı, çünkü ikisine yetecek yorgan yoktu. Sabahın saat yedisinde, güneş henüz ortada yokken, koşmamak için kendini zorlayarak Lepic sokağını iniyordu. Blanche meydanında, bir otobüsün sahanlığına atladı. Saint-Michel bulvarında bir eskici dükkânına girdi, yağmurluğunu üzerine dar gelen kemerli, siyah bir pardösü ile değiştirdi. Üstüne kırk frank verdi.  Cebinde şimdi üç yüz frangı kalmıştı.
     Sanki bu kadermiş gibi terzi kadının çantasında üç yüz franktan biraz fazla vardı, bir o kadar para da piyanistin evinde bulunuyordu!
     Saat on birde, koridorda ayakta, alnı pencerenin camına yapışık olarak Nevers trenindeydi.
     Öğleden sonra saat beşte, tren düdüğünün duyulması üzerine Paix kahvehanesinin bayan kasiyeri, her zaman olduğu gibi:
     -Paris treni! dedi, çünkü bu onun için günün monotonluğunda bir aşamaydı.
     Dieudonné, Berthold, Jacquemin ve Lasserre az önce gelmişlerdi. Olga özenle bir mektup yazıyordu, kürk mantosunun yakasında bir demet menekşe vardı. Camların ötesinde garın kirli lambaları görünüyor, taksiler çıkış yerine doğru ilerliyordu.
     Kar yağıyordu. Çatılar beyazdı, yollar sokağına göre yer yer beyaz ve siyahtı. Berthold:
     -Kent! deyince, kambur:
     -Dört vale, diye cevap verdi.
     Lasserre, kâğıtların üstünden muzip ve sevecen bakışlarla Olga'yla eğleniyordu, çünkü dün gece kaldırımın sonunda buluşmuşlar, aynı kapıda kaybolmuşlardı.
     Paris treninin yolcuları, dağınık bir halde şehre doğru acele ederek pencerelerin arkasından geçtiler. Taksiler onları geride bıraktı. Garson kahve makinesini ayarlıyordu.
     Sonra bir itişle kapı açıldı, bir an aralık kaldı, ince bir surat sanki salona hâkim olmak istiyordu.

     Kambur, Berthold'un ayağına bastı. Berthold gelen adama baktı ve gözlerini ayırdı. Onun bakışlarını izleyen Dieudonné alçak sesle:
   -O değil! dedi.
   Adam onlara bakmadan, gözlerini başka bir tarafa çevirmeden tezgâha doğru yürüyordu. Durdu, anlaşılır bir şekilde istedi:
   -Bir grog!
   Olga mektubunu, artık yazamıyor, ne de bu küçülmüş gözbebeklerinden, bu kızıl sakaldan, bu hafiften titreyen dudaklardan başka bir şeyle meşgul oluyordu.
    Adam bardağın içindekini bir dikişte yuvarladıktan sonra:
   -Bir daha! dedi.
   Kambur alaylı bir şekilde güldü. Berthold yanlış kâğıt oynadı, bunun üzerine kızardı, öksürdü, cebinde sigarasını arar gibi yaptı.
   -Ne kadar?
   -Altı frank!
   Parayı ağır ağır saydı, sinirleri keman telleri kadar gergin olmalıydı. Sesi eskisi gibi değildi, daha boğuktu, başını herkese meydan okurmuş gibi mağrur bir şekilde kaldırıyordu.
   Parayı tezgâhın mermeri üzerine koyduktan sonra, dar gelen pardösüsünü düğmeledi, yakasını kaldırdı, fötr şapkasının kenarını eğdi. Çıkarken dört arkadaşın masasıyla Olga’nın masasının arasından geçti. Zavallı kadının bütün vücudu titriyor, vahşi bir hayvan yaklaşıyormuş gibi iki büklüm oluyordu.
   Kapı açıldı, sonra tekrar kapandı. O zaman herkes kımıldadı, iç çekti ve birbirlerine baktılar.
   -Yakalanacak, diye heceledi kambur, Bachelin ona çarparak geçmişti.

 

 

                                                  II


   -Kızın yanında bu serseriden bahsedilmesin, diye son sözünü söylemişti M. Grandvalet , Juliette bir çocuktur, aşkın ne olduğunu bilmez.
   İlk günler, Bachelin’den bahsedileceği korkusuyla, eve hiçbir gazetenin sokulmamasını düşünmüştü. Bu zahmete katlanması gerekir miydi? Okuyan, soru soran bir genç kız asla aldatılamaz. Karısına:
   -Kızın pencerede görünmemesine dikkat et, demişti.
   Lyon Bankası’nın kasadarı, akşam eve dönünce, bir suikastçı gibi endişeli, karısını bir tarafa çekiyor ve soruyordu:
   -Ne yaptı?
   -Her zamanki gibi altı saat piyano ile uğraştı, sonra nakış işledi,
   -Hiçbir şey söylemedi mi?
   -Hiç konuşmadı.
   -Henüz bir çocuktur, diye tekrarladı baba.
   Aldığı karara sadık kalıyordu: olayı unutmak istermiş gibi yapıyordu. Asla, o konuya en ufak bir imada bulunmamıştı. Akşam, eve döndüğünde abartılı bir şekilde keyifli görünmeğe çalışıyor, hemen hemen daima kızına karşı hoşgörülü davranıyor, ya da az çok onunla ilgileniyordu.
   Lâmbanın ışığında akşam yemeğini yiyorlardı. Sessizlikten sakındığı için, bankada hazırladığı hikâyeleri, hatta gelecek büyük tatilin ayrıntılarını tahmine kadar hepsini anlatıyordu.
   -Juliette, beni dinlemiyorsun.
   -Niçin dinlemiyor muşum?
   Aynı ciddi, kayıtsız ve çocuksu çehreyi koruyordu. Onunla konuşurken, söylenilenleri izlediğinden emin olunamazdı.
   -Çok çalıştın mı?
   -Her zamanki gibi.
   -Bu Juliette’in kötü yanı değildi. Belki de her zaman böyleydi, ama şimdi daha çok farkına varılıyordu. Babası kendini haklı göstermek için gülümseyerek atılıyordu:
   -Bana Chophen’in Polonezini çalacak mısın?
   -Eğer çok istiyorsan.
   Mahzunlaşır gibi oldu. M. Grandvalet onun çok az üzüldüğünü düşünmeğe yatkındı, ama henüz bir çocuk olduğunu söyleyerek avunuyordu:

   -O bir çocuk!
   Akşam yemeğini yedikten sonra, Juliette piyanoya yerleşiyor, babası yanına oturuyordu. İlk müzik derslerini aldığı altı yaşından beri, bu bir tören halini almıştı. Baba sayfaları çevirirdi. Bazen başını sallar, ya da kızı bir akordu yapmadıysa, yüzünü buruşturur gibi yapar, Juliette ise sabırsızlanarak içini çekerdi.
   -Çok güzel! Beklenmedik bir ilerleme!
   -Epeyce çaldım mı?
   Karısının çorap yamadığı yemek salonunun boşluğundan korktuğu için tereddüt ediyor ve mırıldanıyordu.
   -Çok yorulmuş olmasaydın, bana Schumann’ın Karnavalını çalardın.
   Kız taburenin üstündeki yerini tekrar alıyordu. Dışarıdan, Creuse sokağının ıslak kaldırımlarından, pembe iki pencere görünüyordu, çünkü yangından sonra, krem rengi abajur yerini pembe renkte bir abajura bırakmıştı. Notalar bir bir işitiliyor, M. Grandvalet’nin sarkan başı fark ediliyordu.
   -Bir şey istesem yapar mısın, Juliette? Gel, dama oynayalım.
   -Çocuğu rahat bırak diye söze karışıyordu Bayan Grandvalet.
   -Niçin anneciğim? Oynamak istiyorum.
   Daima söz dinler, her zaman böyle dalgın görünürdü. Bütün gün dışarıya çıkmadan, apartmanda kalabiliyordu. Piyano ile uğraştığı saatlerin dışında, dikiş dikiyor ya da kitap okuyordu. Ama okurken kitaba karşı ilgisiz bir hâli vardı.
   -Yılbaşı hediyesi olarak ne istiyorsun?
   -Bilmem. Sen bilirsin.
   Babası, büroda alnını kırıştırarak onu düşünüyordu.
   -O serseriyi muhakkak unuttu. Ne olduğunu sorduğu yok. Kendine bilgi verebilecek kimseyi de görmüyor.
   Bununla beraber, M.Granvalet bir hata yaptı. Oğlunun Bachelin’den bahseden mektubunu ortalığa bıraktı, ama kız okudu mu, okumadı mı bilmiyor.
   -Göreceksin sevgili kızım, iki yıl içinde emekliliğimi isteyeceğim, öğrenimini devam ettirebilmen için her üçümüz de Paris’e yerleşeceğiz. Beğendin mi?
   -Neden beğenmeyeyim?
   Kar yağıyordu ve Emile Bachelin Creuse sokağının üçüncü fenerinin altında, sırtını duvara dayamış gözleri pembe pencerelere takılı, bekliyordu.
   Juliette onu hiç sevmemiş miydi? Kızı ilk defa memur bulunduğu nüfus dairesinin bürosunda görmüştü. Juliette oraya bir doğum vesikası örneği almak için gelmiş, Bachelin onunla şakalaşmış, o da gülümsemişti. İki gün sonra da kıza sokakta rastlamış selam vermişti. O zamandan beri, Juliette dersten dönerken, hep peşinden gelmişti. Onunla konuşmuştu.
   Bachelin her zaman gidip geldikleri yolu kalabalık sokaklardan kaçmak için ustalıkla değiştirdiği ve de kendisini kucakladığı zaman, itiraz etmemişti. Onu öpmüş, dudakları yumuşak ve ıslak kalmıştı.
   Son gün sadece şöyle demişti:
   -Babam buluşmamızı istemiyor.
   Bachelin “Karnaval’ı” başından sonuna kadar dinledi, ışıklar yine yarım saat yanık kaldı, sonra söndü.
   Şimdi istediği yere gidebilirdi. Başıboş bir kedi gibi gecenin ortasında yalnızdı. Sinemadan dönenler karanlık sokaklarda onunla karşılaştıklarında, anîden hafif bir dönüş yapıyorlardı.
   Nevers’in otellerinde tanınmak, polise ihbar edilmek tehlikesiyle karşı karşıyaydı ve yapayalnız, konuşmadan bir odada yatmağı zaten arzu etmiyordu.
   Genelevi tercih etti. Bir kadın yanına oturdu, onu tepeden tırnağa inceleyen esmer bir kadın ve sonra merakla sordu:
   -Hangi sanatla uğraşıyorsun?
   Çünkü onun hiçbir sanat türüyle uğraşmadığını anlıyordu. Bu sözden memnun olarak gülümsediğini fark etti:
   -Hangi sanatla uğraştığımı tahmin edersin?
   -Şüphesiz iyi bir sanatla değil! diye gülerek ağzından kaçırdı.
   Vakit geçmişti. Bachelin üç kadının çıplak bacaklarını sobanın etrafında ısıttıkları salonda son müşteriydi.
   -Bil bakalım!
   -Panayırlarda ufak tefek şeyler satıyorsundur.
   Omuzlarını silkti.
   -Bazen bakışlarında az çok sanatkâr hali var.
   -Gazeteleri, okusaydın! diye içini çekti.
   -Gazetede yazı mı yazıyorsun?
   -Hayır, gazetelerde benden bahsediyor.
   Kadın endişelendi.
   -Hatta resmimi de yayınladılar!
   Burası böyle tehlikesizce konuşabildiği tek yer değil miydi, hatta kendine bunun itibar kazandırdığı tek yer?
   -Hatırlamıyorum.
   -Sakal bıraktım da ondan.
   İçiyordu, canlanıyordu -asabi, ağrılı bir canlanıştı bu- ve hatta pembe iki pencereyi, kilisedeki gibi Creuse sokağında çınlayan piyanonun notalarını düşünüyordu.
   -Anlat.
   Dudaklarını kıvırdı, mağrur ve üstün bir tavırla yeniden konsomasyon istemek için yumruğunu masaya vurdu.
   -Burada yatabilir miyim?
   -İstersen odamda yatarsın.
   -Bana ihanet etmezsin değil mi?
   Kadın omuzlarını silkti, onu cezalandırmak ister gibi kalkacak oldu.
   -Haydi, çıkalım, diye kesip attı Bachelin.
   Çok yorulmuştu. Pikenin üzerine uzanmadan önce sadece ceketiyle yakalığını çıkardı.
   -Sen nerelisin? diye esneyerek sordu.
   -Montpelier! Ya sen?
   -Nevers’den.
   Kadın ona daha dikkatle baktı, yüzünü yüzüne yaklaştırdı.
   -Şimdi bildim, nişanlısının evini yakmak isteyen sensin.
   Dirseği yastığın üzerinde, başı eline dayalı, adamın yanına uzandı, hep ona bakıyordu. O ise eski asma lambanın kancasının hâlâ durduğu tavanı seyrediyordu.
   -Niçin döndün?
   Paix kahvehanesinde, dudaklarını kıvırarak, Olga’yı korkuttuğu gibi cevap verdi.
   -Ayni şeyi bir daha mı yapacaksın? Hayır, buldum, kızı kaçıracaksın değil mi?
   Evet diye işaret etti, sigara istedi. Kadın sigarayı adamın ağzına koydu, yaktı.
   -Kız çok mu güzel? Seviyor mu seni?
   -Bırak da uyuyayım!
   Gerçekten uyudu. Kadın tekrar uzun müddet ona, çok yakından, yüzünün hatlarına, bir bir, iç çekerek baktı, yer bırakmak için bir tarafa büzüldü ve yarı uykuya daldı.
   Ertesi gün gözlerini açtığında, kadın tuvaletini henüz yapmıştı. Gece masasının üzerine konulmuş olan saat, on biri gösteriyordu. Yakındaki çatıların üzerinde kar vardı. 
   -Gündüz gözüyle dışarıya çıkmak istemiyor musun?  
   Fotoğraflarla süslenmiş duvarları olan bu dar odayı seyretti.
   -Patron beni burada bırakacak mı?
   -Karışma sen.
   Kadın ona iki sandviç getirdi. Öğleden sonra salona inmek zorunda kaldı. Yerde sürünen eski gazeteleri, sonra sadece ikinci kısmını bulabildiği bir romanın fasiküllerini okumakla zamanını geçirdi.
   Çıkıp gitmek için karar verdiğinde, kadını sofada ayakta iş önlüğüyle buldu.
   -Bu akşam gelecek misin?

   -Belki
   Juliette’e tam karşılaşacağını bildiği yerde rastladı, üzerinde susamuru kürkünden yakası olan bir manto ve elinde müzik defteri vardı. Bayan Grandvalet yanında yürüyor, sergilere göz atarak, kızına ayak uydurmak için nefes nefese kalıyordu.
   Bachelin karşı kaldırımı izleyerek yüz metre ilerledi ve işte o zaman, duraksamadan, bu iki kadına doğru yürüdü. Kızın annesinin kendisini hiç yakından görmediğini biliyordu. Üzerinde ayni elbise yoktu; sakalı görünüşünü değiştirmişti.
   Aralarındaki uzaklık azalıyordu. Juliette önüne bakıyordu; Onu görmüş olmalıydı. Ama yürüyüşünde hiçbir duraksama göstermiyordu. Adam iki adım kala, bir vitrinin ışıkları sayesinde, yüzünün bütün hatlarını gördü. Yüzünde heyecandan hiçbir iz yoktu.
   Bir saniyelik zaman içerisinde göz göze geldiler, kızın kendisini tanıyıp tanımadığını söyleyemeyecek haldeydi. Tepkiye meydan vermeyecek şekilde hafifçe dokunarak geçti.
   Şimdi arkalarından, anayı da, kızını da görüyordu. Piyano öğretmeninin evine varıyorlar, koridora giriyorlardı.
   Bir saat için, o da çok az müşterisi olan bir bara girdi, kasketli iki adam yan gözle ona baktılar.
   -Bir kâğıt ve bir kalem! İstedi.
   Yapış yapış olan tezgâha dayanarak şunları yazdı:
   “Seninle muhakkak konuşmalıyım.”
   Soğuk şiddetliydi. Kar artık yağmıyordu, ama her tarafta kardan izler vardı. Bachelin uzaktan Juliette’le annesini gözetledi, o derece sabırsızdı ki dizleri titriyordu. Bu defa güçlükle cesaret edip Juliette’e baktı, yanından geçerken eline pusulayı sıkıştırdı.
   Kazanmıştı! Kız itiraz etmeden pusulayı almış, onu tanımıştı! Arkasından yürüdü, kâğıt parçasını usulca çantasına soktuğunu gördü. Döneceğini ümit ediyordu, ama Creuse sokağındaki eve varıncaya kadar dönmedi. Yalnız orada, eşiği aşarken, eliyle boşlukta bir hareket yaptı, başını da onu görmek için biraz kımıldattı.
   O akşam M.Grandvalet, henüz yılbaşı olmamasına rağmen, kızına kestane şekeri getirdi. Juliette yorgun göründüğünden, piyano çalması için ısrar etmedi ve bir saat kadar uydurma şeyler anlatmak için zihin yordu.
   Lambalar sönüp de karısının yanına yattığında, kulağına yavaşça fısıldadı:
   -O yine Nevers’de
   -Kim?
   -O!... Benimle çalışan Berthold, onu dün Paix kahvehanesinde görmüş. Eskisi gibi saklanmıyor. Polise haber vereyim mi diye düşünüyorum?

   Karısı cevap vermedi. Bitişik odada soyunmakta olan Juliette’in gidip geldiği işitiliyordu.
   -Ne diyorsun?
   -Bilmem.
   -Kendini yakalatmak tehlikesini göze alarak niçin buraya kadar geldiğini merak ediyorum.
   Uzun zaman ikisi de gözleri açık, karanlıkta yata kaldılar, rahat edemedikleri için her an sağa sola dönüyorlardı. Sonra M. Grandvalet gürültüsüzce kalktı.
   -Nereye gidiyorsun?
   Bunun üzerine karısının uyumamış olduğunu anladı.
   -Sus!
   Kapıyı araladı, kızının düzenli solumasını duydu, ayakları cilalı döşemeye değdiği için buz tutmuş bir halde yatağa döndü.
   -Onu gördün mü? Bachelin’e, genelevin ılık salonunda, dün geceki kadın arkadaşı böyle soruyordu.
   Bu seni ilgilendirmez der gibi başını ona çevirdi, ama bakmadı.
   -Patron itiraz etmedi. Yalnız, yarın temizlik yapılacağı için biraz daha erken aşağı inmelisin. Birer içki ısmarlasana. Kendim için söylemiyorum, yemin ederim!
   Cevap vermeden, bükük duran işaret parmağıyla masaya vurdu ve homurdandı:
   -Şampanya!
   İki şişenin hesabını ödedikten sonra, cebinde ancak 50 frank para kalmıştı. Odada, yumuşak başlı bir kadın olan Adèle ile on kelime konuştu, konuşmadı. Kadın henüz sabahın dokuzunda onu gitmeğe hazır görmekle hayrete düştü.
   -Tekrar gelecek misin?

   -Olabilir!
   Tuvalet masasının üzerine bırakılmış olan elli frank parayı fark etti, soyunmuş halde sert bir şekilde doğruldu.
   -Bana bunu yapmağa cesaret ediyorsun ha?
   -Nasıl istersen, dedi, parayı aldı.
   -Elinden bir kaza çıkacak, öyle değil mi? korkuyorum dinle...
   Şimdi kapıyı açmış, karanlık merdivenden aşağı iniyordu, Dieudonné her zamanki gibi sabahın onunda Paris Centre’a geliyordu. Carnot meydanına gelinceye kadar birkaç dakika geçerdi, meydanda, polis komiserliğinden iki yüz metre ileride, Bachelin sabırsızlanarak onu bekliyordu.
   Meydan bomboş, göbek sertleşmiş olan kardan bembeyazdı. Ona üç kala, Dieudonné gri büyükçe bir paltoya bürünmüş, nefesi yüzünün önünde bulut bulut Paris sokağından çıktı.
   Bachelin’i ancak önünde meydan okuyan bir tavırla durduğu zaman tanıyabildi.
   -Günaydın!
   Birden durdu, yalnız olduklarından emin olmak içinmiş gibi etrafına bakındı.
   -Korkma! Sadece senden bir şey isteyeceğim. Bana ödünç beş yüz frank ver; gelecek hafta Paris’e döndüğümde sana gönderirim.
   -Dieudonné pembe yüzlü, mavi gözlü, çocuk ağızlı, iradesiz bir adamdı.
   -Niçin tekrar geldin? Söyleyecek başka bir söz bulamayınca böyle kekeledi.
   -Açıklamak uzun sürer, senden sadece bana beş yüz frank ödünç vermeni istiyorum. Bu paraya muhakkak surette ihtiyacım var.
   -Üzerimde o kadar para var mı bilmiyorum.
   Soğuğa rağmen, gazeteci paltosunu araladı, cüzdanını daha rahatça karıştırmak için yün eldiveninin tekini çıkardı.
   -İki yüz, üç yüz, dört yüz yirmi beş...
   -Seni ele vermediğimi gördün, diye heceledi. Ötekilere hiçbir şey söylememelerini tembih ettim. Her şeye rağmen dikkat et! Sakallı olmana rağmen…
   -Sağ ol, ihtiyar! Bunu sana ödeyeceğim!
   Elini sıktı, büyük adımlarla gara doğru yöneldi.
   Yürürken içinden sinsi sinsi gülüyordu:

   “Korkuyor! Hepsi korkuyor!”
   Aslında Adèle de ondan korkmuştu. Korkudan hoşlandığı için de onun isteyeceği her şeyi yapmağa hazırdı. Gişenin önünde dört ya da beş köylü duruyordu. O tarzda ilerledi ki, içlerinden ikisi, ne olup bittiğini anlamadan yerlerini ona terk ettiler.
   -Paris’e iki ikinci mevki gidiş bileti!
   Garson görür diye Paix kahvehanesinin yanından geçmedi, belki polis de oradaydı. Şehrin öbür ucunda oto malzemesi de satan bir silahçı tanıyordu ve az sonra dükkâna girdi.
   -Bir revolver verin, pahalı olmasın.

   Satıcı da korkmamış mıydı? Bachelin özellikle, sanki hayatı boyunca revolverle oynamış gibi silahı sallıyordu.
   -Şimdi de kurşunları ver.
   Parayı ödedi, cebinde revolverin dipçiğini sıkarken uzaklaştı.
   Akşama kadar, kızgınlığını devam ettirmek için, ama sarhoş olmayacak kadar az içerek meyhanenin birinden diğerine dolaştı durdu. Öğleyin, M. Grandvalet karısına ayrı bir yerde konuşmak istediğini işaretle anlattı, o ise biraz geç anladı. Juliette masayı boşaltırken yatak odasında karısıyla baş başa kaldıklarında M. Grandvalet mırıldanarak:
   -Bu gün derse gitmemesi için bir mazeret uydur. İçim rahat değil, dedi
   -Ne diyeyim?
   -Grip olduğunu söyle ya da başka bir şey.
   Gülümseyerek yemek salonuna girdi, neşeli bir tavırla:
   -Yeni yıl için sana güzel bir sürpriz düşündüm dedi.
   Kız da gülümsedi, bir art düşüncenin var olduğunu araştırmaksızın babası onu iyiden iyiye süzdü. Az sonra kız, annesine:
   -Gripsen yatman lazım. Sana nane kaynatayım, diyordu.
   Bayan Grandvalet gerçekten nezle olduğu için razı oldu.
   -Dersine gidemeyeceğimiz için üzülüyorum.
   -Aldırma! Bir dersle fark etmez.
   Odayı yemek salonundan ayıran kapıyı açık bıraktılar. Juliette özenle iki Polonez çaldı, sonra lambaları yakma zamanı gelince, piyanoyu kapattı.
   -Nereye gidiyorsun, diye Bayan Grandvalet yarı uykulu bir halde sordu.
   -Mektup kutusuna bir şey attılar. Hemen geliyorum.
   -Ne mantosunu ne de şapkasını aldı. İndi ve kapıyı gürültüsüzce açtı. İlk bakışı tam Bachelin’i bulacağını bildiği meydandan tarafa oldu, kapıyı açık bırakarak yanına vardı, çünkü anahtarı almayı unutmuştu.
   Korkulu bir şekilde, hareketsiz duran adama yaklaştı. İyice yanına geldiğinde, adam iki elini omuzlarının üzerine koyarak ona baktı, o derece kızgın gözlerle baktı ki kız korkmuştu.
   -Dinle...
   Ellerinin altında titrediğini hissediyordu. İki pencerede de ışık vardı.
   -Beni seviyorsun değil mi?
   Kız ağlıyormuş gibi yaptı. Bakışlarını başka bir tarafa çeviremiyordu. Bachelin onu kendine doğru çekiyor, göğsüne bastırdıkça soluğunu kesiyordu.
   -Benimle gelmezsen beş dakika içinde ölmüş olacağım.
   Gülünç bir hareketle kızı itti, eli revolveri yakalamıştı, sallıyordu.
   -Sensiz yaşayamam, diye üzerine bastırarak söyledi. Şayet istersen Paris’e gideriz. Biletleri aldım.
   Henüz ağlamıyordu, nerede olduğunu da bilmiyordu. Onu ayakta tutar görünen Bachelin’in bakışıydı.
   -Ateş edeceğim…
   Eşikte duruyordu. Burası onlara birçok defalar sığınak olmuştu ve işte ihtiyar kadının penceresi birinci katta çatırdayarak açıldı.
   -Mantomu almadım... diye kekeledi Juliette.

 

                                                  ***

   -Kımıldamayacağına yemin eder misin?
    Soğuktan titriyordu, başıyla evet işareti yaptı, yoldan geçenler ona bakıyordu. Bachelin, Nouvelles Galeries’nin şiddetli ışığına dalarken Juliette’e yakındaki dar sokaklardan birinde siper oldu. Hazır elbise bölümünü bulmak için üçüncü kata çıkmak zorunda kaldı, seçmeden, yüz yirmi frank ödediği yeşilimsi bir mantoyu satın aldı. Şapka bölümünü de aramamak için bir sergi bask beresinin içinden birini alarak kasanın önünde tepindi, bu esnada paketi hazırlıyorlardı.
   Juliette yerini değiştirmemişti. Bachelin ipi kopardı, ambalaj kâğıdını derenin içine attı, zafer kazanmışçasına:
   -Görüyor musun? dedi.
   Kızı bu derece fena giyinmiş görmek ona dokunmuştu. Memnundu. Öyle ki, bu M.Granvalet’nin titiz kızı değildi artık. Ne pembe abajur, ne sakin ev, hiçbir şey piyano derslerini hatırlatmıyordu. 
   -Yarım saat içinde bir tren kalkacak. Bir şeyler içmek ister misin?
   -Susamadım.
   Ağlamayı arzu eden kendisiydi, ama neşeden, kibirden, kendine ve ona acımaktan doğan ağlamak arzusu.
  -Sana nasıl bir hayat sağlayacağım göreceksin!
  Onu gülümsüyor zannetti. Yürürken kucakladı.
   -Kapıyı açık bırakmıştım, diye birden hatırladı.
   -Ne olacak ki?
   Genelevin yüz metre yakınından geçti, mümkün olsa Adèle’i zaferinden haberdar edecekti.
   -Laroche’da başka bir trene bineriz. Böylece kaçtığını bildirirlerse…
   Ama Juliette’e pusulayı yazdığı meyhaneyi görünce fikrini değiştirdi.
   -Gir! Korkma.
   Patron onu tanıdı ve sordu;
   -Bir rom mu?
   -İki olsun. Ve yazı yazacak bir şey.
   Köşede bir masa vardı. Kızı oraya, bir yaprak kâğıdın önüne oturttu ve yazdırdı:
         “Anneciğim, babacığım,
   Beni aramayın. Mutluyum. Eğer eve götürmeğe kalkarlarsa kendimi öldürürüm…”

   Kız söylenenleri ona bakmadan yazdı, o ise titriyordu.  Kâğıt üzerine çizilen her kelime, yeni bir zaferdi. Söyledikleri bittikten sonra, divitin kâğıdın üzerine yeniden indiğini görünce endişelendi.
   “Affedersin Babacığım” diye ekledi.
   Bachelin kâğıdın kurumasına zaman bırakmadı, zarfı yapıştırarak patrona:
   -Bu mektubu hemen Creuse sokağı üç numaraya gönderirseniz size beş frank veririm. Bir rom daha verin.
   Alnı terden sırılsıklamdı. 

                                                                                                                                                      

 

                                                  III

 


   Dames sokağındaki otelin dördüncü katında bir odaya girdiklerinde, saat sabahın sekiziydi. Juliette için ilk görünüşte Paris, ıssız, buzdan beyazlaşmış, kuzey rüzgârlarının süpürdüğü sokaklarda dev gibi otobüslerin kanat açtığı sıra yollardan ibaretti.
   Ortalık aydınlıktı, bir cam kırığı gibi keskin ve beyaz bir gün, ama avluya bakan odada, ampulü yanık bırakmak gerekiyordu. 
   Bachelin etrafına bakınarak:
   -Fena değil diye mırıldandı.
   Bunu söylemekle bir şeyi kastediyordu. Göz kapakları iğneleniyor, yorgunluk midesini bulandırıyordu.
   Juliette, bankın üzerine uzanarak, trende uyumuştu, o ise ince buz tabakasıyla kaplı camların boyunca, gecenin büyük bir kısmını koridorda yürüyerek geçirmişti. Bazen o buz tabakasını tırnağının ucuyla kazıyordu.
   O zaman aydınlık bir kır, bir çan kulesi, bir çiftlik, çatılar görünüyordu. Sabaha doğru, ufukta şurada burada ışıklar yanıp sönmüştü.
   Tekrar geliyorsa, çalkantılı bir uykuyla uyuyan Juliette’i görmek, görüp gitmek için geliyordu.
   -Üşüyorum, diye gözlerini açmadan içini çekti.
   Bachelin bankın ucuna oturmuş, onu ısıtmak için ayaklarını avucunun içine almıştı.
   Bu şekilde az da olsa hislerini açığa vurdular. Kompartımanda Lyonlu bir çift vardı, zaten onlar olmasa da şüphesiz aynı şey olacaktı. Paris henüz uzaktaydı. Bekliyorlardı. İçerisi hava akımına bağlı olarak bazen çok sıcak bazen de çok soğuk oluyordu.
   Birçok defalar, Bachelin Juliette’i gözleri açık olarak buldu, ama kız ona bakmıyordu. Dalgın bakışlarla doğru önüne bakıyordu.
   Şimdi, Juliette, odadaki ılık olan ufacık radyatöre arkasını vermiş, ellerinin ayasını dayamıştı. Bachelin kayıtsız olmağa çalışıyor, pardösüsünü çıkarıyor, örtüsü kirli yegâne koltuğu bir öte, bir beri koyuyordu.
   -Yemek yemek istemez misin?
   -Aç değilim!
   Birbirlerine bakmıyorlardı. Juliette arkadaki bitişik odadan gürültüler işitiyordu. Bir musluk akıyor, sonra biri soğuk suyun etkisiyle hırıldıyordu. Adamın, babası gibi biri olduğunu anlamıştı, o da usturayı yüzünde gezdirirken aynı gürültüyü çıkarırdı.
   Beşinci ve altıncı katta oturanlar, merdivenden iniyorlardı. Hizmetçi kadın, sahanlıkta, ayakkabıları boyuyordu. Bachelin kızın omuzlarına dokunarak:
   -Dinlenmelisin, dedi.
   Yeşil mantosunu çıkararak Juliette’i yatağa doğru götürdü.
   -Elbiseni çıkar.
   Pencereye kadar yürüdü, avluyu seyretti, sanki öfkesinden dolayı kaşları çatılmıştı.
   -Juliette acele et!
   Bir kumaş sürtünmesi hissetti. Ayakkabılar birbiri ardından düştü, karyolanın yayları inledi. Döndüğünde Juliette çarşafa o derece bürünmüştü ki, sadece yastığın üzerinde saçları görünüyordu.
   İşte o zaman, sinirli bir şekilde elbisesinin bir kısmını çıkardı, elektrik düğmesini çevirdi, odayı gündüzün güçsüz ışığına bıraktı.
   -Ne yapıyorsun?
   Onun yanına uzandı, onun da kendisi gibi yarı soyunmuş olduğunu hissetti. Öpmek istedi, dudakları ancak yüzüne dokundu, çünkü Juliette başını çevirmişti.
   -Bırak uyuyayım, diye mırıldandı
   Ne yapacağını bilmiyordu. Birçok dakikalar, düşünceli, hareketsiz halde bekledi, bu sırada Juliette’in soluması daha da düzeliyor, vücudunun sıcaklığı artıyordu.
   Bachelin kımıldayınca, kız onu kendinden uzaklaştırmak için son derece kuvvetsiz bir hareketle mırıldandı;
   -Şimdi olmaz!
   Sonunda sustu, ağrıdan yüzünün hatları gerilmiş, gözlerini kendi yüzüne çok yakın olan bu erkek yüzüne dikmişti.

***

   Onu duvara dönmüş olarak uyuyor zanneden Bachelin, gürültü etmeden giyiniyor, odada sessiz adımlarla gidip geliyordu. Hazır olunca, cep defterinden bir sayfa kopardı, kurşun kalemiyle:    “Öğleye geleceğim. Öpücükler.” diye yazdı.
   Ama pusulayı masanın üstüne koyarken Juliette’in sesi duyuldu.
   -Nereye gidiyorsun?
   Hemen cevap vermedi. Juliette yatakta dönüyor, yüzünün bir parçası, bilhassa Bachelin’e doğru bakan tek gözü, çarşafla yastığın arasından görünüyordu.
   -Çalışmağa mı gidiyorsun?
   -Evet. Öğleye doğru dönerim. Ne gerekse alırım, öğle yemeğini odamızda yeriz.
   Başında şapkasıyla öpmek için yaklaştı, kız ona alnını uzattı.
   -Beni öpmeyecek misin?
   -Şimdi değil.
   Bachelin’in yüz hatları sertleşti.
   -Pişman mısın yoksa?
   Neden hemen cevap vermemişti?
   -Pişman mısın? Söyle! Cevap ver!
   -Bırak uyuyayım, diye inledi; yönünü yeniden değiştirdi.
   Bu yüzden, bütün sabah Bachelin öfkeliydi. Nereye gideceğini bilmiyordu. İki ay Clichy meydanının bu mahallesinde işsiz güçsüz dolaşmıştı; Ayni sokaklardan, ayni evlerin önünden geçiyordu.
   Otelden çıktıktan sonra, amacı iş aramaktı, küçük ilanları okumak düşüncesiyle bir gazete satın aldı. Rüzgâr dondurucu, bulvarın toprağı döşeme taşları gibi sertti, yürürken fazla ses çıkarıyordu.  Bazen bir bora, ince buz tanelerini havaya kaldırıyor, deriye oyarcasına yapıştırıyordu.
   Bir bara girdi, bir grog istedi. İçki sıcak olarak önüne getirilince hüzne ve ümitsizliğe kapıldı.  
   Yahut hiçbiri de değildi. Bir barda ayakta duruyor, burada ne aradığını, Paris’te ne aradığını kendi kendine soruyordu, hatta bu anın geçmişle ya da gelecekle ne ilişkisi olduğunu soruyordu.  Juliette’in orada, Dames sokağında bir odada uyuduğu düşüncesi onu korkutuyordu. Parasını saydı. Yanında seksen küsur frank kalmıştı.
   -Aynısından! dedi.
   Tenha bir saatti. Patron ceketini çıkarmış cezveyi ovuyordu. Bacaklarını sürüyerek, sırtında reklâm levhasıyla, bir ihtiyar kaldırımdan geçti, Bachelin onu, bir falcı kadının yüz hatlarını incelediği gibi, sert ve güvensiz bir bakışla izledi.
   Öğleyin içinde salam, sosis bulunan küçük paketlerle, kolunun üstünde bir şişe şarapla döndüğünde Juliette’i giyinmiş, pencerenin önünde dikişle uğraşır buldu.
   Yüzünün rengi her zamankinden daha soluk, yüz hatları daha ince, bakışı daha anlamlı göründü.
   -Ne yapıyorsun? diyerek şaşkınlığını belirtti.
   -Mantomu düzeltiyorum.
   -İğneyi, ipliği, makası nereden buldun?
   -Aşağıdaki otelci kadından istedim.
   Şaşırdı. Tek başına ineceğini, bütün gün lambanın yanık kaldığı o dar yazıhaneye girip, gerekli olan şeyi isteyebileceğini düşünmemişti.
   -Kadın bir şey demedi mi?
   -Odayı bir aylığına tutup tutmayacağımızı öğrenmek istiyor.
   Juliette’in bakışının değiştiğinden emindi. Kız bazı şeyleri anlamak istermiş gibi ona dikkatle bakıyordu, endişelendi.
   -Neden bana öyle dikkatle bakıyorsun?
   -Nasıl?
   -Gelip öpmedin bile.

   Juliette kalktı, söz dinleyen bir tavırla dudaklarını ona uzattı.
   -Evet, odayı bir aylığına tutacağız, diyor bir yandan da yiyecekleri masanın üzerine diziyordu. Zaten burada uzun zaman kalmayacağız. Param olduğu andan itibaren, birlikte düzenleyeceğimiz küçük bir daire arayacağım. Sosis sever misin?
   -Ekmeği bu kirli masa örtüsünün üzerine koyma, diye sözünü böldü.
   Bu uyarı birden hoşuna gitmedi, çünkü bunun, bir çeşit ayıplama olduğunu hissetti.
   -Niçin kirli diyorsun?
   -Kirli de ondan. Bir sürü insan yaşadı burada. Koltuğun arkalığı yağdan parlıyor.
   -Bu bir otel odasıdır, diye oldukça soğuk bir şekilde cevap verdi.
   Ardından, karşı karşıya yemeklerini yerlerken, Bachelin gözlerini ona doğru kaldırdı, masanın üzerinden elini uzattı.
   -Affet beni!
   -Niçin?
   -Nazik değilim. Anlayamazsın.
   Ani bir heyecan boğazını sıkıyordu, Juliette’i kollarının arasına almak, ağlamak istedi. Belki de bunun sebebi, bu şekilde kendisine acındıran kızın rahat haliydi. Kız donuk ve hareketsiz ışıkla aydınlanmış olan pencerenin yanına oturmuştu. Üzerinde siyah yünden bir elbise vardı, evlerindeki yemek salonunda yiyormuş gibi, basit ve tabii hareketlerle yemeğini yiyordu. Önünde tabak yerine sadece bir parça yağlı kâğıt bulunduğunun farkına varmamış görünüyordu. Her ikisinin de arkasız, parasız ve ümitsiz olduklarından kızın şüphesi yoktu.
   -İşe saat kaçta başlıyorsun?
   -Saat iki... iki buçukta...
   -Ne işi bu?
   Kendini toparlamak için bir lokma çiğnedi.
   -İlaç pazarlıyorum. Ama daha başka bir iş arıyorum.
   Doymuştu. Juliette ise hiçbir şeyin farkında değildi. Avlunun ilerisindeki duvara dalgın bakışlarla bakarak, bir kuş gibi küçük lokmalarla yemeğini yiyordu. Sonunda:
   -Ben de çalışabilirim dedi. En zoru bir yer bulabilmek.
   -Nasıl bir yer?
   Adam içgüdüsel olarak saldırganlaşıyordu.
   -Mesela, bir sinema orkestrasında piyano çalabilirim.
   -Sinemalarda artık orkestra yok.
   -Ama Nevers’de var, ancak…
   -Nevers’de değiliz.
   Ayağa kalkmıştı. Odayı adımlarken, elini saçlarının arasından geçiriyordu. Yatağın düzeltilmiş olduğunun farkına vardı.
   -Kadın odayı düzeltmeye geldi mi?
   -Hayır. Ben düzelttim.
   Bachelin’in onda affetmediği şey, anlamağa çalışır, düşünür, yargılar gibi bakmasıydı.
   -Bende tuhaf olan bir şey mi var? diye birdenbire sordu.
   -Ne demek istiyorsun?
   -Acayip bir hayvanmışım gibi beni izliyorsun.
   -Niçin bu kadar sinirlisin? Her an bana kötü şeyler söylemek istiyor gibisin.
   -Öyle! Ben! Sana kötü şeyler söylemek istiyorum!

   Adam hastaydı, midesi bulanıyordu. Olayları başka türlü hayal etmişti, duruma hâkim olamadığı için kendini güçsüz hissettiğinden ıstırap çekiyordu.
   Öfkeli bir hareketle kendini yatağın üzerine attı, başı duvara dönük, dişleri kenetlenmiş olarak öylece kaldı. Kulağı Juliette’teydi. O ise, masada kımıldamadan oturuyor, artık yemek de yemiyordu.
   Juliette kalkıp, gelip yanına oturup, üzerine eğilerek konuşuncaya kadar dakikalar geçti. Yavaşça:
   -Artık gitmelisin, dedi. Söylediklerime bakma. Ben de sinirliyim...
   O zaman öylesine tuhaf bir şekilde hıçkırarak ağladı ki az kalsın boğulacaktı. Juliette alnını, omuzlarını okşuyordu.
   -Sakin ol!... Geçti... Sana ne yaptım?...
   Kızı kollarının arasına aldı, üzerinde ağladı, gözyaşlarıyla onu ıslattı. Titriyordu. Bir buğunun arkasında, acıma ve hayret hissinden başka hiçbir his okuyamadığı soluk ve muntazam bir yüz görüyordu.
   Sümkürmek zorunda kaldı, kızı itti, odada doğruldu, aynanın önünde yüzünü sildi.
   -Neyin var?
   -Hiç. Haklısın. Artık gitmeliyim...
   Masanın üstündeki yiyecekleri bir hareketle süpürmek istedi, ama kendini tuttu.
   -Akşama buluşuruz. Dışarı çıkma…
   -Niçin çıkayım, nerede olduğumu bile bilmiyorum!
   Cildi acıyordu, dışarının soğuğu göz kapaklarını yakmıştı. Gazete hep cebinde duruyordu. Batignoles bulvarının tam ortasında açtı, aşağı yukarı rastgele bir ilanı okudu: “Yeni eşya satışından anlayan bay aranıyor. Hauteville sokağı 18-B ye başvurun.”
   Meydan okurcasına oraya gitti. Sofada otuz kişi bekliyordu, büroya girdiğinde hava kararmıştı, gözlüklü, yaşlı bir bey ona bakmadı bile!
   -Referansınız veya hiç değilse sizin hakkınızda cevap verebilecek biri var mı? diye sordu.
   Bachelin Paris Centre’da Dieudonné’nin ve Lasser’in” adreslerini verdi. Bir daktilo kadın ona deri taklidi bir çanta getirdi ve aceleyle içindekileri saydı: Muhtelif model beş fırça, elbise, şapka, ayakkabı, döşeme ve tırnak fırçası. Beşi de bir telle tutturulmuş.
   -Makbuzu imzalayın. Satıştan yüzde otuzu size ait.

   -Matmazel, hangi semt?
   -République’ten Bastille’e kadar.
   Bir gitmek kalmıştı. Şimdi kendinden sonraki giriyordu, öğleden beri giren diğerleri gibi. Daktilo kadın satış fiyatını ve sipariş defterini unutan Bachelin’in ardından koştu.
   Ağır yük kamyonlarının geçtiği Hauteville sokağında ev ev dolaşarak fırça satmak isteğini daha şimdiden yitirmişti, çantasını bir eşiğe bırakıp gitmek aklına geldi. Sonra sahibinin kendisini şahsen tanıdığı Clichy meydanındaki meyhaneyi düşündü ve otobüsü bekledi.
   Yemekten önce, bir bardak içki içilirdi. Anason kokan barda pek çok insan vardı. Kalay kaplı tezgâhın ta ötesinden Bachelin bir perno ısmarladı ve patronun işinin hafiflemesini bekledi. Sonunda:
   -Buna ne dersiniz? Dedi ve bir fırça uzattı.
   Adam fırçayı evirdi, çevirdi, görmek isteyen başka bir müşteriye verdi. Bu beriki :
   -Fena bir işçilik değil, diye kabullendi.
   Bachelin diğer dört fırçayı çıkardı, biraz kaygıyla:
   -Hepsi elli frank diyerek uzattı.
   -Meyhaneci yeni gelen bir müşteriye hizmet ederken şapka fırçasına bir göz attı.
   -Çok pahalı. Otuz frank olsun.
   -Otuz beş verin.
   -Alıyorum, diye müşteri sözünü kesti.
   -İki perno! dedi Bachelin. Bakın! Size çantayı da ayni fiyata vereceğim.
   Kan beynine çıkmıştı. Bar aşırı sıcaktı, camlar buğulanmıştı. Kapının her açılışında Clichy meydanının gürültüleri şiddetle içeri giriyordu. İçkilerin parasını ödendikten sonra mırıldanarak:
   -Karımın yanına gitmenin zamanı, dedi  

   Satın alan adam elbisesinin kolundan tuttu.
   -Ben ısmarlıyorum! Patron! Aynısından…
   Juliette kendine ait bir tek eşyanın bulunmadığı bir odada öğleden beri ne yapabilirdi. Onu bulmayı arzu ediyordu, ama önce kendine sunulan aperatifi içti.
   -Hangi semtte oturuyorsunuz?
   -Dames sokağında...
   -Ben, Lancry sokağında oturuyorum.

   Taksilerin ve otobüslerin arasından ustalıkla, birlikte meydanı geçtiler, birbirlerini tanımadan el sıkıştılar.
   Dört katı birden çıkarken aperatiflerle şişmiş olarak, yorulduğunu hissetti. Sessizce kapıyı açtı, lambanın yanmadığını görünce korktu.
   Ama elektrik düğmesini çevirir çevirmez, uyumakta olan Juliette’i, yanakları kızarmış elbisesiyle büzülüp yatmış olarak fark etti.
   Kız uyanmadı. Soluyuşu bir hastanın soluyuşu gibi gürültülü ve düzenliydi. Her nefeste alt dudağı şişiyor, ağzı yarı açılıyor, göğsü yavaşça kalkıyordu.
   Bitişik odada konuşanlar vardı: bir erkekle bir kadın sesi. Ama bu, mırıltıdan başka bir şey değildi, kelimeleri anlamanın imkânı yoktu. Yalnız, konuşmanın ahengi dokunaklıydı. Cümleler ağır ağır uzuyor, yer yer araya sessizlik giriyordu. Tabak sesleri geldi. Otel kiracılarının çoğu gibi bitişiktekiler de yemeği odalarında yiyorlardı. Bir gaz ocakları vardı, çünkü Bachelin alevin fışkırdığını sezdi.
   Üst katta işten dönen biri yürüyordu. Ayak sesleri bir kadının ayak sesleriydi. İki genç kız gülerek merdivenden aşağı iniyordu.
   Juliette etrafında olup bitenden habersiz, hep uyuyordu. Belki de, rüyasında, Nevers’de, Creuse sokağındaki evde olduğunu, az sonra annesinin kendini uyandırmağa geleceğini, piyanoya oturacağını, babasının ondan bir Polonez çalmasını isteyeceğini görüyordu.
   Bachelin pardösüsünü atmış, koltuğa gömülmüş, bozulmamış olan yatağa ve genç kızın karanlık şekline tembel tembel bakıyordu.
   Şu anda radyatör şiddetle ısınıyor, yüzüne sıcak nefesler salıyordu. Elektriğin ışığı zayıftı, halının gri ve sarı çizgilerini birbirine karıştırıyordu.
   Bitişikteki odadan çatal sesleri geldi. Bachelin kapıya vuruyorlarmış sandı, kalkmak istedi. Ama çalınan kendi kapıları değildi.
   Juliette bir kolunu uzattı, göğsünü gerdi, uykunun en derin yerinde, büyük bir iç çekişle, ters tarafa düşerek uyanmadan geri döndü.
   Uzaktan otomobiller, otobüsler geçiyordu. Bachelin gözlerini kapattı. Sarsılır gibi oldu. Yavaş yavaş bir trenin düzgün ve sürekli hareketlerini hisseti, hâlâ kendini vagonun koridorunda duruyor, kardan beyazlaşmış olan köyü seyretmek için buz tabakasını kazıyor sandı.
   Hareketler hızlandı, ağırlaştı, tekrar hızlandı ve gözlerini açarak dinlemek için birden ayağa fırladı.
   Büyük bir patırtı olmuştu. Kapıya bakıyordu, Juliette de ayni gürültüyle uyanmış, yatağının üstünde doğrulmuştu.
   -Bu da ne? diye inledi.
   Bachelin korkusunu yendi, kapıya doğru ilerledi, anahtarı kilidin içinde çevirdi, merdiveni tırmanırken düşen ve zahmetle doğrulmakta olan sarhoş bir adam gördü.
   Juliette kalkıyor, buruşmuş olan etekliğini aşağı çekiyordu.
   Çarşaf sol yanağının üzerinde kırmızımsı izler bırakmış, saçları karışmıştı. Zihnini toparlamak için kaşlarını çatarak:
   -Bu da ne? diye tekrarladı.
   -Sarhoş dönen biri.
   Sanki ışık kısılmış gibi oda daha karanlık görünüyordu. Her ikisi de birbirlerini utançla karışık bir çeşit hayret içinde gözlüyorlardı. Önce Juliette musluktan bir bardak su doldurdu, ama içmeden önce mırıldandı:
   -Susamadınız mı?
   Hemen ardından düzeltti:
   -Susamadın mı? Öyle uyumuşum ki... Saat kaç?
   -Belki gece yarısıdır...
   Bachelin’in saati yoktu. Bir yudum soğuk su içti. Sonra sıra Juliette’e gelmişti, içerken aynada kendini seyretti.
   Hâlâ, konuşmakta, bir şeyler yapmakta tereddüt ediyorlardı. Koltuğun orta yerde olduğu daracık odada ayakta duruyorlardı.
   Sonunda Bachelin yumuşak bir hareketle yatağı açtı, bu şu demekti:
   -Yapacak başka bir şey yok!
   Geriye dönünce, Juliette’i yanında yatıyor gördü, korkarak ona bakıyordu. Onu göğsüne doğru çekti. Dudaklarına dokunmadı, ama başını omzunun üzerinde sıktı.
   Artık kımıldamak istemiyordu. Bir şey söylemeden, Juliette’in ilerisindeki duvar halısının ve kararan pencerenin buğulu boşluğuna bakıp öylece kalmayı tercih ediyordu.
   Utangaç bir ses kulağına mırıldandı:
   -Nazik değilsin...
  Adam yapmacık bir hareketle koltuğu itti, koltuğun tekerlekleri döşemenin üzerinde gıcırdadı, bitişiktekiler, susmaları için aradaki bölmeye üç, dört defa vurdular.                                                                                                                                                   

 

 

                                                  IV

 


   M. Grandvalet küçük krema kâsesini özenle boşaltırken ısrarla:
   -Beni aramadıklarından emin misin? diye sordu.
   -İyice öğreneyim, diye garson söz verdi.
   M. Grandvalet onu kasada duran patronla konuşurken gördü. Kimsenin gelmediğini anladı, boşluğa bakarken, eliyle masanın örtüsü üzerindeki ekmek kırıntılarını topluyordu.
   On beş günden beri Paris’teydi. Lyon Bankası’na tatilini uzatmaları için yazmıştı. Zaten bu bir nezaket değil miydi, Juliette’in gittiği akşamdan bu yana bankadaki yerini tekrar alamayacağını şöyle böyle hissetmemiş miydi?
   Hareketinin ertesi günü, her günkü gibi giyinmiş, karısını alnından öpmüş ve çıkmıştı. Her zamanki yolu yürümeğe başlamış, ama yarı yola gelince, acısından bağırmak, tepinmek, yumruğunu havaya kaldırmak ve belki de insanların kalabalıklaştığı ilk yerde o bayağı pusulayı okuyarak, hıçkırıp ağlamak arzusuna karşı duramayarak geri dönmüştü. Evde, açık duran büyük piyanonun üzerine fazlaca düşmüş, saatlerce dönüp dolaştıktan sonra, karısı zaman zaman burnundan soluyarak valizini hazırlamıştı.
   -Paris’e git. Belki kızı bulursun. Kendisiyle konuş.
   Bacakları şiş, vücudu güçsüz olduğu için, Bayan Grandvalet artık seyahat edemiyordu. Pantuflalarının üzerinde kayıyor, gardıropla valiz arasında kayar gibi gidip gelerek hiç bir şeyin unutulmamasına gayret ediyordu. Kocası akşam treniyle gitmiş, kapının kapandığını işitince, telaşa kapılıp gara doğru koşmağa başlamıştı.
   Daha önce üç defa Paris’e geldiği gibi yine Lyon garının yanında, Creuse sokağı kadar sakin bir sokakta, Centre oteline inmişti. Otel bir avlunun sonunda, ancak peçetelerin halkalarında isimlerinin baş harfi bulunan müşterilerce bilinmekteydi. Döşemeler bir rahibeler manastırındaki gibi cila ile parlatılmıştı, yemek salonunda her defasında bir kaç rahip oluyordu.
   M. Grandvalet’nin yanındaki masada çocuğunu büyük hekimlere baktırmak için Paris’te bulunan üzgün görünüşlü dul bir kadın yemek yiyordu. Otel sahibi kadın ise siyah bir saten giyinmiş, boğazından aşağı sarkan altın bir haç takmıştı.
   Yorgun ve şaşkın halde bulunan M. Grandvalet, günlerden beri, bu sığınaktan ayrılmayı ilk defa göze alıyordu. İki üç defa yaya olarak büyük bulvarların ve ana yolların kalabalığı arasına dalmış, cesareti kırılarak geri dönmüştü.
   Championnet sokağında oturan Philppe adında bir de oğlu vardı, ama gidip görmeği hep erteliyordu, çünkü Philippe evlendiği güne kadar, hatta evlendikten sonra da, babasını Juliette’i kendine tercih ettiği için suçlamıştı. Hatta piyano satın alınırken, birbirlerine hiç da hoş olmayan sözler söylemişlerdi.
   Şimdi, kız kardeşinin bir serseriyle kaçtığını konuşmak için gitmek olur muydu?
   Düşünceleriyle haşir neşir olan M. Grandvalet garsonun kendisine yaklaştığını görmemişti bile.
   -Holde bir bey sizi bekliyor.
   Gırtlağı sıkılmış gibi, sinirlerine hâkim olmak için gayret göstererek kalktı, çünkü bu anı sabırsızlıkla olduğu kadar korkuyla da bekliyordu.
   Yanılmış mıydı? Yoksa haklı mıydı? Karısı ona şöyle yazmıştı:
   “Başkenti iyi tanıyan bir rahibe danışmalıydın…”
   Bu rahiplerden o otelde vardı, her gün cilalı merdivenin üzerinde sayıları artıyordu, buna rağmen bu öğüdü dinlememişti…
   Üç dört defa kendini kalabalığın içine atıp nefes nefese çıktıktan sonra, artık her gün, garsonun getirdiği cilalı bir sopaya tutturulmuş olan gazetelerdeki birbirinden farksız ilanları okudu.
   ...Özel dedektif... Soruşturmalar, kovuşturmalar... Aile davaları… Mutlak gizlilik… Eski polis müfettişi...
   Teşebbüs etmek onu utandırıyordu, sonunda kararını verdi. Haller bölgesinde çirkin görünüşlü bir binanın önünde biraz durdu, hayatında görmediği kadar kirli bir merdivenin dört katını birden çıktı. Önceki gündü. Üç yüz frank komisyon ödemişti, şimdi de kendine telefon ediyorlardı:
   -Bu akşam benimle gelir misiniz? İzin tam üzerinde olduğumu zannediyorum.
   Uçları kırılmış bir yakalık, koyu renk bir kravat ve altın kol düğmeleri takmıştı. Dedektif, M. Emile adında, tombul, kısa boylu görünüşüne pek özen göstermeyen bir adamdı. Başına şapkasını geçirmiş, gürültülü bir şekilde holde gidip geliyordu.
   -Hazır mısınız?
   -Pardösümü giyiniyorum, arkanızdan geleceğim.
   Telaş etmeyiniz, aslında dokuz buçukta başlar.
   -M. Grandvalet dokuz buçukta başlayan şeyin ne olduğunu sormağa cesaret edemedi. Arkadaşı onu bir taksiye bindirdi ve Blanche meydanının adresini verdi.
   -İlle de odur diye ısrar etmiyorum, ama bana verdiğiniz fotoğrafa çok benziyor.
   Kasadarın yüzünü kızartan başka bir şey: bu bayağı kimsenin cebinde, her sözde çıkardığı diğer fotoğraflara ve şüpheli kâğıtlara karışmış olan, Juliette’in resmiyle dolaşmasıydı.
   -Eğer oysa saçlarını kestirmiş olabilir.
   M. Grandvalet, gırtlağı sıkılmış gibi güçlükle nefes alarak, ışıkların akıp gidişini seyrediyordu. Bir otobüse sürünürcesine geçtiklerinde, kazadan emin olarak, polis memurunun koluna yapıştı.
   -Taksimetrede altı frank elli santim gösteriyor. Yetmiş beş santim de bahşiş verin.
   -Moulin Rouge’un ışıklı kanatları gökte ağır ağır dönüyordu. M. Grandvalet onun iradesine uymuş gidiyorken o derece perişan olmuştu ki arkadaşını durdurmak istedi.
   -İki bilet alın. On frank ödeyin.
   Kendini birden beş yüz kişinin dans ettiği büyük dans salonunda buldu.
   -Oturur musunuz, yoksa ayakta mı bekleyeceksiniz?
   Ayakta bekledi. Onu itip kakıyorlardı. Oğlanların bulunduğu pistte geçerken ona çarpıyorlardı. Genç kızların boyalı dudaklarını, siyaha boyanmış gözlerini seyrediyordu.
   -Bunlar kötü hayat yaşayan kadınlar mı?
   -Çoğu namuslu kızlardır: Memurlar, daktilolar, satıcı kızlar. Meslekten olanlar özellikle barda durur. Bizimki henüz gelmedi, saat ondan biraz öncesine kadar hiç gelmez. Arkadaşı belki geç vakte kadar çalışıyordur.
   Orkestranın biri durunca, bir saniye ara vermeden, hemen başka biri gürlüyordu, o derece ki M. Grandvalet kan akışının hızlandığını hissetti. M. Emile ise ceketinin önü açık, elleri cebinde, piposunu tüttürüyordu.
   -Bakın! diye birden haber verdi. Kız işte.
   Ama M. Grandvalet hiç bir şey görmeden etrafına bakındı.
   Dedektif, kolundan tutup, hemen yanlarında Juliette’e hiç benzemeyen, siyah saçları yivle ayrılmış bir adamın eşlik ettiği hastalıklı bir kız çocuğunu göstermek zorunda kaldı.
   -Bu o mu?
   -Hayır!
   -Ah!
   M.Emile bozulmuş görünmüyordu. Kasadarı çekip götürerek:
   -Geliniz, dedi, ancak bir saatinizi alır, vaktiniz var değil mi? Ben onlara genellikle Paris’te bir kaç gün kaldıktan sonra, burada, Luna Park’ta, Coliseum’da, Elysee Rochechouart’da, daha az iyi giyinen böylelerinin dolaştığı bu gibi yerlerde rastlarım, Hizmetçilere gelince, daha çok gaydalı partilerde yakayı ele verirler. Yılda iki binden fazlasının ortadan kaybolduğunu biliyor musunuz?
   Evlerdeki tabelalar içkili lokantaları, ya da küçük tiyatroları haber veriyordu. Müşterisini bulvarın boyunca çekip götüren M. Emile:
   -İsterseniz az bir zaman için Colliseum’a gireriz diye öneride bulundu. Buradan beş dakika ileride.
   -Gerekmez. Kızımın orada olmadığından eminim.
   Polis omuzlarını, silkti.
   -Hep böyle söylerler.
   -Bakın. Fotoğrafını bana verin.
   -Araştırmalara devam etmemi istemiyor musunuz?
   M. Grandvalet ürkekti. Arkadaşını gücendirmekten korktu, belki de daha çok iyice yalnız kalmaktan korkmuştu.
   -Bilmem...
   -Aklıma bir fikir geldi. Bir çıkar gözetmediğimi göreceksiniz. Adli poliste çok iyi arkadaşlarım var; orada on yıl çalıştım. Yarın eski bir meslektaşım olan Jusseaume’u ziyarete gideriz, o bize yardımda bulunur. Önemli olan, möblesiyle kiraya verilen odaların fişlerini gözden geçirebilmek.
   -Çok iyi bilirsiniz ki bu genç adamı endişelendirmek bir kıymet ifade etmez. İkisi de kendini öldürür. Kızımı iyi tanırım. Eğer polis…
   -Biz ne istersek polis onu yapar. Bir kadına karşı aptalca hareketlerde bulunan her genci hapse atsaydı…
   Coliseum’a varmışlardı. Kapıcı onlara kapıyı açtı, içerden müzik sesi geliyordu.
   -Giriyor muyuz?
   -Hayır. Emin olun, o kadar hoşlanmam!
   -O halde sabah onda sizi almak için uğrarım.

Jusseaume’u göreceğiz. Hiç bir şeyden endişeniz olmasın. İyi geceler.
   Hotel du Centre’a girdiğinde, M. Grandvalet görevlinin, kendisinin hovardalık yaptığından şüphe ettiğini anladı. İçki içince nasıl karışık bir uyku uyunursa, öyle uyudu. Saat sekizde, her zamanki gibi kalkmış, henüz tıraş olmuş ve giyinmişti. Kahvaltısını yemek salonunda, ince bir suyun akmakta olduğu yapay bir mağaranın yanında yedi.
   Zaman geçirmek için bir sumen istedi ve karısına mektup yazmaya başladı.
   “...Bu işin ehli biri bana akıl veriyor ve yol gösteriyor… Az sonra bize yardımı dokunacak en yetkili kişilerden biriyle görüşeceğim...”
   Beklenmedik bir şekilde, kendine Bayan Grandvalet’den bir mektup getirdiler.
    “...Kanaatimce inat etmekte hata ediyorsun. İyi bilirsin, kızın sadece aklından geçirmişti ve bu nasihatle değişecek bir şey değil. Zaten kardeşi Paris’te, onu senden daha iyi tanır, yapılacak bir şey olsa…”
   Sonra, daha aşağıda:
   "Vergi kâğıtlarını aldım ama dönmeni bekliyorum. M. Mortier dün gelip senden haber sordu. (M. Mortier Lyon Bankası’nın şube müdürüydü.)
   “Kendini tedavi ettirmek için Paris’te bulunduğunu sanıyor. Niçin ağladım bilemiyorum yavaş yavaş ona gerçeği itiraf ettim.
   “Giyinmemiştim, çünkü öğleden sonra saat ikide geldi, ev işleri bitmek üzereydi.”
   “Senin hafta sonunda döneceğini haber verdim, gitti.”
   -Bir şey söylemeden gitmiştir! diye düşündü M. Grandvalet. Eminim çok kızgındı.
   Mektubu göndermedi. Bir gün önceki krema kâsesini boşalttığı gibi yavaş yavaş, dikkatle, düzgün küçük parçalar halinde yırttı. Eski kumaşlarla döşenmiş olan bitişikteki salondan hıçkırık sesleri işitti. Eğildiğinde ağlayan kadını matem elbiseleri içinde gördü, bir rahip onu teselli etmeğe çalışıyordu. Doktorlar oğlunu kaybedeceğini mi söylemişlerdi? Yoksa ölen kocasının ardından mı ağlıyordu?
   Duvar saati ona on kalayı gösteriyordu. M. Grandvalet dedektif için herhangi bir özür bırakarak gitmek istedi. Bu beriki, kış sabahının serinliğiyle taptaze bir halde bıyığının ve omuzlarının üzerinde su damlacıklarıyla çıkıp gelmeseydi belki de gitmiş olacaktı.
   -Hazır mısınız? Bir dakika! Garson, bir rom getir.
   -Ve ekledi:
   -İyi giyinin. Dışarıda sıfırın altında beş derece soğuk var.
   Quai des Orfèvres’de, devamlı müşterilerdenmiş gibi büyük kapıyı açtı, gri avluyu geçti ve burada M. Grandvalet’nin gözüne çocuk mahkemesini bildiren bir levha ilişti. Vakit erken olmasına rağmen, merdivenin sağındaki oda elektrikle aydınlatılmıştı, kirli camların arkasında, duvarları tavana kadar örten dosyalar görünüyordu.
   -Buraya birazdan geleceğiz; cahil gençlerin izini bulabileceğimiz möbleli odaların taburudur.
   Etrafın gösterişli halinden dolayı değil, ama dekorun genişliği, soğukluğu, hâkim olan gri rengin etkisi altında kalan M. Grandvalet karşı çıkmadı. Burası bir kışladan daha soğuktu. Yüksek sesle konuşaraktan merdivenden inen insanlarla karşılaşıyorlardı: Hiç şüphe yok evin fertlerindendi bunlar. M. Emile içlerinden birinin elini sıktı.
   -Yine gördüm mü seni?
   -Güneyden, Chope du Pont Neuf’ den…
   Camlı bir kapıyı itti, kendilerini uzun ve geniş bir kulvarda buldular. Her kapı bir komiserin adıyla işaretlenmişti. İçerde, başları çıplak, ellerinde kâğıtlarla, insanlar, bir sebze halindeymiş gibi gürültü ile tartışıyorlardı.
   -Beni biraz bekleyin.
   Dedektif bir büroya girdi, orada bir çeyrek saate yakın kaldı ve dudaklarında bir yaprak sigarasıyla döndü.
   -Jusseaume bizi kabul edecek. Önce şu piliçten kurtardı kendini.

   Bir bakışla, kanepede beklemekte olan genç kadını işaret etti. Kadın düzgün giyinmişti. M. Grandvalet, önündeki kirli döşemeye dikkatle bakarak beklerken onu fark etmişti.
   -Ne yapmış?
   -Sevgilisini öldürdüğü sanılıyor, ama delil yok. Aşığının fazla miktarda kokain aldığını iddia ediyor.
   M. Emile koşarak bir iki el daha sıktı. Bacaklarını sürüyerek, hiçbir yeri çalmağa cesaret edemeden, kapıdan kapıya giden Cezayirlilerin geçtiği görüldü. Görünüşünden çiftlik işçisi olduğu tahmin edilen kısa boylu, kızıl saçlı bir adam, iki polis müfettişinin arasında, elleri kelepçeli olarak geçti, camlı kapıdan içeri girdi.
   M.Grandvalet burada ne aradığını hâlâ bilmiyordu. Oturmak istemiyordu da. M. Emile yaprak sigarasını rahatça içiyor, zaman zaman tepeden tırnağa incelediği kadına yaklaşıyordu.
   M.Grandvalet, oval şekilde yüz kadar küçük fotoğrafla çevrilmiş siyah çerçeveli bir levhanın üzerinde, “Şeref Meydanında canlarını veren Emniyet Mensupları” yazısını okudu.
   Kapı açıldı. Geniş elbiseli, kulağının arkasına bir kalem sıkıştırmış olan uzun boylu, sağlam yapılı bir adam kadına:
   -Giriniz! dedi.
   Sonra, kapıyı örterken, etrafa bir göz gezdirdi ve bir müddet M. Grandvalet’yi süzdü,
   -Bir iki yeni gelen hariç, hepsini tanırım, diye açıkladı M. Emile. Aşağıda sol taraftaki ahlak polisidir. Sağdaki...
   Kasadar sonunda bir kanepenin üzerine tek başına oturdu, çünkü sıcak onu rahatsız ediyor, sinirlerinin gerginliği dizlerinde derman bırakmıyordu. Gözleri kızarmış olan genç kadın, polis müfettişinin arkasından koşturduğu çantasını unutup da çıkarken, M. Grandvalet bulunduğu yer, zaman, hatta şahsına, dair hiçbir fikre sahip değildi.
   -Girmek isterseniz… Oturun... Arkadaşım Emile ufak tefek sıkıntılarınız olduğunu söyledi...
   Seine nehrinin manzarasına bakan birkaç açıklık sayesinde, sofanın aksine büro aydınlıktı. Ama bu bir hastane ya da ziyaretçi odası aydınlığıydı.
   Yeşil çuhayla kaplı, maun ağacından üç sandalye vardı. Büro da maun ağacından yapılmıştı, siyah mermerden şöminenin üzerinde, bir aynanın önünde, Louis Philippe tarzında bir duvar saati ile kollu iki şamdan bulunuyordu.
   Müfettiş, piposunu doldurduktan sonra tabakayı ziyaretçisine doğru sürdü.
   -Teşekkür ederim. Kullanmıyorum.
   -İki kelimeyle, diye başladı detektif, kızı genç bir adamla kaçtı da…
   Sabrı tükenen M. Grandvalet ayağa kalktı, bir jestle işaret edildiği için tekrar oturdu.
   -Her şeyden önce, davacı olmadığımı size söylemek zorundayım. Ne olursa olsun, çocuğun endişelenmemesi gerek. Anlayamazsınız...
   Müfettiş çok iyi anladığını işaret etti, piposunu dişlerinin arasında tutarak, meslektaşına döndü.
   -Nasıl bir adam?
   -Nevers belediyesinde memurdu. Beyin, (Grandvalet’yi gösterir) kızı görmesine engel olduğunu öğrenince deliye döndü. Çocuk yirmi iki yaşında. Aklı başında değil.
   M. Grandvalet yerinde duramıyor, sağlam olan herhangi bir şeye tutunmağa çalışıyordu. Söylenilen kelimeleri işitiyor, ama kendi dramıyla ilgili olduğuna güç inanıyordu. Bir kibrit kutusuyla oynayan müfettişin piposundan yukarı duman yükseliyordu.
   -Uzun zamandır Paris’teler mi?
   -Yaklaşık üç hafta.
   -Adamın parası var mıydı?
   -Her halde, çok değil.
   -Akrabaları, arkadaşları var mı?
   -Zannetmiyorum.
   Babayla ilgilenen yoktu. İki adam maceraların en bayağısını konuşur gibi, aralarında konuşuyorlardı.
   -Ya kız?
   -On yedisinde. Yalnız müşterim dava açmak istemiyor. Kızının kendi kendini öldüreceğinden korkuyor. İstediği tek şey onunla konuşabilmesi için izini bulmak.
   -Size açıklayacağım… diye M. Grandvalet söze başladı.
   Ama söyleyecek bir şey bulamadı. Müfettiş Jusseaume, piposundan ufak nefesler çekerek dalgın dalgın ona bakıyordu.
   -Kızı evinize götürmeyi düşünüyor musunuz?
   -Bilmiyorum. Anlarsınız, henüz çocuktur. Ne yaptığını bilmiyor. Eğer kendisiyle konuşursam...
   Konuşma sanki konunun dışına çıkmış gibi M. Emile yeniden söze başlıyordu:
   -Anlarsınız, dans salonlarını aramakla işe başladım, ama...
   -Kızım danslı toplantılara gitmez, diye M. Grandvalat söze atıldı. Dahası var!
   Söylediklerini dinlemiyorlardı. Söylediklerini önemsiz buluyorlardı. Olsa olsa yanlarında olmasından endişeleniyorlardı. M. Emile her zaman cebinde dolaştırdığı kâğıt destesini çıkarıyor, resmi arıyor, polis memuruna uzatıyordu.
   Polis herhangi bir fotoğrafa bakar gibi resme bakıyor, sonra büronun üzerine serilmiş olan dosyaların arasına bırakıyordu.
   Ayni zamanda zile basıyor, gelen hizmetliye:
   -Lucas yukarı çıksın, diyordu.
   Kendi kendine konuşur gibi devam etti:
   -Paris’e gelirken paraları yoksa pahalı bir otelde kalmamaları şansı var. Tecrübe hep bunu gösterir. Çocuk sahte bir ad kullanacak kabiliyette mi?
   M. Grandvalet sadece cevap veriyordu. Dedektif başını salladı. Kasadara bakarak:
   -Kötü huylu insandan çok, kaçığın biri sanıyorum dedi. Yoksa bu saçmalıkları yapmazdı.
   Müfettiş Lucas girdi, ziyaretçilere bir göz attı, meslektaşına elini uzattı.
   -Kuzum! Beyefendi üç hafta önce kaçan kızını arıyor, Adamın adı...
   Sorar gibi M. Grandvalet’ye baktı, o da mırıldandı:
   -Bachelin, Emile Bachelin…
   -Yavru kumruların Paris’te olduklarından az çok emin. Ailelerin isteği üzerine araştırma yapılacak. Masraflar olursa beyefendi öder. Rezalet çıkmasını istemiyor. Bunu elindeki dosyalardan bulmağa çalışırsın değil mi?
   -Neden olmasın?
   Her şey hayrete düşürecek kadar basit oldu. M. Grandvalet bir dramın bu birkaç bayağı ve kaba cümleler şeklinde küçüleceğini düşünmemişti. Şimdi müfettiş ayağa kalkıyor, M. Emile’e:
   -Lucas’yla aşağı inin. Bir şeyler bulursanız beni görürsünüz, diyordu.
   M. Grandvalet arkalarından çıktı. Ne teşekkür etmeğe, ne de allahaısmarladık demeğe fırsat bulamadı. Kendini merdivenlerde, sonra bir bardak biranın büronun üzerinde başköşeyi aldığı dosyalarla dolu odalarda buldu.
   -Kesin olarak hangi tarihte?
   Kendine söylendiğini anlamadı, içinde bulunduğu şaşkınlıktan onu çekip almak gerekti.
   - 28... 28 Aralık... diye sonunda cevap verdi.
   -Oturun. Belki uzun sürer.
   Pencereden, çocuk mahkemesinin önünde bekleyen bir dizi insan görüyordu.
   Üç memur işe koyuldu, M. Emile otel fişlerini karıştırıp, isimleri alçak sesle söyleyerek onlara yardım etti.
   -Paraları var mıydı?
   -Çok az.
   -Çok şükür. Bu işimizi kolaylaştırır!
   Bunu bir defa daha konuşmuşlardı, M. Grandvalet'nin parmaklarının ucu ağrıyordu. Bir bu eşyaya, bir o eşyaya bakıyordu. En ufak gürültüleri, dosyaların yığılmaya devam ettiği bitişik odalardaki fısıltıları işitiyordu.
   -İlk beş bölgede bir şey yok.
   -Dokuzuncuya bak. Orada olma şansı daha çok.
   Karısı da mektubunda bir rahibe danış diye yazmıştı!
   Rahat oturmamıştı. Çok yakınında bulunan soba kanı beynine çıkarıyordu. Bir solukta soru soran Lucas’yı işitti:
   -Hiç değilse rezalet çıkarmasa?
   Tek cevap olarak M. Emile’in kahkahası çınladı.
   Vakit öğleydi, memurlar çekilip gittiler. Çocuk mahkemesinin önündeki insanlar hep bekleşiyordu. Biri bitişikteki odadan bağırdı:
   -Méchelin mi?
   -Hayır! Bachelin.
   -Allah kahretsin!
   Siyah gömlekli bir memurun müfettiş Lucas’ya bir fiş gösterdiği ana kadar yarım saatlik bir zaman geçmişti. M. Grandvalet az kalsın sabırsızlıktan bağıracaktı. Müfettiş fişi bir uçtan diğer uca sessizce okuyordu.
   -Kızınızın adı Juliette mi?
   -Evet, Juliette!
   -On yedi yaşında... Nevers’de doğmuş... Bir işle meşgul değil. Adınız Jerome - Jean - Josephe. Öyle mi?
   M. Emile meslektaşının omuzu üzerine eğilerek, fişi okuyordu.
   - 29 Aralık tarihinde on sekizinci bölgede, Damas sokağındaki Beausite oteline inmişler.
   -Hep orada mı kalıyorlar, diyen M Grandvalet elinde şapkası, soluk soluğaydı.
   -Sanmıyorum, bir sonraki haftanın kâğıtlarında belli olur, ama… Guignolet, on sekizinci bölgenin bu haftaki kâğıtlarını getir...
   Kâğıtları inceledi:
   -Hayır! Artık orada olmasalar gerek.
   -Gidip göreceğiz dedi M. Emile, başına şapkasını geçirdi ve müfettişin elini sıktı. Jusseaum’a gelince hemen oraya gittiğimi söyle, tekrar geleceğim. Hiç belli olmaz!..
   Soğuk, kendini hasta hisseden M. Grandvalet’ yi bu kez kaldırımda yakaladı. İşin farkında olmayan arkadaşı:
   -Cesaret, diye mırıldandı, izin ucunu bulduktan sonra, çocukları yakalayamazsak işin kötüsü o zaman başlar. Hey! Taksi... Dames sokağı ile Batignolles sokağının köşesinde durursun.
   Aslında tezgâhta bir aperatif yudumlamak, görünüşte ise tütün satın almak bahanesiyle arabayı durdurdu. M Grandvalet ondan kurtulmağı çok arzu etmiş olmalıydı ki sebep arıyordu.
   -Oraya öğleden sonra gitmek belki daha iyi olacak, diye öneride bulundu.
   -Niçin? Ben düzenli olmayan saatlerde yemek yemeğe alışkınım.
   -Hemen dikkati çekersek...
   -Tedbirli olduklarını mı sanıyorsunuz? Gerçek adlarını yazdırmaları aksini ispat ediyor. Hiç bir şeyden şüphelenmiyorlar. Ancak sevişmeyi düşünüyorlar, hepsi bu kadar ve…
   Durması için yoluna devam etmekte olan taksinin camına vurdu.
   -Sekiz frank elli santim verin!
   Möbleli otelin dar kapısının üzerindeki yazıyı ilk olarak M. Grandvalet fark etti. Evine girer gibi başında şapkasıyla büroya dalan arkadaşını kendi haline bıraktı.
   -M. Bachelin burada mı? diye dört beş kişinin bir masada oturmakta olduğu mutfaktan dışarı fırlayan şişman kadına sordu.
   -Artık otelde kalmıyor.
   -Karısı da mı? Adres bırakmadılar mı?
   -Onu yapacak halleri yoktu. Bir haftalık borçları olduğu için, onları buradan ben kovdum.
   -Ne kadar oldu?
   -Dört gün, zannediyorum. Evet, pazar sabahıydı. Bütün odalar tutulmuştu; birisi benden aylık kalmak için oda istiyordu.
   -Teşekkür ederim.  
   M, Emile arkadaşını dışarı itti, sokakta ellerini ovuşturdu.
   -İşler yolunda! Kuşları yakalamak için bana kırk sekiz saat, en fazla üç gün müsaade edin. Otele dönecek misiniz? Bu akşam elinizi sıkmağa geleceğim.
   Batignolles bulvarında M. Grandvalet’den ayrıldı ve bir otobüse atladı. Sabahtan beri ağzına bir şey koymamış olan kasadarın dengesi yerinde değildi. Ama otele dönecek ya da lokantaya girecek yere, başı önüne eğik, gözü yana kaymış bir halde. Dames sokağına tekrar geldi. Girmeden önce, beş franklık bir kâğıt para aradı ve onu avucunun çukurunda tuttu. Otelci kadın kendisini yine tanımadığı için sordu:
   -Bir oda mı istiyorsunuz?
   -Hayır… Şey isteyecektim…
   Mahcup ve beceriksiz bir tavırla parayı masanın üzerine koydu.
   -Emile Bachelin ile öteki hakkında bazı şeyler söylemenizi isteyecektim...
   -Ya! Evet. Az önce beyle gelen sizdiniz. Ne öğrenmek istiyorsunuz?
   Mutfağın kapısı açıktı, hep yemek yemekte olan insanlar dinliyorlardı.
   -Bana odalarını gösteremez misiniz?
   Kadın levhanın üzerinde anahtarı aradı.
   -Kiracının çıktığından bu yana...
   Dört katı birden çıkmak zor oldu. Merdiven başlarında tahta fırçaları ile kovalar, kirli çarşafların süründüğü gibi yerde sürünüyordu. Dördüncü kata gelirken, soluğu kesilmiş olan otelci kadın içini çekti:
   -Bahse girerim ki kızla bir ilginiz var. Ona acıdım. Zarif bir kızdı. Ama bazen insan istediğini elde edemiyor.
   Odanın kapısını açtı. Yatağın üzerinde erkek elbiseleri, masanın üzerinde tuvalet eşyaları, bir ustura, bir de tıraş sabunu vardı.
   -Görüyorsunuz: Oda büyük değil, ama temiz. Aşağıdaki kapının üstündeki yazıyı okuduysanız, odalarda yemek pişirmek ve çamaşır yıkamak yasaktır. Aynı şekilde kirlenmesine rağmen kiracıların pişmemiş şeyler yemelerine hiçbir şey diyemeyiz. Hemen üçüncü gün ellerinde ispirto ocağıyla geldiler...
   Masanın örtüsü üzerindeki koyu bir lekeyi işaret etti.
   -Bunu onlar yaktı. Kızın değişiği olmadığı için çamaşırlarını tuvalette yıkıyordu. Başka öğrenmek istediğiniz bir şey var mı?
   M. Grandvalet elinde olmayarak kekeledi:
   -Paraları yok muydu? Adam çalışmıyor muydu?
   -Sanırım belli bir işi yoktu, ama değişik saatlerde gidiyordu. Çok konuşmazdı.
   -Beraber mi çıkıyorlardı?
   -Sık değil. Küçük hanım sabahleyin alış veriş yapmağa giderdi. Fazla pahalıya satmayan dükkânları ona söylemiştim...
   -Ya öğleden sonra?
   -Doğrusunu isterseniz uyurdu. Çoğu zaman odasını düzeltmeğe geldiklerinde, tamamen giyinmiş olarak yatağa uzanmış bulurlardı onu. Birkaç defa, akşam, kol kola dolaşmaya çıktılar.
   -Peki… anlaşıyor görünüyorlar mıydı?
   -Bilirsiniz otelimde 50 kiracı var! 24 numaradakilerin tartıştıklarını işitiyorsunuz. O kadar çok gürültü olur ki artık aldırmazsınız bile. Herhalde bir defasında ağladı, çünkü aşağı indiğinde gözleri kızarmıştı. Hatta nezle midir diye sordum. Şimdi inmeliyim; kiracı gelebilir.
   M. Grandvalet en ufak ayrıntısına kadar yiyecekmiş gibi baktığı odaya yapıştı kaldı. Yukarı odada yürüyenler vardı. Otelci kadın fark ettiği esnada, bitişik odadan sesler geliyordu.
   -Üzerindeki manto iyi miydi?
   -Yeşil bir manto, evet çok iyi değildi, oldukça da kalındı.
   -Adam…
   Hayır! Artık soru sormak istemiyordu. Gittikçe dayanılmaz oluyordu. Kadın kapıyı kilitledi ve arkasından ağır adımlarla aşağı indi.
   -Sizin geldiğinizde yanılmışım. Şimdi onun ailesinden olduğunuzu anlıyorum.
   M. Grandvalet hiç bir şey söylemedi. İşitmemişti bile.
   -Bilirsiniz o yaşta bunun hiç önemi yoktur. Yalnız bu değil, başka pek çoğunu gördüm. Size şöylece söyleyeyim, bu işler sonunda uzlaşmayla biter.
   Kurulmuş makine gibi cebinde başka bir kâğıt para aradı, ama hemen bulamadı. Koridorun mat camlı kapısının önüne gelmişti ki birden mırıldanarak.
   -Teşekkür... diyebildi…
   Paris’in planını kafadan bilemezdi. Nerede bulunduğunu bilmiyordu, ama kendini Hotel du Centre’dan çok uzakta hissediyordu. Orada, balmumu ve kış armudu kokan yemek salonunda şimşir bir halkaya geçirilmiş peçetesi ile yapay kayalığın yanına servisi yapılmıştı. Bir tabağın üzerinde bir kâse krema, cevizler, incirler, bademler, ağzına koymadığı kekre portakal, yas tutan kadın, hepsi oradaydı; o kadının da ağlamaktan gözleri kızarmıştı.
   İyileşmeğe yüz tutmuş bir hasta kadar dermansız, Batignolles bulvarında bir banka oturdu, metroda kaybolmak için koşuşan insanlara dehşet içinde bakakaldı.                                

                             

 

  

                                                  V

 


   -Görüyorsun, yanılmamışım!

   Philippe Grandvalet babasına doğru dönerek:
   -Doğru, dedi. Hélèn’in hakkı var. Birkaç gün önce eve geldiğinde: “Yanılmıyorsam kız kardeşine Caulaincourt sokağında rastladım” demişti. Hélène masayı hazırlarken:
   -Pek seyrek yanılırım, diyerek doğruladı.
   Caulaincourt’da onların evindeydiler. M. Grandvalet iri solgun başını sallayan oğluna, bozuk düzen cümlelerle her şeyi bir bir anlatmıştı, bu sırada Philippe’in karısı, yemek salonu ile mutfağın arasında mekik dokuyor, bir tek kelimeyi bile kaçırmıyordu.
   -Kızın şapkasız olduğunu söylediğimde Philippe kendi kardeşi olmadığını yeminle söyledi...
   -Onu az çok tanırım. On iki yaşındayken, saçlarını on şekle sokarak, aynanın önünde bir saatini geçirirdi. Annem saçı örgülü olarak okula göndermekte güçlük çekerdi.
   Ev çok temizdi. Hélène, kapısı yarı açık duran bitişikteki odaya, son doğan, henüz on aylık olan oğlunu yatırmıştı. Çocuklarının en büyüğü ise üç yaşındaydı, büyük babasının dizine oturmuş merakla ona bakıyordu.
   -Akşam yemeği birlikte yeriz, değil mi baba?
   Gelini onu bu tarzda çağırdığı zaman M. Grandvalet her defasında anlaşılması zor bir sıkılganlık hissetmişti. Gelinini iyice tanıyamamıştı. Philippe onunla Paris’te tanışmış, Nevers’de ancak bir kaç saat kalmışlardı.
   Nazikti, belki biraz yumuşak tabiatlıydı. M. Grandvalet kendi kendine, Philıppe onun sayesinde bu derece tombul ve kayıtsız oluyor diyordu. Philippe soluk uzun suratlı, yüz hatları silik, iri bir oğlandı.
   -Juliette yalnız mıydı? diye sordu M. Grandvalet.
   -Evet, Constantin - Pecqueur meydanının köşesindeki pazardan çıkıyordu. Üzerinde kendine gitmeyen yeşilimsi bir manto vardı, sanırım pantuflalıydı. Ben otobüste olduğum için inemedim.
   Masaya oturdular. Oğlan büyük babasının yanına geçmek istedi. Hélène servis yapmak için zaman zaman yerinden kalkıyordu. Philippe oğlunun tabağına çorba koyarken:
   -Demek böylece bankadan istifa ettin, dedi.
   -Zaten önümüzdeki yıl emekliliğimi isteyecektim.
   -Emekli aylığında ne kadar bir fark oluyor.
   M. Grandvalet hafiften kızardı, çorbasını içti.
   -Az bir şey. Ayda bir kaç frank.
   Mutfak, evindeki mutfağa benzemiyordu, ışık da. Evin kokusu farklıydı.
   -Juliette’in o serseriden vazgeçeceğini mi sanıyorsun?
   Philippe’in sesi son derece sakindi. Ancak az çok bir memnuniyet sezilebiliyordu. Devam etti:
   -Size akla karayı seçtireceğini hep düşünmüştüm. Ama sen onu savunurdun, onun yerine cezalandırılan yine ben olurdum. Dolap hikâyesini hatırlıyor musun?
   M. Grandvalet, belki de üzüntüsünü gizlemek için başını öne eğdi, Philippe karısına anlattı:
   -Kız kardeşim yedi sekiz yaşlarındaydı. Bir yaramazlık yaptı, ne olduğunu bilemeyeceğim…
   -Yemek salonundaki duvar halısının üzerine mürekkeple resim yapmıştı, diye belirtti eski kasadar.
   -Öyle! Annem, ayni hareketi bir daha yaparsa dolaba kilitleyeceğini söyledi. Henüz Creuse sokağında değil de Gar caddesinde oturuyorduk. Salonun sonunda büyük bir dolap vardı.
   M. Granvalet’nin dudaklarında tatlı bir gülümseme beliriyordu. Yanına oturmuş olan torunu, tutkuyla onu dinliyordu.
   -Akşam, yemek yenirken, Juliette’i arar dururuz. Sesleniriz, annemle babam çılgına dönerler, yarım saat süren bir aramadan sonra oyuncaklarını yanına almış, dolapta oturur vaziyette bulduk. Yemek Salonundaki duvar halısına gelince, baştanbaşa boya içindeydi.
   Hélène, çocuğun söylenenleri dinlediğini anlatmak için önce kocasına, sonra da oğluna baktı. Yemek sessizlik içinde yendi. Philippe dayanamayarak devam etti:
   -Ya iğne hikâyesine ne dersin!
   -Bütün bu olanları hatırlıyor musun sen? diyerek baba şaşkınlığını gizlemedi.
   -Juliette iğneyle oynuyordu. Sonra birden boğulur gibi olduğunu, aralıksız öksürdüğünü gördük. Kendisine iğneyi yutup yutmadığını sorduk, boş yere etrafta iğne aradık. Juliette hiç cevap vermiyordu. Doktora telefon edildi. Akşam saat onda radyografisini aldırmak için kız kardeşimi hastaneye götürdüler. Tek kelime konuşmuyor, etrafında olup bitenleri ilgiyle izliyordu. Annem ağlıyordu. Babamın çarpıntısı tutmuştu, öyle ki doktor onu yere yatırmak zorunda kaldı. Oysa Juliette iğneyi yutmamıştı, yutmadığını da biliyordu.
   -Öyle şey olur mu? diye Hélène öfkelendi. Kaç yaşındaydı kardeşin?
   -On mu? Dokuz mu? Bana, “Şunu ya da bunu yapmazsan seni cezalandırtacağım…” dediği zamanlar...
   Sözünü kesti, çünkü karısı yumurcağı göstererek iri gözlerini oynatıyordu.
   Bir saat sonra oğlan yatmış, Philippe esniyor; Hélène ise çocuk çorapları yamıyordu. Ne olduğunu tam olarak bilmeksizin M. Grandvalet bir şeyler bekliyordu, bir hamle, bir avunma, senli benli olma, bir yakınlık, sıcaklık anı.
   Gittiği yerde kötü karşılanmamıştı. İyi cinsten bir şişe şarap açmışlar, Hélène içki satın almak için çarşıya çıkmak istemişti.
   Bununla beraber geldiğinden daha fazla üzüntülü ayrılıyordu. Tekrar sokakta olmak, Montmartre bulvarına doğru yürüyerek inmek onun için hemen hemen bir rahatlama olmuştu.
   Artık kalabalık onu korkutmuyordu. Aksine, yeniden, en kalabalık yerleri, taksilerin otobüslerin arasına ustaca sokulduğu gürültülü kavşakları, ışıklı yazılarla titreyen sokakları arıyordu.
   Birçok kez, yemek yemek için Hotel du Centre’a girmekten vazgeçmişti. Otelci kadın üzüntüyle karışık bir çeşit hayret içinde onu seyrediyordu.
  “Müdür senin kararından dolayı üzüntüsünü konuşmak için bir ara bankaya uğramamı rica etti, diye yazıyordu Bayan Grandvalet. Senin mektupta işaret ettiğin sebepleri kabul ediyor. Bana bir yıllık ödemelerin bulunduğu bir zarf verdi. Hepsini sana yollayayım mı yoksa bir kısmını hesabımıza mı yatırayım? Bana yaz. Havalar burada hep soğuk gidiyor. Bitişiğimizdeki şaşı kadın önceki gün öldü. Dönmeni sabırsızlıkla bekliyorum…”
   O gece rahat bir uyku uyuyamadı. M. Emile ertesi gün muhakkak yeni bir şey olabileceğini telefonla haber vermişti.
   -Öğleye kadar beni otelde bekleyin, diye eklemişti.
   -Ama polise gitmeliyim.
   -Polisi işe karıştırmayın!
   Artık alışkanlık halini almıştı. Her sabah M. Grandvalet rıhtımları yürüyerek dolaşıyor, Saint-Louis adasını geçiyor, Adli Polis binasına giriyordu. Müfettiş Lucas’nın zemin kattaki kapısını çaldığı ilk gün, tekel bayiinden yine iki yaprak sigarası satın almıştı.
   -Geçerken fişlerinizde yeni bir şeyler olup olmadığını görmeğe geldim. Yakar mısınız?
   Sigaranın birini müfettişe, ötekini de en yakınındaki memura uzatmıştı. O günkü fişlere aceleyle bir göz attılar.
   -Şimdilik bir şey yok. Belki de otele inmemişlerdir.
   Ertesi gün yine gelmiş, iki yaprak sigarası getirmesinin şart olduğuna inanmıştı. Yine bir merasim başladı. Geleceği saati, kapıya vuruş tarzını öğrenmişlerdi. Fişlerin incelenişini kendi gözleriyle görmekten hoşlandığını da biliyorlardı. Müfettiş Lucas ayrılırken, meslektaşına:
   -Benim sigarayı çekmeceye koyarsın, diyordu.
   M. Emile’e gelince, tam bir hafta, havadis vermedi ve sonunda, sabahın dokuzunda canlı ve neşeli olarak geldi. Yemek salonuna girerken yüksek sesle:
   -İzlerini tekrar buldum, dedi.
   M. Grandvalet susmasını işaret etti. Yas tutan bayan oradaydı, bir gün önce oğlu hastanede ölmüştü. Herkes alçak sesle konuşuyor, yürürken ses çıkarmıyordu.
   -Haydi, pardösünüzü giyinin, işimiz var.
   Takside giderlerken kasadar sordu:
   -Neredeler?
   -Şimdi nerede oldukları konusunda hiçbir şey bilmiyorum. Ama üç gün önce nerede olduklarını söyleyebilirim. Şahısları sorgularken sizin de orada bulunmanızı istedim.
   O halde Juliette üç gün önce Paris’teydi, belki de babasının geçtiği ayni mahallede, karşılaşmış olabilirlerdi.
   -Montmartre’da değil mi?
   -Nerden biliyorsunuz.
   -On sekizinci bölgede oturmakta olan gelinim Caulaincourt sokağında rastlamış, ama onun olacağını zannetmemiş.
   Taksi Lepic sokağını tepeye kadar tırmandı. Tertre meydanını geçti ve Sacré-Coeur’ün arkasında durdu. Bu saatte, soğuktan ağarmış olan sokaklar bomboştu. Bir şarküteri dükkânının vitrini iri buzdan çiçeklerle örtülmüştü, daha ileride, bir tezgâhta sebze sepetleri buz tutmuştu. Dedektif şoföre:
   -Bizi burada bekleyin dedi. Gidip bir yudum içki içecek kadar vaktiniz var.
   Arkadaşını, ne Paris’i, ne taşrayı, ne de köy yerini anımsatan bir avluya sürükledi. Belki de, eskiden, Montmartre’ın köy olduğu devirde bu bir çiftlik avlusuydu. Etraftaki dağınık binalar, bir zamanlar ağıl, ahır, tahıl ambarı olmalıydı.
   Bu gün ise, bunlar lojman ve resim atölyesi olarak kullanılıyordu. Duvardaki delikleri cam takmak için büyütmüşlerdi. Oraya, buraya, tüten soba boruları dikmişlerdi.
   Hâlâ boşaltılmamış olan çöp tenekeleri kapı önlerini tıkıyor, üstlerinden geçmek için duvarı sıyırıp gitmek gerekiyordu. M. Emile, önden yürüyen arkadaşına:
   -Ta dipte, dedi.
   Burada, görünür bir sebep yokken, bina tek katlıydı. Sonradan eklenmiş olan korkuluksuz bir merdivenle çıkılıyordu. Sarı perdeler odanın içini görmeğe engel oluyordu, bir an kimse olmadığını sandılar. Çünkü kapıya ilk vuruşlarda cevap veren yoktu. M.Grandvalet yüksek sesle:
   -Burası olduğundan emin misiniz? diye sordu.
   -Kesin. Bir daha çalın.
   Sonunda içeriden bir kadın sesi cevap verdi.
   -Ne var?
   Camlı kapının arkasında sarı perde kımıldadı, bir parmak perdeyi çekti, sonra bir göz fark edildi.
   -Hanımefendi, bir şey öğrenmek istiyorduk.
   -Kimi soruyorsunuz?
   -Bayan Leroy.
   Anahtar kilidin içerisinde çevrildi ve kapı açıldı. Yüzlerine sıcak bir esinti çarptı, çünkü tuhaf bir vernik kokusunun hâkim olduğu odanın ortasında kocaman bir soba vardı.
   -Buyurun. İçerinin dağınık haline bakmayın.
   M. Emile her zaman olduğu gibi, şapkasını başında tutuyor ve etrafı inceliyordu. Sözünü sakınmadan:
   -Eviniz soğuk değil, dedi,
   M. Grandvalet genç kadının önünde merasimle eğiliyor, kadın ise onları nasıl kabul edeceğini bilemiyor, ilerlemiş bir gebeliği önlüğüyle gizlemeğe çalışıyordu.  Parşömenden yapılmış abajur yığınlarının arasından iki sandalyeyi çekip çıkararak:
   -Oturunuz dedi.
   Divanın üstünde, döşemenin üstünde, her yerde abajur vardı; üzerine boya ile çiçekler yapılmış olan bir kısmı da sobanın yanında kurumaktaydı.
   -Affedersiniz. Yoğun çalışıyordum...
   -Bu güzel şeyleri yapan siz misiniz? diye M.Emile patavatsızca hayranlığını belirtti. Şimdi her yerde bunlardan görülüyor. Moda olmalı. Her halde alıcı buluyordur.
   Kadın cevap vermedi. Artık ortada dolaşan bir şey olmadığından emindi, ucu paravanadan dışarı fırlamış olan leğeni itti.
   -Yanımdaki beyin ahbabınızın babası olduğunu öğrenince ziyaretimi hoş göreceğinizi sanırım.
   Kadın, sıcaklık hissettiği için şapkasını çıkarmağa karar veren polisle M. Grandvalet’nin ortak hiçbir yanlarının olmadığını artık anlamıştı.
   M. Grandvalet ise konuştuğu bayanı aileden biri gibi görüyordu. Yeğeni, teyze çocuğu ya da karısının bir ahbabı olabilirdi. O da, aynı tarzda, ziyaretçileri iyi karşılayamamaktan çılgına dönmüştü. Hareketlerinin uygunluğundan emin olmak için göz ucuyla aynaya bakıyor, ayni zarif gülümsemeyi deniyordu.
   -Kocam az önce çıktı. Çalıştığım zaman ister istemez etraf dağınık oluyor, çünkü kirli bir iş bu...
   Gizlice hep M. Grandvalet’yi gözetliyordu. Vereceği cevaplardan dolayı heyecanlı ve endişeli görünüyordu. M. Emile sandalyeye değil de divanın kenarına otururken sordu:
   -Juliette ile arkadaşı burada birçok gün kaldılar, değil mi?
   Evet demedi, başıyla doğrular gibi bir işaret yaptı. M. Grandvalet ayakta durmakla zaten her yerin dolu olduğu bu odayı işgal ettiğini anladığı için oturmuştu.
   Burada bir atölye havası vardı, farklı olarak da ayni yerde oturuluyor, yatılıyor, yemek yeniliyordu. Bir masanın üzerinde, kahvaltı artıkları duruyordu, leğen ise el ve yüzlerini paravananın arkasında yıkadıklarını gösteriyordu.
   Divan yatak görevi görüyordu. Döndüğü zaman M. Grandvalet, pencerenin yanında bir başkasını, daha doğrusu, doğrudan döşemenin üzerine konulmuş ve bir parça örtüyle örtülmüş somyayı fark etti. 
   -Burada mı uyuyorlardı? diye sordu.
   Genç kadın yine başıyla evet işareti yaptı, ama misafirlerinin endişesini fark ederek, hemen arkasından ekledi:
   -Akşam olunca paravanayı atölyenin ortasına koyuyorduk.
   -Önce M Grandvalet’nin, kızına kötü bir davranışta bulunmayacağına bana inanın. Zaten, iş bu noktaya gelince, geç kalınmış sayılır. Nerede tanıştığınızı söyleyebilir misiniz? dedi M.Emile.
    Kadın sonunda oturdu. Belki hamileliği sebebiyle, sağlığı yerinde değildi.
   -Bilhassa şu soğuğun yüzünden, epey zamandan beri sokağa çıkmıyorum. Kocam bir akşam Juliette ile eşini eve getirdi.
   Dedektif arkadaşına işaret etti. Bu şu demekti:
   -Güzel! Sen işi bana bırak.

   Sonra da yüksek sesle:
   -İşleri kötü gidiyordu herhalde? Paraları yok muydu demek istiyorum.
   -Paralı değillerdi.
   -Otelden kovmuşlardı onları. Kocanız onları aldı, burada yatmalarını önerdi.
   Kadın daha çok M. Grandvalet’ye doğru dönmeyi yeğleyerek ona bakmıyordu. Ama polis karşısındakinin niteliklerini göz önüne sermeğe karar vermişti.
   -Yanılmıyorsam kocanız eski bir subay olacak, hatta bacağını harp meydanında bıraktı.
   -Nereden biliyorsunuz?
   -Biliyorum, kahvehanelerde küçük el ilanları dağıttığını bile, özellikle Montmartre’ın kahvehanelerinde, çünkü dolaşmakta zorluk çekiyor. Bu iş onu içmeye zorluyor...
   Kadın kıpkırmızı oldu ve gözlerini pencerenin sarı perdelerine dikti.
   -Bu utanılacak bir şey değil! Oldukça iyi yüreklidir. Bachelin ile Juliette’e rastladığında, onları buraya getirmekte tereddüt etmemiş. Şimdi söyleyin: Bachelin iş buldu mu?
   -Kocama yardım ediyordu. Juliette abajurları boyamağa başladı, bir hafta sonra benden daha çabuk iş yapıyordu. Hayatını kazanabilmesi için, bundan günde yirmi tane kadar yapması gerek.
   M. Grandvalet dinler görünmüyordu. Bakıyordu, odada gözünden kaçan bir tek köşe yoktu, birdenbire birçok yığından birinde, temel motifleri müzik notalarından oluşan bir abajur fark etti. Ayağa kalkarak:
   -Bunu Juliette mi yaptı, dedi.
   -Evet. Çiçek yapmakta zorluk çekiyordu. Özel bir el becerisi ister. Öyle olunca da, motifler uyduruyordu.
   M. Grandvalet abajura dokunmağa cesaret edemiyor, onu bakışlarıyla okşuyordu. Bu sırada arkadaşı devam etti:
   -Gideli tam olarak kaç gün oluyor?
   -Dört gün önce. Günlerden pazartesiydi.
   -Bu sırada Bachelin yine kocanızla mı çalıştı?
   Kadın bir an duraksadı.
   -Başka bir işle uğraştığını sanıyorum.
   -Ne işi olduğunu, biliyor musunuz?
   -Hayır. Bilmiyorum…
   -Parası var mıydı?
   -Son akşam parası vardı. Ne kadar bilmiyorum. Elli franklık pek çok kâğıt para... 

   M. Emile seviniyordu, oysa kasadar, onun aksine alçıdan küçük bir heykelle ilgileniyor görünmekteydi.
   -Aranızda tartışma oldu mu?
   Kadın ne diyeceğini bilemiyordu, hemen hemen yalvarırmış gibi M. Grandvalet’ye bakıyordu.
   -Ne söylememi istiyorsunuz? Bachelin’in az çok sinirli olduğunu biliyorsunuz. Ayni şekilde bacağı sebebiyle sinirli olan kocamdan daha da sinirli! Her zaman, istenmediğini, kendisiyle alay edildiğini, önemsenmediğini zannediyor. Ama aslında iyi bir insandır. Juliette’in üzgün, ya da sadece dalgın olduğunu anladı mı tir tir titrer. Ağladığını gördüm; sebebi de önceki gün bir bardak fazla içmesi ve Juliette’in, yatacağı zaman kendini öptürmek istememesiydi.
   Kadın M. Grandvalet’den teşvik bekliyor, o ise başını diğer tarafa çeviriyor, kızaran kulaklarını gizlemeği başaramıyordu.
   -Ayni derecede sinirli iki insan kesinlikle tartışacaklardır!
   Sobaya odun atmak için kalktı, ama gebeliğini gizlemek için yaptığı hareketi unutmuştu.
   -Adam zekidir. Muhakkak kendine bir yer bulur.
   -Tartışma konusu ne idi? diye sordu M. Emile; Düşüncelerinin sırasını kaybetmiyordu.
   -Şimdi bilemiyorum. Her zamanki gibi aptalca bir sebepten. Annemden bir mektup almıştım...
   -Anneniz taşrada mı oturuyor?
   -Nancy’de oturuyor. Kendisi dul…
  M. Grandvaiet, kendi karısı gibi Nancy’de bir apartmanda oturup da az bir gelirle geçinen anneyi zihninde çok iyi hayal ediyordu. Kızının abajur boyamak zorunda kaldığını kadının bilmediğini yeminle söyleyebilirdi.
   -Mektubu aldığınızda ne oldu?
   -Yüksek sesle okudum. Juliette divanın üzerine oturmağa gitti. Bachelin de arkasından, sonra uzun zaman fısıldaştılar. İşte o zaman Bachelin kalktı, kızmıştı, ufalan göz bebekleriyle ters ters bakıyordu. Juliette’in ağladığını hemen anladım: o ise bize sitem ediyor, onu kendinden ayırmaya çalışıyoruz, kıza kötü öğütlerde bulunuyor, ailesinden bahsediyoruz diye bizi suçluyordu.
   M. Grandvalet kımıldamadı. Genç kadın, merak içinde, bu kadar fazla konuşmakla hata edip etmediğini düşünerek sustu.
   -Kızı alıp götürdü diyerek sonunda sözünü tamamladı.
   -Juliette sık sık ağlar mıydı? diye M. Emile sordu:
   -Asla. İlk defa o zaman ağladı.
   -Size sır vermiyor muydu?
   -Çok konuşmazdı. Bazen tek kelime konuşmadan saatlerce kalırdık.
   -Yaptığından pişman görünüyor muydu?
   Kadın düşündü, ciddi bir yüz ve ayni zamanda ciddi bir sesle kesin olarak:
   -Sanmıyorum dedi. Juliette herhangi bir şeyden pişmanlık duyacak bir kadın değildir. Olsa bile bilinmesinden korkmaz.
   M. Grandvalet sonunda avluya bakarak konuştu:
   -Bahse girerim, alış verişi kızım yapıyordu!
   -Genellikle. Durumumu bildiği için sokağa çıkmamı istemezdi.
   Kadın o derece şiddetle kızarmıştı ki detektif bir defa daha bön bir sesle homurdandı:
   -Parayı kim veriyordu?
   -Masrafları paylaşıyorduk.
   -Mahalledeki dükkânlardan veresiye almaz mıydınız?
    Genç kadın bu defa ağlayacak gibi oldu, ama M. Emile yolun ortasında durmağa niyetli değildi. 
   -O halde hesabınız vardı. Kimin dükkânında?
   -Kasapta, şarküteride.
   -Bachelin giderken hesabını ödedi mi?
   Sobanın kızaran dökümüne dikkatle bakan M. Grandvalet bir an daldı.
   -Bilmiyorum...
   -Çok iyi bilirsiniz. Borcunu ödemedi, Kocanızın kızdığından eminim.
   -Önemsemediler… diye kadın iç çekti.
   -Nerede olduklarını bilmiyor musunuz? Bachelin’in dolaştığı yerler hakkında hiçbir fikriniz yok mu?
   -Bildiğim tek şey, République meydanında bir birahaneye uğrayacağıydı. Kusura bakmayın. Size bir şeyler ikram etmeği unuttum…
   Israr etmelerine karşın, bir litrelik kırmızı şarap şişesini açtı ve iki kalın bardağı sildi.
   -Juliette’in mutlu olmasını isterdim, dedi. Mutluluğa lâyıktır. Adam da iyi diye düşünüyorum.
   M. Grandvalet gözleri yarı kapanmış olarak, gece kurulan paravanayı ve soba hırıldarken, yarı karanlıkta, her iki yanda fısıldasan çiftleri gözünün önüne getiriyordu.
   Nezaketen, dudaklarını kırmızı şaraba dokundurdu, ama şarap o derece sertti ki bir yudum olsun yutamadı. M. Emile ise, bir dikişte bardağını boşaltmış, ayağa kalkmıştı. Genç kadının endamına bir göz atarak:
   -Yakında mı buluşacaklardı, diye sordu.
   -Önümüzdeki ayın başında. Juliette gibi bir arkadaşın yanımda bulunmasından o kadar memnundum ki!...
   -Annenizin haberi yok mu?
   Kadın cevap vermedi, M. Grandvalet hayır diyeceğini biliyordu. Anlıyordu. Dışarıya çıkmak için sabırsızlanıyordu. Bir hediye bırakmağı çok istedi, ama cesaret edemiyordu.
   -Sizi görmek için tekrar gelmeme izin verir misiniz, diye kekeledi.
   -Bütün gün buradayım.
   Kendilerini uğurlayan genç kadına kapının önünde kalmamasını önererek, taş merdivenden aşağı indiler. M. Emile memnun olmuştu. Avlunun tam karşısına düşen dar bir sokağın köşesindeki meyhaneye yönelirken:
   -Onu hemen göreceksiniz! dedi.
   Taksi şoförü bir bardak sıcak şarabın önünde, dirseklerini tezgâha dayamış bekliyordu. Polis memuru, karşı çıkar gibi görünen arkadaşına dirseğiyle vurarak, garsona seslendi:
   -İki perno.
   Kaldırımdan bir basamak aşağıda bulunan salon uzun ve dardı. Masaların üzerine kâğıt örtüler serilmişti, her servisin önünde yarım şişe kırmızı şarap vardı. Yemek listesi duvarda asılı bulunan taş tahtaya yazılmıştı. M. Emile kendilerine hizmet eden patrona doğru dönerek aniden:
   -Bachelin’i görmediniz mi? dedi.
   -Hangi Bachelin’i? Ya! evet, az önce karşıda oturan genç adamdan bahsediyorsunuz.
   O biçimde sustu ki üzüntülü olduğu anlaşılıyordu.
   -Sizi de mi aldattı?
   Patron yine tereddüt ediyor, iki müşteriyi de gözden geçiriyor ve hiç polise benzemeyen M. Grandvalet’nin görünüşü karşısında cesaret buluyordu.
   -Ne kadar, çok mu?
   -İki yüz frank kadar. Sizi de mi aldattı?
   -Başka! Sadece iki yüz frank içki parası mı?
   -İçki paraları hariç. Altmış, yetmiş frank kadar.
   M. Grandvalet kendini bu meyhaneye sürüklemelerine razı olduğu için pişmanlık duyuyordu. Çalımla, bir yudum perno içti, bu esnada şoför dikkat kesilmişti. M. Emile’e gelince, patrona göz ediyor, bir şeyler söylemek istermiş gibi arkadaşını gösteriyordu.
   -Namussuzun teki ha!
   -O kadar kötü değil! Hatta iyi de diyebilirim. Hele sarhoş olup da konuştu mu, belli oluyor. Ama kıza çok bağlı, onu şaşırtmak için ne olsa yapıyor. O yanında oldu mu düzenbazdır, bir eşi daha yok! Herkesi aldattı! İstediği her şeyi elde eder! Akşam, burada yemek yerken, iki üç defa oldu, bütün müşteriler onu dinliyordu, ama buraya daha iyileri de gelir, şarkıcı, artist ne dersen...
   -İki yüz frank mı?...
   Meyhaneci pot kırdığını anladı. Bir an, tereddüt ederek, M. Grandvalet’yi inceledi, sonra omuzlarını silkti.
   -İyi uyduruyordu. Bana, kayınpederinden kendilerini Paris’te ziyaret edeceğini bildiren bir telgraf aldığını söylemişti. Parasız görünmek istemiyordu. İhtiyar ancak birkaç saat kalacağı için, iyi bir lokantada bir akşam yemeği yedirecek ve temiz bir otelde bir günlüğüne bir oda tutup iki yüz frankla işin içinden çıkacaktı.
   M. Emile masanın üzerine neşe ila vurdu. M. Grandvalet’nin kim olduğunu anlamış olan şoför, iyice gülmek için arkasını döndü.  Kasadar:
   -Gidelim…, diye mırıldandı.
   -Bir bardak daha alın, patron! İtiraf etmek lazım ki iyi düş kurmuş. Bunun kadar güzel bir başka hikâyeyle gelmesi doğrusu beni şaşırtmaz...

   Kaldırımda garip ayak sesleri işitildi. Patron parmağını dudağına götürdü.
   -Artık bunu konuşmayın!
   Ayak seslerinin garipliği, kapıyı iterek giren kişinin, bir ayağının takma olmasındandı. Bu, kırk yaşlarında, oldukça iyi giyinmiş, yakasında Légion d’honneur madalyası bulunan bir adamdı. Kazı kalemiyle oyulmuş bir portre gibi kırış kırış hatlar, ince ve oynak çizgilerle zayıf bir yüzü vardı. Müşterileri dikkate almadan tezgâha dayandı.
   -Léon, bir perno!
   Pernoyu verdikten sonra Léon defteri açtı, rakamlarla dolu bir sayfayı aradı, bir rakam ilave etti. M. Grandvalet tekrar söyledi:
   -Gidelim…
   Bu gün için bu kadar yeterdi. Kendini hasta hissediyordu. Pernonun tek bir yudumu midesini bulandırmıştı. Hesabı ödedi, şoförünkini unuttu ve geri döndü.
   Malul yarı sarhoş halde, dalgın dalgın ona bakıyordu. M. Emile takside:
   -Öğle yemeğini orada yemeliydik, dedi. Eminim bir yığın şey öğrenecektik. Emniyete gidelim mi?
   -Bu gün kalsın.       

   -Göreceksiniz! Bizim kuşu bulmam çok uzun sürmeyecek. Bu République Meydanı hikâyesinde bir şeyler var. Şoför! Beni Trinité’ye bırak.

   M.Grandvalet, bir gün önce, öğle yemeğini oğlunun evinde yiyeceğine söz vermişti, ama cesaret edemiyordu. Takside yalnız kaldı. Adres olarak :
   -Hotel du Centre…, dedi.
   République meydanından geçerken, pırıl pırıl vitrinli birahanelere baktı ve bir iç sıkıntısı hissetti.
   Oturduğu yer buradan ancak beş dakikalık bir uzaklıkta bulunuyordu. Juliette de alışverişini belki ayni mahallede yapıyordu. Gelini ona mademki Montmartre’da rastlamışsa, niçin kendisi rastlamayacaktı?
   -Yirmi iki frank elli santim.
   Parayı öderken karısından para istemenin tam zamanı, diye düşündü. Otelin yazıhanesinde ondan bir mektup vardı.
   “… Bacaklarımda dermansızlık hissettiğim için, dün yatmak zorunda kaldım, nerdeyse merdivenin yukarısına varamıyordum. Bereket versin ki, Bayan Jamar beni görmeğe geldi. Kocası hep Marsilya’da kaldığı için, bizim eve yerleşti. Juliette’in yatağında yatıyor. Bana iyi bakıyor, ama dönsen iyi olur. Çünkü içinde tek başına bulunduğum bu ev bana yük oluyor…”
   Mektubu masasında, yemek salonundaki yapay kayalığın bitişiğinde okudu. Piskoposluğun görevlendirdiği, yakalarında bir hayır cemiyetinin rozetini taşıyan Cezayir’den gelmiş üç genç yeni pansiyoner de oradaydı.
   Yas tutan kadın yemek yemedi. M. Grandvalet listeye bakmadan bir yemek istedi. Şişko bir kadın olan ve iş seyahatlerinden dönüşünde kendine hediye getirmediği için her defasında kocasından şikâyet eden Bayan Jamar’ı sevmezdi.
   -Olsa olsa yirmi paralık küçük bir hediye!...
   Hiç ilgisi yokken Juliette’in yutmadığı iğne hikâyesini düşündü. Gecenin ortasında kucağına alıp onu kliniğe kendisi götürmüştü. Doktor radyografinin ertesi güne kalmasını istiyordu. Kızını bayılmış zannediyordu, oysa sadece yumruklarını kapamış uyuyordu!
   Philippe bütün bu olanlardan hiçbirini unutmamıştı! Hatta dolap hikâyesini bile!
   Bunları soğuk bir şekilde, ağır ağır, aslında kendisi aynı aileden olmayan karısına anlatıyordu.

   Önceki akşam, Philippe’in evine gitmekle hata etmişti.

   

 

                                                  VI

  


   13 Şubat günüydü. Sinemanın perdesinde, kocaman bir gemiden Amerikalı bir devlet adamının le Havre limanında karaya çıkışını seyrediyorlardı. Bu resim, İtalya’da otomobil yarışını gösteren bir başka resim tarafından silinivermişti.
   Juliette sandalyesini locanın dip tarafına doğru çekmişti. Böylece, Bachelin’in yandan görüntüsünü, yarısı karanlıkta, yarısı perdenin üzerinde kalacak şekilde görebiliyordu.
   -Niçin bana öyle bakıyorsun? diye ona dönmeden sordu.
   -Hiç, sana bakmıyorum.
   Bu bir sevgi belirtisi değildi. Juliette en genç yaşından beri, insanların ve eşyaların üzerine gözlerini kayıtsızca dikmeğe alışmıştı. Yüzü daha ciddi bir hal alıyor, daha solgun görünüyordu. Kardeşi, bir zamanlar, onun içten pazarlıklı göründüğünü iddia ederdi.
   Saint-Antoine sokağındaki Saint-Paul sineması ağzına kadar doluydu.
   Localar birinci katta bulunuyordu. Bachelin, locanın kırmızı kadifeden kenarına kolunu dayamış, aşağıda koltuklara dizilmiş olan kalabalığa meydan okuyor gibiydi.
   Sinema, müzik, özellikle de kalabalık onu çok fazla etkisi altına alıyordu, Juliette, Bachelin’e bakarken şüphesiz bunu düşünüyordu. Önceleri yanakları daha pembe, yürüyüşü daha emindi. Ve şimdi mesela, bin kadar odası bulunan yolcu gemisini seyrederken bakışı daha sert, daha keskin oluyor, bütün hatları arzuyla gerilmiş gibi netleşiyor, dudakları hemen hemen sert bir gülümseme şeklinde inceliyordu.
   -Perdeyle ilgilen! diye sabırsızca yineledi.
   Perdede komik bir skeç oynuyor ve bazen salondan sonu gelmeyen gülme uğultusu yükseliyordu. Bir cumartesi günüydü. Locaların arkasında, basamaklarda, halktan insanlar yığılmıştı. Juliette dönerek, bir an yarı karanlıkta perdeden yansımanın heykelleştirdiği yüzlerce çehreyi seyretti.
   -Eğlenemiyor musun?
   -Evet, eğleniyorum!
   Bachelin omuzlarını kaldırdı, çenesini bükülü duran kolunun üzerine dayadı. Hep aynı şeydi. Juliette hiç bir şeyle ilgilenmiyordu! Hiç bir şey onu eğlendirmiyordu. Bakmakla yetiniyordu. Daha doğrusu, eşyalarla kendi tarzında ilgileniyor, şimdi olduğu gibi perdedekini izleyecek yere Bachelin’in yandan görüntüsünü ya da seyircilerin yüzlerini inceliyordu.
   Skeç bitti, kalabalık, perde arası için kalktı, pembe dönüş biletinin dağıtılmakta olduğu çıkış kapısına doğru ilerledi.
   -Bir şeyler içmeğe geliyor musun?
   -Susamadım.
   -Oturuyor musun?
   Juliette hep yerinde kalıyordu! Seyir yerinin amacının her günkünden farklı bir hava içinde kalabalıkla buluşmadan doğan bu hafif heyecanda saklı olduğunu henüz anlamamıştı.
   -Hemen geliyorum dedi.
   Sakalını kesmişti, üzerinde yeni bir takım elbise vardı. Merdivende kalabalığı takip etti, bira ve limonata satılan tezgâha doğru saptı. Havada tütün ve portakal kabuğu kokusu vardı. Kapı kanadı durmadan açılıp kapanıyordu.
   Artık daha fazla içmek istemiyordu. Yarıya kadar dolu olan bardağın yanında, gerinmiş halde, birbirine benzeyen yüzlere göz gezdirmek ve cesaretini yeniden bulmak için bekledi. Gördüğü skeç her gencin bir arabasının olduğu spor çevrelerinde geçiyordu.
   -Ne vereceğim?
   Etrafında, acele eden önemsiz kişiler, şapkasız kızlar, atkılı erkekler, kucağında bebeğiyle bir anne vardı. Biraz temiz hava almak için kapıya kadar gidecek oldu, ama kapının meşin kaplı kanadını kaşlarını çatarak güçlükle itti.
   Kapının sundurmasının altı, afişlerle döşeliydi, zayıf ve siyah bir siluet, üzgün bakan beyaz bir yüz fark etmişti.
   Bu da ötekiler gibi, perde arasının bitmesini bekleyen M. Grandvalet’yidi. Yalnızdı. Elinde sigara yoktu. Bir köşede duruyordu. Bachelin onun büyük bir yas içinde bulunduğunu fark etti. Yanına geldiğinde Juliette sordu:
   -Neyin var?
   Merdiveni çok hızlı çıktığı için nefes nefeseydi. Göz bebekleri tuhaf bir şekilde oynuyordu. Burnunun kanatları titriyordu.
   -Bir şeyim yok.
   -Bir şey görmüş gibisin...
   Aşağıdaki salonu görmek için sarktı, o sırada zil çaldı, hoparlör görünmeyen bir yerden opera müziği çalıyordu. Salon karardı. Bachelin:
   -Gidelim! diye mırıldandı.
   -Niçin gitmemizi istiyorsun? Arkadan ses geldi:
   -Susun!...
   -Gel diyorum.
   Ayakta pardösüsünü giydi, Juliette’in kürklü mantosunu sandalyeden kaptı. Sincap derisinden olan bu manto için bin iki yüz frank ödemişlerdi. Ucuz yerde oturanlar homurdanıyorlardı:
   -Otur!
   Ayak sesleri merdivende yankılandı. Az sonra kendilerini sadece kahvehanelerin açık olduğu Saint-Antoine sokağının kaldırımında buldular.
   Bachelin alışkanlık haline gelmiş bir hareketle ellerini ceplerine gömdü, Juiliette, çok doğal bir şeklide, sol kolunu onun koluna taktı. Hep böyle yürürlerdi. Juliette eşini takip edebilmek için küçük, ama hızlı adımlar atmak zorunda kalıyordu.
   -Niçin kalmak istemedin?
   -Öyle düşündüm! Van Lubbe’ü görmeğe gideceğiz.
   Juliette hemen cevap vermedi. Belçikalının her akşam bulunduğu, kendilerini République meydanındaki Brasserie Nouvelle’e götüren uzun, karanlık ve ıssız Turenne sokağına girdiler. Sonunda Juliette:
   -Yorgunum diyerek iç çekti.
   -Sinemada kalmak için yorgun değildin.
   Öfke saçan, endişeli, pek kötü bir bakışı vardı, iki defa başını arkaya çevirdi.
   -Bu gün yine Van Lube’ü gördün mü?
   -Ne olacakmış?
   -Onu sevmediğimi bilirsin.
   -Sen benim sevdiğim hiçbir şeyi sevmiyorsun!

   Kaldırımın boyunca farklı adımlarla yürüyorlardı, bir sokak fenerine yaklaşıp uzaklaşmalarına uygun olarak, gölgeleri bazen önlerine düşüyor, bazen arkalarından geliyordu.
   Juliette susuyor, Bachelin ise eleştirilere göre daha çok kınayan bu susmalardan nefret ettiği kadar hiçbir şeyden nefret etmiyordu.
   -Onun nesini beğenmiyorsun?
   -Her şeyini!
   -Bunun, yerinde bir cevap olduğunu mu sanıyorsun?
   İş işten geçmişti. İkisi de biliyordu. Juliette daha şimdiden olacağa boyun eğiyor, Bachelin’in ise hırsından içi içini yiyordu.
   -Gidip uyumayı çok mu istiyorsun?
   İki adım ilerideki Pas- de-la- Mule sokağında oturuyorlardı.
   -Mademki Van Lub’ü kesinlikle görmen lazım, hayır.
   -Onu “kesinlikle” görmeliyim demedim.
   Durmadan yürüyorlardı. Ayak sesleri boş sokakta çınlıyordu.
   -Evin sorumluluğu üzerinde olsa anlardın.
   Juliette içini çekti. Onun söylediği, söyleyeceği her cümleyi önceden biliyordu.
   -Neden cevap vermiyorsun?
   -Bana bir şey sormuyorsun ki!
   -Van Lubbe olmasa açlıktan ölürdük.
   -Ben aksini mi söyledim?
   République meydanının ışıkları yüz hatlarını kararttı. Bachelin meydan okuyan bir hareketle, birahanenin kapısını itti, birden Van Lubbe’ün her zaman oturduğu tarafa döndü ve tavlanın başında oturan, iki kişiden başka kimseyi görmedi.
   -Garson! M. Van Lubbe gelmedi mi?
   -Geldi ama çeyrek saat önce gitti.
   Çabucak Juliette’e baktı, o gülümsemiyordu.
   -Bir şey içer misiniz?
   -Hayır.
   Konuşmadan yolun yarısını yeniden yürüdüler. Bachelin bu surat asmanın önüne geçeceği düşüncesiyle:
   -Van Lubbe’ü görmekte haklıydım, dedi.
   Juliette istifini bozmadı.
   -Sana söylüyorum.
   -Anladım.
   -O halde, niçin konuşmuyorsun?
   -Söyleyeceğim bir şey yok.
   Bachelin daha çok kendinin acınacak halde olduğundan emindi. Her şeyden önce Juliette’de olmayan, ama onun şüphe etmediği bir yığın endişeleri vardı. Örneğin, Juliette’e sincap kürkünden manto almıştı. Juliette ise mantoyu giyiyor, işin ötesini düşünmüyordu.
   Bachelin düşünüyordu! Van Lubbe’ün birahanede bulunmaması canını sıkıyordu. Belki bu sadece bir rastlantıydı. Hatta belki de bir felaket. Garsona yalnız mı, ya da birileriyle mi çıktığını sormalıydı. 
   -Yoksa Van Lubbe sana yaklaştı mı? diye aniden sordu.
   -Asla.
   -Sana bir şey söylemedi mi ya da hissettirmedi mi?
   -Onun böyle bir şeyi düşüneceğini sanmıyorum.
   Belçikalının görünüşü gerçekten bu izlenimi veriyordu. Otuz beş yaşlarında olmalıydı. Şişmandı, hep neşeliydi, elini gerer, dudağından gülümsemeyi eksik etmezdi. Etrafında güler yüzlü kimseler görmek isterdi. Onu yadırgatan Flaman şivesiyle hikâyeler anlatır, tanımadıklarıyla beş dakika sonra sen diye konuşur, hiç sebep yokken, cebindeki şeyleri ona buna hediye ederdi. Sürüp giden bu karı koca kavgasından bunalan Bachelin usulca:
   -Bir art düşüncen var, dedi.
   -Hiç bile!
   -Ona karşı bir düşüncen olmadığını itiraf eder misin? Oysa basit bir kadın kaprisiyle onunla aramı açmağa çalışmaktan geri durmuyorsun! Durumumuzun onun sayesinde düzeldiğini çok iyi bilirsin.
   -O halde, diye sözünü kesti, yarından sonra hep bu ihtiyar kadının evine mi gideceğim?
   Eşinin susmasından, can sıkıcı bir noktaya dokunduğunu anladı. Dakikalarca, yalnız ayaklarının sesi kendilerine yoldaşlık etti. Bachelin ağzını açınca soğuk bir ses tonuyla:
   -Hayır! dedi artık oraya gitmene gerek yok! Ne oraya, ne de başka bir yere!
   Pas- de- la-Mule sokağına varmışlardı. Zemin katında bir manavın bulunduğu, fazla yüksek, dar bir evin zilini çaldılar. Sonra, karanlıkta, üçüncü kata tırmandılar.
   -Anahtar sendeydi.
   Juliette anahtarı çantasından çıkardı. Henüz tam olarak döşenmiş olmayan üç odalı evde sıcak bir nefes onları karşıladı. Evde bulunmayan eşya arasında pencere perdeleri de vardı. Yerlerine, camlara, ambalaj kâğıtları yapıştırılmıştı!
   Bachelin pardösüsünü yatağın üzerine attıktan sonra, sandalyenin üzerine yığıldı, başını iki avucunun arasına aldı, bu sırada Juliette sobaya kömür atıyor, mutfağa giriyor, musluğu açıyor sonra tekrar kapatıyordu.
   Birkaç yeni mobilya ile Bastille’de bir eskiciden satın aldıkları eski mobilyalar vardı. Geçici izlenimi veriyorlardı. Hiçbir şey tam yerini bulmamıştı. Hepsi tekdüze olan duvar kâğıtlarına magazin resimleri iğnelemekle yetinmişlerdi. Juliette durmadan kıpırdanıyordu. Bachelin sinirlenerek bağırdı:
   -Ne yapıyorsun?
   -Hiç!
   Bir şeyler yapmağa yapıyordu, ama onu niçin kızdırıyordu.
   -Dinle… Az önce ihtiyar kadından söz ettin...
   Juliette mutfakta bekledi ve sustu.
   - Peki! Dinliyorum… diye mırıldandı.
   -Yanıma gelirsen söylerim.

   Uysal, siyah elbisesinin içinde ince ve öfkeli, saçları bozulmuş olarak, elinde saç kıvırma maşasıyla geldi.
   -Yine de oraya gitmemi mi söylemek istiyorsun? Gideceğim.
   -Güç iş değil mi? Acı çekiyor görünmekte ne kadar haklısın!
   Devam etti, artık duramıyordu. En kötülerini bulup birbirinden kopuk sözler söylüyordu. Kendini her zamankinden daha çok mutsuz hissediyordu.
   Haksız olan, anlayışsız olan, ona hiçbir yardımda bulunmayan Juliette’ti. Ya da birkaç dakika süren biraz ilgi, sevgi göstermişse, her şeyi yaptığına inanıyordu.
   -Hiçbir şeyi anlamadığımı mı sanıyorsun? Kadının evine gidip para aldığın için küçülmen canını sıkıyor. Çünkü bu şeyin, şerefine gölge düşürdüğüne inanıyorsun! Sen öyle yetiştin! Sen...
   Ama yine de sebep bu değildi. Hem berikinin hem de ötekinin söylemekten çekindiği başka bir şey vardı. Bu sadece Van Lubbe’le başlamamıştı. Mont- Cenis sokağından ayrıldıklarında, Juliette yine sormuştu:
   -Esnafa olan borcunu ödedin mi?
 Kurtulmak için evet demişti. Oysa Juliette’in sokağa çıktığı bir gün dönüşünde nereden geldiğini sormuştu, o da:
   -Gezindim, diye cevap vermişti.
   Juliette tasalıydı, bakışlarında her zamanki yumuşaklık yoktu.
   -Ne tarafta gezindin?
   -Montmartre’da
   Bakışlarında bir başkalık vardı, Bachelin hemen anlamıştı. Onun kasabın, şarküteri sahibinin, hatta meyhanecinin yanına gittiğinden emindi! Ama o konuda hiçbir şey söylememeyi tercih etti. Söz de dokundurmadı. Juliette de hiç dokunmadı o konuya.
   -Bu Van Lubbe için de aynıydı. O da belli bir özelliği olmayan bir iş adamıydı. Bachelin Juliette’e:
   -Onun hesabına, her çeşit mal satıyorum, diye söylemişti.
   Radyo cihazları, maroken eşya, yazı makinesi ile elektrik malzemelerini kastediyordu.
   -Mağazası nerede?
   -Her ticaret mağazalarda mı yapılıyor zannediyorsun?
   Gerçekte söz konusu olan batakçılıktı. Bachelin bunu işin başında sezmişti. Altmış ya da doksan gün önce satın alınan malların karşılığı hiç ödenmemişti. Van Lubbe çok çeşitli adreslere göndertiyordu bunları.
   Az önce sözünü ettiği ihtiyar kadın müşterilerden biriydi. Juliette onun evinden Belçikalının gösterdiği şekilde para almakla görevlendirilmişti.
   -Ayni yüzleri mümkün olduğu kadar az görmeliler. Bir genç kadın bir erkekten daha güç tarif edilir.
   Elinde, saç kıvırmaya özel maşa ile Bachelin’in önünde, ayakta duruyordu.
   -Bana söylemek istediklerin bu kadar mıydı?
   Bileğini kaptı, onu kendine daha fazla yaklaşmağa zorladı.
   -Benden nefret ediyorsun, diye homurdandı.
   -Hayır!
   Hep bir tek kelimeyle cevap veriyordu, fazla değil!
   -İtiraf et, evine dönebilseydin...

   Her ikisi de, sinemadan çıktıkları andan beri, tartışmanın art arda gelen evrelerini önceden tam olarak söyleyebilirlerdi. Aynı kelimeler, her defasında ayni hareketlere, ayni tepkilere sebep oluyordu. Bu talihsizlikten kurtulacak güçleri olmadığı için ikisi de kızgındı ve onurları kırılmıştı.

   Buna rağmen, hiçbir gayret göstermiyorlardı. Evlerinde, Juliette’in çiçek desenli, pamuklu bir kumaşla örttüğü masanın yanındaydılar. Yatak hâlâ açıktı. Bachelin sıcaklık hissettiğinden, kravatını ve yakalığını çekip çıkardı.
   -Aslında, beni hiç sevmedin; itiraf et!
   -Bilmem.
   Etrafta evin sessizliği dimdik duruyordu.
   -Bana yardım etmek, cesaret vermek için bir şey yapmıyorsun! Gerçeği söylememi istiyor musun? Aslında, aslında beni küçümsüyorsun!
   Tutup omuzlarından salladı. Juliette söylendi:
   -Canımı acıtıyorsun.
   -Sen, benim canımı daha çok acıtmadığını mı zannediyorsun?
   Juliette şimdi sinemayı, günlük olaylar bölümünü izleyen eşinin yandan görünüşünü, aralarında yüzlerce çiftin bulunduğu muntazam diziler halindeki iki bin seyirciyi düşünüyordu.
   -Beni dinlemiyor musun?
   -Dinliyorum! diye irkilerek mırıldandı.
   Sonra sıkılarak:
   -Yatalım, dedi.
   Bachelin’in önünde tek başına duruyordu. O onu yine itip kakacak, bileklerini örseleyecek, Juliette’in söyleyeceği her söz onu daha da kışkırtmaktan başka bir işe yaramayacaktı.

   -…Aileni, piyano derslerini, babanla gittiğiniz konserleri arıyorsun...
   Juliette saç kıvırma maşasını masanın üzerine bıraktı, kendine vurmak için onu kullanacağından korkuyordu.
   -Ben mi? Zavallı adamın biri, rezil bir sokak çocuğuyum. Annem Nevers’de gazete satıyor!
   Yatağın kenarına oturmak istedi, ama Bachelin onu öfkeli bir hareketle kaldırdı.
   -Yaptıklarımın hiç önemi yok! Aylardır sadece senin için yaşıyorum, seni mutlu etmek için boşuna uğraşıyorum...
   Sitem dolu cümlelerin sonuna gelince, sesi zayıfladı. Kesik sözcüklerle bağırdı. Gözleri parladı, sonunda iki dirseğini duvara dayadı ve başladı ağlamağa.
   -Yatalım Emile!
   Omuzuna dokundu, Bachelin onu itti. Uluyor gibi ağlıyordu. Ümitsizliği tepesini attırmıştı, yumruğunu sıkıp duvara iri darbeler indirdi.
   -Haklısın! Sinemadan hemen çıkmasam iyi olacaktı...
   Tam zamanıydı, onu hissetti. Bu hatanın tamirinin mümkün olmayacağını da hissetmişti. Buna rağmen devam etti:
   -Şu an, daha rahat olurdun! Baban oradaydı çünkü. Onunla gidebilirdin...
   Hiçbir cevap işitmedi. Döndü, yanakları ıslanmıştı, Juliette’i her zamankinden daha sakin gördü, öyle tuhaf bakıyordu ki, Bachelin korktu.
   -Ne dedin?
   -Baban sinemadaydı. Onun için seni çekip götürdüm. Onun için sinirliydim! Şimdi anlıyor musun?
   Juliette yine sordu:
   -Tek başına mıydı?
   Onun yaslı giysiler içinde olduğunu düşününce kızardı. Sıkılarak tekrarladı:
   -Tek başına.
   Juliette ağlamadı. Asla ağlamıyordu. Heyecanı aksine büyük bir sessizlik şeklinde yansıyordu. Sesi bir hastanın sesi gibi yumuşuyor, sanki kanı etinden çekiliyordu. Kendi kendine konuşur gibi:
   -Bana bir şey söylemedin! dedi…
   -Söyle, onunla gider miydin?
   Juliette açıklamada bulunmuyordu. Çok şaşırmıştı. Ne odayı, ne de eşini tanımıyormuş gibi öylece duruyordu.

   Bachelin ise kopuk hareketlerle soyunuyordu. Artık bitmişti. Uzun zaman rahat olmağa çalışıyor, başaramıyordu. Bir ev bulmak, evi döşemek, her gün yeni şeyler almak; onun yaptığı bütün bu şeyler neye yarardı ki? Bakmağa cesaret edemeyerek sordu:
   -Sen soyunmuyor musun?
   O da çabucak soyundu, üzerinde kombinezonu kaldı, sonra gömleği. Çoraplarını çıkarmak için oturdu. Bu esnada önce Bachelin yorganın altına kayıyor, ağladığı için arada bir burnunu çekerek soluyordu.
   -Söndüreyim mi?
   Elektriğin düğmesini kapattı, sonra eşine değmeden gelip yatağa uzandı. İçerisi karanlıktı. Yalnız salamandra sobası odanın ucunda kırmızımsı bir hâle bırakıyordu.
   -Allah rahatlık versin, dedi.
   Bachelin onun nefes aldığını işitmiyor, onun varlığını hissetmiyordu. Aradan dakikalar geçti. Kımıldadı, öpmek için eliyle Juliette’in yüzünü aradı. Bu güne kadar hiç birbirlerini öpmeden uyumamışlardı.
   Kadın kımıldamadı. O zaman, birden, kendisini boğan bir kudurganlığın, içinde büyüdüğünü hissetti. Karanlıkta, birbirini tutmayan cümleler bağırarak onu hırpalamak için vurdu, çimdikledi.
   Bir kolun kurtulmağa çalıştığını fark etmiş, ama ne için olduğunu anlamamıştı. Elektrik düğmesine uzanmak içinmiş. Tık sesi işitildi. Oda birden aydınlandı, Bachelin karşısında Juliette’in korkan, ama düşünceli yüzünü buldu.
   -Sakin ol!
   Yumruklamaktan vazgeçti. Bu defa kendi kendine vurmağa başladı, bir sinir krizine doğru gidiyordu.
   Öyle ki Juliette, gömlekli olarak, yalın ayak ıslak bir havlu aramağa gitti, havluyu onun alnına koydu.
   -Sakin ol!... İşte bitti!... İhtiyar kadına yarın giderim...
   Uyandığında hiçbir şey bilmiyordu, boğazı ağrıyordu. Juliette ise mutfakta kahve hazırlamakla meşguldü. Otobüsler art arda Pas-de-la Mule sokağına dalga dalga dağılıyordu.

 

 

                                                  VII

 

 

   Kayan bir güneşin ışığı altında, ekşimiş sebzelerle ilkbahar turfandası gibi çabuk örselenen meyvelerin dolup taştığı küçük arabaların etrafını çeviren ev kadınlarının arasına sokulurken Bachelin kendi kendine, “Bu onun hatası!” diyordu.
   Sokağın alaca bulaca görünümü ile gözleri dolunca hemen düzeltti:
   “ Ne olursa olsun kabahat benim değil!”
   Her gün yaptığı gibi, hatta bir gün önce Juliette’le tartışırken yaptığı gibi Turenne sokağını bir uçtan bir uca geçiyordu. Çoğu zaman gürültü patırtı, ağır kamyonların iç içe hali, dükkâncıklar, eşya teslimine yarayan araçlarla dolu eski avlular, fakir insanlar, yarı fakirler, seslerin, yüzlerin, kolların, renklerin bu kenetlenmiş yığını ona sinemadaki ayni güveni veriyordu ve Juliette’in anlamak istemediği bir şey de buydu!
   Ama bu sabah kızdığı o değildi. Yorgundu. Her zamanki gibi elleri cebinde yürüyordu.
   Zekiydi de niçin bir tartışmayı zamanında durduramıyordu?

   Bu defa gene aynı değildi, canını sıkan geceki sahne değildi. O ancak ikinci bir somut olaydı.
   Hepsinin üstünde daha ciddi, daha korkunç herhangi bir şey vardı, mutlu olmak için doğuştan bir çeşit yetersizlik.
   Örneğin karnabahar satan bir kadına bakıyordu. Sıradan, yüzü sivilceli bir kadın, müşteri toplamak için boğazını yırtıyordu. Ama gözlerinde hiçbir ümitsizlik, hiç bir endişe yoktu.
   Nevers’de, Paix kahvehanesinde, Lasserre gibi bir budala budalalığını bilmiyor, hayatta tam bir güvenle ilerliyordu. Lyon Bankası’ndaki Berthold da rahatlığın ta kendisiydi. Yine, kambur Jacquemin’in gülümseyişinde, sesinin sedasında endişe varsa, o en azından kamburdu!

   Bachelin hep Juliette’i düşünüyor ve sonunda “bu onun hatası ve hata onun değil!” diyordu.
   Juliette onu seviyor olmalıydı, aksi halde geçtikleri yerlerden geçmeğe nasıl razı olurdu. Yine de, beraber olduklarından bu yana, bocalıyorlardı! Bocalamağa da devam ediyorlardı! İkisi de iyi niyetliydi. İkisi de iyi olmak istiyordu.
   Söylenmemesi gereken sözü son anda neden söylüyorlardı? Üstelik dramı önceden sezdikleri halde! 
   Hep böyle olmuştu. Bachelin’in hayatı baştan sona böyle olmuştu. Bu böyle iken Van Lubbe gibileri şahane fırsatlar kolluyordu.
   “ M. Grandvalet kimin için yas tutuyor?”
   Gene Juliette’in affetmediği şeylerden biri de buydu. Babası Paris’teydi ve Bachelin kendisine bu konuda bir şey söylememişti. Yoksa Bayan Grandvalet mi ölmüştü?
   Koşmakta olan bir oğlan ona çarptı, Bachelin’in suratı daha da asıldı. Arada bir kendini güçsüz hissediyordu. Bedenen rahatsızlık duyuyordu. Alnını kırıştırmaktan başı ağrıyordu, onun yürürken yüzünü buruşturduğunu görenler şaşırmış olmalıydılar.
   Cesaretini artıracak anılar bulmağa çalışıyordu, ama içlerinde bir tanesi yoktu ki kararmış olmasın. Creuse sokağında, evlerinin eşiğinde kucakladığı Juliette’i düşünse, bir işe yaramayan, acemice okşamalarını, ona çektirdiklerini ve olanları kabullenmesini, pencereden kendilerine öfkesini bağıran ihtiyar kadının sesini hatırlıyordu.
   Paix kahvehanesini düşünse, kâğıt oyununda yaptığı hilenin anısı rahatını bozuyordu. Buna rağmen kendini savunmak hakkı değil miydi? Hayata karşı koymak için kendine daha başka silahlar verilmemiş miydi?
   République meydanına yaklaştı, yavaş yavaş, yüzü tehdit eder bir hal alıyordu. Mont-Cenis sokağındaki atölyede, Leroy’ların evinde, şu saatte bir bebek dünyaya gelmeliydi. Leroy’nın da tadı yoktu, ama sadece içtiği zaman.
   -M. Van Lubbe gelmedi mi? diye Brasserie Nouvelle’deki garsona sordu.
   -Bu sabah görmedim.
   Güneşin altındaki meydanın aksine, kahvehane iç karartıcıydı. Setin üstünde atlıkarıncalarla yarım düzine panayır satıcısı kulübesi yükseliyordu. Alkol almamağa karar verdiği için:
   -Bir kremalı kahve, söyledi.
   Sonra garson uzaklaşırken:

   -Yahut da! Bir pikon ver! dedi.
   Cesaretini bulması için bir aracıydı bu. Bunsuz yaşanabilir mi? Başkaları belki, ama kendisi değil! Van Lubbe gecikmişti. O kendisine karşı daima candan görünür, Juliette’le ilgilenir, Juliette’e sık sık hediyeler verirdi. Haftada iki, üç defa büyük bir lokantada birlikte akşam yemeği yerler, Belçikalı şarabın en iyilerini ısmarlardı.
   Bachelin onu küçümsemiyordu, bu açıktı. Ona gittikçe kaybolan bir içtenlikle davranıyordu.
   “Karımı çalmak elinden gelse, çalacak!”
   Garsonlar bira bardaklarını tebeşir tozuyla parlatıyorlardı. On iki kadar müşteri, hep ayni kişiler, masalara kurulmuşlardı. Burası onların genel karargâhıydı.
   “On dakika içinde gelmezse gideceğim!”
   Yalan söylüyordu, çünkü paraya ihtiyacı vardı ve bu parayı da ona ancak Van Lubbe verirdi. Batakçılıktan ne kadar kazanıyordu? Binlerce ve binlerce frank! Harcadığını hesap etmezdi. Bir otomobili vardı. Bachelin onun birkaç dakika sonra henüz tıraş olmuş, memnun bir tavırla otomobilden indiğini gördü.
   -Sen burada mıydın?
   Her dakikası neşe içinde geçen bir insan tavrıyla, otomobilin kapısını örttüğü gibi davranıp, elini uzattı. Gönül rahatlığından ileri gelen bir iç çekişle banka oturdu.
   -Ernest! Çok az limonlu ufak bir vermut!
   Rahatça oturup gelen müşterilerin kim olduklarını görmek için etrafına bakınırken, Bachelin’in yüzü ekşimiş, dudakları incelmiş, gözleri iyice küçülmüş ve sabitleşmişti.
   -Yeni bir şey yok mu?
   Bachelin cevap vermedi. Arkadaşına bakarken, korkuyla karışık bir sevinçle onu seyreder gibi olduğu hissi edindi.
   -Neyin var senin?
   -Hiç.
   Garson içkiyi getirmişti. Van Lubbe cüzdanını masanın üzerine koydu, açtı ve yüz franklık banknotları saydı.
   -Benden istediğin bin franktı, değil mi?
   Bachelin cüzdandaki bir deste parayı görünce üzerine basa basa söyledi:
   -Bana yirmi bin lazım.
   -Belçikalı gülümseyerek başını kaldırdı.
   -Aklını mı oynattın?
   Ama arkadaşının yüzünün morardığını, burun deliklerinin titrediğini, ille de büzülen göz bebeklerini görünce gülümsemeyi bırakarak:
   -Öyle! diye Bachelin doğruladı. Dizleri masanın altında titriyordu.
   -Söz verdiğim bin frangı vereceğim, fazlasına gelince mümkün değil!
   -Bana yirmi bin frank lazım!
   Van Lubbe maksadını anladı, o da değişip her zamanki temiz kalpliliğini unutarak, kaşlarını çattı.
   -Ne demek istiyorsun?
   -Artık çalışmıyorum.
   -Başka?

   -Hepsi bu kadar.
   -Seni susturmak için yirmi bin frank mı lazım?
   -Evet öyle.
   Öteki kendini öyle tutuyordu ki sesi tanınmaz olmuştu. Bütün paraları içerisine yerleştirdikten sonra cüzdanı yavaşça cebine koydu.
   Bachelin son derece korkuyor, bedenen ve ruhen acı duyuyordu. Her saniye onun için bir azap olmuştu, ama sanki yalnız bu şekilde saygı gösterilirmiş gibi gözünü bir an karşısındakinden ayırmadı.
   Van Lubbe kalktı, gitmeye hazır bir müşteri gibi sakin görünüyordu. Bir adım ileri atınca Bachelin kendini korumak için içgüdüsel olarak elini kaldırdı, ama geç kalmıştı. Karşısındaki homurdanarak yumuğunu yüzünün üzerine indirdi:
   -Pis hayvan !.. Pis hayvan!..
   Bachelin artık hiçbir şey görmüyordu. Kımıldayan sandalyelerin gürültüsünü duyuyor, müşterilerin araya girmelerini endişeyle bekliyordu. Van Lubbe bir defa, iki defa daha vurdu. 
   -Bırak onu!.. Polis çağırın… diye, biri bağırdı.
   Polisler gelmeden Flaman Bachelin’i yakasından kapmış ve bir itişte eşiğin üzerine yuvarlamıştı.
   Her şey bitmişti. Van Lubbe aynada kendini seyrediyor, eliyle saçını tarıyor, kravatının bozulan düğümünü düzeltiyordu. Bachelin ise ayağa kalkıyor ve şapkasız olarak kendi kendine söylenip evlerin kenarından hızla sıvışıyordu.

   Elini yüzünün üzerinden geçirdiğinde burnunun kanadığını gördü, telaşa kapıldı. Yalnız başı acıyordu, dayağı yerken farkında olmamıştı. Yoldan gelip geçenler başlarını ona doğru çeviriyorlar, o ise onlara kudurmuş bir köpek gibi bakıyordu.
   Bunu neden yapmıştı?
   “Görürüz! diye tehdit ediyordu. Belki daha kuvvetlidir, ama göstereceğim”
   Bir defasında çocukken sokakta dayak yiyip de bir biri ardından sonu gelmeyen sözleri sıralarken de fiziken ve moral olarak ayni haldeydi.
   Uzun elbisesinin içinde, ayağında pantuflayla, evi düzeltmekle ya da vakit geçtiği için, Turenne sokağındaki iki tekerlekli küçük arabalarda alış veriş yapmakla meşgul olan Juliette’i düşünürken yürüyüşünü yavaşlatıyordu.
   Eve yaklaştığında artık burnu kanamıyordu, ama yüzüne kan uymuştu, yakalığının ve gömleğinin üzerinde kırmızı lekeler vardı.
   Juliette evde değildi. Her zamanki gibi, bir pusula bırakmıştı: “Hemen geliyorum”. Sebzeler gaz ocağının üzerinde pişiyor, üç oda da lahana kokuyordu.
   Az önce düzeltilmiş olan yatağa elbisesiyle uzandı, olanları biraz geç anlatmak için, merdivende ayak sesleri işitir işitmez uyuyormuş gibi yaptı.
   Yatak sallanıyordu. Bachelin gözlerini kapamış sersem gibi gittikçe hızlanan ve durdurulması imkânsız bir ritmin etkisiyle yatağa yapışmıştı. Bu iş uzamamalıydı, olan olmuştu bir defa. Sonunun neye varacağı da önceden kestirilemezdi.
   Yas elbiselerinin içinde simsiyah, yüzü son derece beyaz, sinemanın eşiğinde bekleyen Grandvalet babayı düşünüyordu. Bıyığı var mıydı? Ya sakalı? Bachelin bu konuda bir şey hatırlamıyordu, önemli de değildi. Juliette üzerine doğru eğilmişti. O ise kımıldamamıştı. Uyandırmamak için sessiz adımlarla gidip geliyor, masayı koyuyor, cızırdayan yağı tavada eritiyordu.
   Bir gözünü araladığında, alışık olmadığı resimlerle karşılaşıyordu. Duvar kâğıdı yeniydi, ev tamamlanmamıştı. Üç aylık kiranın önceden ödenmiş olduğu gerçekti.
   Juliette babasıyla karşılaşsa ona gözükür müydü? Onunla Nevers’e gider miydi?
   “Pis hayvan!..”
   On, on beş kişi kavgada bulunmuş, Bachelin’in acınacak halde arkasına bakmadan kaçmak için yerden kalktığını görmüşlerdi. Yine de Van Lubbe’ü hapsettirebilirdi!
   Çünkü hırsız olan Van Lubbe’dü! Pis hayvan oydu. Çok yavaştan bir ses kulağına fısıldadı:
   -Uyuyor musun?
   Gözkapaklarını araladı. Juliette de üzgündü. Bir zamandan beri sağlığı iyi değildi. Teni grileşiyor, alnında ve yanaklarında durmadan sivilceler çıkıyordu.
   Adam iç çekti, yemeği düşünerek sordu:
   -Hazır mı?
   Juliette yemeği önüne getirdi, sormağa cesaret edemeden karşısına oturdu. Sonunda:
   -Havagazı için geldiler, dedi.
   Cevap vermedi. Çiğnemeden, isteksizce yuttuğu bürüksel lahanalarını yerken, nefesi kesiliyordu. Sıcak bir şeyin dudağının üzerinden aktığını hissettiği an, Juliette düşünceli bir şekilde fark etti:
   -Kanıyor...        

                                                  ***                                                                                                                                        

   -M. Emile hâlâ gelmedi mi?
   -Henüz gelmedi. Gelmek üzere.
   Her gün ayni cümleler söyleniyordu. Öğle vakitleri Adlî Polis müfettişlerinin girip çıktıkları Dauphine meydanındaki küçük lokantanın sonuna doğru yöneldi. Bir basamak inmek gerekiyordu. Mavi önlüklü, bıyığı boyalı olan Patron at nalı biçimindeki barın arkasında duruyor, Elise adında bir kız M. Grandvalet’nin masasına bir bardak kızılkantaron koyuyordu.
   Zamanının büyük bir kısmını kahvehanelerde geçirdiği şu günlerde bir aperatif seçmek gerekmişti. Elise ona daha az alkollü olduğu için bunu önermişti.
   -Gazete ister misiniz M. Grandvalet?
   Gazeteye göz gezdirmek için camlarını kullanmadan önce güderi ile sildiği çerçevesi altın kaplamalı gözlüğünü taktı.
   Dauphin meydanı her zaman sakindi. M. Emile bazen taksiyle geliyordu, geçen defa Pont Neuf’ün orta yerinde otobüsten inmişti, kaldırımda ayak sesleri tanınıyordu.
   Eski kasadar başka ne yapabilirdi? Her zaman, gittikçe alıştığı Centre otelinde kalıyordu. Bir sabah, telgrafı kendine orada vermişlerdi. Bayan Jamar’dan geliyordu, gece karısının öldüğünü bildiriyordu.
   Oğluyla trene binmişlerdi. Gelini kendisiyle çocuklarına siyah elbiseler sipariş etmek için bir gün daha Paris’te kalmıştı.
   Nevers’de, her şey sönük geçmiş, hemen hemen ağlayan bile olmamıştı. Durmadan ağlayan ve Bayan Grandvalet’nin bir azize gibi öldüğünü günde on defa söyleyen bir tek Bayan Jamar vardı.
   Durumu karma karışıktı. Yorgunluğa, gribe, üremiye dayanamamıştı. Kriz gelip de gece onu yakalayınca, öleceğinin o zaman farkına varabilmişti.
   Ancak bir defa Paris’te Philippe annesinin hissesinin paylaşılmasını istedi.
   -Karım ve çocuklarım var, diyerek kendini mazur gösteriyordu. Onları düşünmek zorundayım.
   Ama Juliette ortada olmadığından formaliteler henüz tamamlanmamıştı. Onun da imzası gerekti. M, Emile araştırmalarına devam ediyordu. Bir defasında, Hauteville sokağında bir ithalatçı mağazasında Emile Bachelin’nin izini bulmuştu. Bizzat kendisi onu Grands Boulevards’da takip etmiş, akasından metroya binmiş ama bir hat değişmesi yüzünden kalabalıkta kaybetmişti.
   Her zaman iyimserdi:
   -Bu bize onların daima Paris’te kaldıklarını az çok kanıtlıyor!

   Haftada iki, üç defa M. Grandvalet polis karakolunun kapısını çalıyor, sobanın yanında hemen hemen kendinin olan bir yere oturuyordu.  Polis memurlarının çoğunu tanıyordu. Polisler Dauphlin meydanındaki birahaneye bir aperatif almak için geldiklerinde gözleriyle onu arıyorlar, ona gülümsüyorlar, ufak bir işarette bulunuyorlardı.
   -Hâlâ mı bir şey yok?
   Onunla pek alay etmiyorlardı. Az çok acındıracak bir hali vardı. Sanki bunun bir dramla biteceği hissiyle gazetelerde sadece değişik olayları ve bilhassa boğulma olaylarını okuyordu.
   O gün yeni bir haber vardı, M. Emile’in gözleriyle M, Grandvalet’yi arayışından, karşısına oturup her zamanki pernoyu ısmarlayışından anlaşılıyordu.
   -İşte bak!
   -İşte ne?
   -Avucumda olduklarını söylemekle abartmak istemiyorum, ama şunu diyebilirim ki en geç bir kaç gün içinde kızınızı ele geçireceğim. Belki bana bu şekilde ilk defa konuşmadığımı söyleyeceksiniz. Yalnız, bu gün, elimde tartışma götürmez bilgiler var.

   M Grandvalet hiç tepki vermiyordu. Belki de çok aradığı için, artık sonucun mümkün olacağını düşünmüyordu bile. Şişmanlamış olan konuştuğu kişiye bakıyor, onun arkasında, masaya çatal, kaşık koyan ve bir şeyler işitmeğe çalışan Elise’i görüyordu. İki müfettiş de tezgâhın üzerine dirseklerini koydular.

   -Elimde garip bir iş var. Adlî Polisten eski bir meslektaşım bana bir batakçılık hikâyesinden bahsediyordu. Süs eşyası satan yaşlı bir kadın satıcının, inanılmayacak fiyatla bir yığın mal satın aldığı söz konusu.

   M. Grandvalet onu dinliyor muydu? Anlıyor muydu?

   -Bu işlerde çok tedbirli gitmek gerekir. Eski bir genelev çalıştırıcısı kadını konuşturmağa çalıştım. Kadın tedbirli. Öğrenebildiğim tek şey, bir genç kadının devamlı bir şekilde para almağa gelmesi. M.Grandvalet yavaşça sordu:

   -Bunun benim kızım olduğunu mu sanıyorsunuz?

   -Sabırlı olun. Matmazel Juliette’in fotoğrafını ona gösterecek kadar beyinsiz değilim. Resmi kapıcıya göstermeyi tercih ettim, o da resmi tanıdı.

   -Nerede?

   -Petits-Champs sokağının arkasındaki bir pasajda.

   -Hepsi bu kadar mı?

   -Bu kadarı yeter. Birkaç gün önce mallar teslim edildi. Henüz parası ödenmiş değil. Yani, kızınız yakın bir zamanda oraya gelecek… 

   M. Grandvalet, ille de hiçbir zaman görmeğe alışık olmadığı böyle bir dekorun ve şartların içinde Juliette’in silueti ile yüzünü hayal edemiyordu. Çünkü Juliette her zaman davranışında mahcup görünürdü. Onu çarşıya göndermek için defalarca söylemek gerekirdi, istediği şeyi de hecelerle söylerdi.

   Bir defasında vergiyi yatırmasını söylemişlerdi de ağlamıştı. M. Grandvalet otoritesini göstermek için örnek olsun diye cezalandıracağını söyleyerek korkutmak zorunda kalmıştı.

   M. Emile hep konuşuyordu. Yanılıyor muydu? Yalanda mı söylemiyordu? Anlaşılmıyordu. M. Grandvalet’ye baskı yapan, işi bırakmağı kabul etmeyen, şunu ya da bunu yap diye emir veren oydu. Öyle ki otelin iç karartan ortamında yalnız kalmaması için eski kasadarı akşam sinemaya gitmeye zorlayacak kadar ayrıntılara karışıyordu.

   -İşi bana bırakın! Size her şey düzelecek dedim mi, düzelecek!

   M. Grandvalet ona kafa tutmağa cesaret edemiyor, örneğin bir kız çocukları dünyaya gelen Leroy’lara arada bir gitmek gibi girişimlerinde dedektiften habersiz hareket ediyordu.

   Yanında Lepic sokağını çıkarken satın aldığı yiyecekleri götürüyordu. Leroy evde yokken varmağı ayarlıyor, genç kadınla çene çalıyor, kadın ise abajur süslemeğe devam ediyordu.

   Mont-Cenis sokağındaki atölyeyi, haftada bir defa, salı günleri akşam yemeğine gitmesi kararlaştırılan oğlunun evine tercih ediyordu.

   -Kızınızın fotoğrafıyla pasaja bir adam bıraktım. Gidip hemen nöbeti ondan alacağım. Geriye kararınızı öğrenmek kalıyor. Kızınız çıkınca takip edebiliriz, ama bu biraz riskli. Öğleden sonra Paris’in sokaklarında bir kimseyi gözden kaybetmemek hemen hemen olanaksız.

   M, Grandvalet’nin soru sorar gibi masum bakışı M. Emile’in üzerine dikilmişti.

   -Ben farklı hareket edeceğim. Siz şikâyette bulunacaksınız. Elimizde ihzar müzekkeresi var, bir müfettiş benimle pasajda bekleyecek. Çeyrek saat sonra, kızınızla birlikte Adlî Poliste oluruz ve...

   Karşısındakinin şaşkın yüz ifadesi karşısında birden sustu.

   -Hiç korkmayın. Kızınızı hapishaneye atacak değiller. Poliste işler düzelecek. Şikâyetinizi geri alır çocuğunuzla gidersiniz.

   Hayır! M Grandvalet istemiyordu. Başını sallıyordu. Sonunda:

   -Sizinle gideceğim, diye kararını verdi.

   Pes etmedi. Kendisi de Nievernais’den olan Elise’in servis yaptığı lokantada öğle yemeğini yediler. Petit-Champs sokağına geldiklerinde pasaj henüz karanlıktı, indirimle satan dükkânların sergileriyle dolmuştu.

   Kalabalık her iki yana durmadan boşalıyordu. Lambalar yandı, görünüşe eskimsi, hüzünlü bir hal veren kocaman sarı lambalar. Posta pulu, takma bacak, müstehcen kitaplar satan dükkânlar art arda sıralanıyordu. Bir kapının yanında, yoksul genç bir adam bekliyordu. M. Emile ona:

   -Sıvış bakalım, dedi.

   Zemin katında bir şekerci dükkânı vardı, ama mermer plakalar, üst katlarda, süs eşyası satan bir kadınla, bir yapma çiçek satıcısının bulunduğunu haber veriyordu.

   Pasajın iki ucunda hava henüz tamamen kararmamış, batan güneşin sarı ışığından, havada bir parça kalmıştı.

   -Kızın gelirken sizi tanımaması iyi olur. Pardösünüzün yakasını kaldırıp vitrinlere bakmalısınız...

   Hava akımında, bekleme başladı. 

 

 

                                                  VIII

 

  

   Juliette hiçbir şey görmeden geçti. O, doğru önüne bakarak, gelip geçenlere, yolun görünümüne kayıtsız kalarak, hep böyle yürürdü. Üzerinde sincap derisinden mantosu, başında siyah bir şapka vardı ve az bir zaman önce evlenmiş, endişeleri olan ya da sağlığı iyi olmayan dürüst bir kadın gibi görünüyordu, doğrusu da öyleydi.

   Şekerci dükkânının yanındaki karanlık koridora tereddüt etmeden daldı, asma kata kadar dik merdiveni çıktı, zili hareket ettiren yumuşak yün kordonu aradı. Başka zamanlar, Bayan Hédoin kapıyı hemen açardı, hatta o kadar çabuk ki bütün gün kapının arkasında gizlendiğine insanın inanası gelirdi. Bu defa öyle olmadı. Dairenin ucunda pantuflalar kaymağa başladı. Kapıya geldiğinde uzun bir sessizlik oldu. Sonra birden, emniyet zincirinin ve sürgünün gürültüsü işitildi. İhtiyar kadın kapıyı bir kaç santim aralamıştı. Mırıldandı:

   -Çıldırdınız mı siz?

   Ak saçlarıyla, ablak ve solgun yüzüyle iri bir aya benziyordu, gözlerinde ne zaman olursa olsun, ürkek ve şaşkın bir ifade vardı. Juliette kapıyı itmek istedi, kadın duraksadı, yine anlaşılmaz biçimde söylendi:

   -Benden ne istiyorsunuz?

   Üst katta, merdivende ayak sesleri olduğundan ziyaretçiyi içeriye aldı.

   -Beni yakalatmak için geldiniz, saklamayın!

   Görünüşü bu sahnenin tutarsızlığını artırıyordu. Hatta engin tavanı, lambalarla değil de giysileri abajur görevi yapan bebeklerle aydınlatılmış olan asma katın görünüşü bile. Belli belirsiz bir ışıkta, eşyalar, şüpheli, değişken bir görünüm alıyordu. Solmuş ipekten pencere perdeleri şeker pembesi rengindeydi. Süslü mobilyalar narin görünüşlüydü, her yerde yumuşak minderler, değersiz süs eşyaları vardı. Bayan Hédoin’in kendisi, mavimsi, pasta kokan ipek bir elbise giyinmişti. Juliette çantasından bir kâğıt çıkararak:

   -Fatura için geldim, dedi.

   -Hiçbir şeyden haberiniz yok mu?

   -Neden haberim olacak?

   -Polisler…

   -Öyle mi?

   Bayan Hédoin’in iri gözleri ıslak bir korkuyla dolmuştu. Juliette’i pencereye götürmek için elinden tuttu. Yüksük takılı parmağıyla hafifçe pembe perdeyi araladı. Camların üzerinde evin içini göstermeyen bir dantel vardı, böylece yolun aydınlık manzarası ancak bir çeşit örümcek ağı içinden seyrediliyordu.

   Saat beş buçuktu. Bayan Hédoin ve dairesiyle ayni devre ait olan pasajın en canlı zamanıydı, her tarafta binlerce eşya, yanıp sönen binlerce ışıkla dolup taşıyordu. Yoldan geçenler birbirlerini kâh sağa, kâh sola çekiyorlardı. Asma katın penceresinden bakınca gittikleri yeri bildiklerine, başıboş dolaşmadıklarına inanmak zordu. Tam karşıda, dükkânların en az aydınlık olanında beyaz gömlekli yaşlı bir adam vitrinde pedalla çalışan bir çarkın önüne oturmuş, lüle taşından pipo yapıyordu. Bayan Hédoin:

   -Onları görüyor musunuz? diye fısıldadı. Polisler o anda lülecinin yanında duruyorlardı.

   Juliette camın serinliğini ve kabartma olarak, dantelin nakışını alnında hissediyordu. Hiçbir şey görmeden bakarken, çünkü bakması isteniyordu, birdenbire, bütün hatlarıyla siyah bir siluet, melon bir şapka, ağarmaya yüz tutmuş bir bıyığın fark edildiği son derece solgun bir yüz gördü.

   Babasıydı. Yanında şişman bir adam vardı. Her ikisi de, bulunduğu evin kapısını gözetliyordu. Sıcacık göğüslerinden biri Juliette’in omzunun üstünde ezilen Bayan Hédoin:

   -İki gündür binayı göz hapsinde bulunduruyorlar, diye fısıldadı.

   Juliette korkmadığına, hiçbir sarsıntı hissetmediğine, heyecanlanmadığına şaşıyordu. Sadece merak ediyordu. Yoksa her zaman anne babaya bakmak akıldan geçmez. Babası gözüne ufak görünmüştü. Pardösülerinin son derece düzgün, omuzlarda daralan kesimini ömründe fark etmemişti. İlle de siyah kravatı, şapkasındaki siyah yas krepiyle, üzüntülü ve önemsiz görünüyordu.

   Krepi neden sonra fark etti, babasının kimin için yas tuttuğunu kendi kendine sordu.

   -Kısa boylu ihtiyar, komiser olmalı. Bundan önce nöbetleşe çalışan iki kişi daha vardı, ama bu beriki öğleden sonra yeni gelmiş. Herhalde ona sizin geleceğinizi bildirdiler.

   Bachelin evde hâlâ yatıyor muydu? O uyurken, Juliette cüzdanına bakmış, para getirmediğini görmüş, uyanmasını beklemişti. Sadece:

   -Van Lubbe artık çalışmıyor mu? diye sormuştu.

   Şiş olan burnundan utandığı için Juliette ona karşıdan bakmak istememişti. Olan biteni anlıyordu.

   -Artık bana ondan söz etme.

   -Havagazına bakan memur yarın sabah tekrar gelecek.

   Tavana bakarak yatıp kalmıştı ve sonunda iç çekerek:

   -İhtiyar kadının yanına son bir kere daha gider misin? Bize iki bin frank borcu var, demişti.

   Juliette ona kendisinin gitmesini söyleyecekti, söylemedi, çünkü onun gidecek durumda olmadığını anlıyordu. Bir şeyler olmuş, Bachelin yaralı bir hayvan gibi eve dönmüş, her türlü işten vaz geçmiş görünerek güpegündüz gelip yatmıştı.

   -Van Lubbe ile artık ilişkiyi kestiğimizi ona söyleme.

   Juliette giyinmişti. Petit-Champs sokağına kadar otobüsle gitmişti. Şimdi ise, alnını cama yapıştırmış, bu iki adamı, ille de Bayan Hédoin’in polis komiseri sandığı babasını seyrediyordu.

   -Sizin çıkmanızı bekliyorlar. Nerede oturduğunuzu öğrenmek için izleyecekler. Hepsini sizin vasıtanızla yakalamak niyetindeler.

   Juliette döndü, iyice aydınlatılmamış olan daireyi, ipeklileri ve eski resimleri, ihtiyar kadının yuvarlak, soluk başını gördü.

   -Ne yapacaksınız?

   Juliette, dikkati pasajın kelepir eşyalarıyla ocak ızgaralarının üzerinde küçük bir odunun yandığı sessiz asma kat arasında ikiye bölünmüş, düşünüyordu.

   Babasının yanında bulunan adam polis olmalıydı. Juliette’in izini tek başına o bulabilmişti, böylece batakçıların izini keşfediyordu.

   Dışarı çıksa, izleyecekler, Pas-de-la Mule sokağına girer girmez de kapsını çalacaklardı.

   -Evin ikinci bir çıkışı yok mu? diye umursamaz bir tarzda sordu.

   Babasını görmek, üzerinde yapacağına inandığı etkiyi gerçekten yapmamıştı. Onunla o kadar yıl yaşamış olduğuna inanmakta hemen hemen güçlük çekiyordu. Bu, pencereden arada bir baktığı bir yabancı, bir az da gülünç bir beydi.

   -Görünmeden çıkmanın yolu yok. Yanımda mallar da olunca!.. Bunun kötü bir şekilde biteceğini her zaman, söyledim! Evi aramaya gelecekler, bizi de göz altına alırlar…

   Sesi de, kişiliği, hatta ümitsizliği gibi kararsızdı. Aksine, Juliette’in bütün soğukkanlılığı, bütün aklıselimi üzerindeydi.

   -Üst kattaki kiracıları tanımıyor musunuz?

   -Onların kimseyle ahbaplığı yok.

   Bayan Hédoin’in aklına bir fikir geldi, birden gözleri parladı.

   -Siz benden hafifsiniz. Başınız döner mi?...

   -Ne için sordunuz?

   -Evin arkasında, tam asma kat hizasında, üzerinde cam çatı bulunan bir avlu var.

   Birdenbire, ziyaretçisine karar verdirmek için, yapmacık, işveli, endişeli bir tavırla açıklamaya devam etti, bunu başarınca da konsoldan ambalaj kâğıtları çıkardı, batakçılıkla ilgisi bulunan üç mantoyu bu kâğıtlara sardı.

   -Bana ayni zamanda bu iyiliği de yapın. Evi aramağa geldiklerinde, hiçbir şey bulamayacaklar. Herkesi de kurtarırız.

   Hayatı boyunca sadece bunu yapmış gibi, dağınık ışıkta dört dönüyor, sicimi düğümlüyordu.

   -Malı verdiğime göre size para veremeyeceğim, anlıyorsunuz. Zaten, evde para da yok. Polis pasajı gözaltında tutmağa başladığından bu yana, evden çıkmıyorum. İşte iki gündür evdeki yiyeceklerle idare ettim.

   Juliette son bir defa daha dışarı baktı. M. Emile babasının siluetinin önünde duruyordu. Yine kendi kendine sordu:

   -Acaba kimin yasını tutuyor?

   Ama aile içinde sık sık bir amcanın, bir teyzenin ya da bir yeğenin yası tutulmaz mı? Paket iri ve gevşekti. İhtiyar kadın Juliette’i mutfağın içinden karanlık küçük daracık bir odaya götürdü ve pencereyi açtı.

   Gerçekten bu hafifçe parlayan bir cam çatıydı, çünkü alt tarafta bulunan avlu aydınlıktı.

   Daha yukarıda, duvarların arasında, karanlık ve aydınlık pencereleri olan bir çeşit dar bir baca vardı.

   -Karşıdaki pencereyi görüyor musunuz? O hep açıktır, bitişikteki evin merdivenine çıkar.

   Bayan Hédoin yine heyecanlı bir sesle söyledi:

   -Şansınız açık olsun! Pakete dikkat edin...

   Yapılacak zor değildi. Camları tutan çerçevenin üzerinden yürümek yeterdi. Gideceği mesafe ancak üç metreydi ve Juliette, korkusunu hissetmeye zaman kalmadan, bir hamlede karşı tarafa vardı.  

   Madam Hédoin ona yine fısıldadı:

   -Paketi...

   Hepsi bu kadar. İhtiyar kadın penceresinde artık sadece soluk bir hayaldi. Juliette tutkal kokan merdivenden - evde bir mukavvacı bulunduğu için- elinde bir manto paketi ile iniyordu.

   Acelesi yüzünden az kalsın her şeyi kaybedecekti, çünkü iki adam da tam kapının karşısında duruyor, ama şekerci dükkânı yönüne bakıyorlardı. Juliette koridorun karanlığında biraz duraksadı ve bekledi. Konuşuyorlardı. Dudaklarının kımıldadığını görüyordu. M. Emile piposunu doldurdu, kibritin çevresine ellerini siper yaparken, o da kalabalığa karışmak için bunu fırsat bildi ve Petit -Champs sokağına doğru yöneldi.

   O anda korku başlamıştı, onu çok hızlı kısa adımlarla yürüten akıl almaz, gülünç bir korku, o derece ki kendini çevrenin küçük sokaklarında yitirip metronun girişini boşuna aradı. Geri dönmeğe cesaret edemiyordu. İçinde takip edildiği hissi vardı. Paket hareketine engel oluyor, sicim parmaklarını kesiyordu.

   Bir tarafta, gündüz gösterimi yapan bir tiyatronun yanında, aydınlatılmış olduğu için, yolun kenarında bekleyen taksiler gördü, içlerinden birine atladı, şoföre gideceği yerin adresini verdi:

   -Pas-de-la Mule sokağı!

   Rahatlamış olan Bayan Hédoin, pembe ipek perdeyi parmağıyla aralayarak, sabırsızlanan iki adamı penceresinde gözetliyor olmalıydı. Yollar hiçbir zaman bu derece canlı olmamıştı. Yol tıkanmalarında, klaksonlar bir orkestra gürültüsü çıkarıyordu. Şoför camı indirirken sordu.

   -Hangi numarada?

   -Sokağın köşesinde durursunuz.

   Birden fikrini değiştirdi. Eğilerek:

   -Önce rıhtıma gidin, diye düzeltti.

   -Hangi rıhtıma?

   -Önemli değil... Bir su kenarına... 

  Onu korkutan paketti. Eğer polis evlerine kadar izini sürerse, suç kanıtı olarak mantoları bulacaktı. Seine nehrinin bu derece yakında olmasına hayret etti. Araba bir köprünün yanında durdu. Yalnızca sırtını görebildiği şoför, ilgisizdi, kımıldamıyordu bile.

   Suya doğru, elinde bir paketle giderken, şoför ne düşünecekti acaba?

   Soğukkanlılığını kaybetti.

   -Hep rıhtımı izleyin…

   Şoför motoru çalıştırdı. Juliette yedek çekmeye yarayan rıhtımın ışıklarına, kararan sudaki yankılarına hareketsiz bakıyordu.

   -Durun!... Geldim…

   Aceleyle parmakları çantayı karıştırarak bozuk paraları kımıldattı. Hesabı ödedikten sonra, kendini Seine nehrinden ayıran taş korkuluğun boyunca yürüdü. Gelen geçen eksik olmuyordu. Daha ileride, köprünün yanında bir polis memuru nöbet tutuyordu. Ambalaj kâğıdı yeni kunduralar gibi çıtırdıyor, bu şekilde herkesin dikkatini üzerine çektiğini zannediyordu.

   Saint-Louis adasını geçti, az çok tenha başka bir köprü gördü ve orada birden kararını verdi. Paketi attıktan sonra, düştüğünü işitmek için bekledi, sanki dakikalar sürdü. Güç işitilen bir gürültü oldu. Sarmaş dolaş yürüyen bir çift ona doğru döndü.

   Bitmişti eve dönebilirdi. Onu kimse izlememişti. Tek tük gezinenler vardı. Evinden beş dakika uzaktaydı, artık acele etmiyordu. Yorgundu. Gecenin dekoruna tek başına dalarken derin bir haz duyuyordu. Gökte hafif bir gölge gibi duran Notre-Dame'ın belli belirsiz kitlesini uzaktan seyretmek için iki defa durdu.

   Ölen annesi miydi? İçinden sakin bir şekilde soruyordu. Annesi, iyice tanımadan, yirmi yıla yakın birlikte yaşadığı cesur bir kadındı. Juliette bir kabahat yaptı mı homurdanırdı:

   -Bunu babana söyleyeceğim...

   Ya da:

   -Ağabeyin olsa bana bu derece eziyet vermezdi!

   Çünkü o Philippe'i daha çok severdi. Herhalde birbirlerini anlıyorlardı. Juliette ise asla konuşmaz, anne babasından farklı kitap okur, tek başına düşünür, akşam olup da:

   -Bugün bana ne çalacaksın? diye babası sorunca nefesi tıkanırdı. Babası da müzikten anlamazdı ya!

   Juliette üzüntülüydü, nasıl ki, ansızın, sebep yokken omuzlarınızın üzerine bir his bastırır ya, onun gibi bütün varlığına yayılan bir üzüntüydü.

   Annesi öldüyse, o halde babası Paris'te yapayalnızdı, sık sık Philippe'lere akşam yemeğine gidiyor olmalıydı. Hepsini masanın etrafını çevirmiş olarak hayal ediyordu. Philippe her zaman yaptığı gibi belki de onu kötülüyordu. 

   Bachelin'e gelince, bu saatte uyumuyorsa, kendi kendini yiyordur. Parası olmadığı zaman belli etmemesine rağmen, çok mutsuz olurdu. Mutsuzluktan da fazla bir şey. Kendini ufalanmış hissediyor, bütün çarelerini kaybediyordu. Bakışlarını gizliyordu, o derece ki, böyle durumlarda, bugün olduğu gibi, para almak için yerine Juliette'i gönderirdi.

   O şimdi, bir şey almadan dönüyordu! Çantasında yirmi frank kadar bir para kalmıştı. Üç defadır hava gazı için geliyorlar, sayacı kapatırız diye korkutuyorlardı.

   Hava serindi. Mavnalar sahilde uyuyordu. Bazılarının pencerelerinde ışık vardı, ev pencereleri gibi perdelerle süslenmiş küçük pencerelerdi. Mahalledekiler köpeklerini gezdiriyordu. Hareketli hayat daha uzaklarda, Austerlitz köprüsünde ya da Châtlet taraflarındaydı. Saint-Louis adası Seine nehrinden fışkırıyor gibi görünen ağaçlarla çevrilmişti, ağaçlar, rıhtımın beyaz taşları üzerinde, çok siyah ve çok net bir şekilde fark ediliyordu.

   Juliette oradan uzaklaşmak için gayret göstermeliydi. Bir an, suya atlamasına hiçbir şeyin engel olmadığını düşündü, ama insanları evlerine götüren ışıltılı bir tramvayın görünüşü, onda bu fikrin anısını bile sildi.

   Babası ile polis memuru, Bayan Hédoin'in evine girmeye karar vermişler miydi?

   Bütün bu olanlar bir parça gülünçtü. İnsanlar geçiyor ve bir an yüzleri bir sokak lambasının ya da bir vitrinin ışığıyla aydınlanıyordu. O an Juliette, içinden, bu tanımadıklarınınki de kendi hayatı gibi, aynı zamanda tatsız ve tuhaf mı diye kendine sorarak, merakla onları seyrediyordu.

   Nevers'deki de daha iyisi değildi. Creuse sokağını, o pis pis kokan ve elini onun omzunun üzerine koymak gibi tuhaf alışkanlığı olan öğretmenle piyano derslerini aramıyordu. Erkeklerin bir bardak aperatif almak için tezgâha doğru sokuldukları barlara dikkatle bakıyordu.

   Ya Bayan Hédoin? Yuvasında büzülüp saklanan bu koca hayvanın hayatının ne anlamı vardı?

   Juliette birden yönünü değiştirmiş, kendini kaynaşan Saint-Antoin sokağında bulmuştu. Kaldırımda pardösüler, takım elbiseler üst üste yığılmış ya da askılara asılmıştı, satıcılar yoldan geçenlere doğru, hava soğuk olduğu için elleri ceplerinde, sıkılgan tavırlarla yaklaşıyorlardı.

   -Matmazel, güzel bir manto?

   Sonra yine barlar ve aperatifler! Büyük bir mağaza kapılarını kapatıyordu. Yüzlerce, yüzlerce işçi arka taraftan çıkıyor, metroya ya da otobüs duraklarına doğru koşuşuyordu.

   Bir İtalyan dükkânına girdi, on iki franklık salam, sosis aldı, öyle ki çantasında sekiz frank para kalmıştı.

   Ne üzüntülü, ne de ümitsizdi. Ruhunda boşluk hissediyordu. Yürümesi gerektiği için yürüyordu, iyi de gittiği yeri bir bilse.

   "Tartışacağız!"

   Olacağı buydu. Onun parasız döndüğünü görünce, Bachelin öfkesini koyuvermek için bir bahane bulacaktı. Her şeye rağmen onu çok seviyordu. Talihsizdi, kendisi ondan daha talihsizdi. Istırap çekiyor, güçsüz düşüyor, ama ne istediğini kendi bile bilmiyordu.

   Juliette onu seviyor muydu? Bilmiyordu. Bir zamanlar, Creuse sokağında evlerinin eşiğinde Bachelin kendisini kucakladığında içinden kızmak geliyordu.

   -Soğuk davranıyorsun! Öpmemi istemiyorsun!   

   Yanılıyordu. Anlamıyordu. Juliette soğuk davranıyordu ona, doğruydu, ama bütün sinirleri gerilmişti, bu Bachelin'in bilmediği bir duyguydu. O her şeyi başka gözle görüyor, aynı zamanda kusursuz ve acemice olan bu önemsiz okşamalara inanıyordu.

   Birlikte oldukları zamandan beri aynı şeydi. İçini dökerken Juliette, gözleri açık, merak içinde onu seyrediyor ve çok defa bu, şiddet sahnelerine sebep oluyordu, Çünkü Bachelin onun benzinin solduğunu görmüyordu! Ansızın ona hâkim olan bu gerginliği, göz bebeklerinin birdenbire sabitleşmesini anlamıyordu!

   Küçük sosis paketi elinde, yürüyordu. Bütün dükkânların henüz kapalı olduğu Pas-de-la- Mule sokağına girdi. Yine eve girmekte acele etmemek istemiş olabilirdi.

   Kapıcı kulübesinin önünden geçerken, kapı açıldı ve bir ses bağırarak:

   -Size bir mektup var! dedi.

   Hiç mektup almıyorlardı. Mektubu aldı, ama yazıyı tanıyamamıştı. Adres Emile Bachelin’inkiydi, zarfın üzerinde pul yoktu.

   -Bunu sana kim verdi?

   -Bir kahveci çırağı.

   Merdiven fersiz elektrik ampulleriyle aydınlatılmıştı. İkinci sahanlığa gelince, Juliette durdu ve üzerinde Brasseri Nouvelle'in başlığı bulunan kâğıda daha dikkatlice baktı.

   Üçüncü sahanlıkta yeniden durdu ve tereddüt etmeden zarfı yırttı.

   "Eğer bir kelime söylemek talihsizliğinde bulunursan, çeneni iyice kırarım"

   Üzerinde imza yoktu, gerek de değildi. Pusula Van Lubbe'den geliyor ve Bachelin'in burnunun şiş olmasının sebebini açıklıyordu.

   Aralarında ne geçmişti? İki adam ne için dövüşmüşlerdi? Ne olursa olsun, kabahat Bachelin'deydi, üstelik ona alt olmuş, çünkü hiçbir şey söylememişti.

   Juliette mektubu koynuna koydu, basamakları çıkmaya devam etti. İkinci kattan itibaren merdiven daha dar ve daha karanlıktı. Kendi sahanlıklarına varınca, dairelerinin kapısı ışıktan bir dörtgen çizerek birden açıldı.

   Bu dörtgende Bachelin, yakalıksız, gözü çakmak çakmak, yeleğinin düğmeleri çözülmüş olarak duruyordu. Tek bir kelime söylemeden Juliette"i içeri soktu, kapıyı kapattı.

   Birkaç dakika, birkaç saniye daha geciktirmek istedi, endişesini hiç anlamamış gibi mutfağa daldı, paketi açtı. Soba çok kuvvetli yanıyordu. Bachelin sobanın sürgüsünü kapatmayı unutmuş, içeriye kömür kokusu sinmişti.

   Eşini görmediği halde Juliette onun bitişik odada, gözlerini kapıya diktiğini biliyordu, az daha bekledi, gaz ocağını yaktı, tencereye su akıttı, ısıtmak için ocağa koydu. Sonra şapkasını, sincap kürkünden mantosunu çıkardı, odaya girerken koluna aldı.
   -Nereden geliyorsun?
   İçinde ılık su ile hidrofil pamuk parçaları bulunan küveti gördüğü için birden cevap vermedi. Yatak düzeltilmemişti. Bachelin kalkarken, şiş olan yüzünü su ile hafifçe ıslatmıştı, bu ise onu, daha zavallı, daha acınacak bir görünüm veriyordu. Burnundaki şiş özellikle onu değiştiriyor, gözlerini daha küçük, ağzını daha kudurgan gösteriyordu. 

   Bachelin zayıftı. Gelişmesi tamamlanmış değildi.
   -Sana nereden geldiğini soruyorum?
   Onu tedavi etmek, nazlamak, cesaretini kazandırmak geçti içinden. Kelimenin tam anlamıyla aşk demek değildi bu. Bu, acıma ve bir şeyler yapma gereği duyulan az belirgin bir merhamet duygusuydu.
   Juliette yaklaştı, kolunu boynuna attı.
   -Dinle, Emile...
   Ama öteki dövüş horozu gibi kabarıyordu.
   -Dinlemek yok... Cevap ver...
   -Oradan geliyorum. Bırak da anlatayım...
   Sokaktan otobüsler geçiyordu. İş gününü izleyen hareketlilik Paris sokaklarında yavaşlıyordu. Herkes evine dönmüştü. Yüz bin evde, yüz binlerce odada, çiftler buluşuyor, yemek yemek için hazırlanıyorlardı.
   -Paran var mı?
   Masa konulmamıştı. Gaz ocağının üzerinde su fokurdamaya başlıyordu. Yastığın üzerinde Bachelin'in başının oyduğu çukur iyice belli oluyordu. Juliette kendi kendine:
   -Gerek mi? diye sordu.
   Sonra kamburunu çıkararak, yine kendi cevap verdi:
   -Hayır!                                                                              

 

                                                   IX

  


   M. Grandvalet yemek yerken, bir yandan da lokantanın kapısını gözetliyordu. Petits- Champs sokağından tarafta, ismini bilmediği bir sokakta tanımadığı bir lokantaydı. Onu oraya M. Emile götürmüş ve beklemesini söylemişti.
   Yakınlık göstermeden kendisini seyreden tanımadığı insanların arasında bulunmaktan sıkılmış, durmadan yiyordu. Çünkü müşteriler oranın devamlılarındandı. İçlerinden çoğu, girince, patronun elini sıkmağa gidiyordu. Hemen hepsinin çekmecede birer peçete halkası vardı, garsonu adıyla çağırıyorlardı.
   Bunlar ne tür insanlardı? M. Grandvalet tanımıyordu. Paris'teki insanların sosyal sınıflarını bilmekte güçlük çekiyor, bu onu rahatsız ediyordu. Örneğin lokantaya girerken, buranın o derece adi bir lokanta olduğunu sanmıştı, az kalsın çıkıyordu. Dekor sıradan küçük bir kahvehane dekoruydu. Masaların üzerindeki örtüler kâğıttandı.
   Sonunda bir, iki, üç müşteri görmüş, bunların çok iyi kimseler olduğunu anlamıştı. Listeye bir göz atmış, fiyatların Centre otelinden çok daha yüksek olduğunu fark etmişti.
   Önemsiz şeylerdi bunlar. Bu lokanta kendine göre değil miydi bilmek ya da yemeğin fiyatını hesap etmekten daha başka endişeleri vardı. Yine de bu onun kaygısını artırıyordu. Kendini dip tarafa, duvara karşı oturtmuşlardı. Bütün salondan görülebiliyordu. Yemek yiyenler, yapacak başka işleri olmadığından, onu seyrediyorlardı.

   Yüksek sesle konuşulan, uğultunun her şeyi örttüğü yerler vardır. Burada, müşteriler sessizlik içinde yemek yiyor, bir kaçı gazete okuyor, o derce tam bir sessizlik ki M. Grandvalet garson çağırmakta tereddüt ediyordu. 

   Gözü tezgâhın arkasındaki takvime ilişinceye kadar bir çorba içmişti. Salı sözcüğünü okuduğu an çılgına döndü, çünkü bugün oğlunun evinde kendini akşam yemeğine beklediklerini unutmuştu.

   -Garson! Bana telefon rehberini verin.

   Philippe telefon abonesi değildi, ama bulundukları binada telefon vardı. M Grandvalet numarayı buldu. Kapısı kapanmayan bir kabin gösterdiler. Sesinin bütün lokantada gök gürültüsü gibi gürlediği izlenimi edindi.

   -Alo! Hanımefendi, M. Philippe Grandvalet'yi telefona çağırma lütfunda bulunur musunuz?

   Arada dört kat bir mesafe bulunduğunu biliyordu. Kapıcı kadını merdivenden çıkarken zihninde izliyordu. Saat sekizi geçiyordu. Herkes masaya oturmuş, onun orada başına ne geldiğini sorguluyor olmalıydılar.

   -Alo! Philippe sen misin?

   -Ben Hélène.

   Çok önemli bir iş için alıkonduğunu açıkladı. Gelini ona Philippe'in grip olup eve döndüğünü ve yattığını haber verdi.

   M. Granvalet yeniden yerine oturduğunda, herkes ona baktı. Hayatında bu kadar sabırsızlanmamıştı, ama belli etmiyordu. Kendini tanımayanlara göre falanca yaşta, bir az şaşkın, bir az gülünç, Paris'in en iyi yemeğinin yendiği lokantalarının birinde bulunduğunun farkında olmayan herhangi biriydi.

   Hep kapıyı gözlüyordu. Az sonra, M. Ernile görünecek belki de yalnız gelmeyecekti! 

   İşin burasına gelinmişti. Hiç bir şey bilinmiyordu, ama bu lokantaya Juliette'in birden girmesine hiç bir şey engel değildi.

   Pasajdaki evden çıkmamıştı. M. Emile başkaca bir çıkışın olmadığına garanti veriyordu. O halde, hâlâ asma katta bekliyor olmalıydı, dedektif gidip kapıyı çalmaya karar vermişti.

   -Hiç endişeniz olmasın. Beni beklerken yemeğinizi yiyin.

   Eee! Doğrusu M. Grandvalet kızının izinin bulunmasından az çok korkmuştu. Juliette bir kaç adım önünden geçerken, dedektif mırıldandığında, korktuğunu o zaman anlamıştı:

   -Bu o!

   Söylemese, onu güç tanırdı. Hiç şüphe yok, önce şu sincap kürkünden mantosu, sonra da diğer şeyler sebebiyle. Ararken, Juliette’in artık eski Juliette olamayacağını düşünmemişti.

   Anlayamayacakları için bunu kimseye söylemeğe cesaret edemezdi, ama onu eve girerken gördüğünde hiçbir şok hissetmemiş, soğuk ve tuhaf karşılamış, rahatsızlık duyacağı için de arkasını dönmüştü.

   Belki de ilk defa, bazı şeyleri hayal ediyordu. Ama kesin değil. Geçen kadın, Chopin’den bir Polonez çalmasını istediği küçük kıza hiç benzemiyordu. Onunla nasıl konuşacaktı? Sesi bile değişmiş olmalıydı!

   Kaşları çatılmış, durmadan, Philippe'in grip olduğunu, bunun iyi bir rastlantı olduğunu düşünerek dikkatle kapıya bakıyordu.

   “Böylece beni beklemediler.”

   M.Emile, kalın pardösüsünün içinde, iri gövdesiyle, Bayan Hédoin'ın salonunda, yaldızlı küçük bir sandalyeye oturmuştu. Yaşlı kadın, içinde külden başka bir şey bulunmayan şöminenin yanına, onun karşısına yerleşmişti.

   -Size diyecek bir sözüm olmadığını yine söylüyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Bahsettiğiniz kimseyi görmedim, tanımıyorum.

   Önce kadın onun içeriye girmesini istememişti, ama o eski bir Adlî Polis madalyasını çıkarıp göstermişti. Piposunu doldururken:

   -Can sıkıcı bir şey diye içini çekiyordu, çünkü bu çok kirli bir işe dönecekti. İşin içinde mademki küçük yaşta bir kızı kaçırma, bilerek yangına meydan verme, hırsızlık, batakçılık falan var.

   Bayan Hédoin, yüzü katılaşmış, koltukta dimdik, sımsıkı duruyordu.

   -Zannederim sizi Orfèvres rıhtımına götürmek zorunda kalacağım, geceyi orada geçirirsiniz.

   Kendini çekip alacakları bu rahat salonda etrafına bir göz attıktan sonra, pes etmeğe başladı. Yine de:

   -Hakkınız yok diye cevap verdi.

   Soluk pembe ipeklilerden yana endişe etmeyen M.Emile, piposunu yaktı ve odada dolaştı.

   -Size gelince, sizi takip etmemeleri için şansınız var, çünkü malları iyi niyetle satın aldınız. Sonuçta, siz bir tüccarsınız ve mesleğinizin gereğini yaptınız.

   Yaşlı kadını konuşturmak için bir saate yakın zaman geçti:

   -O halde Pas-de- la Mule sokağına gidin. Bu adresten bahsedildiğini duydum.

   Kadın bitmiş tükenmişti, bu beklenmedik misafir çıkınca geceyi kâğıt ve bozuk paraları elbiselerine dikmekle geçirdi.

   M Granvalet kızını gördüğünde duymadığı şoku, kapı çatırtıyla açıldığında, M. Emile bilerek yüzünü asmış göründüğünde duydu.

   -İyi yediniz mi? Garson! Bir mantarlı pirzola getir.

   M. Grandvalet ona soru sormağa cesaret edemiyordu, artık nefes almağa bile cesaret edemiyordu.

   -Beş dakika mideye bir şeyler atayım. Sonra çocukları ziyarete gideriz.

   -Adreslerini aldınız mı?

   Gözleriyle evet işareti yaptı. M. Grandvalet bir çeşit korkuyla donmuş, kımıldamazken, o keyfinden geriniyordu. M. Emile:

   -Hardal ver! diye yüksek sesle seslendi.

   Sona alçak sesle:

   -Tam zamanı. İkisi de yuvada olur. Kızınızın düşündüğünüzden daha yürekli olduğunu biliyor musunuz? Burumuzun dibinde, sıvışmak için pencerelerden geçmekte tereddüt etmemiş.

   -Bizi görmüş müdür?

   -Elbette!

   Bu çeşit cümlelerden kuşkulanan yakın masada bulunanlardan biri onları dinliyordu. Her zamankinden daha zavallı görünen M. Grandvalet bir öneride bulundu:

   -Ertesi güne bıraksak…

   -Kaçmalarına zaman bırakmak için mi?

   Niçin olmasın? Onlara kim ne söyleyecekti?

   -Hesabı isteyin de bir taksiye atlayalım.

   M. Grandvalet evin önüne gelince, arkadaşını gitmeğe razı edeceğini düşünerek cesaretlendi.

 

                                                ***

 

   -Van Lubbe ile aranda ne geçti? Juliette hem peynirden bir parça yiyor, hem de soruyordu.  Bachelin endişeli bakışlarını ona doğru kaldırarak cevap verdi:

   -Sanırım onunla bozuşmamı bana sen söyledin.

   Bir çeyrek saat konuşmamışlardı. Juliette kendini toparlayıp masayı düzenledi, yaşamın devam edebilmesi için uygun hareket etmesi gerekiyordu.

   -Ne söyledi?

   Burnuna bakıyor sanmıştı, öfkesi başına çıktı, eşinin sakinliğini taklit ederek tekrarladı:

   -Ne söyledi? Olan şu ki davranışın sayesinde bir meteliğimiz bile yok!

   Haksız ve yalandı. Bachelin de üzülüyordu, ama kötü olmak zorundaydı.

   -Benim öğrenmek istediğim yaşlı kadının neden para vermediği.

   -Polis pasajdaydı.

   Bir çırpıda kalktı, pencereye kadar yürüdü, kaldırımlarda kimsenin bulunmadığı karanlık sokağa göz attı.

   -İzleniyor musun?

   -Bitişikteki evden sokağa çıktım ve taksiye bindim.

   Juliette'in içinde tuhaf bir his vardı: ağzından çıkan kelimeler, Bachelin'in sözleri gibi, boşluğa düşercesine havaya düşüyor, yankı vermiyordu. Yalnız konuşmalarının mı anlamı vardı? Juliette düşünmeden söylüyordu. Bu ise ona anlamsız geliyordu.

   -Yine sonunda izi bulacaklar, diye homurdandı.

   Dekor da uyumsuz değil miydi? Juliette buraya kadar anlamamış, ama şimdi gözüne çarpmıştı. Bu bir daire değildi. Bu mevcut şeylerin hiçbirine benzemiyordu. Mobilyalar başka mobilyalar gibi değildi.  Mutfak masası bir yatağın yanında duruyordu. Perde görevini ambalaj kâğıtları görmekteydi. İçeride çok büyük boşluklar vardı.

   Ve şimdi Bachelin ellerini sallıyor, öfkeli sözler söyleyerek, heyecanlı adımlarla bir sağa bir sola yürüyordu. Juliette:

   -Sakin ol, diye mırıldandı. Gel yemeğini bitir.

   Çünkü kendi farkında olmaksızın durmadan yiyordu. Önüne küstahça dikilerek sordu:

   -Etrafımı sarsalar ne dersin?

   Bilmiyordu. Hiç düşünmemişti. Cevap vermekte tereddüt ediyordu.

   -Annenin, babanın yanına dönmek için işine yarardı, gizleme!

   -Sanmıyorum.

   -Ama emin de değilsin! Bu demek oluyor ki eve dönerdin!

   Onu kabından taşırmak için bu kadarı yeterdi. Creuse sokağındaki evi, aydınlatılmış iki pencereyi, sayfaları çeviren babasının yanında piyanoya oturmuş olan Juliette'i şimdi gezindiği odadan daha net görüyordu.

   Daha sonra, onun için şöyle diyeceklerdi:

   -Bir zamanlar bir küçük serseriyle başından sonu kötü biten bir macera geçti.

   -Hiç evlenmeyecek miydi?

   -Beni üzüyorsun, Emile!

   İki eliyle onun başını tutuyor, daha iyi görmek için lambaya doğru çeviriyor, aşkına cevap vermeyen sakin, acımasız bir Juliette görüyordu.

   -Aslında beni asla sevmedin! diye iterek alaylı bir şekilde güldü.

   -Niçin böyle söylüyorsun?

   -Haydi söyle! Beni gerçekten sevdiğine inanıyor musun?

   -Bilmiyorum!

   Devam etti:

   -Seni neden sevmeyecekmişim, sinirlisin, öfkelisin, ama bunun senin kabahatin olmadığını çok iyi biliyorum.

   Alnını cama dayayarak:

   -Sus! diye bağırdı:

   -Neyin var, Emile?

   -Neyim mi var? Neyim olduğunu mu soruyorsun?

   Öyle ya! Artık hiç bir kurtuluş yolu görmüyordu, çaresizdi, henüz bitmemiş olan dairede kendini tam bir fare tuzağına düşmüş gibi hissediyordu. Sebep sadece polis değildi! Her şeydi, Juliette, Van Lubbe ve kendisi.

   Aylardan, yıllardan beri, belki de, kısaca, doğduğu günden bu yana, her seferinde ertelenen, küçük bir haftasını yaşadığı eski bir süreydi bu. Davranışının sebebi buydu: orada, Nevers'deki bozuk düzen bir evde, doğumundan sekiz gün sonra sokaklarda yeniden gazete satmağa başlayan bir anneyle hayata kötü başlamıştı.

   Hep öfkeli olmuştu. Başkalarına kötülük ede ede kendi felaketini ister olmuştu.

   Bu bir tiksinti gibi ta derinlerden birden yükseliyor ve o daha sakin, hemen hemen endişesiz görünüyor, yavaşça Juliette'e doğru dönüyordu.

   -Senden özür diliyorum, diye mırıldandı

   -Ne için?

   -Hiç. Bütün bu şeyler için.

   -Bunu nasıl söylersin!

   Bachelin gülümsedi. Juliette, bu pek yumuşak gülümsemeden irkildi.

   -Ne düşünüyorsun?

   -Yapılması gereken şeyin ne olduğunu!

   -Ne?

   -Az önce söylediğim şey. Ama şimdi, ciddi olarak, kin gütmeden söylüyorum, Evine dönersin, baban affeder.

   Heyecan onu hükmü altına alıyor, o ise, onu sürdürmek, onu artırmak için konuşmağa devam ediyordu:

   -Senin için ben neydim? Birlikte ne olduk?

   Başını çevirerek yavaşça:

   -Sus!... diye fısıldadı.

   -Susmayacağım! Cevap ver! Bir gün olsun hiç mutlu olabildik mi? Olmağa çalıştık. Durmadan karşımıza engeller çıktı.

   Juliette masayı toplamak için ayağa kalktı.

   -Bu gece buradan gitmeliyiz, dedi. Polis gelirse...

   -Juliette!

   Yüzünü ona çevirdiğinde elinde kirli bardaklar vardı. Bachelin alışkın olmadığı, gönül alıcı bir hareketle onu kucakladı:

   -Mutsuz olduğumu bilseydin, Juliette! Beni bir az olsun sevdiğini söyle!

   -Sen daha iyi bilirsin.

   -Hayır bilmiyorum! Bu gün öğrenmem gerek, çünkü...

   -Çünkü ne?

   -Hiç!

   Sesi kısılmış, burnu kızarmış, gözleri yaşarmıştı.

   Juliette bütün diğer günler yaptığı gibi kabı kacağı mutfakta diziyor, ne fincanlara, ne de tabaklara artık ihtiyacı olmayacağını biliyordu.

   Her ikisini de büyük bir boşluk kaplamıştı. Bachelin başka bir şeyi düşünerek takvimin yapraklarını çeviriyordu. Juliette odaya geldiğinde, Bachelin onun bluzundan dışarı çıkan kâğıdın ucunu fark etmesi üzerine sordu:

   -Bu da ne?

   Van Lubbe'ün pusulasıydı. Hiçbir şey söylemeden okudu, küçük parçalar halinde yırttı ve sobada yaktı.

   -Bana onu niçin göstermedin?

   Yeniden sesi dokunaklı bir hal alıyor, bakışları azgınlaşıyordu.

   -Daha sakin olmanı bekledim.

   -Yahut da Van Lubbe'ün tehdidini yerine getirmesini, değil mi?

   Juliette yatağın yanında bulunduğu için, bir sebep düşünmeden, yorganın üzerine uzandı.

   -Cevabın bu mu?

   O, hep ayakta duruyor, yüzünü duvardan yana dönmüş ne düşündüğünü bilmeden yattığını görünce kuduruyordu.

   -Juliette! Kalk.

   Juliette kımıldamadı. Hıçkırmadan, hemen hemen gözyaşı dökmeden ağlıyordu, usancından, yüzünü hep buruşturarak ağlıyordu.

   -Kalk diyorum. Duyuyor musun?

   Kımıldamadığı için kolunu kaptı, sertçe büktü. Juliette ise doğruldu, korkarak ona baktı.

   -Bırak! diye bağırdı.

   Adam ne yapacağını bilmiyordu. Diz çökmesini ya da başını duvara vurmasını bildiği gibi onu dövmesini de bilirdi.

   -Beni böyle kızdırmağa mı uğraşıyorsun? diye, bu defa o bağırdı. Az önce haklı olduğumu açıkça söyle! Evine dönmek için benden kurtulacağın anı bekliyorsun...

   Yatağın kenarına, onun yanına oturdu, soluyordu:

   -Önemseme. Fena haldeyim. Günlerdir, haftalardır içimde. Sen olunca, her şeyin değişeceğini sanıyordum...

   Juliette onu teselli etmek isterdi, ama elinde değildi, eşini korkuyla karışık merak içinde seyrediyordu.

   -Uğursuzluk gibi bir şey. Ne yapsam kötüyle sonuçlanıyor. Neye dokunsam kirleniyor...

   Juliette gördüğü şeyden şaşkına dönmüş, gözlerini ayırıyordu. Bu sadece bir histi, ama ona kendini zorla kabul ettiriyordu: Bachelin şu anda, komediyi belki yalnız onun için, belki de her ikisi için oynuyordu. Şu, belli ki, bazen kendinin gözlemlendiğini zannetmese bakışı daha sakin, daha uyumlu oluyordu.

   -Daha fazla canını sıkmayacağım. Dinle!.. Bu gece gitmek bir işimize yaramaz...

   Kendini anlayan bu bakışın üzerine dikildiğini hissetmek sabrını tüketiyor ve o rolünü daha kötü oynuyordu.

   -Gebersem daha iyi... Nasıl olsa er geç başa gelecek... Ya sen, sen...

   -Sus, dedi sadece.

   Ona başka ne diyebilirdi? Ne yapabilirdi? Yine de o haklıydı. Her işte başarısızlığa uğramışlardı! Boş yere bir şeyler yapmağa çalışmışlar, ikisinin de güçleri yetmemişti.

   Tekrar kalktı, bir şeyler kırar gibi yaptı, kendini toparlayıp pencereye kadar yürüdü, dışarıya bakmak için ambalaj kâğıdını kopardı. Karşıda bir taksi durmuştu. Kuşkuyla ona seyretti, evdeki gürültüyü dinledi.

   Juliette kalkmıştı, onun da, saçları biraz bozulmuş, elbisesi kırışmıştı.

   Alnını kırıştırarak, coşkusunu yeniden bulmak için Juliette'e baktı, sonra birden masaya doğru yürüdü, içinde divitle bir deste mektup kâğıdı bulunan çekmeceyi açtı.

   Kalemin ucunun kâğıdı kazıdığı işitiliyordu. Yazmayı bitirince sessizce ayağa kalktı, yüzünü pencereye döndü. Taksi hep aynı yerdeydi. Bachelin ona bakar gibi yapıyor, ama aslında, camın bulanık ıslaklığında, yazıyı okumakta olan Juliette’in yansısını izliyordu.

   "Ölümümden kimseyi suçlamayın. Yok olmalıyım. Bu kararı iyice düşündükten sonra alıyorum.”

                                                 “Emile Bachelin."

                                                                                                                                     

   Tepki bekleyerek geriye döndü. Bu, ikisi arasında geçen bir dövüş gibiydi. Ama Juliette, onunla ilgilenecek yere, tuvalet aynasında kendini seyrediyor, parmağını yavaşça alnındaki bir sivilcenin üzerinden geçiriyor, saçlarını arkaya atıyordu.

   -Yapamaz mıyım sanıyorsun? diye mırıldandı.

   Juliette sonunda, ciddi, olacağa boyun eğerek, aklına böyle bir şey gelmediğini söyler gibi ona doğru döndü. Sonra o da bir yaprak kâğıdın önüne oturdu, kendine özgü iri harflerle şöyle yazdı:

 

"Yaşamaktan bıktım, kendimi öldürüyorum. 

                                                Juliette Bachelin"                                                  

 

   Diviti bırakmakta tereddüt etti ve daha önce bir defa yapmış olduğu gibi, inanmadığı halde, gerekli olduğunu düşündüğü için, ekledi: " Affet babacığım."

   Bachelin'in anladığını biliyordu. Gardırobun gözünde kilitli duran revolveri almaya giden ve iki mektubun yanına, masanın üzerine bırakan o oldu.

   -Bana kızıyor musun? diye Bachelin uzaktan sordu.

   Çünkü biri masanın bir ucunda, diğeri, öteki ucunda duruyordu.

   -Neden dolayı?

   Adam yine ağlamak, sızlanmak, bir krize tutulmak isteyecekti, ama bu imkânsızdı: içinde sadece donmuş bir boşluk hissediyordu.

   -Yemin ederim seni mutlu etmek istiyordum!

   Sanki bütün heyecan birikimi tükenmiş gibi, iyi söyleyemiyordu.

   Şu anda biri içeriye girecek ve onlar her ikisi de revolverle kâğıtları saklayacaklar, şüphesiz, gülümseyecekler, ziyaretçi için çay ya da kahve hazırlayacaklardı.

   Ama kimse gelmiyordu. Ancak kendilerine güvenebilirlerdi. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı.

   -Juliette!

   -Evet.

   -Gel öp beni.

   Nevers'deki, nefeslerini karıştırıp birbirlerini dakikalarca kucaklayarak kaldıkları ânı yeniden bulmak için gözlerini kapattı. Juliette yavaşça sıyrıldı.

   Adam pencereye doğru yürümeyi, bir şeyler yapmayı düşündü. Anlaşılmaz bir şekilde:

   -Anlıyorsun, kötü bir burçta doğmuşum, dedi.

   Ama karşısındakinin tınmadığını, sözlerinin dudak kıvırtan bir hor görüye meydan verdiğini anladı.

   -Juliette!

   -Ne var?

   Juliette sabırsızlanıyordu. Kızaran küller salamandra sobasının altına düşüyordu. Revolver masanın tahtası üzerinde, su yeşili kâğıtların yanında siyah bir şekilde görünüyordu.

   -Bitir artık! diye inledi.

   Boş sokaklarda dolaşan taksinin dip tarafında, M. Grandvalet şoförün ancak sırtını görüyor, M. Emile'in piposu ise çıtırdıyordu.

   Bachelin'in titreyen eli revolveri aldı, parmağı emniyeti itti.

   -Benden başla, istersen?

   Birbirlerine iyice yaklaşmışlardı. Bachelin titriyordu. Kendinin de tanıyamadığı bir sesle mırıldandı:

   -Beni seviyor musun?

   -Ateş etsene!

   -Beni seviyor musun?

   -Bilmiyorum. Ateş et.

   Ağzı açık olarak gözlerini ayırdı, zira ateş etmişti, nasıl olduğunu anlamamıştı bile. Juliette hâlâ ayakta duruyor, anlayan gözlerle onu seyrediyordu, her zamankinden daha iyi anlayan gözleriyle, sanki girip de tanımadığı yerleri, şimdi çözüyordu.

   -Juliette!

   Odada duman ve barut kokusu vardı. Üst katta insanlar yürüyordu, Juliette sallanıyor, yatağa doğru iki adım geri gidiyor, gözleri hep açık olarak, oraya yığılıyordu.

   Juliette bekliyor olmalıydı. Beklediğinden o da emindi. Ona kendini yine korkaklıkla suçluyormuş gibi geliyordu. Ayak sesleri şu an merdivende çınlıyor, eli silahın kabzasını sıkar, tetiği ararken, her zamankinden daha çok titriyordu.

   Etrafı çevrilmişti, kiracılar sahanlığa toplanıyordu.

   Juliette belki de ölmüş olan gözleriyle hep ona bakıyordu.

   Eliyle göğsünü yokladı, kaburgalarını elledi, kalbinin bulunduğu yeri aradı.

   Ancak bir kaç saniyesi kalmıştı, evin içinde biri bağırıyordu.

   Sonunda silahın namlusunu üzerinde kaydırdı, en solda bir yer seçti, o kadar solda ki kurşun ister istemez kemiklerinin üzerinden kayacaktı. Ateş etmek için gözlerini yumdu.

   -Açın! diye sahanlıktan bağırıyorlardı. Bir kadın sesi de:

   -Kapıyı kırın, diyordu.

   Patlamanın gürültüsüne, aldığı yaraya rağmen her şeyi işitiyordu. Çünkü yaralanmak zorundaydı. Şok hissetmişti. Ama bayılmasını, döşemenin üstüne yuvarlanmasını boşuna bekliyordu. Ayaktaydı. Canı da acımıyordu!

   Dışarıdakiler fısıldaşıyorlardı. Bir kiracı kapıya omzuyla yüklendi, kaldırımın kenarında bir araba durdu.

   Hep Juliette'e bakıyordu. Korkmuştu. Nabzının attığını hissediyordu. Artık bayılacağını ümit ederek üç defa gözlerini kapattı.

   Kapıcı kadının sesi ile “maymuncuk” kelimesi kulağına kadar geldi.

   -Kim olacak... Şu genç karı koca...

   Artık dermanı kalmamıştı. Bir şeyler yapmak gerekti. Kapı az sonra açılacaktı.

   Yatağa doğu usulca iki adım atmayı denedi, yarasına değip kan içinde kalan eline baktı.

   İşte ancak o zaman tuhaf bir şekilde bilincini kaybetmeden bayılır gibi oldu. Düşerken Juliette'in ayağına çarptığını anladı. Daha sonra anlaşılmaz bir gürültü' nün içinde, belirgin olarak şu sözleri işitti:

   -Şu babası...

   Belki de ona bakmak için gözlerini açabilirdi. Biri doktora soruyordu:

   -Kız ölmüş mü?

   Bir sessizlik cevap verdi. Sonunda parmaklar Bachelin'in yarasını kurcaladı. Ağrının etkisi altında yüz hatlarının gerilmesine karşı duramadı, bu sırada bir kadın sesi inledi:

   -Bakın! adam yaşıyor...    

 

 

                                               SON

 

 

 

 

15 février 2016

TANIKLAR (Polisiye roman)

      

tanıklar

                   

 

 

                                     TANIKLAR

 

© copyright 10-05-2015 by Sunar Yazıcıoğlu

 

 

  Yazan: Georges Simenon

  Çeviren: Sunar Yazıcıoğlu

 

 

 

                                          1

 

              Fontane eczanesi ve Armando barı

 

 

   Bir deste kıvılcım saçarak ocağın ızgarasını deviren odunu şömineye dayamak için yataktan kalkmasının ardından henüz beş dakika geçmemişti; ateşin üzerine eğildiği için, ısınan yüzünü alevden sakınıyordu. Ayakta olmasından yararlanarak odasıyla karısının odası arasında, hep açık duran kapıya kadar parmaklarının ucuna basarak yürüdü.

   Laurence, yatağına yarı oturmuş, ya da yarı uzanmış, vücudunun üst tarafı yastıklarla desteklenmiş halde ya uyuyor, ya da uyuyor görünüyordu. Yattığı zaman, sanki ölecekmiş gibi, dayanılmaz acılarla kuşatılmış olduğunu iddia ediyordu, yıllardır tam olarak uzanıp yatmamıştı. Karanlık da onu korkutuyordu ve bütün gece kırmızı denecek kadar pembe başucu lambası komodinin üstünde yanık dururdu.

   Adam, ona dikkatle bakmamıştı ve odasında çalıştığı zaman kendine büro hizmeti veren eski yazı masasına yeniden oturmaya gelmişti. Bitişikteki odadan ilk iç çekiş sesi duyulmadan önce, Lamoureux’nün raporunun otuz satır kadarını yeniden okumaya zamanı oldu. Bunu bekliyordu. Karısı bu geceyi krizsiz geçirseydi şaşardı. Birincisinden daha az gürültülü, ama daha üzücü olan ikinci iç çekişten önce bir yarım saat geçti, şüphesiz orada bulunacak olan ve Laurence’ı tanımayan bir yabancı, açık dosyanın önünde, yüzünde bir sıkıntı ifadesiyle Lhomond'u gördüğünde muhakkak ona kızardı.       

   Üçüncü iç çekiş şu an bir hırıltıya benziyordu. Alışmış olmayan biri için etkileyiciydi. Denebilirdi ki Laurence az bir hava solumayı deniyor, ama bu, yarı yolda kalıyordu, öyle ki titrek bir çaba içinde gürültüyle başlayan soluma, net bir şekilde kesiliyor ve artık sadece yeni bir teşebbüs gücü ya da isteği hissetmesinden önce kısa ya da uzun bir sessizlik oluyordu.

   Sayfayı bitirdi, çevirdi, Profesör Lamoueux’nün bir cümlesiyle başladı, tıp terimlerinden kafası şişmişti, artık okuduğuna dikkat etmiyordu. Gecikmeden bir başka gürültü bekliyordu, kendisine ihtiyacı olduğunda eşinin salladığı küçük gümüş çıngırağın gürültüsünü. Çıngırak, komodinin üstünde, elinin ulaşabileceği uzaklıkta, lambanın, su bardağının, sürahinin, ilaç şişesinin ve gözlüğün yanındaydı. Laurence, gündüz, yatağının başında asılı duran armut biçimindeki elektik düğmesini kullanarak aşçıları Léopoldine’i çağırırdı.

   Xavier Lhomond bu akşam kendini yorgun, belki de bunalmış hissediyordu. Bütün gün, Adliyede, gribe yakalanıp yakalanmadığını kendi kendine soruyordu, birçok kere aynada diline bakmak istemişti. Dili paslıydı. Bademcikleri ağrıyordu. Yatağa yatarken, iki aspirin almaya ve bir grog içmeye karar vermişti, ama önce, davanın tüm dosyalarını Ağır Cezadaki duruşmadan bir gün evvel, gözden geçirme alışkanlığına uymak istiyordu.

   Henüz aşağı yukarı yarım saatlik işi kalmıştı. Çalışmasını sonuna kadar sürdürmesine karısının fırsat vermemesi normaldi. Az önce, odasına doğru yöneldiğinde, uyuyor olmamalıydı. Bekliyordu. Hep o anı seçiyordu.

   Dördüncü iç çekiş daha çok bir hıçkırığı andırıyordu ve hemen sonrasında, küçük çıngırak çaldı; kurşun kalemini, piposunu bıraktı, ayağa kalktı, yandaki odaya gitti.

   Artık kendine soru sormuyordu. Beş yıldan beri böyle sürdüğü için, bir çeşit alışkanlık yerleşmişti. Şimdi biliyordu ki, Laurence’ı eli sol yana kasılmış, bakışları sabit, bir anlam ifade etmez biçimde bulacaktı. Yine biliyordu ki, konuşmaya takati kalmamış gibi, o bir şey söylemeyecek ve hareketlerini gözüyle izleyecekti.

   Bu anlarda, can çekişiyor ve kocasının kendisini ölüme terk edip etmeyeceğini gerçekten kendi kendine soruyor denebilirdi.

   Adam su bardağını, bir yudum içmek için yeterince nefes almayı bekleyen karısının dudaklarına yaklaştırdı. Aynı zamanda, nabzını ölçmek için çalar saatin yelkovanına bakarak bileğini iki parmağının arasında tutuyordu. Ayağa kalktığında:

   -Hemen hemen normal. Altmış dört, dedi.

   Her zaman az çok aynı şeydi. Bazen, altmışa, hatta elli beşe iniyordu ve on dakika sonra, nabız yeniden yetmiş oluyordu.
   Başını, gözleriyle komodinin üstünde duran ilaç şişesini işaret etmek için çevirdi ve bu hareket, yaşlı bir kadın boynu görünümü almış boynunun zayıflığını ortaya çıkardı. Adam, bu baş hareketinin de ne anlama geldiğini biliyordu. Bildiğini kadın da biliyordu. Onun ne yapacağını kendi kendine soruyordu. Saat gece yarısını kırk dakika geçmişti. Bütün gün ve bütün akşam yağmur yağmıştı. Yine yağacaktı. Oysa ilaç şişesi boştu.

   Bu onun kendi hatasıydı, yani. Adam, akşam yemekten sonra daha da keyifsizdi, çünkü Lambert davası kafasını kurcalıyordu. Laurence, bir fırsatta, yağmur oluğu bir yerinden delinmiş olduğu için, lıkırtısının kendini sinirlendirdiğinden şikâyet etti.

   -Ne yapmamı istiyorsun? Bu saatte tesisatçıyı mı çağırayım?

   Kadın, Lambert olayının onda kaygıya, hatta endişeye sebep olduğunu bilmiyordu. Yağmur oluğu delinmemiş bile olsa, ne olursa olsun, onun zihnini meşgul edecek başka bir şey bulurdu. Adam bunu kendisine söylemişti. Uzaktan da olsa, yüreğinde duyduğunu dışa vurduğu oluyordu. Hatta onu, kitaplarının bir el uzaklığında olduğu bürosuna çalışmaya inmekle tehdit etmişti. O zaman, bekleniyormuş gibi krize girmişti. Adamsa, gerilmiş, beceriksizce, şişeyi devirmiş, şişe kırılmıştı.

   Kadın bunu ona ödetiyordu. Zamanını almıştı. Akşam saat sekizde, adam reçeteyi yeniden yaptırmayı önerdi.

   -Zahmete girmene değmez, oysa senin de bir yığın işin var. Şüphesiz bu gece ona ihtiyacım olmayacak.

   Onu dinlemekle hata etmişti, hata ettiğini hemen anladı. Ama Sully caddesinin ağaçlarını sallayan fırtına ile yağmurun en kuvvetlisi yağıyordu. Saint- Séverin sokağındaki Fontane eczanesine gitmek için arabayı garajdan çıkarmak, cümle kapısını açmak, sonra tekrar kapatmak, dönüşte onu yeniden açmak, yeniden kapatmak zahmetine değmezdi. Eczane hem çok yakın, hem çok uzaktı, sonuçta ıslanacak kadar oldukça uzaktaydı.

   Lambert davasının içine gömülmek için ısrar etmedi.

   Şu anda, üzerinde pijaması vardı, sıcak, vücuduna işlemişti. Baştan aşağı giyinmesi, bereket versin, dostu sayılacak yaşlı Fontane’ı uyandırmak için oraya gitmesi gerekecekti.

   -Léopoldin’e aşağı inmesini söyleyeceğim, diye duyurdu.

   Laurence kımıldamadı, eli her zamanki gibi sol göğsünün üzerindeydi, adam odadan çıktı, kulvardaki elektrik düğmesini çevirdi, ikinci katın merdivenine kendini attı. Odasının kapısı ardına kadar açık uyuyan hizmetçileri Anna’yı uyandırmamak için koridorun ışığını yakmadı. Onun kekre ve baharat kokan ağır bir kokusu vardı. Adam geçerken, Anna bir homurtu çıkararak ve yatağın yaylarını gıcırdatarak öbür tarafa döndü.

   Kapıya ilk vurduğunda, Léopoldine uyanmış olarak mırıldandı.

   -Evet. Hemen geliyorum.

   O da alışkındı, artık soru sormuyordu. Adam indi, hiç kımıldamamış olan karısının yanına vardı.

   -Giyiniyorum. Léopoldine az sonra burada olacak.

   Odasına geçti, masaya serili kâğıtlara doğru üzüntülü bir bakışla baktı. Çıktığında, aşçı kadın, yünden, mor bir sabahlığa bürünmüş, boyun eğen bir tavırla yatağın başucunda oturmuştu.

   Az sonra, büyük merdivenden indi, pardösüsünü portmantodan aldı, başına eski bir şapka geçirdi. Restorasyon döneminde yapılmış olan ev, yüksek tavanlı büyük odalarıyla, genişti. Arkada, avlunun dip tarafında üç eski ahır bulunuyordu, onlardan biri garaja dönüştürülmüştü, oysa diğer ikisi eşya ve alet odası olarak kullanılıyordu. 
   Gidilecek ancak altı ya da yedi yüz metre yol bulunduğundan, otomobili almaya gitmedi ve cümle kapısının büyük parçası içinde yer alan küçük kapıyı kullandı. Bu defa kaldırımda, yağmur bulacağını beklerken, havada soluk çizgiler çizen ve yere değdiğinde kaybolan yumuşak kar yumaklarını görünce şaşırdı. Hatta pardösüsünün üstünde, ilk dokunuşta eriyor, çok şeffaf iri damlalara dönüşüyorlardı.

   Hemen hemen aynı devri gösteren evlerin genellikle az çok kendininki kadar gösterişli olduğu Sully caddesinde dolaşan kimse yoktu. Ancak, kaldırımın kenarında üç otomobilin durduğu Morcelle’lerin evinde ışık görülüyordu. Günlerden pazartesiydi, daha doğrusu salı, çünkü saat gece yarısını geçmişti. Her pazartesi akşamı, Morcelle’lerde briç oynanırdı, bir zamanlar Laurence’la sık sık ona katılırlardı. Gerçekten öyle bir dönem olmuş muydu?

   Elleri cebinde, piposunu unuttuğu için sıkıntılı, çabuk çabuk yürüyordu ve birden aklına hapishanede, davasını bekleyen Dieudonné Lambert geldi. Şehir merkeziyle, bir sokak şebekesinin gittikçe daraldığı ve ticaret yapanların gittikçe çoğaldığı Saint-Séverin kilisesinin hizasına geldiğinde sola döndü. Yanından bir çift geçti, dikkat etmemişti. Fontane eczanesinin vitrini koyu yeşil boyalıydı, şişe yeşili denen bir yeşil, hiç bu renk bir şişe hayatında görmemişti. Panjurlar inmişti, kapıda da, sağda, üstünde « gece zili » yazısı bulunan yabancısı olmadığı, küçük beyaz bir düğme vardı.

   Kısık sesli biri gibi öksürdü, öksürüğü ıssız sokakta o derece güçlü yankılandı ki bundan rahatsız oldu. Evler engindi, birbirine sıkışmıştı, insanlar pencerelerin arkasında uyuyorlardı.

   Karın altında ıslanmış olarak, yeniden zili çalmadan önce en az iki dakika bekledi, birinci katta hiç bir ışığın görünmediğinden emin olmak istedi. Fontane işitmiş olamazdı. Yaşlıydı. En azından… Lhomond hesap etti, eczacının yetmiş yaşından fazla olmadığını çıkardı, olsa olsa kendinden on beş yaş daha büyüktü. Bu onu şaşırttı, çünkü zihninde, onu hep bir ihtiyar olarak düşünmüştü.
   Doktor Chouard verdiği ilaç dozunun etkinliğine inanıyor muydu? Muhtemelen hayır. Belki de ilaca güveni tam değildi. Lhomond bu konuda onu zorlamaya asla cesaret etmemişti, eğer karısının olduğu kadar kendinin de hekimiyse, meslek sırrını açıklamaması gerekirdi.

   Lhomond, bir zamanlar, hastalığın ilk devresinde şöyle sormakla yetinmişti:

   -Doktor, tehlikeli mi?

   -Ne tehlikesi?

   -Ansızın ölür mü?

   -Hepimiz ansızın ölürüz.

   -Yataktan çıkmaması gerektiğine inanıyor musunuz?

   -Hoşuna gittiğine göre!

   Beş yıldır, Laurence adeta odasından ayrılmamıştı ve Lhomond onu yatağının dışında pek az görmüştü.

   -İstediği her defasında bu şurup verilebilir mi?

   -Neden olmasın? Kullanmaması beni şaşırtır.

   Chouard’ın, Laurence’ın hastalığı üzerine kendisiyle aynı görüşe sahip olup olmadığını kendi kendine sık sık sormuştu. Öyle sanıyordu. Ama tam da bu sebepten doktoru kendini açık duruşlu göstermeye zorlayamazdı.

   -Eğer size soruyorsam, reçetenin striknin içermesindendir.

   -Çok zayıf dozda! ...

   Fontane’ın evinde olmaması imkânsızdı. Uzun zamandır artık akşam evinden dışarı çıkmıyordu. Bu saatte nereye gidecekti? Lhomond üçüncü kere çaldı, birinci katın penceresini gözetlemek için sokağın ortasına kadar geri geri çekildi. Kendisine eczanesini açabilecek başka birine başvurması imkânsızdı, zira reçete yanında değildi.

   Fontane’a biraz sağır denebilirdi. Karısı, o sağırdı ve son zamanlarda, tuhaf bir şekilde ona benzeyen eczacı da, aynı biçimde, konuştuğu kişiye doğru başını eğik tutuyordu. Saint-Séverin sokağı ile Bresson sokağının köşesinde sadece tek bir kırmızımsı ışık görülüyordu. Armando kelimesi bir vitrinin üst tarafında neon ışığıyla yazılıydı. O, gece geç vakitte açık olan tek bardı. Lhomond oraya hiçbir zaman adımını atmamıştı, ama barın orada bulunduğunu polis raporlarından biliyordu.

   Eğer Fontane gece zili işitmediyse, daha gürültülü olan telefonun sesini işitebilirdi.

   Lhomond eczanenin üstündeki hiç yanmayan ışıktan emin olmak için iki, üç kere geriye dönüp baktı, sokağın köşesine kadar yürüdü. Olana boyun eğerek, barın kapısını itti ve kendini sıcak, gürültülü bir yaşamla kuşatılmış buldu. Mekân, şehrin öteki kafelerine benzemiyordu. Maun ağacından uzun bir tezgâh, yükseğe tünemiş duran birkaç tabure, duvarda artist ve boksör fotoğraflarıyla bu, ancak Paris’te görülebilecek bir amerikan bardı. Oda, dumanla dolmuş olduğu için, her şey olabildiğince belirsiz bir ışığa boğulmuştu.

   Hiçbir şeye özellikle de kimseye bakmadı, sanki barda sadece bir kadın yüzü kendine yabancı değildi, beyaz ceketli bir adama sordu:

   - Telefon edebilir miyim?

   - Size jeton vereyim…

   Bozuk parayı uzattı, ustaca sızarak salonun dip tarafına vardı ve camlı kabine kendini kapattı. Bu defa, Fontane cevap verdi, Lhomond kapıdan dört adamın, önlerinde, kırmızı, beyaz ve mavi jeton desteleriyle poker oynadıklarını gördüğü sırada söyleyeceklerini söylemişti.

   Bu işyerinde şüphesiz bir gün kendisiyle davası olacak kişiler vardı. Bu onu rahatsız ediyordu. Oraya girmiş olmakla kendini hemen hemen suçlu hissediyor, ister istemez karısına kızıyordu.

    Karısı, Léopoldine’in önünde, tavrını ve yaşamın vücudundan kaçıp gideceğini hisseden birinin sabit bakışını sürdürmeye, kendini mecbur mu sanıyordu? Herkesin kendine baktığı izlenimiyle hiçbir şeye bakmadan salonu geçti, kapıyı açtı, doğru önündeki sokağa daldı. Ellerinde birer şemsiye bulunan bir erkekle bir kadına az kalsın çarpıyordu.

   Anlaşılmaz şekilde mırıldandı:

   -Özür dilerim…

   Bir kaç adım attıktan sonra döndüğünde, yarın kendisine hâkim yardımcılığı yapacak olan divan üyesi Frissart’ı tanımıştı. Selamlaşmadılar. Bu, tuhaf oldu. Yoksa Frissart onu tanımamış mıydı?  Peki, niçin karısına doğru eğilmiş, birkaç metre daha ileride kendisi de gizli bir hareketle dönmüştü?

   Aynı yöne gidiyorlardı. Lhomond çiftin ardından gidiyor, adımını hızlandırıyordu, şu anda konuşmaktan kaçınıyordu. Frissard’lar, o tarafta oturdukları için, Abbesses sokağının sağına geçtiler ve iki şemsiyenin durakladığı evlerinin eşiğinden, onun geçtiğini gördüler.

   Fontane’ın evinde, birinci kattaki pencere aydınlıktı, eczanenin kapısının altından ışık sızıyordu. Yaşlı Fontane sabahlığıyla inmemişti, ama üzerine bir pantolon ve bir siyah ceket giymek zahmetinde bulunmuştu. Aşağıda hava soğuk olduğundan, karısı boynuna, örme bir atkı sardırmıştı.

   -Karımın da, benim de, hiçbir şey işitmediğimizi anlayamıyorum. Bataryalar eskimiştir. Yarın sabah kontrol ederim.

   Ucunda morumsu bir şişlikle sonlanan uzun bir burnu vardı, Lhomond onu ilk kez takma dişsiz görüyordu. Şu anda şurubu hazırlamakla meşguldü.

   -Reçeteyi geçen hafta yenilememiş miydim? diye sordu.

   -Sanırım karım hizmetçi kadını göndermişti, evet. Perşembe ya da Cuma olacak.

   Fontane şaşırmış görünüyordu. Doktora olduğu gibi Lhomond’a da ısrar etmeye cesaret edemedi, önemsemiyormuş gibi, sormakla yetindi:

   -Son günler hastalığı çok mu ağırdı?

   -Hayır. Her zaman aynı. Yalnız, bu akşam, dalgınlıkla şişeyi düşürdüm, şişe kırıldı. Bu gece ihtiyacı olmayacağını umuyordum…

   Çevrelerinde, ilaç şişeleri, kavanozlar, hazır ilaç yığınları ve tanıtım ilanları, tek bir ampulün ışığında, eczacıya olduğu kadar hemen hemen hâkime de yabancı değildi, zira o kırk yılı aşkın, Fontane’dan alırdı; daha önce, çocukken, tezgâhların kendisi için yüksek olduğu, ayaklarının ucuna basıp yükseldiği dönemde oraya gelirdi.

   -Ümidederim yarın kendini daha iyi hissedecek, dedi ihtiyar.

   -Ben de öyle düşünüyorum.

   Bu, doğru değildi. Ağır ceza mahkemesi toplantısı olduğu zamanlar hiç de öyle olmuyordu. İşi yoğun olduğunda, daha çok tedirgin oluyordu, sorumluluğu daha çok oluyordu, karısı, onun yaşamını daha karmaşık hale sokmaya gereksinim duyuyordu. Garip olan şu ki, kocası ona kızmıyordu. Yalnız, zaman zaman, akşam yemeğinden sonra olduğu gibi, karşı koyamadığı bir anlık sabırsızlık duygusuna kapılıyordu. Bilinçliydi. Onu tanıyor, hakkında hiçbir yanlış düşünce beslemiyordu. O halde ona niçin kızacaktı?

   Arkasından kapı sürgüsünü çevirmek için kapıya kadar uğurlarken, Fontane onun sesinde bir çeşit kızgınlık fark etti:

   -Kar yağabilir!

   -Evet. Ama tutmayacak.

   Bu, ne biri ne de öteki için önemli değildi. Onlar artık karda oynamayacaklardı, artık kardan adam yapmayacaklardı, artık kayma yeri belirlemeyeceklerdi. Kar tutsun ya da tutmasın, bu ancak çocuklar için önemlidir. Onun yaşındaki kişiler için, daha da ötesi eczacının yaşı için, bu sadece rahatsızlığı yansıtır, kauçuk ayakkabılar giyme zorunluluğunda olmak, kaldırımı açtırmak, ya da, yine, arabayla, kaza risklerine atılmak anlamına gelir.

   Bu ona dokundu, yolun sonuna kadar düşündü. Niçin, her yıl, aynı özlemle söylemeyi sürdürüyordu:

   -Kar tutacak.

   Ya da:

   -Kar tutmayacak.

   Morcelle’lerin evinde,  misafirler gitmiş, ikinci katta, yalnız bir pencerenin ışığı yanıyordu. Bayan Morcelle ile kocası briç oyunundan ve dostlarından konuşarak elbiselerini değiştiriyor olmalıydılar.

   Anahtarı cebinde aradı, arkasından kapıyı kapattı ve sürgüyü çevirmeyi unutmadı. Ev geniş olunca, ses yankılanıyordu. Laurence yatağından her şeyi işitiyordu, şayet adam, sürgüyü çevirmeyi akıl etmediyse, kadın homurdanmaktan geri durmazdı:

   -Biliyorsun, herhangi biri içeri girdiğinde uyuyamıyorum.

   Hatta sürgü sürülmüş olsa bile, işittiğinden emin olmadığı için adam çoğu kez aşağı inmek zorunda kalırdı.

   Islanmış olan şapkasıyla pardösüsünden kurtuldu, merdivenden çıktı ve karısının odasına girdi. Onun bulunmadığı her an, karısıyla aşçının bir heykel hareketsizliğinde kaldıklarına, insanın inanası gelirdi. Demir grisi saçları tokaların üstünde yuvarlanmış olan Léopoldine’in, o sırada, yüzünde, duygu ve düşünceleri anlaşılmaz bir ifade vardı. Laurence’ın nöbet geçirdiğine inanıyor muydu? Yoksa inanmıyor muydu? Ona acıyıp acımadığını, kendini ona mı adadığını ya da ondan nefret mi ettiğini bilmenin imkânsız olduğu gibi, bunu çözmek de imkânsızdı. On sekiz yıldır, kocası öldüğünden beri onlarla yaşıyordu. Onlara tadına doyulmaz yemekler yapardı, birkaç ayda bir değişmesi gereken hizmetçi kadınlara hayatı zehir ederdi.

   Onlar hakkında düşüncesine kimse karışmazdı.

   -İşler iyi mi? diye sordu.

   Léopoldine ayağa kalktı, o esnada Bayan Lhomonde hareketsiz kalıyor, kocasının gidip gelişini gözüyle izliyordu. Adam:

   -Kar yağıyor, diye haber verdi.

   Kadınların ne biri ne de öteki tepki göstermedi. Kapının yanında bulunan Léopoldine, cevaptan emin olarak sordu:

   -Bana ihtiyacınız olacak mı?

   Adam “hayır” dedi. O yine sordu:

   -Her zamanki gibi, saat yedide mi?

   Adam hep sabah yedide kalkardı, zira Adliyeye gitmeden önce, aşağıda, çalışma odasının sessizliğinde çalışmak, hoşuna gidiyordu.

   Su bardağının üzerine şişeyi eğdirerek, damlaları saymağa başladı.

   -…dokuz… on… on bir… on iki!

   On üçüncü damlayı düşürdüyse, ya da sadece on bir damla koyduysa, karısının gözbebeklerinin üzerinden, bir gölge gibi geçtiğini görürdü.

   İlacı içti, o sırada aşçı kadın, koridorda, bir eli kapı kolunun üzerinde, kapıyı kapıyordu.

   -Sinirlenmemeye çalış. Fontane’ı uyandırmakta geciktim.

   Eczaneye varacağı ve döneceği zamanı hesap ettiğini biliyordu. İlaç, anında etkisini gösterdiği için, birden, hemen hemen doğal bir sesle konuşabildi.

   -Gece zili var sanıyordum.

   -Zil çalmadı. Bataryanın bitmiş olacağını düşünüyor.

   -Ne yaptın?

   -Bresson sokağının köşesinde bir bara girdim ve ona telefon ettim. Buraya dönmekten daha az zaman alırdı.

   Kadın Armando barını bilmiyordu, normal yaşam sürdürdüğü dönemde yoktu.

   -Hep gece yarısı barların kapalı olduğunu düşünürdüm.

   -Bu öyle değil!

   -Ya!

   Dudaklarını kıvırarak nabzını yeniden eline aldı.

   -…altmış altı…altmış yedi…altmış sekiz…Görüyorsun!

   Adam yanılmıştı. Günde on kere, önleyemediği böyle gafları oluyor, ağzını açtığı anda susmasının daha iyi olacağını anlıyordu. Kadın nabzının ya da ateşinin normal olduğunun, ne de, iyi göründüğünün veya gözlerinin parlak olduğunun söylenmesinden hoşlanmıyordu.

   -Çalışman bitti mi?

   -Hayır. Daha yarım saatim var.

   -Niçin yarın sabah bitirmiyorsun?

   Ona açıklamanın ne yararı vardı? Yirmi dört yıldan beri birlikte yaşıyorlardı, bir önceki akşam dosyalarını gözden geçirmeden, bir Ceza Mahkemesine asla başkanlık etmediğini, Ağır Ceza duruşmasına gitmediğini bilirdi. Bu ille de olacak değildi. Başkaları öyle yapmıyordu. Belki de kendi yönünden aşırı bir kuruntuydu. Hatta belki de bir çeşit kendine olan güven eksikliğini gösteriyordu? Hep alışkanlık haline mi gelmişti, hemen hemen bir aşırı bağlılıktı.

   Israr edebilir, dayanabilirdi. Hiçbir şey odasına tekrar gitmesine ve birkaç dakika içinde dosyayı gözden geçirmeyi bitirmesine engel değildi, ne var ki bir tuhaf alışkanlığı tatmin etmek maksadıyla, ıstırap çekmeye mahkûm ettiğini bilmediğini ona bırakmamak için, birkaç dakika içinde, Laurence’ın yeniden iç çekişini ya da yatağında kımıldadığını duyabilmeliydi.

   -İyi! Yarın sabah çalışırım.

   Olana boyun eğmek daha kolaydı, belki de gerçekte, bu ona acı bir hoşnutluk sağlar mıydı?

   -Bir ihtiyacın var mı?

   -Ne ihtiyacım olacak?

   -Fazla sıcaklık hissediyor musun?

   -Hayır.

   Alından da olsa artık öpüşmüyorlardı. Elbisesini çıkarmaya gitti ve dosyayı evrak çantasına tekrar koydu. Gümüş çıngırağın onu çalışmasından kopardığı zaman bıraktığı piposunu yeniden yakmıştı. Sabahlığını giymiş, yanan odunun üstünü külle örtmek için ocağa eğildi. Merkezî ısıtma sistemi evde vardı, ama odasında ve çalışma odasında bizzat kendinin beslediği bir odun ateşi bulundurmaktan hoşlanıyordu.

   Son bir kere yandaki odaya geçti.

   -İyi geceler, Laurence.

   -İyi geceler.

   Banyo odasına vardı, tekrar geldi, yatağa girdi, ışığı söndürdü, oysa kırmızımsı bir ışık açık kapıdan ona ulaşmayı sürdürüyordu, odunlar yavaş yavaş sönerken çıtırdıyordu. Grogu ve aspirini almayı unutmuştu, tekrar kalkmaya cesaret edemedi ve inanamayacağı kadar çabuk uyudu.

   Üç aydır evlerinde çalışan hizmetçileri Anna, bir fincan kahve getirerek onu uyandırdı. On dokuz yaşındaydı ve bir ıslah evinden çıkmıştı.

   -Perdeleri açıyorum?

   “Evet” dedi, kahvesini içmek için yatağına oturdu, kafası kazan gibiydi. İki pencereden de, henüz ağaran tan yerinin içinde, caddenin kararan dallarını fark etti.

   -Kar hep yağıyor mu?

   -Hayır. Hava soğuk. Don olabilir. 

   Anna hâlâ ter ve yatak kokuyordu.

   -Banyo küvetini doldurayım mı?

   Başıyla “evet” işareti yaptı ve o çıkmadan sordu:

   -Hanım nasıl?

   Hizmetçi kadının ilk işi, sabah onun odasına girerken, ara kapısını kapatmaktı.

   -Sanırım uyuyor.

   Anna’ya göre, hiç şüphe yoktu, Laurence’ın hastalığının trajik hiçbir yanı yoktu ve muhtemelen diğer yardımcılarla birlikte o da hanımıyla alay ediyordu. Belki Lhomond’la da. Farklı bir tarzda. On üç yaşından beri, erkeklerden deneyim edinmişti ve on altı yaşında, polis onu piyasadan çekip aldığında Paris kaldırımlarının ve Halles semtinin kıdemlisiydi.

   Erkekler arasında bir ayrım mı belirliyordu? Gözünde, hepsi aynı hamurdan yapılmamış mıydı, kaprislerini ve zayıf yanlarını öğrendiği müşterilerinin hamurundan?

   Onlara kin beslemiyor gibiydi, aksine, Lhomond da dâhil, onlara hem eğlenen, hem de koruyan bir gözle bakıyordu. Kendinden hiç bir şey istememesine şaşıyor olmalıydı, yalnız kaldıkları her defasında, son derece alışkın olduğu davranışı bekler görünüyordu. Onun kafasındaki, patronunun ötekiler gibi davranmasına engel olan, utangaçlık ya da karısından korkması değil miydi?

   -Léopoldin’e kahvaltıyı yarım saat içinde hazırlamasını söyleyeyim mi?

   Bu, çoğu kez temizliğine ayırdığı zamandı,  “evet” işareti yaptı, yorganı üzerinden atmak ve yataktan kalkmak için Anna’nın çıkmasını bekledi.

   Bacaklarının cansızlığı sebebiyle, gribin başladığından nerdeyse emindi. Sekiz günden beri onu düşünüyordu. İki yıl önce, aynı dönemde, Ağır Ceza mahkemesine başkan gösterildiği sırada, daha önceki günler kendini son derece kötü hissetmişti ve Manière davasının devam ettiği üç gün onun için işkence olmuştu. O zaman, üstelik nezleydi, her sabah, yanına yarım düzine mendil alıyordu. Yerel gazeteler her haberde “Başkanın burnundan” bahsederek onunla kibarca alay etmişlerdi.

   Sıcak banyo iyi mi gelir, yoksa aksine, güçten mi düşürür, diye kendi kendine sordu, sonunda banyoya girdi; az kalsın uyuyup kalacaktı. Tıraş olurken yüzünü kesti, bu da bir belirtiydi. Geriye iki eksperin raporunu okumak kalmıştı: Savcıların gösterdiği profesör Lamoureux’nünki ile savunmanın gösterdiği doktor Bénis’ninki. İlk bakışta, farklılık o kadar akademikti ki iki uzman doktor teknik terimleri, konuşma diline çevirmeye tenezzül etmemişlerdi.

   Karısının odasından, öksürük sesi işitti, gitmemeye özen gösterdi, zira bu, aralarında bir çeşit anlaşmaydı. Sabahleyin, onun odasına ancak çağrılınca giderdi, nadiren de, Léopoldine uyanınca, Laurence gümüş çıngırağı kullanırdı. Bazen, adam evde kaldığında, bütün günü karısı onu çağırmadan geçiyordu. Bürosundan, mutfakta zilin çaldığını işitiyor, bazen hizmetçi kadının tepsilerle inip çıktığını görüyordu. Yabancı kaldığı bir yaşam kapalı odada geçip gidiyordu ve sadece akşam yemeğinden sonra hastabakıcı turu denebilecek görev başlıyordu. Masaya oturduğunda:

   -Nezle mi oldunuz? diye Anna sordu.

   -Nerden anladınız?

   -Parlayan gözlerinizden. Ve sesinizden.

   Yeterince uyumamıştı. Kahvenin her zamanki tadı yoktu. Hemen hemen hiçbir şey yemedi, bürosuna vardı ve kendisi için bir kâbus olan Lambert dosyasına gömüldü.

   Bu öyle kötü bir zamana rastladı ki, başından beri, lüzumu muhakeme kararı ile İstinaf Mahkemesi raporundan dolayı tam olarak hoşnut olmamıştı. Sorgu hâkimi Honoré Cadoux bazen öfkelendirecek derecede titiz, ciddi bir hâkimdi. Birkaç gün önce davayı birlikte konuşmuşlardı.

   -Aklında hiçbir şüphe yok mu?

   Hukuk eğitimini birlikte gördükleri için birbirleriyle sen diye konuşuyorlardı.

   -Hiçbir şüphe yok. Benim tanıdığım gibi kurul üyelerini tanıdığın için, kuşkusuz, itirafları tercih ederdim. Ama bu itiraf edecek biri değil. Ben onu altmış defadan fazla, odamda kabul ettim, bu bana onu inceleme zamanı verdi. Avukatı Jouve, hafifletici şartları isteyerek, suçlu olduğunu kabul etmeyi tercih edecekti.

   Ortalık aydınlanmıştı. İki büyük pencere caddeye bakıyordu, zemin kat ancak arabaların tavanını görecek kadar yüksekteydi. Ağaçların bir yanı nemden kararmıştı, dallardan sular damlamayı sürdürüyordu. Karşıda, açık bir pencerenin arkasında, beyaz boneli bir oda hizmetçisi görünüp kayboluyordu. Bu, Paradés’lerin eviydi. Bayan Paradés, Lhomond’un hayatında gördüğü en güzel kadındı, az sonra biri, bebek arabasında bir bebek, öteki, sokakları geçmek için elinden tuttuğu küçük bir oğlan, iki çocukla, mavi pelerinli çocuk bakıcısı çıkacaktı.

   İki, üç kere, kararsız, sıcak mı soğuk mu olduğunu bilmeden, odunları yerleştirmek için yerinden kalktı.

   Saat dokuz buçukta, deriden bir evrak çantasına belgelerini yerleştirip yola çıkma zamanı gelince, duraksadı, kitap raflarının üst tarafında, içki dolabı hizmeti gören dolaba yöneldi.

   Her zaman içki içmezdi, masada, şarabına su ilave ederdi. Önceki akşam grog içmeyi unuttuğu için, sanki küçük bir bardak alkol, konyak ya da rom, ne olursa olsun, ruhunda, çekmekte olduğu bu nedensiz can sıkıntısından onu belki kurtarabilirdi. Çalışma odasında bardak yoktu. Zili çalmak yerine, yemek odasının yanında bulunan ofise bardak aramaya gitti, dönerken merdivenden inen Anna ile karşılaştı.

   Bardağı görünce, suçüstü yakalanmış gibi Anna gülümsedi, utanmıştı, zira Anna sonunda zayıf yanını yakalamış gibi oldu. Yine de az bir “fin” doldurdu ve ilaç niyetine bir dikişte içti, içki kanını başına çıkarmıştı.

   Adliye Sarayı Fontane eczanesinden hiç de uzakta değildi, karşı yönde, caddenin aşağısındaydı, oraya gitmek için nadiren arabaya binerdi. Duruşmadan önce içmeye fırsat bulacağı tek pipoyu tüttürerek yürüdü.

   Şehir gri renkteydi; taş duvarlar üzerinde yağmurdan, siyah izlerle, tek düze bir gri renk. Beklediği gibi, Adliye Sarayının sütunları altında çok kalabalık vardı, iki, üç fotoğrafçı makinalarını ona yöneltti.

   -Müsaade eder misiniz Sayın Başkan?

   Bu gibi şeylere alışkındı. Oraya savcı yardımcısı olarak geldiği dönemden beri Adliyeyi ziyaret eden bir röportaj muhabiri Lhomond’un elini sıkmaya geldi.

   -Suçsuz olduğunu savunmaya devam ediyor mu?

   -Dün öğleden sonra durumu yine öyleydi.

   -Bu durumda, artık değişmeyecek. Görüşmek üzere.

   Çalışma odasına giden koridor boyunca Lhomond birçok kişiyi eliyle selamladı. Kapının yanında, cüppesini giymiş olan üye Frissart ile karşılaştı, kendine her zaman baktığı gibi bakmadığı izlenimi edindi. Gözlerinde acımayla karışık bir merak vardı ve Lhomond önceki gece Armando’dan çıkışını, Bayan Frissart’ın yön değiştiriyormuş gibi yaptığını hatırlayarak aniden kızardı. Hâkim Frissard onu mu aklına getirmişti...

   Bir açıklama için ağzını açtı, ama bir şey söylemedi, zira her açıklama gülünç olacaktı ve durumunu daha da kötüleştirecekti.

   -Salon dolmuş! dedi Frissart. Üçüncü Odaya kadar kulvarda pek çok insan var.

   -Ya!

   Ona yine birkaç şey söylemesi gerekti, ama bu o derece istem dışı oldu ki aklına bir şey gelmedi. Neden sonra, çalışma odasına girdi, evrak çantasını büronun üstüne koydu, şapkasını ve siyah pardösüsünü çıkardı. Zabıt kâtibi yiğit Landis, ayin eşyası bakıcısı gibi kaçınır tarzda, cüppesini dolapta aramaya giderken: 

   -Günaydın, Başkan Bey, dedi.

   -Günaydın, Landis. Kızınız iyi mi?

   -Evet, biraz daha iyi. Doktor diyor ki…

   Kızı menenjit olmuştu.

   Landis onun giyinmesine yardım ederdi ve bu esnada Lhomond, Frissart gibi, zabıt kâtibinin yüzünde de alışkın olmadığı bir ifade belirtisi gördüğünü sandı. Hemen yansıtmadı. Aynı anda birçok şey düşünüyordu, kan beynine sıçramıştı, teninde can sıkan bir sıcaklık hissetti.

   Mırıldanmak üzereydi:

   -Sanırım gribe yakalanıyorum.

   Belki de telefon çaldığı için, mırıldanmaktan vaz geçti, daha sonra içini karartan bir sürprizle Landis’nin yüzü aklına geldi.

 

 

 

                                       2

 

                Carmes sokağının eldivencisi

 

 

   Salon geniş olmaktan çok, yüksekti, duvarlar koyu renk meşe kaplıydı, kutu kutu tavanıyla bir kiliseyi ya da, daha çok bir manastır mihrabını andırıyordu.

   Şu sırada, yine her şeyin ahşap olduğu Kurul salonuna, Mahkeme Heyeti giriş yapacağı anı bekliyordu, Lhomond meslektaşlarını cüppe ile görünce her defasında bir katedralin ayin eşyasının bulunduğu yerde ayine hazırlanan piskoposluk kurulu üyelerini aklına getirirdi. Mübaşirin « Heyet! » diye duyurduğu esnada, beklemekte olan bir kalabalığın uğultusu birden bire bir çeşit kilise sessizliğini hatırlatan dinsel bir sessizliğe döndü ve nerdeyse dinsel törenlerde olduğu gibi bir hareket yapıp başlığını çıkarması için içten gelen bir ciddiyetle yargıç yardımcılarının oturmalarını bekledi.

   O gün, karısının kendisini Başkan mevkiinde hiç görmediğini söylemesi onu şaşırtmıştı. Geçmişte ceza davası oturumlarında bulunmuştu, ama kocası ancak dört yıldan beri Ağır ceza mahkemesine başkanlık ediyordu, yani o kendini odasına kapattıktan sonra.

   Sağında, iki jandarmanın arasında, Dieudonné Lambert’in sanık sandalyesinde oturduğunu biliyordu, o tarafa dönmekten kaçınıyordu, bakışlarını, tavandan sarkan kocaman üç yuvarlak elektrik lambasının iki, üç yüz kişiyi aydınlattığı kalabalığın üzerinde rasgele dolaştırdı. Hava çok sıcaktı. Her zaman hava salonda, ya çok sıcak ya da çok soğuk olurdu, radyatörler inanılmayacak derecede ıslık sesi çıkarıyordu. Lhomond, tecrübesiyle, az sonra iki ya da üç pencereyi açması için mübaşire işaret etmeyi düşünebilirdi. Gerçekte, orta boy bir katın yüksekliğinde olan pencereler açılmıyordu, ama her birinin kare şeklindeki parçalarından yalnız biri açılırdı. Onlara boy yetişmezdi; bir ip yardımıyla çalıştırılır ve her defasında yaşlı Joseph’in birçok dakika harcaması gerekirdi, o sırada herkesin dikkati onun üzerinde toplanırdı.

   Hâkim yardımcılarından biri, Hâkim Delanne, sessizlik içinde ilk o hafifçe öksürdü, sıra Lhomond’a gelmişti, o da sesini açmak için sert bir şekilde öksürdü. Bu bir çeşit uyarıydı, bir açılış seslenişi. Sanki bilmiyormuş gibi, Başsavcı Arme

mieux’nün, kırmızı cüppesiyle savcılık sırasında yerini aldığından emin oldu ve bakışları savunma mevkiindeki Jouve’un zayıf yüzünün üstünden kayıp geçti.

   Beklemek halka uzun gelmişti. Damdan düşercesine bir oturum hiç açmamıştı, şüphesiz, tiyatroda olsa, balkondaki seyirciler ayaklarını yere vururlardı;  saflardan bir öksürük patladı, sonra bir başkası, sonra yine bir başkası ve sonuçta biri gürültülü şekilde sümkürdü.

   -Jüriyi kuracağız.

   Sesinde kendine güveni yoktu. Sola döndü, orada yirmi kadar hemen hemen şık giyimli kadın ve erkek, düzenli bir biçimde bekliyordu.

   -Sesi, kendininki gibi, henüz düzeyini bulmamış olan zabıt kâtibi, çağrı yaptı, bir ihtiyar salonun dip tarafından seslendi:

   -Daha yüksek!

   Ses bir ton yukarı çıktı.

   -Vespéraux, Hubert, Joseph.
   -Burada.

   - Roche, Jean, Marcel, Auguste.
   Bir kadın ilerledi, doktor raporu olan bir kâğıt uzattı.

   -Patinet, Rosalie, Catherine.

   -Burada.

   İnsanlar, salonda, Lhomond’un kendilerine dikkatle baktığını sanıyor olabilirlerdi, oysa bakışları gerçekte birini ötekinden ayırmaksızın çehrelerin üzerinden sadece geçiyordu.

   İsimler isimleri kovalıyordu. Mübaşir, o listeyi okumayı bitirince, birinin ismini rastgele söyledi, çıkan ilk isim bir kadınınki oldu.

   -Kabul etmiyoruz! diye Jouve oturduğu banktan sert bir şekilde itiraz etti.

   Az daha sonra, diğer kadınları da kabul etmeyecekti ki o sırada Başsavcı, kendi yönünden, şehirdeki en önemli iki sinemanın sahibi olan Gaston Roulet’ye itiraz etti.

   Savunma avukatı, kadınların kendileri gibi bir kadını öldürene karşı fazla sert olacaklarını mı düşünüyordu? Savcı, kendi yönünden, görüntüyle, özellikle sinema görüntüsüyle uğraşmanın, belli bir çevrenin insanları için, hoşgörüde önyargılı yapacağına inanıyordu.

   Bu Lhomond’un kafasını karıştırdı, onu bir az üzdü.

   Yedi ismi belirlemek gerekiyordu. Jouve, kocası kamu hizmetlerinde müteahhitlik yapan, tek kadın, Bayan Falk’u reddetmedi, nedenini Allah bilir.

   Formalitelerin ortaya çıktığı her seferde, Lhomond’un ağzının tadı yoktu, zabıt kâtibinin bakışlarını hatırlaması üzerine, çalışma odasında, alkol kokabileceğinin farkına vardı. Küçük bir kadeh almıştı, belki hemen hemen bir şey yememiş olması ve midesinin boş olmasından dolayı, bütün bir akşam içmiş gibiydi. Hâkim yardımcılarına, özellikle de solunda, bir yaprak kâğıt üzerine geometrik şekiller çizen Frissart’a doğru dönmekten kaçınıyordu.

   Frissart ile karısı, gece, onun şehrin barlarında gizlice içtiğini mi düşünüyorlardı?

  Lhomond sanığın tarafına bakmaya karar verdiğinde ve onun bakışlarının üzerine dikildiğini fark ettiğinde geriye sadece görevlendirilecek bir jüri üyesi kalıyordu. Bu neden onu rahatsız etmişti? Ne başını geri çevirmek, ne de gözlerini öne eğmek istemedi. Ona uzun zamandan beri dikkatle bakan adam da kımıldamadı, kendi yönünden, şüphesiz düşünmekle, kaderinin en çok bağlı olduğu kişiyi tanımakla, tartmakla meşguldü.

   Otuz iki yaşında ince ve adaleli, sağlam yapılı, gür saçlı, kahverengi gözleriyle küstah bakışlı bir oğlandı. Ne sabırsız ne de sinirli görünüyor, şapkası şeritli iki jandarmanın arasında, seyredenlerin çoğundan görünüşte daha da rahattı.

   Tam gülümsemiyorsa da, yüzünde, bir az meydan okuyan, alaycı bir gülümseme vardı.

   Kurası tutmayan ya da kendilerini istenmemiş gören jüri üyeleri, salonda boşu boşuna, oturacak bir yer aradıktan sonra, istemeye istemeye çekip gidiyorlardı. Diğerleri, ortalarında siyahlar içinde, başında tüylü küçük bir şapka bulunan Bayan Falk’la kendilerine ayrılan sıralarda oturuyordu.

   Lhomond’un elleri terlemişti. Gribin başladığından emindi. Görüşme alçak sesle yapılan konuşmalarla başladığı için, tokmakla vurdu, mendiliyle alnını sildi, Lambert’e dönerek söze başladı:

   -Adınız, soyadınız.

   Avukat Jouve ayağa kalkmasını işaret etmek için müvekkiline döndü. O da kolay anlaşılır bir ses cevap verdi:

   -Lambert, Dieudonné, Jean-Marie.                           

   -Doğum yeriniz ve tarihi.

   Bu kimlik sorma geleneğiydi ve sorulara cevaplar, ayin geleneğinde ayetlere verilen cevaplar gibi art arda geliyordu. Lambert sinekkaydı tıraş olmuş, kulak memesinin yanında hâlâ biraz pudra duruyordu. Çoğunlukla köylülerin Pazar günleri giydiği gibi üzerinde koyu mavi bir takım elbise vardı ve Lhomond ayakkabılarının sarı olup olmadığını kendi kendine sordu.

   -Babanızın adı ve mesleği.

   -Lambert, Auguste, René, iplik fabrikasında işçi.

   -Hayatta mı?

   -Hiç bilgim yok.

   -Babanızın hayatta olup olmadığını bilmiyor musunuz?

   -Onu son defa Roubaix’de gördüm, on beş yıl oldu, daha sonra birbirimizle ne karşılaştık ne de yazıştık.

   -Anneniz?

   -Marie Lambert, Clérec doğumlu.

   -Yaşıyor mu?

   Salonda anlaşılmaz bir hareketlilik oldu, ne cevap vereceği merakla bekleniyordu.

   -Sanırım. Olabilir.

   -Yaşadığından emin değil misiniz?

   -Hayır.

   -Mesleğiniz.

   -Bordeaux sokağındaki Hulot ve Sandrini garajında tamirciyim.

   -Evli misiniz?

   Bir saniye duraksadı, dudaklarından çıkacak sözü dinleyicilerin sabırsızlıkla beklediğini hissetmesi üzerine, meydan okumaktan vazgeçerek bu tarafa döndü:

   -Dul.

   -Çocuklarınız var mı?

   -Hayır.

   Yine mevcut formalitelerden başka, hiçbir şey yapılmamıştı,  daha şimdiden kalabalık içinde bir hareketlilik oldu. Bunları hisseden Avukat Jouve, bulunduğu bankta keyfi kaçarak kıpırdanmaya başladı.

   -Oturunuz.

   Başkan bilinen uyarıyı şu anda avukata yöneltiyordu.

   -…Vicdanınıza ya da kanunlara olan saygıya karşı bir şey söylememeli ve kendinizi nezaketle ve ölçülülükle ifade etmelisiniz…

   Seyrek, kırmızımsı saçları, kalın camlı gözlüğüyle, uzun boylu ve ihmalkâr biri olan Jouve, başıyla kabul ederek bir öğrenci gibi yerine yeniden oturdu. Otuz yaşını henüz geçmişti, bu onun ilk ve önemli davasıydı, eğer Lhomond yanılmıyorsa, Ağır Cezada ilk defa, savunma yapıyordu.

   İhtiyar mübaşir Joseph, ayağa kalkmalarını işaret ettiği jüri üyelerine yaklaşıyor, Lhomond da onlara yasanın öngördüğü küçük nutku ezbere söylüyordu.

   -…Tanrının ve insanların önünde yemin ediyorsunuz ki…

   O bu cümleleri ezbere biliyordu.

   -İsminiz söylendiğinde, el kaldırın ve belirgin şekilde söyleyin:

   “- Bu konuda yemin ederim!

   Ötekilerden önce, Bayan Falk’un duraksayarak, sinirli bir şekilde, başkanın gözlerine baka baka yüksek tiz bir sesle seslediği sırada bir kahkaha koptu:

    -Bu konuda yemin ederim, Hâkim Bey!

   Sıra zabıt kâtibinin iade yazısını ve iddianameyi okumasındaydı. Kendini kimsenin dinlemediğini bildiği için tek düze bir tonda, çok çabuk okudu, ilk sıralardakiler arkalarında kimin bulunduğunu bilmek için geriye bakmaya başladılar, birbirlerine elle işaret ediyorlardı, o sırada sanık, iki elini dizlerinin üzerinde düz tutmuş, yüzleri bir biri ardından inceliyordu.

   Frissart eğilerek mırıldandı:

   -Saat kaçta ara vereceksiniz?

   Salonun dip tarafında, kulvarda dolup taşan seyirciler sebebiyle açık bırakılan kapının üstündeki elektrikli büyük saat on biri gösteriyordu.

     -Belki saat yarıma doğru, diye Lhomond elini ağzına tutarak cevap verdi.

   Okunan metinleri ezbere biliyordu. Jüri üyeleri, gazetelerden olayları bildikleri için, artık onu dinlemiyorlar, ama ilgilenir görünüyorlardı, içlerinden biri bir yaprak kâğıt üzerine kurşun kalemle notlar alıyordu.

   Yavaşça, bir sisin dağılması gibi, başlangıçta çok çeşitli bir kitle olan seyirciler, ortaya çıkıyor, her biri kişiliklerini kazanıyorlardı; yüzlerin biri diğerinden, şu ya da bu şekilde ayrılıyor, Lhomond ise bu kişileri tanıyordu. İlk sırada, örneğin, ismini hatırlamadığı bir kadının yanındaki, Bayan Frissart kocasının saygınlığını paylaşıyormuş görünüyordu. Astragan bir manto giymişti, tiyatroda bir programı tutar gibi, dizlerinin üstünde bir sabah gazetesi vardı.

   Kimi cüppeli birçok avukat, başka bir dairedeki savunmasından önce bir göz atmak için geliyor, çoğu da tanıkların kapısının yanında ayakta duruyordu.

   -Sanırım Paris’ten beş gazeteci gelmiş, diye Birinci Hâkim yardımcısı olan hâkim Delanne, fısıldadı.

   Jüriye en yakın radyatörden ıslık sesi çıkıyor ve adamlardan biri sanki patlamasından korkuyormuş gibi endişeyle sürekli arkaya dönüyordu.

   Hava çok sıcaktı. Lhomond, pencerelerden birine yönelirken herkesin dikkatini üzerine çeken Joseph’e işaret etti, bu sırada Lhomond’un bakışları sekizinci ya da dokuzuncu sırada oturan bir kadın seyirciye takıldı.

   Zabıt kâtibi hep okuyordu, öksürükler salonun bir ucundan ötekine birbirine cevap veriyordu.

   Lhomond kaşlarını çatmıştı, ayni zamanda iki resim zihninde üst üste geliyordu. Sekizinci sıradaki kadının önceki gece Armando barında yüksek taburelerde oturan, şöyle bir gördüğü kadın olduğundan emindi, kendine hiç yabancı gelmemişti.

   Kadın yüzünü ona döndüğünde, niçin aceleyle başka tarafa baktığını şimdi anlıyordu.

   Bu, kendini en az yedi yıl öncesine götürüyordu, tam yedi yıl önce, zira bu Royan’da tatillerini geçirdikleri yıldı. Seyirci kadınla Royan arasında hiç ilişki yoktu, ama işin iç yüzünü iyi biliyordu, iki olay da aynı yıl olmuştu.

   İsmi dilinin ucundaydı. İsminin Lucienne olduğundan emindi, çünkü isminin karısının kuzeninkiyle aynı olduğunu fark etmişti, aralarında az çok benzerlik vardı. Méra mıydı? Hayır. Soyadının herhangi bir yerinde “a” vardı, ama Méra değildi. Zaten önemi de yoktu. Onu şaşırtan şey, yine bu şehirde bulunmasıydı. Hep Carmes sokağında mı oturuyordu? Hâlâ eldivenci dükkânı var mıydı?

   Bugün o şeyleri düşünmemeyi tercih ederdi. Ayrıntılar aklına yine de birbiri ardından geliyordu, oysa zabıt kâtibinin bir fotoğrafın arkasındaki zemin gibi donuk ve gri sesi kendini duyurdu.

   Sol tarafında bulunan Frissart, hep çizim yapıyor, şu anda, arabesk tarzda süslediği baş harfler çiziyordu. Üç köşeli çenesiyle, şişman ve üzgün görüntüsüyle hâkim Delanne’a gelince arkaya yıkılmış duruyor, ellerini karnının üstünde bağlamış, yarı kapalı gözkapaklarının arkasındaki küçük gözleriyle halkın sayımını yapıyordu.

   Lhomond, bakışlarının durmadan çevrildiği kadına Birinci Hukuk Dairesinde rastlamıştı, yanılmıyorsa, o zamanlar yirmi yaşındaydı, şimdi otuz beşinde görünüyordu. Çok değişmemişti. Uzaktan değerlendirdiği kadarıyla, artmasa da, onda dikkatini çeken bu niteliği sürdürmüştü, kıyaslamasa saptamakta güçlük çekerdi.

   Örneğin, Laurence ya da Bayan Frissart veya kadın arkadaşlarının çoğu o niteliğe sahip değildiler. İnsan onların eş olarak, evin sahibesi, özellikle de evin sahibesi olarak, çoğunlukla ailenin annesi olarak doğduklarını düşünürdü.

   Diğer taraftan, Bayan Paradès, evliydi, evinin sahibesiydi, iki çocuğu vardı, salonda bulunan hanımla az çok aynı derecede bu özelliği taşıyordu.

   Böylesine çok rastlamamıştı. Böyleleri tiyatroda, sinemada görülürdü, ama şüphesiz bu oynadıkları bir rol müydü, günlük yaşamda farklı mıydılar?

   Onun gibi bir hanımla evlense daha mı mutlu olurdu? Böyle bir soruyu kendine soramıyordu. Belirsizdi. Sokakta bazı çiftlerle karşılaştığında ve özel yaşantılarını hayal ettiğinde, bu uzaklardan, gençlikteki hayallerinden geliyordu.

   “ Girard’a karşı Sauveur Davası.”

   Soyadı aklına gelmişti: Lucienne Girard! Ekim ayıydı, tatilden döndükten az sonra, bir avuç davacının, dava vekilinin, avukatın bulunduğu Birinci Dairenin sıkıcı ortamına, o aniden bir nefes parfümlü bir dişilik getirmişti.

   Bugün olduğu gibi, siyah bir ipek çorap giymişti, bu onun için bir çeşit üniformaydı.

   -Alfred Sauveur, hırdavatçı, Carmes sokağı 57 numarada bulunan binanın sahibi, mahkemeden kiracısı Lucienne Girard’ın evi boşaltmasını, ayrıca zarara karşı önemli bir miktar para ve bulunduğu yeri yasa dışı amaçlarla fuhuş yaptırmakta kullandığı için tazminat ödemesini istiyordu.

   Bu defa yine, Lhomond soru sormadan önce sesini açmağa çalışmıştı.

   -Size yöneltilen olayları kabul ediyor musunuz?

   Kadın sadece şöyle cevap vermişti:

   -Hayır, Hâkim Bey.

   -Davacının açıkladığına göre suç ortaklığıyla bazı…

   O ismi tamamen unutmuştu. Gerçekte yirmi bir yaşında olan, ama on yedi yaşındaymış gibi görünen bir genç kız söz konusuydu, öylesine zayıftı ki, belki de kansızdı. Hiç karşılaşmamıştı. Daha sonra onu görme fırsatı olmuştu.

   -Bu kız benim satıcım, Hâkim Bey. Bu beyden kiraladığım mağazamda eldiven satışı yapıyorum, orası için kiramı düzenli olarak ödüyorum…

   Avukatı yoktu, avukat tutmayı reddediyordu, oysa mahalledeki polis komiserinin ve başka iki polisin tanıklık belgesini çantasında getirmişti.

   Lhomond mesleğinde ilk defa, çalışmalarının uygulamasında tam bir dürüstlük göstermemişti. Kararı sekiz gün kadar sonrasına ertelemişti. Kadın iki gün sonra, sabah on bire doğru, yalnız bulunduğu çalışma odasında onu görmeye gelmişti. Olanlara dayanır hâli yoktu, kendini masum bir genç kız gibi göstermek istemiyordu.

   Şu anda kendini dengeli bulmuyorken şimdi bunu düşünmek de neyin nesiydi? Bunun için geldiğini anlayarak durumdan yararlanma duygusuna kapılmıştı, gülümsemesi, tavırları ve sesine kadar hepsi bir davetti.

   Şüphesiz erdemlilikten olduğu kadar, korkudan yapmamıştı.

   Hukuki alanda, zaten, hemen her zaman olduğu gibi fahişelik söz konusu olduğunda, kesin deliller olmuyordu. Davacı, Sauveur belli çıkar karşılığında para verdiğini ileri sürerek hiçbir tanığı parmaklıklara taşımamıştı.

   Lhomond davayı reddetmişti. Bilinçli olarak, ne yaptığını, ne istediğini bilerek, dar Carmes sokağından geçtiği akşama kadar haftalar, hatta iki ay, üç ay geçmişti. Mağaza ufacıktı, vitrinde on iki çift erkek eldiveni ve birkaç kravat vardı.

   Bu hayatının en gülünç anılarından biriydi. Laurence’ın iki yıl sonra yaptığı tarzda, elini göğsünün üzerine koymuş, rahatsız edici bir heyecanla içeri girmişti. Dükkânın dip tarafında koyu renk kadife bir kapı perdesi bulunuyordu, orada görünen kişi ümit ettiği gibi Lucienne değildi, on yedi yaşlarında görünen satıcı kızdı.

   -Matmazel Girard yok mu?

   Geçmişte olduğu için ona gerçek değilmiş gibi geliyordu. Aralık ya da Ocak ayı olmalıydı, zira öğleden sonra saat beşte, hava kararmıştı. Koyu renk gölgeler kaldırımdan geçiyordu, mağaza o derece kötü aydınlatılmıştı ki orada sanki sarımsı bir toz dalgalanıyordu. Tezgâhın yanındaki bir gaz sobasını hatırlıyordu.

   -Patron hanım meşgul, ama isterseniz buyurun, bekleyin…

   Cevap vermek için ağzını açmıştı:

   -Daha sonra gelirim.

   Gelmeyeceği belliydi, satıcı kız kadifeden kapı perdesini daha önce kaldırdığı için, başka bir sebepten çok, utangaçlıkla, sakarlıkla onu izlemiş ve her ikisi de alaca bulaca minderli bir divan ve bir koltukla döşenmiş arka odada birlikte olmuşlardı.

   -Daha önce geldiniz mi?

   -Hayır.

   -Bayan Lucienne’i tanıyor musunuz?

   Kız çok sarışındı, açık bir teni ve elbisesinin altından sivrilen armut gibi iki küçük göğsü vardı.

   -Çok oldu mu?...diye sordu.

   Kız güldü, dükkânın dip tarafından asma kata çıkan sarmal merdivene doğru, kurulmuş makine gibi döndü.

   -Sigaranız yok mu?

    -Pipo içerim.

   -Önemli değil.

   Yer bulunmadığı için, bir koltuğa oturmuştu, kız da, karar veremeyerek, çevresinde dönüyordu.

   -Şehirden misiniz?

   -Evet.

   -Ticarethaneyi bilmiyor muydunuz?

   -Sadece birkaç haftadan buyana biliyorum.

   Aniden yanına gelerek, dizlerinin üstüne çöktü, onun elbisenin altında çıplak olduğunu hissetmesi Lhomond’un arzusunu uyandırmıştı.

   Lucienne’i göremedi. Orada bir çeyrek saatten çok kalmamıştı, sokakta, üzerine bir oda kokusu yapışmıştı.

   Carmes sokağından bir daha geçmedi. Kaçınmak için birçok defa yolunu değiştirmişti. On yedi yıldan sonra, ilk defa, orada, halkın sıralarında, siyah giysili kadını yeniden görüyordu, ona göre belli bir anda, yabancı bir kalabalık içerisinde ikisi de aynı ortama ait olan kadınla sanık arasında sanki sırdaş bakışmalar gidip geliyordu.

   Kadın Lhomond’a bakmıyordu, en azından kendine dikkatle baktığı her defasında ona bakmadı ve birden anladı ki zabıt kâtibi susmuş, iki hâkim yardımcısı kendisine doğru dönmüştü.

   Başlığını giyip gitmek ve Dieudonné Lambert’in sorgusunu öğleden sonraki oturuma bırakmak istedi. Frissart’a saat on iki otuzdan bahsetmişti. Saat on iki değildi. Röportajcı gazetecilerin şu ana kadar gazetelerine telefonla bildirecekleri hiçbir haber yoktu.

   Sorgudan önce, şahitlerin çağrılmasını gerçekleştirmek kalıyordu, listeyi zabıt kâtibine verdi.

   İsminin açıklanması üzerine, her biri ayağa kalkıyor, küçük bir kapıya doğru yönelip gözden kayboluyordu, öyle ki yerler boşalıyor, koridordan koşan kimseler tarafından çabucak dolduruluyordu. Lambert’e:

   -Ayağa kalkın, dedi.

   Bugün oynadığı rolü on defa, tamı tamına on dört defa oynamıştı, ama ilk defa bundan rahatsızlık duyuyordu, sanki kendisiyle gerçek arasına bir perde çekilmiş gibi ya da gerçek özünü yitirmiş gibiydi. Yahut da bunun aksi miydi, yüzler bu defa kendine tam ve gerçek şekliyle mi görünüyordu?

   -İddianamenin okunmasını işittiniz mi?

   -Lambert kafasını salladı. Jouve cevap versin diye ona doğru döndü:

   -Evet, Başkan Bey.

   -Üzerinize binen yükümlülüklerin ağırlığının bilincinde misiniz?

   Lambert, cevabı kendine fısıldar diye avukatına baktı.

   -Evet, Başkan Bey.

   -Cevap verirken, Jürideki Beylere dönün.

   Jürinin sırasının üst tarafında, Tüylü şapkasıyla Bayan Falk’un da dâhil olduğu yedi baş, sanığa özel bir günde bulunduğu duygusu verse gerek, zira gülümsemesini durduramadı. Gerçek şu ki, bu şekilde sıralanmakla, kendilerini kasıntılı göstererek, bir çeşit gülünç duruma düşüyorlardı ve fotoğrafçıya poz verir gibiydiler. Az sonra ya da yarın, yaşamına ya da ölümüne en son yetkili olarak karar verecek olan onlardı.

   -Tamam, Başkan Bey.

   -Lambert’de, fuar günleri köyün iyi giyinenlerinde hissedilen alaycı bir özgüven vardı.

   -Yapacağınız bir açıklama var mı?

   -Bu defa avukatına danışmadı, sanki cevabını uzun zamandan beri hazırlamış gibi anlaşılır bir sesle:

   -Masumum, dedi.

   Lhomond ona dikkatle baktı, şaşırdı, önceden hazırladığı soracağı soruların bulunduğu sayfaların üzerine eğildi.

   -Kaç defa mahkûmiyet aldınız?

   -Üç. Aklandığımı saymıyorum.

   -İlk tutuklandığınızda kaç yaşındaydınız?

   -On yedi.

   -Hangi maddeden?

   -Ne dediniz?

   -Ne suçu işlediğinizi soruyorum.

   -Bisiklet çalma! Öyle söylediler. İddia etmekte ısrarlıyım, çünkü gerçekte onu ödünç almıştım, iade etmeği düşünüyordum.

   -Nerede oldu bu?

   -Paris’te, 20 nci bölgede.

   -Düzenli çalışıyor muydunuz?

   -İş bulduğum zaman.

   Lhomond, kalabalıkta istemeyerek siyah giyinmiş olan kadının yüzünü aradı ve onda bir çeşit acıma okuduğunu hissetti.

   -Polis raporları, o zamanlar, çok kere ihtiyaçlarınızı karşılayan kadınlarla yaşadığınızı söylüyor.

   -Kadınlardan arkadaşlarım oldu.

   -Geçelim. İkinci mahkûmiyet?

   -Marsilya’da.

   -Sebep?

   -Darp ve yaralama. Vieux-Port’da bir barda kavga çıktı, polis beni enseledi.

   -Yine elinizde kırık bir şişenin başını tutuyormuşsunuz.

   -Kendimi savundum.

   Onun için bunun bir oyun olduğuna insan inanabilirdi. Aslında, herkesin dikkat merkezi olmaktan dolayı oldukça küstahtı ve cevapları yargıçlardan ve jüri üyelerinden çok seyircilere yöneliyordu.

   -Üçüncü mahkûmiyetiniz?

   -Durun, hatırlayayım…

   Bir gülme yükseldi ve Başkan tokmağı kaptı, ama onu kullanmaya gerek kalmadan gülme son buldu.

   -Lyon’daydı. Bir yük treninde yolculuk ediyordum…

   -Soruşturma ortaya koydu ki siz, gerçekte, yük vagonuna, bedava yolculuk yapmak için değil, ama kolileri çalmak için girdiniz, bir suç ortağı da otomobilde hemzemin geçidin yakınında bekliyordu.

    -On dokuz yaşındaydım.

   Lhomond notlarına göz attı, kafasını salladı.

   -Doğru. Burada görüyorum ki askerlik hizmetinizi Cezayir’de yapmışsınız.

   -Onbaşı olarak da bitirdim.

   -Sadece sorularıma cevap verir misiniz?

   -Peki, Başkan Bey.

   -Mariette Le Bras ile hangi dönemde karşılaştınız?

   -Altı yıl önce, Montluçon’da.

   -Montluçon’da ne yapıyordunuz?

   -Michelin fabrikasında kamyon sürücüsü olarak çalışıyordum.

   -O da aynı fabrikada mı çalışıyordu?

   -Hayır. O bir lokantada garsondu.

   -Kaç yaşındaydı?

   -O sırada mı?

   Hesap etti, alnını kırıştırdı.

   -On sekiz yaşında.

   -Ailesiyle mi yaşıyordu?

   -Ailesi Finistère’de ikamet ediyor.

   -Yalnız mı yaşıyordu?

   -Ona rastladığımda, öyleydi. Önce Pierre ve Paul’le kalmıştı.

   -Lhomond gözlerini istemeyerek Mina Frissart’ın yüzüne dikti,  onun gözlerini havaya kaldırdığını gördü, sanki o bu şekilde dava hakkında düşündüğü her şeyi belli eder gibiydi. Aşağı yukarı kırk beş yaşındaydı, çok esmerdi, o derece kötü makyaj yapmıştı ki ağzı kanayan bir yara gibi görünüyordu. Crucher’de doğmuştu, Frissard onunla karşılaştığında, Gambetta caddesinde satıcıydı.

   -Onunla hemen evlenmediniz mi?

   -Hayır, Başkan Bey.

   -Yine de onunla karı koca gibi yaşıyordunuz?

   -Aynı odada yatıyorduk.

   -Onunla ne zaman evlendiniz?

   -İki ay sonra.

   -Hangi sebepten evlenmeye karar verdiniz?

   -Sanırım o evlenmek istediği için.

   -Ya sen?

   -Serbest kalsam daha iyi olurmuş. Burada olmazdım.

   Bu defa, Lhomond tokmağını kullanmak zorunda kaldı, zira bir uğultu büyüyerek kalabalıktan yükseliyordu.

   -Korumalardan gösteriye katılan herkesin derhal dışarı çıkarılmasını rica ediyorum.

   Sessizlik yatıştı, o sırada sanık başıyla iyi oldu der gibi seyircilere döndü.

   Lhomond bir an kendini yeniden notlarının içinde buldu. Oturumda sorduğu sorular da dâhil kendine başarı yaratmak için değildi, ama amacı, samimi bir şekilde jüri üyelerine sanığın ve çevresinin mümkün olduğu kadar tam bir görünümünü vermekti. Böyle olunca, bu kendine olaylar kadar önemli görünüyordu. Eğer Lambert, herkesi kendine karşı ayaklandıracak tavrı seçiyorsa, devam etse de,  bu Lhomond’un hatası değildi.

   Şişman Delanne o anda eğilerek mırıldandı:

   -Edepsiz!

   Kırk beş yaşındaydı, bekârdı. Tırnakları kara, giysileri kir pas içindeydi.

   -Nerede ve ne zaman evlendiniz?

   -Le Havre’da, hangi yıldaydı şimdi bilmiyorum. Dört yıl önce. Hesaplayın. 11 Haziran.

   O, dudaklarına halkın bağlı olduğunu hisseden bir aktör gibi davranıyordu, rolünü oynamadan edemiyordu.

   -Gidip Kanada’da yaşamaya karar vermiştim, bana Mariette’le evlenmezsek onu götüremeyeceğimi söylemişlerdi.

   -Kanada’ya gitmediniz mi?

   -Pasaportumu kabul etmediler.

   -Karınızla çocuğunuz olmadı mı?

   -Hayır, yaşamadı.

   Çenesi sıkılmıştı.

   -Ölü doğmuş bir çocuğunuzun olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?

   -Evet.

   -Karınızın öldüğünde hamile olduğunu biliyor muydunuz?

   -Bu farklı.

   -Açıklayın.

   -Dört yılda en az on defa hamile kaldı.

   -Ve her defasında, çocuk düşürme önlemlerine başvurdu, değil mi?

   -Onları düşürüyordu.

   -Kendi mi?

   -Evet.

   -Kendi kendine mi?

   -Arkadaşlarından biri, tıp öğrencisi bir oğlan, işin püf noktasını ona öğretmişti.

   -Siz de suça ortak mıydınız?

   -Ben onunla uğraşmıyordum.

   -Sizin için önemsiz miydi?

   -Benden başkalarından olması daha bir şanstı.

   Seyircilerin bir defa daha gösteride bulunmasını beklemeden, Lhomond tokmağını kaptı, ama bu ancak geri dönen bir iç çekiş gibi oldu.

   -Karınızı seviyor muydunuz?

   -Niçin olmasın, yoksa onunla birlikte kalabilir miydim?

   -Boşanmayı hiç düşünmediniz mi?

   -Asla.

   -Sevgilileri var mıydı?

   -İstenmediği kadar.

   -Biliyor muydunuz?

   -Çok defa, biliyordum. Başka zamanlar, hayır. Önce, saklıyordu. Sonra, saklamadı.

   -Tepki göstermiyor muydunuz?

   Lambert ona o derece meydan okuyan bir bakışla baktı ki Lhomond sorduğuna pişman oldu. Bu, bununla beraber sanığın karakterinin açığa çıkarılması gereken bir özelliğiydi.

   -Kıskanç mıydınız?

   -Evet.

   -Tanıklar az sonra ifadelerinde karınızı dövdüğünüzü söyleyecekler. Kabul ediyor musunuz?

   -Evet.

   -Bir yıl kadar önce, onunla sizin aranızda bir şiddet sahnesinin ardından, doktorun onun başında birçok yere dikiş atmak zorunda kaldığını kabul ediyor musunuz?

   Ağzı hoşnutluk ifade eden bir sırıtmayla gerildi.

   -Doğru.

   -Son iki sene, aynı işveren için çalışmışsınız.

   -Hulot ve Sandrini. Onların bana kırgın olmaları için bir sebep yok.

   -Haftada bir, iki defa evinize sarhoş olarak, bazen de körkütük sarhoş olarak dönermişsiniz.

   Cevap vermedi, sanki cevap belliydi, hâkim ağzında konyağın tadını yeniden hisseder gibi oldu.

   -Karınız öldüğünde bir metresiniz varmış.

   Cevap yok.

   -Kabul ediyor musunuz?

   -Kızlarla buluşmak içimden geçti.

   -Geçen kış, özellikle birini görmüşsünüz, doğru mu? Hélène Hardoin’dan bahsediyorum.

   -İyi dosttuk.

   -Aranızda başka ilişki yok muydu?

   -Elbette, vardı.

   -Onunla evlenmek niyetinde olduğunuzu kendisine söylemeği düşünmediniz mi?

   -Evet, ona söyledim, ama evlenmek fikrinde değildim.

   -Karınızın haberi var mıydı?

   -Evet.

   -Bu konuda kıskanç görünmüyor muydu?

   -Sürdürdüğü yaşama bakılırsa, o kıskanç olma hakkına sahip olacak son kişiydi.

   -Bununla beraber 7 Ocak tarihinde, Merciers sokağındaki bir barda, karınız sizi Hélène Hardoin ile aynı masada otururken görmüş, ona saldırmış, çantasını almış, bağırarak sokağa fırlatmış ve şöyle demiş:

   “-Geldiğin gibi git yoksa gözünü çıkarırım!

   Lambert itiraz etmedi.

   -Olanlar doğru mu?

   -Mariette’in bunu kıskançlık yüzünden yaptığı söylenemez, ama Hélène’e manto satın aldığım için yaptı.

   Saat on ikiyi yirmi geçiyordu. Pencerenin açık olmasına rağmen, sıcaklık soluk keser olmuştu, ama Lhomond ertelemek için sorgulamayı yarıda kesemiyordu. Şimdi jüri için, kendisi için sorduğundan daha az soru soruyordu.

   Sorgu hâkimi Cadoux, Lambert’in suçluluğundan şüphe etmiyordu. Bayan Frissart, hemen, anlamlı bir şekilde gözlerini havaya kaldırmıştı ve hâkim Delanne tartışmaya girmeden mırıldandı:

   -Edepsiz!

   -Carmes sokağının siyahlar giyinmiş kadını, Lucienne Girard, Lambert’e gülümsedi, anlıyormuş gibi, her ikisi de aynı dili konuşuyorlarmış gibi, ona gülümsemeye devam ediyordu.

   -Jürideki Baylara, bildiğiniz kadar, bütün ayrıntılarıyla, 19 Martta olanları anlatır mısınız?

   Lambert, neresinden başlayacağını bilemeyerek sessizlik içinde bir müddet sallandı, fikrini almak için Başkan’a baktı. Avukatı yarı ayağa kalkmıştı, kulağına bir şeyler söyledi.

   -Bir Cumartesi günüydü, dedi duraksayan bir sesle. Öğleden sonra saat altıya kadar garajda çalıştım, saat altıda bir yakın arkadaşımla garajdan çıktım. Birlikte iki, üç kadeh içtik. Kahvede biri Gelino’dan söz etti.

   -Gelino hakkında ne biliyorsunuz?

   -Mariette’in sevgililerinden biri. Pazar satıcısı. Şehre geldiği her defasında, cebi parayla dolu olurdu, onunla âlem yapmaya giderlerdi.

   -Devam edin.

   -Çenesini kırmak için onu aramağa başladım, ama arkadaşım Fred beni sakinleştirdi.

   -Sonra ne oldu?

   -Arkadaşıma otobüse kadar eşlik ettim, sonra bir bara girdim.

   -Yalnız mı?

   -Evet. Tanımadığım müşteriler vardı, ama tek başımaydım.

   -Barın ismini hatırlıyor musunuz?

   -At Nalı, askeri hastaneye yakın.

   -Devam edin.

   -Birçok kadeh içtim, saymadım, sonra eve doğru yola koyuldum.

   -Akşam yemeği yemediniz mi?

   -Hayır. Vakit geçmişti.

   -Hangi ruh halindeydiniz?

   Lambert soruyu tam olarak anlamamıştı.

   -Hangi düşünceyle eve dönüyordunuz?

   Şüphesiz Mariette’le bir kavga çıkaracaktım. Gelino ya da ötekilerden biri aklıma geldiği her seferinde olduğu gibi.

   -Sonra?

   -Başka bir bara girdim.

   -Hangisine?

   -Şimdi hatırlamıyorum. Bizim evden çok uzakta değil.

   Sürekli kanı beynine çıkmış olan Lhomond, yemeğe gitmek ve belki de doktor Chouard’a bir ilaç sormak, ona uğramak için oturumu bitirmekte acele ediyordu. Ateşi olduğundan emindi, nabzını yoklaması üzerine şaşırdı, her zamankinden daha hızlıydı.

   -Kapıya konulacak kadar içtim.

   -Saat kaçtı?

   -Gardaki duvar saatini göremeyecek durumdaydım.

   -Ama yine de evinize döndüğünüzü hatırlıyorsunuzdur?        

   -Zemin kattaki kapıyı ittiğimi hatırlıyorum.

   -Kapıyı anahtarınızla mı açmıştınız?

   -Hayır.

   -Kapı açık mıydı?

   -Sadece onu itmem yetti, bildiğim bu. Hem zaten ileri doğru düşecek oldum.

   -Bu size tuhaf gelmedi mi?

   -Düşünmeye gerek duymadım. Merdivene doğru dönüp bağırdım:

   “-Mariette! Buraya gel, alçak…

   Zamanında durdu.

   -Sizden özür dilerim. 

   -Sonra?

   -Yukarda, odada gürültü işittim. Yukarı çıkmak istedim.

   -Ne yapacaktın?

   Lambert cevap vermeden ona baktı.

   -Karınızı gördüğünüzde…

   -Onu görmedim.

   Şu anda sert konuşuyordu. Bakışları da sertti.

    -Tekrar ediyorum, yukarda gürültü işittim. Çıkmak istedim. Merdivenin ilk basamaklarından aşağı yuvarlandım, polis beni orada ertesi sabah buldu. Gerçek olan bu. Gerisi uydurma.

   Bakışlarını gergin bir şekilde Başkan’a dikti, kendini yalanlamasına meydan okur gibi, sonra, bakışları halka doğru çevrildi ve Lucienne’in üzerinde durdu.

 

                                          3

 

              Paris ekspresi ve taze balık treni

 

 

   Üçüncü Jüri üyesi bankın üzerinde kımıldadı ve yanında bulunan Bayan Falk tarafından cesaretlendirildiği için, alçak sesle onunla konuştu, sonra bir okul öğrencisi gibi parmağını kaldırdı. Lhomond ismini bilmiyordu, ama sakız rengi pardösüsü olan, elinde sarı bir evrak çantası bulunan bu şahsa şehrin sokaklarında sık sık rastladığını hatırlıyordu.

  Olgun yaşta, hâkim Delanne kadar şişman, bön ve üzgün bakışlı, yanaklarında sivilce izleri olan bir adamdı.

   -Üçüncü jürinin soracağı bir soru var.

   -Eğer izin verirseniz Başkan Bey.

   Ayağa kalktı, o derece gözü korkmuştu ki dudakları titriyordu.

   -Garajdan ayrıldıktan sonra, sanık içki içti mi öğrenmek istiyorum.

   -Miktar olarak mı?

   -Hayır. İçtiği içkinin türünü.

   Listesini incelediğinde, Lhomond, isminin Charles Lourtie olduğunu ve sigorta memuru olduğunu öğrendi. Yerine tekrar oturmuş, yükünü hafifletmişti ve görünüşüyle, sorusuyla, onun çok defa artık içmemeyi denemiş, ama başaramamış kendini belli etmeyen bir alkolik olduğuna yemin ederdi. Yaşamı, önemsiz günlük dramlarla damgalanmış olmalıydı.

   “Bu gün aperatif almayacağım…”

   Ya da:

   “Sadece bir kadeh alacağım, yalnız bir kadeh.”

   Belki, saplantıya dönüşen ve onun duvarlara sürtünerek geçmesine sebep olan bir ihtiyaçtan kurtulmak ümidiyle her cins içkiyi denemiş miydi?

   -Lhomond ona sempatiyle baktı, sanığa döndü.

   -Arkadaşınız Fred’le beraber olduğunuzda ne içmiştiniz?

   -Üç şişe Pernod.

   -Ya sonra, At Nalı’nda yalnız mıydınız?

   -Sonra mark içtim. Daha kuvvetli herhangi bir şeye ihtiyacım vardı.

   Lourtie bunu herhangi birinden daha iyi anlıyor görünüyordu.

   -Ya üçüncü barda?

   -Başka bilmiyorum. Ama bununla beraber hatırladığıma göre, herhangi bir yerde, kırmızı şarap içtim.

   Lhomond sigorta memuruna, memnun kalıp kalmadığını sorar gibi döndü, öteki jüri üyelerine, Başsavcıya ve sonra genç Jouve’a, gözüyle sorar gibi baktı.

   -Soru yok mu?

   Aynı zamanda, küçük bir tokmak darbesi indirdi, mırıldanarak başlığını kavradı:

   -Oturuma saat ikiye kadar ara verilmiştir.

   Başlığını giydikten sonra, birkaç kişinin, bilhassa yiyecek bir şeyler getiren ve yerlerini kaybetmekten korkan kadınların dışında, salonda herkes ayağa kalktı, girişte birbirini iten insanlar şimdi sigaralarını yakıyorlardı. İki jandarma, yemek saatini ancak avukatının görmeğe gidebileceği boş bir odada geçirecek olan Lambert’i gözden kaybetmişti.

   Kurul salonunda, Lhomond kimseyle konuşmadı. Rutubetli bir soğuğun ortalığı kasıp kavurduğu sokağa inince, hemen hemen yolu üzerinde bulunan, doktor Chouard’ın evine doğru büyük adımlarla yöneldi.

   Üç çocuğunun hepsi şu anda evlenmiş olan doktor Chouard, geniş beyaz bir evde oturuyordu, orada karısıyla kendilerini kaybolmuş hissediyor olmalıydılar. Sadece bir hizmetçileri vardı, müşterileri buyur etmek için evin temiz kalması gerekirdi, temizliğin büyük bir kısmını Bayan Chouard yapıyordu.

   -Doktor evde mi?

   -Henüz yemek masasında.

   -Bir anlık işim olduğunu söyler misiniz?

   Ortalıkta güzel bir yemek kokusu vardı ve burası şehrin en temiz eviydi. Chouard elindeki peçeteyle ağzını silerek çabucak geldi.

   -Karınız mı? diye salonun kapısını açarken sordu.

   -Hayır, ben. Bu sabahtan beri Ağır Ceza oturumuna başkanlık ediyorum, sanırım ağır bir grip geçirmekteyim.

   Doktor ondan on yaş daha büyüktü ve kendini hırçın gösteren çalı gibi sakalı vardı. Bir şey söylemeden, Lhomond’un dudaklarının arasına bir termometre yerleştirdi,  yeleğinden iri bir altın saat çıkararak, nabzını ölçmeye başladı.

   -Nefes alıp verin.

   Burnunun birini kapadı, sonra ötekini, boyun bezlerini eliyle yokladı, kulaklarına az bir ışık veren bir çeşit alet soktu.

   -Bu ne zaman başladı?

   -Dün, gün boyunca ve akşam kendimi sağlam hissetmedim, bana öyle geldi… Ateşim var mı?

   -38,5 derece. Yatakta istirahat etmeniz gerek. Boğazınıza bakayım.

   Neden sonra, hep sakalının içinden homurdanarak, göğsünü dinledi.

   -Nasıl doktor?

   -Sizi yatmanız için göndermeliyim, ama sanımca yerinize bir başkasının bulunması imkânsız, öyle değil mi?

   -İmkânsız, evet.

   Metal küçük bir etajerin önünde, ayakta, yoğun ve beyazımsı bir sıvıyla şırıngayı doldurdu.

   -Sol kalçanızı… diye emreder şekilde konuştu.

   Ekledi:

   -Penisilin. Adliyeye gitmeden önce yarın sabah beni görmeğe geleceksiniz.

   -Grip miyim doktor?

   -Sanımca öyle.

   Hepsi bu kadardı. Yalnız, eşikte, ekledi:

   -Üşütmekten sakının ve erkenden yatın.

   -Grog almayayım mı, ya aspirin?

   -Hiçbir şey.

   Evine döndüğünde Anna pardösüsünü çıkarmak için onu karşılamaya geldi, o da alışmış olduğu tarzda sordu:

   -Hanım beni sormadı mı?

   -Hayır, Bayım.

   -İyi mi?

   -Her zamanki gibi.

   Yemeğini her zaman tek başına yediği yemek odasına girdi, gazeteyi çatal bıçak takımının sağına açtı, yukarı çıkmadı. Bu, Laurence’la kendisi arasında, hemen hemen bilmeden yaptıkları, yerleşik sözsüz anlaşmaya tersti. Belli sayıda gün esnasında, o şekilde hareket etmişlerdi ki bu, kural halini almıştı.

   Kendisine kahve servisi yapan Anna’ya bakarak, nedenini tam olarak bilmeden Mariette’i düşündü, sonra ismini hatırlamadığı eldivenci dükkânındaki kızı. Onların aralarında sanki bir yakınlık olduğunu belirsiz şekilde hissediyordu. Gözleri acıyordu. Hem uykusuz hem de sinirliydi. Karşıda Bayan Paradès’in, çocuk odası olduğunu bildiği odanın, perdelerini kapattığını gördü.

   Laurence’la çocukları yoktu. Nazik bir konuydu bu. Şimdi bu önemli değildi, ama yıllarca her ikisi de bu soruyu sormaya yanaşmamışlardı. Kendince, bunun karısının hatası olduğuna inanmıştı. Kısırlığın fiziki yapısı ve karakteriyle uyumlu olduğunu düşünüyordu. Bununla beraber, iki ya da üç defa Laurence’ın ondan arkadaşlarına bahsettiğini ve kocasını sorumlu gösterdiğini yakalamıştı. O sebepten onuru kırılmış, incinmiş, ama tartışmamayı tercih etmişti.

   Yalnız bir gün, on yıl kadar daha önce, bir çocuk evlat edinmenin mümkün olacağını yüksek sesle söylemeyi düşünmüştü. Hafiften söylemiş, zemin yoklamak için, kişisel özelliklerden uzak kalarak, daha çok genel anlamda evlat edinmeden bahsetmiş, Laurence’ın tepkisi onun geri çekilmesine sebep olmuştu.

   Söylediklerini tam hatırlamıyordu, ama sözlerinde “katil” diye bir kelime vardı. Şöyle bir şey:

   -Bir katilin neslinden olabilecek bilinmeyen bir küçüğü eve sokmak mı?

   Onu düşünecek hiçbir neden yoktu. Lambert davası onu yeterince kaygılandırıyordu. Ateşinin yargı kararını etkilemesiyle ilgili kaygıları vardı. Ateşi ilk defa olmuyordu. Yalnız kahvenin değil yiyeceklerin de tadı aynı değildi, sadece kokular farklıydı, ama insanları ve eşyayı görüşü de bozulmuştu. Örneğin çocuk konusu, ateşinin olmasına seviniyordu, çünkü olağan üstü dünyalar görmesi için gözlerini kapaması yeterliydi.

   Piposunu yaktı, bırakmak ister gibiydi, ancak hasta olmadığını göstermek için içmeye devam etti, Anna paltosunu sırtına almasına yardım etti.

   -Bana bir atkı verin.

   -Size önceden dışarda don olacağını söylemiştim.

   Henüz don olmuyorsa da, ışık sert ve keskin bir hal alıyordu, ikindi sonlarına doğru muhakkak don olurdu.

   -Léopoldine akşam yemeğine dönecek misiniz diye soruyor.

   Dava bir günde bitiyorsa gelirdi, oturumun akşam geç vakte kadar sürdüğü, gece yarısı da bittiği olurdu. Lambert davasını bugün bitirme şansı az görünüyordu.

   -Belki her zamankinden bir az daha geç dönerim, diye cevap verdi.

   Geçerken insanlar onu selamlıyordu, o da onları şapkasını çıkararak selamladı. İnsanların çoğu bir Ağır Ceza Başkanının kendinden ve fikirlerinden emin olması gerektiğini düşünüyor olmalıydı. Bu aynı zamanda, elli beş yaşında bir hâkimin, Adliye Sarayına girdiğinde, düşüneceği bir fikir değil miydi? Bir zamanlar bir tutkusu vardı, bir gün mesleğini Paris’te bitirmeyi, kendisine zor ve ünlü davaların emanet edildiği büyük Başkanlardan biri olmayı hayal ediyordu.

   Adliye Sarayının basamaklarında, yine sigara içen bir kalabalıkla ve ona doğru dönüp fısıldaşmaya başlayan daktilo ya da satıcı gibi görünen iki genç kızla karşılaştı. Bir ara çalışma odasına çantasını almak için geçti. Cüppesiyle takkesini, boş olan koridora kapısı yarı açık duran Kurul Salonunda bıraktı. O tarafa yönelirken aklında belli bir düşünce yoktu. Belki bu sebepten, cümle zihninin boşluğunda son derece büyük önem kazanmıştı. Büyük bir aydın olan, sadece taşrada değil, ama Paris’te ve yurt dışında da konferanslar veren, hep geniş bir kitleye hitap ediyor görünen Savcı Armemieux’nün gevşek sesini tanıdı.

   -Azizim, beni şaşırtan onu hemen almaması…

   Kendinin söz konusu olduğunu nerden bildi?

   Durduğuna, birincisinden daha açık ikinci bir cümle işittiğine pişmandı:

   -Yıllardır karısının kendisine verdiği yaşantıyla…

   Kapının kanadını itti, kapı, kurul üyesi Frissart’ın karşısında, kapının arkasında ayakta duran Armemieux’ye az kalsın çarpacaktı. Cüppesini sırtına geçiren bu beriki bir an sarsıldı.

   -Ben de kendi kendime soruyordum… ,diye bir şeyler söylemek için anlaşılmaz şekilde mırıldandı.

   Lhomond ona Üçüncü Jüri Charles Lourtie’ninkine benzer şekilde gözlerini büyüterek baktı.

   -…Gece oturumu mu yapsak diye kendi kendime soruyordum…

   Birkaç saniye içinde, Lhomond düşüncesini açıklamak istedi, evvelki gece hayatında ilk defa Armando’ya içki içmek için değil de, -gerçekte hiç bir şey içmemişti- kapı zili çalmadığı için eczacı Fontane’a telefon etmek için gitmişti.

  Bu, en mantıklı, yapılacak en doğal şey değil miydi? Yine onlara, Adliyeye gelebilmek için ilaç olarak bir kadeh aldığını söyleyecek- ve bu sabah çok üzgün görünen zabıt kâtibi Landis’ye- alkolü hissedip etmediğini tekrarlayacaktı-. En iyi delil, oturumdan çıktıktan sonra, kendine penisilin iğnesi yapan Chouard’ın evine gitmesi olmuştu.

   Sustu. Önce kibirden. Belki özellikle de kibirden. Ama aynı zamanda aniden karar aldığı için ona inanmayacaklardı. İnsanlar o derece basit açıklamalardan sezgisel olarak kuşkulanırlar. Hatta onlara kendini çok kötü hissettiğini, duruşmaya sonuna kadar başkanlık etmek için pek büyük bir çaba göstermesi gerekeceğini itiraf etmedi.

   -Yıllardır karısının kendisine verdiği yaşam biçimiyle

   Ondan kimseye söz etmemişti, hatta en iyi arkadaşlarına bile. Karakteri değişmemişti. Ne karamsar ne de endişeli görünüyordu. Aslında, öyle değildi. Yapmacık olmayan bir serinkanlılık edinmişti. Hayatının çerçevesi ister istemez daralmıştı, ama o orada zamanını Sully caddesindeki Adliye Sarayında, zemin kattaki çalışma odasıyla, akşam, bilhassa kışın, yanan odunlarla küçük bir dünya haline gelen odası arasında hoşnutlukla paylaşarak dönüp duruyordu.

   Kendini dağıtan, hep gezinip dolaşan, zamanın sıkıştırdığı ve yükümlülükleri birikmiş Armemieux gibi insanlar yaşamdan çok mu keyif alıyorlar?

   Delanne yakasında yiyecek lekeleriyle, son olarak girdi. Mübaşir başını kapının aralığından geçirdi, Başkana bakışlarıyla sordu, kapıyı ardına kadar açtı ve duyurdu:

   -Mahkeme Heyeti!

   İlk bakışta, seyircilerin çoğunun sabahki yerlerini almış olduğu anlaşılıyordu ve pek az yeni yüz vardı. Ara verildiği sırada, salon o derece havalandırılmıştı ki o yüzden çok soğuktu ve Lhomond radyatörlerin kapalı olup olmadığını anlayamadı. Jüri üyelerinin aralarında konuşmaya zamanı oldu, Bayan Falk yanındaki sigorta memuruna sırlarını açıyor görünüyordu.

    -İlk tanığı içeriye alın.

   Lucienne Girard yerini almıştı, bakışları karşılaştı. Geçmiş yıllara rağmen kendisini tanımamasına imkân yoktu. Yine de yüreği oynamadı; dışa yansıttığı hiç bir şey yoktu, daha önce karşılaştıklarını yansıtan hiçbir şey. Kadın ona duygusuz bir şekilde bakıyordu, az önce iki hâkim yardımcısına baktığı gibi. Lhomond, onun bu haliyle, kimi ortamlarda, yasalardan daha çok kılı kırk yararcasına uyulan yazılı olmayan bazı kuralların erdemliliği içinde hareket ettiğini sezdi.

   Onunla Lambert’in birbirlerini tanıyıp tanımadıklarını düşündü, cevap üzerinde kararsız kaldı. Saldırgan kabalığının içinde, Lambert güzel bir erkekti. Her ikisi de az çok aynı dünyanın insanlarıydı ve her ikisi de toplumdan uzak yaşıyorlardı. Daha önce karşılaşmış olsalardı,  yarın konuşulacak olan Hélène Hardoin diye biri olmayacağı, ama Lucienne Girard olacağı sonucuna vardı. Hatta olayların başka türlü geçeceğine inandı ve sarmal merdivenin aşağısında küçük satıcı kızın kendisine şöyle bir baktığı anısıyla, aklına gelen bir görünümü gülümseyerek başından kovdu:

   -Bayan Lucienne meşgul.

   Düş kurmasına gerek yoktu. Yerine getirilmesi saptanmış bir görevle gerçek, sağlam bir âlemde bulunuyordu ve soruşturmada ilk tanığın ifadesini içeren raporun bir pasajını işaretlemeye kullandığı kurşun kalemi eline aldı.

   Her birinin ne diyeceğini önceden biliyordu, çünkü aylarca, Cadoux’nun onlara sorduğu soruların cevapları gözünün önünde duruyordu.

   -Soyadınız, adınız, yaşınız ve unvanınız.

   -Julien Mabille, otuz dört yaşında, garda şef yardımcısı, Saules sokağı, 41 numara.

    Gelecekteki sağlıklı görünümünü tahmin ettiren yuvarlak omuzlarıyla orta boyluydu, küçük bıyığı, yaşlanmak şöyle dursun onu gençleştiriyordu. Kendini üniformalı olarak ortaya çıkarmamıştı ve takım elbisesi ona gitmemişti.

   -Gerçeği, bütün gerçeği, sadece gerçeği söyleyeceğinize yemin eder misiniz? Sağ elinizi kaldırın.

   -Yemin ederim!

   -Şimdi jüriye geçen Mart’ın 20 sinde olan olaylar hakkında bildiklerinizi söyler misiniz?

   Mabille ifadesini ezberlemişti, unuttuğu bir kelimeyi hatırlamak için gözlerini bazen tavana kaldırarak ezbere söylüyordu.

   -O sabah, saat altıda Petite Vitesse’deki işime başlamalıydım, altıya yirmi kala evimden çıktım. Chemin-de-Fer sokağının en yukarısındaki Saules sokağında küçük bir evde oturuyorum, sözün kısası, çoğunlukla işime, demir yolunu izleyerek giderim.

   Gözlerini ilk defa kaldırdı, bir sonraki diziyi buldu.

   -Kışın, bir elektrik feneri taşırım, ama Martta, o saatte hava aydınlık olur, Pot-de-Fer sokağının hizasına gelince yokuşlu yolun yamacında bir şey fark ettim.

   Lhomond’un göz attığı dosyada, sorgu hâkimi sormak için tanığın sözünü kesmişti:

   -Pot- de- Fer sokağı, yanılmıyorsam, Chemin- de- Fer sokağına diktir. Bu iki yola göre Haute sokağı nerede bulunuyor?

   Lambert’ler Haute sokağında oturuyorlardı. Mahalle şehrin en eskisiydi, bazı evlerin üç yüz yıldır ayakta kaldığı dar ve çıkmaz sokaklar içeriyordu. Çok eski zamanlardan beri, belediye “îlot insalubre=sağlıksız ada” denilen birini kökünden kazımayı tasarlıyordu, ama şu ana kadar ödenecek para onaylanmamıştı.

   Sorgu hâkiminin sorusuna, Mabille cevap verdi:

   -Haute sokağı, Pot-de-Fer sokağının tam altında bulunan Chemin-de-Fer sokağına kavuşur. İkisi arasında aşağı yukarı yüz metre vardır.

    Mahkemede, yararsız olduğunu düşündüğü bu açıklamaları es geçiyordu. Bununla beraber bahse girilir ki bazı jüri üyeleri, örneğin Bayan Falk, bu mahallede asla yollarını şaşırmamışlardı.

   - Adımlarımı hızlandırdım, diye devam etti tanık, zira bir insan vücudu şekli gördüğümü hissetim ve birkaç metre yaklaşınca, trenin geçerken başını ezdiği bir kadın olduğunu gördüm.

   Salonda iç çekmeler işitildi ve bazı yüzler soldu, ön sıralardan bir adam dışarıya çıkma gereği duydu.

   -Baş, daha doğrusu baştan arda kalan kısım, rayların arasında yerde, vücuttan on metre kadar uzakta, demir yolundan belli bir mesafede kırılmış taşların üzerine fırlatılmıştı. Gara doğru koşmaya başladım, oradan hemen polis karakoluna telefon ettim.

   Soruşturma tutanağında yer alan bir ayrıntıyı yine unutuyordu.

   Orada şu okunuyordu:

   Soru. -Daha önce kurbanın kimliği hakkında fikriniz var mıydı?

   Cevap.-Onu ilk bakışta yeşil mantosu ve kırmızı elbisesinden tanıdım.

   Q.  –O halde Mariette Lambert olduğunu biliyordunuz?

   R.  –Sadece ismini biliyordum, mahallede sık sık karşılaştığımız ve ondan bahsedildiğini duyduğum için.

   Bu pasajı unuttuysa da, aniden bir ayrıntıyı hatırladı, onu anlatmak için acele etti.

   -Vücudu bulduğum an, bir ayağının çıplak olduğunu fark ettim. Garın şefi, haber almış, beni 409 kilometreye dönmem, orada sorulara cevap vermem için polisi beklemekle görevlendirdi. Oraya komiserle hemen hemen aynı zamanda geldim, yanında kâtibi ve üniformalı iki polis memuru vardı. Tanımadığım bir doktor az sonra arabadan çıktı, sonra Savcılar kurulundan biri ve Adlî Polisten fotoğraf çeken insanlar çıktılar.

   “Bana belli sayıda soru sordular, onlara elimden geldiğince, bildiğim cevabı verdim.

   Bu ifade hoşuna gitmeliydi, zira onu özel bir tarzda söyledi, ortaya çıkaracağı etkiyi değerlendirmek için Başkana kısaca baktı.

   -Sadece iki tren gece yukarı doğru çıkar. Önce 23.53 de Paris ekspresi, sonra 1.14 de balıkçı treni. Bazen başka yük trenleri de var, ama o gece, bu, sorun olmadı, onu kontrol ettim.

Lhomond ard arda jüri üyelerine baktı, Bayan Falk’un bir soru soracağı izlenimi edindi, ama söz vermek istediğinde o, başıyla “hayır” işareti yaptı.

   -Tanık çekilebilir. Girdirin…

   Jouve, savunma sırasında, ayağa kalkmıştı.

   -Bir soru mu var, sayın avukat Jouve ?

   -Tanığa daha önce kurbanla hangi koşullarda karşılaştıklarını sormanızı isteyecektim.

   -Soruyu işittiniz mi Bay Mabille? Anladığıma göre, Savunma Mariette Lambert’le nerede ve ne zaman karşılaştığınızı öğrenmeyi arzu ediyor.

   -Sokakta. Oturduğu mahalle benimkine yakın. Onun sık sık barlara girdiğini ya da barlardan çıktığını görürdüm.

   -Adamalarla birlikte mi?

   -Hemen hemen birlikte, evet.

   -Sayın avukat Jouve, sorduğunuz bu muydu?

   -Tanığın onu sarhoş gördüğü olmuş mu?

   -Bay Mabille, cevap verebilirsiniz.

   -En az bir defa. İçeri girmeleri istenmediği için bir kafenin kapısını zorlamaya çalışan son derece kızgın üç tayfayla beraberdi. Sanırım polis müdahale etmeye mecbur kaldı.

    Avukat, görünür derecede memnun, bir hususu işaret eden savunucunun klasik tavrı içinde yeniden yerine oturmuştu. Lhomond başkalarını da görmüştü- barodaki avukat beyler de dâhil- bugün kendine, sebepsiz yere, gülünç görünen aynı komediyi oynuyorlardı, önemli bir havaya girmeye çaba sarf eden genç Jouve’a acıdı.

   Lambert’e gelince, dinliyor görünmüyordu. Çenesi yumruklarının üstünde, özellikle kimseye bakışlarını dikmeden salonu seyrediyor ve geçenlerle hiç ilgilenmiyormuş görünüyordu.

   - Soyadınız, adınız, yaşınız ve unvanınız.

   -Martin Reversé, kırk sekiz yaşındayım, Boule d’Or mahallesinde polis komiseriyim.

   Elini kaldırdı, yeminini yaptı, kendinin düzenlediğini raporu okuduğu aynı tonda profesyonel olarak tanıklık etti.

   -Geçtiğimiz 20 Mart günü, sabah saat altıyı on geçe, polis şefi Dorval bana telefonla Pot-de-Fer sokağı hizasında demiryolu üzerinde bir kadın cesedinin bulunduğunu haber verdi. Olay yerine polis şefini adli doktoru ve Savcılar Kurulunu haberdar etme göreviyle görevlendirdikten sonra, kâtibimle ve iki polis memuruyla birlikte olay yerine gittim. 409 kilometrede, şef yardımcısı Mabille’i buldum, az önce gelmişti ve şöyle yaptım…

   Lhomond artık dinlemiyordu. İki, üç defa kulağına gelen sözlerin hepsini birleştirmek için gayret sarf etti, ama sözler, hemen birden bire, sadece monoton bir uğultu şeklini aldı. Acaba, dosyasını çok mu iyi biliyordu? Komiseri de tanıyordu, o, yedi yıl önce, Lucienne Girard’a iyi huy sertifikası vermişti. Politikayla uğraşıyordu, bilhassa belediye politikasıyla ve istediği adaya dört yüz, beş yüz oyu taşıyacağı iddia ediliyordu.

   Massif, rahat bir şekilde giyinmişti, güvenle konuşuyordu ve yakasındaki iliği kırmızı bir kurdele kapatıyordu, Devletin onu üstün görevli saydığını kanıtlıyordu.

   Aklına, Carmes sokağındaki eldivenci dükkânına girmek mi gelmişti? Önemli değildi. Düşüncesinin bu eğim üzerinde kaydığı her defasında, Lhomond onu mevcut realitelere götürmeye çabalıyordu. Bu takıntıdan utanıyordu, onu yükselen ateşine bağlıyordu, ateşinin çıkmadığına emin olmak için, bazen dilini dudaklarının üzerinden geçiriyordu.

   -Saat 7.50 da, tutanak kanıtlandığı ve araştırma Adli Polise bırakıldığı için geriye kalanlar morga kaldırıldı.

   Jürinin arkasındaki radyatör, tıslamasını duyurmaya tekrar başladı. Jouve yeniden ayağa kalktı ve Başkan ona konuşma izni vermek için başını salladı.

   -Kurul tanığa, Mariette Lambert adlı kişinin polis karakolunda tutanağa geçip geçmediğini soracak mı?

   Bu cevabı da Lhomond soruşturmadan biliyordu, ama yine de sorusunu tekrarladı.

   -Geçen yıl 14 Eylül günü bir tek tutanak var, sarhoşluk ve umuma ait yol üzerinde gece gürültü çıkarmak.

   -Üç tayfayla birlikte mi?

   -Üç tayfayla birlikte. Üçü de karakolda yattı.  

   -Başka yok mu Avukat Bey?

   Bu beriki yeniden yerine otururken:

   -Bir sonraki tanığı içeri alın.

   Bu, sonu gelmez sigaralarla bıyığı kırmızılaşmış adli tabip, doktor Lazarre’dı, en çok ölüme, ölülere değgin ve en iğrenç ayrıntıları toplamaktan kötü bir zevk alıyor gibiydi.

   -2o Mart, sabah saat altı buçukta, Boule d’Or polis komiserliğinden bir telefon beni uyardı…

   Gece olmağa başlamıştı, elektrik lambalarının karpuzlarının üst tarafında şimdi bir gölge kuşağı uzanıyordu. Pencereler, griden, sonra koyu griden, siyaha dönüyor, yoğunlaşmış buhar zerrecikleri camlar boyunca yuvarlanıyordu.

   Üç yüz kişi kımıldamadan, konuşmadan, gözlerini aynı noktaya dikmiş duruyordu, biri ayaklarını oynatsa ya da öksürse, gürültü etkisi yapıyordu.

   Lhomond çocukken, kilisede, bilhassa Noel döneminde, kendini dünyanın dışına, hayatın dışına taşınmış sanırdı ve bu onun yüreğini o derece daraltırdı ki bağırmamak için kendini tutması gerekirdi, dışarıda şehrin ışıkları, tramvayların alışılmış gürültüsü, yoldan gelip geçenlerin sesleri ve gazete satıcılarının bağırtıları ise onun kendini gelip rahatlamasıydı.

   Dikkatle, aynı uyuşukluğa maruz kalan Lambert’e bakıyordu. Boş bakışlarla neyi düşünüyor olabilirdi. Hâkim Delanne ve arada bir karısına işaret eden kurul üyesi Frissart neyi düşünüyorlardı?

   Sabahtan beri bir adamı yargılamak için hepsi bir araya gelmişlerdi ve Lhomond’un Başkan olarak hiçbir şeyi değiştiremediği değişmez bir yargılama usulünü izliyor gibiydiler.

   Aylardan beri, 20 Marttan bu yana, polis komiserinin demir yolu üzerinde göründüğü belli bir zamandan beri, adalet makinası hareket halindeydi. Yumuşak huylu, kılı kırk yaran bir adam olan Honoré Cadoux düzinelerle tanığı sorguya çekmişti, onlardan ancak ifadesi temel teşkil edenleri oturum için saklamıştı. On defa, yirmi defa, Lambert’e, avukatının huzurunda, aynı soruları sormuştu. İstinabeler Fransa’nın dört bir yanına gönderilmişti, Paris’e, Marsilya’ya, Lyon’a.

    İçlerinde Delanne’ın ve İstinaf Mahkemesi Başkanı Henri Montoire’ın da bulunduğu dört hâkim, bütün ayrıntıları, sorgu hâkimi tarafından sabırla toplanmış bütün suç kanıtlarını içinde bulunduran lüzumu muhakeme kararını, yaklaşık bir hafta boyunca incelemişlerdi.

   Lhomond son bir defa dosyayı didik didik etmiş, bir hafta önce, Lambert’i çalışma odasının sessizliği içerisinde, Jouve’un ve zabıt kâtibinin önünde karşısına çıkartmış, fikir edinmek için çaba harcamıştı.

   Mariette Lambert’in bir azası kesilmiş kadavrasının, tan ağarırken, demir yolunun şevinde bulunmasından bu yana yaklaşık dokuz ay geçmişti. Nihayet birkaç saat içinde, az çok rasgele seçilmiş altı adamla gülünç siyah şapkalı bir kadın, sadece Dieudonné Lambert’in karısını isteyerek mi öldürdüğüne değil, aynı zamanda cinayetin önceden mi tasarlandığına karar verecekti; bu durumda ölüm cezası verilebilirdi.

   Adli hekim, jüriye bir şahsın ölümünün yaklaşık olarak meydana geldiği saati ortaya çıkaracak ipuçlarını açıklamak için zorlanıyor ve Mariette Lambert’in akşam saat dokuzla on bir arasında öldürülmüş olacağı sonucuna varıyordu.

   Bu, profesör Lamoureux ve doktor Bénis gibi iki uzman tarafından yeniden tartışılacak önemli noktalardan biriydi. İkisinden biri, vücudun maruz kaldığı ısının çok düşük olduğunu hesaba katarak, cinayetin gece yarısından sonra işlenmesinin mümkün olacağını ileri sürüyordu – meteoroloji bürosu da kırağı olacağını resmen onaylamıştı –yani olay Paris hızlı treninin geçişinden sonra olmuştu, eğer bu tez kabul edilirse, daha sonra gelecek bazı tanıklıklar da, geçerliliğini yitirecekti.

   Mariette Lambert demiryolu üzerinde ölmemişti. Her ne olursa olsun, ölümü tren tekerleriyle meydana gelmemişti, zira tekerler başını kazara kestiği sırada, belli bir zamandan beri hayatta değildi, doktor Lazarre böyle açıklıyordu.

   Lazarre samimiydi. Tahmin edilebilirdi ki tanıklık yapmaya gelecek herkes öyleydi. Ve şüphesiz yedi jüri üyesi doğru bir fikir edinmek için çaba göstereceklerdi.

   Ama Lambert hakkında ne biliyorlardı, Mariette hakkında ne biliyorlardı? Boule d’Or mahallesinde bu çiftler gibi yaşayan binlerce insan, kurbanla yakın ilişkisi olan, bilinen ya da bilinmeyen bütün insanlar hakkında ne biliyorlardı?

   Delanne bir kelimeyle kesip attı:

   -Edepsiz!

   Frissart, önceki gece yarısı, Lhomond’un Armando’dan apar topar çıktığını gördüğü için oraya yıllardan beri sıkça gittiği kanısına varmıştı.

   Adliyede ve şehrin başka yerlerinde, pek çok insan yüzlerinde üzgün ifadeyle birbirlerine fısıldıyorlardı:

   -Lhomond kendini içkiye vermiş.

   Dürüst Landis bile! Çünkü o sabah, nefesi alkol kokuyordu!

   İnsan aperatif alabilir. Yemekten sonra bir kadeh içmeye insanın hakkı vardır. Ama sabahın dokuzunda ancak bir ayyaş alkol tıkınır.

   -Karısının yıllarca ona yaşattığı yaşantıyla…

   İlaç olayını bilselerdi ne derlerdi? Ya Laurence, farz edelim, bugün öğleden sonra ölse ne olacaktı, oysa kendi, şimdi, Adliye Sarayındaydı?

   Chouard, geçmişte, Lhomond’un kendisine reçetedeki çok kuvvetli bir dozun striknin içermesi sebebiyle tehlikeli olup olamayacağını sorduğunu anımsamayacak mıydı?

   Chouard yaklaşık olarak şöyle cevap vermişti:

   -Karınızın onu fazla almaya yönlendirileceğini sanmıyorum.

Başka bir deyişle, doktor, isteyerek kendi ölümüne sebep olacak olanın kadın olmayacağına inanıyordu.

    Yine de İntihar etmek için ya da dikkatsizlikle çok kuvvetli bir doz alsa ve ölse, iç organlarında striknine rastlanılır, doktor Lazarre’ın ifadesinde olduğu gibi…

   Chouard onu söylemişti: intihar etmesi için bir tehlike yok. Chouard samimidir de. Dürüst adamdır. Bir karısı, çocukları, torunları var, evleri şehrin en güzeli.

   Eczacı Fontane daha az dürüst değildi. Lhomond’un iki gün önce yenilenmiş olan bir reçeteyi, gecenin ortasında tekrar yeniletmek için onu uyandırdığını unutmak mümkün mü?

   Bu onu şaşırtmıştı. Onun dikkatini çekmişti. Lhomond ona şöyle cevap verdi:

   -Şişeyi düşürdüm, o da kırıldı.

Beş yılda, ilk defa başına gelmedi!

   Bu olay meydana geldiğinde Léopoldine nerede duruyordu, Anna nerede duruyordu? Onu hatırlamıyor. Onlara dikkat etmemişti. İkisinden birinin en azından sesin gürültüsünü işitmemesi imkânsızdı. Sinirlenmişti, o akşam sabrını yitirdi. Tartıştıklarına onlar tanıklık edebilirlerdi.

   Sabah, kahvaltısını henüz yapmıştı, hizmetçi kadından bir kadeh istemek için zili çalmak yerine, ofise kendi gitti. Sabahın saat dokuz buçuğunda, alkol aldı, tek başına, bir köşede, cesaret bulmak isteyen biri gibi bir dikişte kadehi boşalttı.

   Landis nefesinin kokusunu almıştı. Ötekiler de almış olmalılardı.

   Jüri üyeleri ondan ne çıkarabilirlerdi?

   Sabah oturumu sırasında, Lambert’e sordu:

   -Bir metresinizin olduğu doğru mu?

   Şimdi, sanığın bakışının üzerinde bıraktığı etkiyi anladığını düşünüyordu. Başkanın anlayışsızlığından şikâyet etmiyordu, ama kendine aşağılık bir darbe indirmesine çok kızmıştı.

   Lhomond daha fazla ısrar etmedi, Hélène Hardoin özel yaşamları üzerine soru sorulacaklar listesinde yer alıyordu. Hemen karşısına çıkmayacak, çünkü onunla dinlenecek başka tanıklar var ama sırası gelecek.

   Lhomond’un çalışma odasına geçmişte yaptığı ziyaretten bahsetmesi için, hakkında karar vermeden önce, Lucienne Girard hâkim karşısına çıkartılacak mıydı?

   Ya saçlarıyla kirpikleri yarı beyaz, elbisesinin altından bir şey giymemiş olan, ismini unuttuğu satıcı kız?

   Konuyu geçmişte daha uzaklara götürmeye ihtiyacı yoktu. Pekâlâ Germaine Stevard’ın yaşantısını ortaya koyacak biri olacaktı. Çünkü Başsavcı, bizzat kendisi, çok iyi niyetle adresini ona vermişti, zira konferanslarını ve tarihi çalışmalarını daktilo etmesi için ona veriyordu.

   Kısacası, Justin Larminat çağrılmayacak mıydı? O artık şehirde oturmuyor, ama oraya her yıl ailesiyle birlikte eşinin ailesini görmeye geliyordu.

   Beş yaş büyüktü. Yine de olup biten her şeyin ilk sebebiydi.

   Frissard fısıldamak için, bir elini ağzına tutup eğildi:

   -Konuşmaktan hoşlanıyor.

   Doğruydu. Doktor Lazarre ifadesini uzatıyor, süslü cümlelerle onu güzelleştiriyordu. Şaşırtıcı olan, dinleyicilerde soğuk bir gülümsemeye sebep olan iç karartıcı şakalarından birini oraya sokmamış olmasıydı.

   Gölge, yukarda, daima daha da yoğunlaşıyor ve salonun aydınlık kısmının üstüne çöküyor, azar azar onu sıkıştırıyor gibiydi. Dieudonné Lambert, zaman öldürmek için, aşağı yukarı kendisiyle aynı yaşta olan ve ona birazcık benzeyen muhafızlardan birinin üzerine eğilmiş, yarı sesle bir sorun anlatıyordu, muhafız ise ondan sıkılmış, kendine kuralı hatırlatır korkusuyla Başkanı gözetliyordu.

   Birden sessizlik oldu. Adli hekim susmuştu, sırayla jüri üyelerine, Mahkeme Heyetine, Savcılığa, Savunmaya, kendine soru sormalarını ister gibi bakıyordu.

   Kimse kımıldamadı, o esnada, yüzler Louvre’daki belirsiz ışık halesiyle eski tablolardaki kişilerde görülen aynı üzüntü ifadesiyle donmuştu.

   Kâbusundan kurtulmak ister gibi, Lhomond sert bir tokmak darbesi indirdi, mırıldanarak başlığını giydi:

   -Oturum on dakika ertelenmiştir.

   Neden sonra, bütün salon gerginlikten kurtulmak için ayağa kalkarken, Heyet çekildi.

 

                                       

 

                                         4

 

                          Sokaktaki ayakkabı

 

 

 

   Eğik tuttuğu başını çevirmeden Armemieux belirtti:

   -Keyifli görünmüyorsunuz.

   Bir sigar yakmıştı. Yüksek görevli memurlara ayrılmış olan lavabolarda dört beş kişiydiler, Lhomond ile Başsavcı ayakta, yüzleri duvara dönük yan yana bulunuyorlardı, aralarında dar bir mesafe vardı. İkisi de, su dökmek için, giysilerini yukarı kaldırmışlardı.

   Lhomond çocukken ilk defa babasının cübbesini bu şekilde kaldırdığını gördüğünde gülmekten katılmıştı. Olay aynı lavaboda geçiyordu, daha sonra modernize edilmemişti, seramik karoları sararmayı ve çatlak çatlak olmayı sürdürüyordu.

   Armemieux dostça bir tonda konuşmaya başlamıştı. Lhomond ona grip olduğu ve bunun yayılmaya devam eden dedikodulara belki bir son vereceği şeklinde cevap veriyor olmalıydı. Her zaman olduğu gibi, meydan okuyarak yapmadı, çünkü bu sızlanmakla yetinilen basit bir çözüm yoluydu.

   -Bir nezle…

   Arkalarında, diğerleri bir sigara içerek sıralarını bekliyordu, tiyatroda perde araları hissedilen bir koku hâkimdi.

   -Ümidederim yarın akşam bitiririz, diye Armemieux devam etti. Çarşamba günü Angoulème’de bir konferansım var.

   Merak edilen şey şu ki Başsavcıyla beraber olduğunda Lhomond’un haklı olarak babasını düşündüğüydü, zira bu iki adam kendilerini ayıran kuşak farkına rağmen birbirine benziyordu, aynı devre ait oldukları düşünülebilirdi.

   Savcı kırk yaşlarına doğru, erkenden dul kalmıştı, Lhomond’un babası gibi, ne biri, ne öteki tekrar evlenmeyi düşünmemişlerdi. Güzel bir gün, Armemieux, aylaklıktan ya da gönül avcılığı merakından olacak XIX ncu yüzyılın ortasında ünlü bir avukat olan oğul Berryer üzerine bir monografi yazmıştı. Çünkü Berryer’nin herkesin ilgisini çeken davaları, İkinci İmparatorluk zamanında olmuştu. Armemieux bu devri incelemeye yönelmiş ve öyle büyük bir zevkle işe gömülmüştü ki ona kendi yaşadığı devirden daha tanıdık gelmişti. Kraliçe Charlotte, Drouyn de Lhuys, Mme d’Agoult, Morny dükü, uzmanlaşmış tarihçilerden daha silik yüzlerce kişi, onun için tanınmaya değer tek şeydi, çağdaşları kadar canlı varlıklardı.

   Alain Lhomond, o kadar uzak geçmişe sığınmadan, yine de hayatının son yirmi ya da otuz yılını zamanın dışında geçirmişti.

   Yüksek görevli memur olarak, hiçbir tutku beslemiyordu ve sulh hâkimliğinden başka bir mevkii asla kabul etmemişti. Emlak gelirlerine sahip olunduğu bir devirde, bölgede onlarca çiftliğin sahibi bir ailede doğmuştu, Adliyeye aylak kalmamak için girmiş, ama gerçek ilgi alanı Suffren meydanındaki Cercle de l’Harmonie’ydi, 1880 yılında kurulmuştu, kendisi onun son üyelerinden biriydi.

   Dernek artık yoktu. Xavier Lhomond bununla beraber onu en azından dışardan tanımıştı. Sütunlu beyaz cephesi Hôtel de Ville’in karşısında varlığını sürdürüyordu, içerisi sinema salonuna dönüştürülmüştü.

   Eskiden, ne zaman, ikindi sonrası, Suffren meydanının sol kaldırımından geçilse, kristal avizeleri, kırmızı ve altın sarısı duvar kaplamalarını ve yüksek yakalı giysilerin içinde boynu omuzlarına gömülmüş, çok ince pilili gömlek giyinen gözde ihtiyarların portrelerini görmek için yüksekteki pencerelere bir göz atmak istem dışıydı.

   Taht gibi işlenmiş koltuklardaki diğer yaşlılar, yaşayan bu berikiler, kendilerinden öncekilerin portrelerinden daha fazla kımıldamasalar bile, saatlerini gazete okumak ya da iskambil oynamakla geçiriyorlardı, uşaklar vücutlarına yapışan dar pantolonlarıyla etraflarında sessizce kayar gibi gidiyorlardı.

   Sully caddesindeki evde, yine Alain Lhomond’un geniş siyah ipek kurdeleli, monokl takmış otuz yaşında bir portresi vardı.

   Onun için, Lambert davası basit olacaktı ve sanığın düşünebileceği şeyi kendi kendine sorma fikri aklının ucundan bile asla geçmeyecekti.

   Dünya hakkında gerçekten siyah, beyaz kolaycı bir fikre mi sahipti ya da sadece bu bir duruş muydu? Lhomond bunu bilmiyordu zira babası kimseye özel duygularından asla bahsetmemişti, ille de oğluna. Bu ağzı sıkılık dünya adamı olma anlayışının bir parçasıydı.

   O, tanımadığı ve de tiksindiği ya da tiksinir gibi olduğu bir çevrede on yıl kadar önce ölmüştü. Değerinin az olmasından dolayı, biri hariç, çiftlikleri birbiri ardından satılmıştı ve sonunda, önemsiz bir hâkim pansiyonunda yaşamıştı. Harmonie’nin yıkıldığı güne kadar, Suffren meydanında kristal avizelerin altında üniformaları derinine kadar eskimiş kendi yaşındaki uşakların özenli davranışlarıyla kuşatılmış olarak, orada öğleden sonralarını ve akşamları az geçirmemişti.

   Oğlu, o da, kendine bir dünya yaratarak, orada koruyucu bir çevredeymiş gibi büzülerek ölmemiş miydi? Ansızın böyle olması Lhomond’u korkutuyordu. Yaşamının belli bir evresinde, kişisel, kaygılarından sıyrılarak kendini bir çevreye kapatmakla hayattan kaçması, insanın kaderi mi diye kendi kendine soruyordu.

   Eğer öyleyse, diğerlerini anlamak için geriye hangi olasılık kalıyordu? Dieudonné Lambert’in bir dünyası olmadığını düşünmenin artık hiçbir mantığı yoktu, Mariette ‘in ve bütün diğerlerinin de- bir zamanlar Cercle de l’Harmonie’nin olduğu gibi- erişilmesi imkânsız bir dünya.

   O, bunun tecrübesini Germaine Stévenard ile üç yıl önce yapmıştı. O zamana kadar, aşağı yukarı her ay, Paris’e gittiğinde, Etoile semtinde, kibar hoş bir ortamda, gönül alıcı genç bir kadınla karşılaşacağından emin olduğu bir adrese gitmek ona yetmişti.

   Eldivenci dükkânı olayı dışında, kendi şehrinde görev ve sorumluluk bildiği görüşünden dolayı ne ikiyüzlülük, ne de dedikodu korkusuyla benzer hiçbir şey asla başına gelmemişti. Aynı sebepten, kendi dünyasında en ufak maceraya asla izin vermemişti.

   “ Suçluluk kavramının Gelişmesi üzerine” başlıklı denemeyi yazmaya onu ne sürüklemişti? Muhakkak Armemieux ile yaptıkları bir konuşma. Bir gün içtihatta değişmeler ve cinai davalarda ruh hekimlerinin gittikçe artan önemini tartışmışlardı. Lhomond çok konuşmuştu, gidecekleri sırada Armemieux ona şöyle demişti:

   -Bunu kâğıda geçmelisiniz. Eminim Revue de Paris makalenizi yayınlamaktan çok memnun olacak.

   Bizzat kendisi düzenli olarak dergide yazanlardandı. Çok daha sonra, Laurence’ın zilini beklemek için odasına geçtiği uzun akşam vakitleri, makalesi için kaynak toplamaya başlamıştı, bir defasında, yazdıkları bittikten sonra, onu Savcıya okumuştu.

   -Daktilo ettirip bana bırakın.

   Lhomond bu çalışmayı Adliyenin bir memuruna yaptırmak yönünde çok vesveseliydi.

   -Bir daktilocu bayan tanıyor musunuz?

   -Benim tarafımdan, Neuve sokağı, 18 numarada oturan Bayan Stévenard’a gidin. Özenli bir kişi ve hayatını kazanmaya muhtaç.

   -Bir öğleden sonra, Adliyeden ayrılarak gösterilen adrese gitti. Sessiz bir binanın ikinci katında, kırk yaşlarına tam olarak girmemiş bir kadın tarafından karşılandı. Lucienne Girard gibi esmerdi, az çok aynı şişmanlıkta, kavisleri aynı yumuşaklıkta, teni aynı hoş görünümdeydi. Daire, küçük, zevkle düzenlenmiş, bir manastır odası kadar temiz ve yalındı.

   -Oturun, Hâkim Bey, Başsavcı Beyin duyurduğuna göre bana emanet edeceğiniz bir çalışmanız varmış.

   Bu defa orada sadece birkaç dakika kalmıştı, sonraki haftalarda birçok defa oraya döndü, zira daktilo edilmiş satırların arasına hemen hemen çalışmasının tümünü yeniden yazmak için oraya gitmişti.

   Kadın on yıl boyunca, uzun zaman sanatoryumda kalıp sonra tüberkülozdan ölen, belediyede bir büro şefiyle evlenmişti ve büroya girmenin getireceklerinden ürkmüş, evinde çalışmayı seçmişti.

   Lhomond onu görmeye gitmeye alışmıştı. Âşık olmaksızın, onunla kendini tam bir güven içinde hissediyordu, sessizliğini, özgüvenden ileri gelmeyen sakinliğini seviyordu, zira onun utangaç olduğunu keşfetmişti.

   Bir gün çıkacağı sırada, kolundan yakalaması için tam bir kış gerekmişti. Kadın karşı koymamış, sert davranmamıştı – adam bunu da biliyordu - ama çalışma odası olarak kullandığı salonda onunla senli benli olmak yerine, kadın onu alıp odasına götürmüş ve elektriği söndürmüştü. 

   Oturumda, Lambert’le Hélène Hardoin arasında az önce zihninde canlandırdığı ilişki yönünden onun metresi olduğu söylenebilirdi. Diyebilirlerdi. Belki bazıları daha şimdiden onu fısıldıyorlardı?    

   Oysa her birinin odada geçen kısa görüşmeler dışında, aralarında hiçbir bağlantı yoktu. Kadın ona hep Hâkim Bey diyor, o da ona Hanımefendi demeğe devam ediyordu. Salona dönüşte, artık kucaklaşmıyorlar, az önce geçen şeye hiç gönderme yapmıyorlar ve kadın sakin bir tonda, saygılı bir şekilde:

   -Yirmi sayfayı Cuma günü alırsınız, diyordu.

   Niçin Cuma günü? Öyle rasgelmişti. Oraya her Cuma gidiyordu. Bu hayatının alışılmışı olmuştu. Her defa, ona yapılacak iş götürüyordu,  onun sayesinde, suçluluk kavramı üzerine çalışması belki asla gün ışığına çıkamamış önemli bir eser olacaktı.

   Armemieux ona kopyaları götürdüğünde, her şey aynı mı oluyordu? Onun gibi, belli bir günde, yatak odasının kapısını aşan başkaları da mı vardı? Olabilirdi. Bunu düşünmek hoşuna gitmiyordu, ama kıskançlıktan acı çekiyor denemezdi.

   Birçok gün, eldivenci dükkânı olayından sonra, Lucienne Girard’ın, şantaj yapmak için durumdan faydalanıp faydalanmayacağını Lhomond, kendi kendine soruyordu. Durum, Bayan Stévenard için de aynıydı, başlangıçta, Lhomond iyice rahatlamış değildi.

   Eğer Delanne on yedi yaşında bir çocuk tarafından skandalla tehdit edilmiş olsa ne yapacaktı? Delanne ‘ın serveti yoktu, mütevazı bir aileye mensuptu ve işgal ettiği durumu zor elde etmişti.  Bohem görünüşüne rağmen, birinci dereceden bir hâkim olarak dikkate alınıyordu ve mesleğini İstinaf Mahkemesinin başında bitirme şansı vardı.  

   Nasıl tepki gösterecekti, eğer bugün yarın, bütün bu şeyler yeniden tartışma konusu olsa ve hayatının kalan kısmını sadece, kendini feda eden bir gencin ifadesine kalsa ne yapacaktı?

   Lhomond’un Kurul Salonuna dönmesine hayli zaman olmuştu, konuşmalar alçak sesle birbirini kovalıyordu ve bir duman tabakası lambaların üstünde çözülüyordu. Frissart’ın bakışının üzerine dikildiğini gördü, duvar saatine doğru döndü ve aceleyle söyledi:

   -Baylar bir bardak su içiyorum, oturuma hemen başlayacağız.

   Aynı şaşırtıcı olay her uzun davada meydana geliyordu. Yine sabahleyin, Ağır Ceza Salonunda bir araya gelen kişilerin çoğunun birbirleriyle hiç ilişkileri olmamıştı, çoğu için dekor yabancıydı. Şimdi, her biri davanın birçok gün devam edeceğine inanmakta güçlük çekiyordu, zira her birinin alışkanlıklar edinmeğe, yanındakileri tanımağa, birbirlerine alışmağa zamanı olmuştu, sadece sanığın davranışından dolayı değil, aynı zamanda Heyetin ve jürinin davranışıyla da. Lambert’le iki muhafızı arasında bir çeşit yakınlık yerleşmemiş miydi?

   -Heyet!

   Lucienne Girard, hep aynı yerde, yanına oturan yaşlı hanımla konuşuyordu, Lhomond onun bir albayın dul eşi olduğunu biliyor olmalıydı.

   -Bir sonraki tanığı girdirin.

   Eğer Lhomond akşam yemeği saatine doğru ertelemeye ve duruşmayı ertesi güne almaya karar verirse, o gün bu muhtemelen sonuncu olacaktı. Seyyar Müfrezeyi yöneten komiser Belet, soruşturma sorumluluğunun üzerine yüklendiği ve sorgu hâkimi Cadoux ile sıkı ilişki içinde çalışan adamdı.

   Sportmen, zarif görünüşlüydü, kırk yaşındaydı ve çok daha genç görünüyordu, işgal ettiği polis karakolu mevkii için oldukça pek gençti. Sağlam bir üniversite eğitimi veren, yeni okul polisiydi.

    -Gerçeği, bütün gerçeği, sadece gerçeği söyleyeceğinize yemin eder misiniz?

   -Yemin ederim.

   -Jüriye doğru dönün ve ifadenizi verin.

   Delanne kulağına fısıldadı:

   -Polis komiseri gibi görünmüyor!

   Ve eklemekle hata etti:

   -Bahse girerim tenis oyuncusudur.

   Ondan geldiği için, gerçekte, uyarı anlaşılmazdı, Lhomond rahatsız olduğu için, cevap vermedi.

   -Geçen Martın 20 sinde, sabah saat yedide, ben…

   İçlerinden ikisi Adli Kimlik uzmanı üç müfettişle demir yolu üzerine geldiğini mümkün olduğunca özetleyerek anlatıyordu.

   -Açıklamalarımı daha anlaşılır şekle sokmak için, o yerlerin bir planını çıkarttım, Heyetin elinde bulunuyor.

   Lhomond yaşlı Joseph’e bir işaret gönderdi, o da delillerin bulunduğu masada belgeyi aramaya gitti ve Birinci Kurul üyesine teslim etti. Bu beriki inceledi, başını salladı, onu yanındakine geçirdi ve komiser Belet söz almadan önce birkaç dakika geçti:

   -Raylar arasında çizilmiş çapraz işaret kaza kurbanının başının bulunduğu yeri işaret ediyor. Sol ray ile korkuluk arasındaki çift tire vücudu gösteriyor. İki nokta arasında mesafe on üç metredir. Sonunda, sayfanın altındaki daire Chemin-de-Fer sokağının kaldırımı üzerinde bulunan, kurbanın ayakkabılarından birini işaret ediyor.

   Başkana doğru döndü.

   -O yeri tanımayan jüri üyeleri için, belki yararlı olur, kısaca anlatayım mı?

   Lhomond onayladı ve tanık yeniden jürinin karşısına çıktı.

   -Demir yolu aynı isimdeki sokağı boylu boyunca takip eder ve tren binaların aşağı yukarı ikinci katı hizasında geçecek kadar yeterince yükseltilmiştir. Korkulukla çevrili altı metre civarında yüksekliği olan taş bir duvar onu sokaktan ayırır. Duvar diktir. Bununla beraber, belli bir yerde, Haute sokağı ile Pot-de-Fer sokağı arasında, yola kavuşan tek bir merdiven mevcuttur. Merdiven planın üstünde yatay çizgilerle taranarak gösterilmiştir. Böylece anlaşılıyor ki, kurbanın başı üst basamaklardan ancak beş metre mesafede bulunmuştur, bu da vücudun oraya taşınmış olduğunu tahmin ettiriyor.

   Başkanın dikkatini çekmek için Jouve el kol hareketleri yaparak söze başladı:

   -İsterdim ki bana izin verilsin de…

   -Söz şimdi Savunmada.

   Lhomond avukatın itirazını önceden biliyordu. Sanki komiser, ifadesinin başından beri, tecrübeyle biliyordu ki Mariette Lambert yola taşınmış, oraya kendi olanaklarıyla gitmemişti.

   Lambert de, şimdi, yüzü jüriye dönük duran polisin sırtına gözünü ayırmadan bakarak, kendini daha dikkatli gösteriyordu.

   -Ayakkabılardan birinin olmayışı beni şaşırttı, adamlarımdan birini çevrede arama yapması için görevlendirdim. Birkaç dakika sonra yok olan ayakkabı, yolun ya da şevin üzerinde değil, ama Chemin-de-Fer sokağının kaldırımında, taş duvarın eteğinde, Haute sokağının bittiği yerin yakınında bulunmuştu.

   Bir defa daha Başkana doğru döndü.

   -Belki şimdi jüriye söz verme zamanı…?

   Lhomond, Joseph’e emir verdi, o da masanın üstünde siyah vernikli deriden bir kadın ayakkabısını aramaya gitti ve onu Birinci Jürinin önüne koydu. Bayan Falk, çok yüksek topuklu bu ayakkabıya dokunmayan tek üye oldu, ama ayakkabı Lourtie’nin elindeyken, iri gözlü sigorta memuru, onun içindeki yazılı markayı görecek şekilde eğildi.

   -Bu ayakkabı da, maktulün ayağında kalan diğeri gibi, yığılmış toprağın keskin çakıllarının üzerine yürümüş olan Mariette Lambert’den beklenen dikkate değer bir çizik taşımıyordu.

   Jouve söz alamadığı için hep üzülüyordu, Lhomond sordu:

   -Bu konuda bir denemeye girişilmedi mi?

   Bu, dosyada yer alıyordu. Lhomond, kendinden Belet’nin bahsetme kibarlığını göstermemiş olmasından hoşnut değildi.

   -Gerçi yaklaşık olarak kurbanla aynı ağırlıkta olan, hemen hemen benzer ayakkabıyı giyen bir kişiden, merdiven ile yukarıya doğru çıkan demiryolunun rayları arasındaki yolda yürümesini istedik. Sonuç kesin bir kanıya varılmasına yardımcı olmadı, şöyle ki, ayakkabılardan birinin topuğunda sonuçta bir sıyrık bulunuyordu, öteki ise zarar görmemişti.

   Başkanın konu dışına çıkmasına izin vermeyeceği korkusuyla, başka bir itirafta bulundu:

   -Bir demir yolu müfettişi tarafından bana verilen görüşü burada tekrarlamalıyım. Uzmanlığı, demir yolu boyunca meydana gelen kazalar üzerine soruşturma yapmak. Bir tren tarafından çarpılan ya da ezilen bir insan için çarpma gücüyle ayakkabısının çıkması olayı nadir değildir, hatta bağcıklı erkek ayakkabısıyla meydana gelmiş olsa bile. Bana Agen ile Toulouse arasında bir olayı örnek gösterdi, ayakkabı raylardan elli metreden daha uzağa fırlamış.

   Şöyle söylemek ister gibi, Başkanın onamasını bekliyordu:

   “Gördüğünüz gibi tarafsızım!”

   Davanın onu cezbettiği hissediliyordu, Mariette’in ya da Lambert’in kişiliği sebebiyle değil, ama ortaya çıkardığı teknik problemden dolayı.

   -Şu soruyla bitirebilir miyim, ya da kronolojik sırayı takip ederek Haute sokağı denetlemesine geçebilir miyim?  diye sordu.

   -Devam etmeniz daha iyi olur.

   Jüri üyeleri, aksi takdirde, ortadan kalkma tehlikesiyle karşılaşacaklardı. Lhomond Joseph’i çağırdı, ona A ve B fotoğraflarını jüriye vermesi emrini verdi. Biri Mariette’in başının resmiydi, daha doğrusu bulduklarında ondan geriye kalan, öteki ise, bir kolu şevin kenarına uzanmış, ikiye katlanmış olan vücudun resmi.

   -Olay yerinde, ilk incelememizden itibaren ve adli hekim tarafından yapılan incelemenin ardından bazı saptamalar yapıldı. İlk anda, hiçbir ip, sicim, kumaş, deri parçası ya da kaza kurbanını raya bağlayacak, trenin geçişine kadar orada tutacak başka bir cisim dikkatli aramalara rağmen bulunamadı. Ayrıca, ne bacaklar, ne de bilekler orada böyle bir olayda ortaya çıkarılacak izleri taşımıyordu.

   Jüri üyeleri fotoğrafları elden ele geçiriyorlar, soğukkanlılıkla incelemeye çalışıyorlardı, ama bazılarının, özellikle, Lourtie’nin, görünür şekilde midesi bulanmıştı.

   -İkinci bir saptama da vücudun ne ateşli silah yarası, ne ateşsiz silah, bıçak, hançer ya da şiş yarası gibi hiçbir iz taşımamasıdır. Daha sonra yapılan otopsi kaza kurbanının hiç de zehirlenmiş olmadığını ve iç organların toksikolojik incelemesi, ancak sindirilmemiş bazı yiyecekleri ve oldukça önemli miktarda alkolü ortaya çıkardı.

   Sigorta memuru önündeki kâğıda birkaç kelime yazıyordu ve Lhomond bunun hangi yiyeceklerin, belki de hangi alkolün söz konusu olduğunu sormayı hatırlamak için yazdığına yemin edebilirdi.

   -Geriye, başına bir mermi sıkılması ihtimali kalıyordu ki bu ihtimal otopsiyle dışarda kaldı. O halde şimdi önümüzde iki varsayım var. Birincisi, Mariette Lambert herhangi bir mahalde öldürüldü - bu demiryolu üzerinde de olabilir - kafasına bir ya da birkaç bereleyici alet yardımıyla vuruldu, sonra da boynu rayın üzerine gelecek şekilde demiryoluna bırakıldı.

   Lambert ciddi duruyordu, ama sakindi, o da problemin verilerini bulmaya çalışıyor denebilirdi.

   -İkinci varsayım, Mariette Lambert, ileri bir sarhoşluk içindeydi, Genettes mahallesine gitmek için demiryolunu geçmek maksadıyla, öğrendiğime göre, yasak olduğunun bildirilmesine rağmen, çevredeki insanların yapageldiği gibi taş merdiveni kullandı. Bu durumda, ayağı takılabilir, tren geçidine kadar ister düşmesi sebebiyle olsun, ister sarhoşluğu sebebiyle olsun bilinçsiz kalabilirdi. Bu kuram bilirkişilerin fikrince yalanlanmış görünüyor, onlar, demiryolu katarı başını kopardığından belli bir zamandan önce ölmüş olduğunu doğruluyorlar. Oradan şu sonuca varılır…

   Lhomond sert bir şekilde sözünü kesti:

   -Tanık sonuç çıkaramaz.

   -Özür dilerim Başkan Bey. Araştırmamdan bir özet çıkarmam ve yönlendirmemi açıklamam zor, yalnız...

   -Müfettişleriniz fotoğraf çekerken sizin ne yaptığınıza geçin.

   Frissart kaşlarını çatmıştı, zira Lhomond’un, bilhassa oturumda bir tanığa, ille de bu, en iyi şekilde görevini yapmış görünen hükumetin bir temsilcisiyse, sert davrandığı nadirdi. Başkan için, genç Jouve’un minnettar bakışı ile karşılaşması daha rahatsız ediciydi.

   -O yerde bulunan garın şef yardımcısı Julien Mabille, kurbanı, Mariette olarak tanıdığını sandığını, aile adını bilmediğini, ama Haute sokağında oturduğunu söyledi, o sokağa gittim, eşikten süt almak için kapıyı açan bir hanım, Joséphine Brillat, bana hemen Lambertlerin evini gösterdi. Evin kapısını yarı açık buldum ve ittim. Girdiğim andan itibaren, fena bir alkol ve şarap kokusuyla irkildim. Odanın ortasında bir kırmızı şarap şişesi kırılmıştı.

   Lhomond’un alnı ve ensesi ter içindeydi, kendini boynu şişmiş, gözleri yuvasından fırlayacak gibi hissediyordu. Bununla birlikte, söylenen en ufak kelimeler, anlaşılır şekilde zihnine geliyordu, ama çağrıştırdıkları her algı, doğruluğuyla olduğu kadar bozulmasıyla da biraz hayaliydi.

   Memuriyetinin yükümlülüklerini yine de unutmuyordu, karıştırmadan, birçok şeyi aynı anda düşünme yeteneğinin kendinde bulunduğunu hissediyordu. Bu nerdeyse bir oyun olmuştu. Salondaki her yüz antropometrik bir fotoğraftaki gibi farklıydı, ama yine de düşüncesi, sadece plandan ve fotoğraflardan tanıdığı Lambertlerin evindeki tanığı takip ediyordu. Joseph’e seslendi:

   -5 ve 6 numaralı belgeleri jüriye iletin.

   Belet belgelerin iletilmesini bekledi.

   -Plan üzerinde görüldüğü gibi, eski ve harap olan evin, mahalledeki çoğu ev gibi, zemin katta iki, birinci katta iki odası bulunuyor. Ne ambarı ne de tavan arası var. İlk oda, yarım yamalak mobilyasına göre, aynı zamanda yemek salonu ve çok amaçlı odadır. Bir merdiven onu öteki kata doğrudan bağlar. İkinci kat mutfaktır, orada dörtte üçü boş bir rom şişesi, iki de kirli bardak buldum. Ben vardığımda, hava aydınlık olmasına rağmen, tavanda asılı olan elektrik ampulü yanıyordu. Sanığı merdivende yanlamasına uzanmış buldun, başı bükülmüş olan kolunun üzerindeydi, derin uykuda görünüyordu.

   Jouve heyecanlandı, haklıydı. “Görünüyordu” kelimesi fazlaydı.

   -Buruşuk, gri bir takım elbise giymişti. Kravatı bozulmuştu, gömleğinin yakası açıktı. Nefesi ağır bir şekilde alkol kokuyordu. Seslenmelerime cevap vermediği için, omuzundan salladım, sonunda gözlerini açtı. Birden ayağa kalkmadı, zihnini toplaması için bir az zaman geçti.

   Lambert’in dudaklarının üzerinden alaycı bir gülümseme belirdi. Sarhoş olmak, ağzı çiriş gibi uyanmak Belet’nin başına gelmemiş miydi? Durumunun bu kadar inceden inceye anlatılması gerekir miydi?

   Lhomond, gülümsemiyordu, Armando’dan çıkışını izleyen Frissart’ı, eczaneye geldiğinde kravatsız olduğuna dair ifade verebilecek olan Fontane’ı düşünüyordu. Laurence gümüş çıngırağı çaldığında, Lhomond pijamalıydı ve üzerinde sabahlık vardı, aceleyle giyinmiş, hayatında ilk defa kravat takmayı unutmuştu. Ancak döndüğünde farkına varmıştı.

   -Ona soru sormadan önce, bana baştan aşağı baktı, aynasız mı, yani polis memuru mu olduğumu sordu.  

   Salon, tahmin edildiği gibi güldü. Belet bunu  bilerek yapmıştı. Sadece tanıklar değil, aynı zamanda bazı Başkanlar da bu küçük oturum yapıtlarını ararlar.

   -Karısının nerede olduğunu sorduğumda, bana o senin işin değil diye cevap verdi. Sonunda ayağa kalktı, özellikle kırık şişeden gözünü ayırmadığını fark ettim.

   Lambert’in ifadesine güvenilseydi, bu bakışın açıklaması kolay olurdu. Arkadaşı Fred ile Pernod içmişlerdi. Sonra da tek başına bir tür içki olan mark içmişti. En azından bir bara girdiğini hatırlıyordu, hangi bar olduğunu bilmiyordu ve herhangi bir yerde muhtemelen kırmızı şarap içmişti. Hatırlamadığı şey, oradan bir şişe satın aldığı ve onu evine götürdüğüydü. Kadehlerin parlak görüntüsü, şarabın saçılması onu şaşkına çeviriyor, o da akşamın sonunu eski haline getirmeye çalışıyordu.

   Ama bu onun masumiyetini düşündürüyordu, bütün varsayımlar ona karşıydı.

   -Karısını ilgilendiren konuda ısrar ettim, bana merdiveni gösterdi.

   “-Gidin yukarıyı görün, dedi, o pis herif hâlâ yatağında mı, çenesini kırmam için beni çağırın, dedi.

   Bu defa yankılanan gülüşmelerde sinirli bir hal vardı, bilhassa Lambert, yüzünde meydan okuyan bir ifadeyle kalabalığa karşı duruyordu.

   Ona göre iyi olanı söyleme hakkına sahip değil miydi, hatta Gezici Müfreze komiserine? O gece eve sarhoş gelen, doğru ya da yanlış, karılarının bir adamla yattığını sanan, panayırlarda nişan atma oyunundaki gibi salonda yan yana dizilmiş meraklılar değil miydi bunlar?

   Belet onayını almak için Başkana bakıyordu, ama Lhomond’un hemen hemen bıkkın denecek ifadesinde hiçbir özendirici şey yoktu. Bu, komiseri ne söyleyeceğini bilemez duruma düşürdü, o andan itibaren, sözünü kısa kesmeye gayret etti.

   -Arama müzekkeresi yokken o yukarı çıkmaya izin isteyecek ve olumlu bir cevap alarak da…

   Bu yönetim formülüydü. Lambert engellese de Belet yukarı çıkacaktı. Elbette bu davanın özünde hiçbir şeyi değiştirmeyen küçük bir üçkâğıtçılıktı. Önceki davalar sırasında daha kötüsü görülmüştü, Lhomond müdahale etme gereği duymamış, hatta farkında olmamıştı bile. Ateşi bu gün ölçüsüz bir şekilde duygularını artırmış olmalıydı, zira gerçekten öfkeliydi ve değerli, liyakat sahibi bir memurdan hoşlanmıyordu.

   Bu beriki onu hissetmişti. Hâkimin bu tavrının sebebini anlayamıyordu, birçok defa dikkati dağılmış, anlatacağı şeyi unutmuştu.

   -…Sanıkla birlikte yukarı çıktım ve kendimi yatağı bozulmuş bir yatak odasında buldum. Döşemenin üzerinde, ökçesi oldukça aşınmış iki kadın ayakkabısı, biri diğerinden belli bir mesafede, yerdeydi, sanki gelişigüzel atılmıştı. Kirli ve yırtık bir naylon çorap yatağın ayakucundaydı, bir diğeri ise sandalyenin üzerinde.

   “Evde içme suyu yok. Fayans bir küvetin içinde, hâlâ sabunlu bir su vardı, aynanın üzerinde ve tuvalet masasının alt tarafında pudra izleri görülüyordu.

   “Karısının, gecenin bir kısmını, ya da bir önceki günü yatağında mı geçirdiğini kapının yanında ayakta duran sanığa sordum, bana bir şey bilmediğini, aşığıyla birlikte gitmişse, bunun ondan kurtulmak olacağını söyledi.

   “Geceyi nasıl geçirdiğini sorduğumda, akşamın bir kısmını şehrin muhtelif barlarında içki içerek geçirdiğini, eve, saatin kaç olduğunu bilemeyecek kadar sarhoş döndüğünü, birinci katta bir gürültü ve bazı sesler duyduğunu, uyuya kaldığı merdivende bir şeyler yıkılıyor sandığını bana açıkladı.

   “Müfettişlerimden biri o sırada bana katıldı, yerlerin incelemesini gerçekleştirdik. Bazı gözlemlerden ki onların üzerinde durmuyorum ve nihayet laboratuvarda uygulanan araştırmadan çıkan şu ki, evi aramamızdan on beş saat önce…

   Başkana devam etmek için izin ister gibi göründü, jüri üyeleri arasında bir kadının olması onu rahatsız etmişti.

   -… yatağın bir çift tarafından kullanıldığı ve bu çiftin orada birlikte oldukları anlaşılıyor, diyorum.

   Lambert’in dudağı sırıtır gibi kıvrıldı ve Lhomond’un gözleri, salonda, o esnada küçümser gibi gülümseyen Lucienne Girard’ın yüzünü aradı. O derece basit bir şeye, alenen, o kadar önem verilmesi Lucienne Girard’a şaşırtıcı gelmiyor muydu? Bayan Falk başını çevirmişti. Kurulu üyesi hâkim Frissart, alçak sesle sordu:

   -Analiz ederek, bunun onun mu değil mi olduğunu ortaya koymak imkânsız mı?

   Belet devam etti:

   -Tuvalet masasını üzerindeki peçetelerden birinde az miktarda kan lekesi vardı. Laboratuvar, daha sonra kanın kurbanınkiyle aynı guruptan olduğunu doğruladı.

   Kapının üst tarafında bulunan duvar saati, beşi gösteriyordu. Şüphesiz öğle yemeğini ateşin üzerine koyma vakti geldiği için, oldukça genç bir kadın ayaklarının ucuna basarak dışarı çıktı. Bir başka kadın onu izlemekte gecikmedi, denebilirdi ki zaman geçtikçe yüzler kırışıyor, rengini yitiriyor, mumdan yüzlere benziyordu. Bazen dışarıda, bir otobüsün gürültüsü duyuluyor, ama sanki başka bir âleme geçiyormuş gibi geliyordu.

   Belet de bir çeşit yorgunluk hissetmeye başladı ve belli bir zaman sonra, elini cebine soktu, tanıklar salonunda tekrar okuması gereken notları incelemeğe çalıştı, ama onu duruşmada kullanmaya hakkı yoktu.

   Uzun sessizliklerden kaçınmak için, Lhomond dosyayı gözleriyle izleyerek, ona birçok defa yardımda bulundu.

   -Parmak izlerini aldınız mı?

   -Evet. Fotoğrafçılar döşeme üzerinde çalışmalarını bitirdikten sonra yanıma geldiler. Sokakta gösteri yapan bir kalabalık vardı ve semt polisi düzen hizmetini sağladı.

   -Bize izlerden bahsedin.

   Jüriye yeni fotoğrafları vermesi için Joseph’e işaret etti.

   -İlk önce, kırık şişenin boğazında, sanığın sağ başparmağıyla işaret parmağının izleri çok net bir şekilde görülüyordu. Sonra mutfakta fark edilen rom şişesi incelendi.

   “Üzerinde bir adamın olduğu gibi kurbanın da parmak izleri vardı, iki kadehten birinin üzerinde bulunan parmak izleriyle aynıydı.

   -Bu son izlerin kime ait olduğunu artık söyleyebilirsiniz.

   -Justin Gelino’ya ait, sokak satıcısı, birçok mahkumiyeti olan biri, bir komşu tarafından belirtildiğine göre cesedin bulunmasından bir gün önce 19 Mart günü akşam yediye doğru maktulle eve gelmiş,.

   -Birinci katta hangi izleri buldunuz?

   -Sanığın, maktulün ve Gelino’nunkiler. Bu beriki, ertesi gün çok korkmuştu, dediğine göre…

   Lhomond sözünü kesti.

   -O mahkemeye tanık olarak çağrıldı, jüri istenilen zamanda ifadesini dinleyecek. Bize 19 Mart cumartesi günü öğleden sonra kurbanın zamanını nasıl kullandığına dair bildiklerinizi söyleyin.

   -Uzmanlarımızdan birinin, saçlara az önce mizanpli yapıldığını ve ovarak yıkandığını fark etmesi üzerine şehrin kuaför salonlarında soruşturma yaptırdım. Deglane sokağında bir mekânda, Maurice’in Yeri’nde, Mariette Lambert’in ziyaretini hatırladılar, devamlı müşterileriymiş. Saat üçte bir randevusu olmuş. Önceki müşteri geç geldiği için, oldukça uzun zaman beklemek zorunda kalmış. Saat beşe doğru bitecek yere, beklediği için, salondan ancak altıyı on geçe çıkmış. Kasadaki hanım, beşe çeyrek kaladan itibaren, kaldırımda genç bir adamın durmadan gidip geldiğini ve zaman zaman gelip vitrinden baktığını fark etmiş. Hatta Mariette Lambert’e hemen söylemiş:

   “-Sanırım biri sizi sabırsızca bekliyor.

   “Bu beriki ne diye cevap verebilirdi:

   “-Az sonra gider, onun için de iyi olur. Kendisiyle çıkacağımı hayal eden toy delikanlılardan bıktım.

   Davanın başından bu yana ilk defa, Lambert hafifçe gülümsedi, insan, bir çeşit duygulanmanın yüz hatlarını karmakarışık ettiğini sanabilirdi. Bu, karısının diline, bazı erkeklerin önünde davranışına tekrar dönmesi miydi?

   Lucienne Girard da, dokuzuncu sıradan, anlıyormuş gibi gülümsüyordu.

   Lhomond sordu:

   -Kadın sokağa çıktığında genç adam hep onu mu bekliyordu?

   -Kasiyer kız meşgulmüş, dikkat etmemiş.

   -Jüriye araştırma konusunda ortaya çıkan şeyi söyleyin.

   -Karşılaştırma esnasında, kasiyer tarafından kimliği saptandı, Joseph Pape isminde biri, on sekiz yaşında, annesiyle yaşıyor, annesi Haute sokağından uzak olmayan, Boule d’Or mahallesindeki Minimes sokağında temizlik işçisi. Joseph Pape o sırada Gambette caddesindeki Martel bakkaliyesinde teslimatçı işçi olarak çalışıyordu. Grande Vitesse’den ticari eşyayı almak için sabah yedide iş yerine gitmek zorundaydı, saat dört buçukta işi bırakıyordu. Akşam, saat yedide, Expelsior sinemasında yer göstericiydi. Mariette Lambert’in ölümünden aşağı yukarı bir ay sonra, askere alınmak için gerekli başvuruları yaptı ve kabul edildi.

   Lhomond onun söyleyeceklerini bildi.

   -Doğru. Joseph Pape tanıklar salonunda bulunuyor, sıra geldiğinde ifadesini verecek.

   En az iki defa, son yarım saat esnasında, Başkan oturumu kapatacak oldu, büyük duvar saatinin yelkovanının bu kadar yavaş ilerlediğini hiç görmemişti. Kafası kazan gibi olmuştu, duyarlıydı, gözlerini açık tutmak için birden silkinmesi aklına geliyordu. Geriye kalan yapılacak her şeyi biliyordu, yine dinlenmesi gereken tanıklıklar vardı, düşündükçe cesareti kırılıyordu. Bu ona birden öylesine gereksiz, öylesine gerçekten uzak göründü ki!

   Yine evvelki gün, dosyadan tamamen memnun değilse de, onu duruşmalara temel teşkil edecek kadar yetersiz bulmuyordu, insani olmaları ölçüsünde gerçeğe yaklaşmaya imkân sağlayacaklarından emindi.

   Aynı ifadeler, şu anda, su gibi yakalanmaz oluyordu ve iddia dile getirdiklerini işittiği her seferinde şöyle sormak isterdi:

   -O konuda ne biliyor?

   Ya da:

   -Bu neyi ispat eder?

   Ne olursa olsun salonda, Heyet üyeleri ya da jüri arasında kimsenin tanımadığı bir adam, karısını öldürmekle suçlanıyordu. Bizzat avukatı, Başsavcılığın kanıtlarıyla son derece etkilenmiş olduğu için hafifletici şartları elde etmek ya da cezayı en aza indirmek ümidiyle müvekkiline suçlu olduğunu kabul etmesini tavsiye etmişti.

   Pratik bakımdan, Jouve haklıydı. Mariette’in çok sayıda erkekle senli benli ilişkiler içinde olduğu, buna son zamanlarda Gelino ile kendini askere aldıran genç Pape da dâhil, yeteri kadar ispatlanmıştı.

   İddia edilebilirdi ki, eğer Lambert onunla iki yıl birlikte yaşadıktan sonra evlendiyse, davranışına rağmen dört yıl onunla yaşadıysa ve yine o kendisine parasal hiçbir yarar sağlamadıysa bu ona karşı bir çeşit tutku beslediği içindir.

    Araştırma ve soruşturma cumartesi akşamı evine dönerken sarhoş olduğunu gösteriyor, bu da önceden tasarlamanın olmadığına yardımcı oluyordu.

   Bu şartlarda aşk cinayeti davası açmak doğal değil miydi?   

   Bazı önyargılara karşı, jüri üzerinde etkisine karşı mücadele etmek gerekecekti, daha önceki mahkûmiyetler, Lambert’in sürdürdüğü yaşam tarzı, bir kısım kadınla ilişkisi ve özellikle en azından bir defa, samimiyetle ya da değil, Hélène Hardoin diye biriyle evliliği konuşmuş olması gibi.

   Evet, başka bir ortamdan ve başka bir yapıdan insanlar için, aklama mümkündü, onun durumunda birini buna dâhil etmek pek mümkün değildi, ama daha ağır cezalardan kurtulması az çok kesindi.

   Açıkça, kesin bir tonda, hayır demişti, Jouve, incinmiş, onu Lhomond’a açıklamıştı ve bu öneriyi takip eden iki gün esnasında, avukatını görmeyi sanık reddetmişti.

   Uzun bir soruşturma sırasında Lambert ile, diğerlerinden daha çok görüşen Cadoux ise Başkana şöyle demişti:   

   -Saçı alnının aşağısında bitmiş, kaşları kalın, düz çizgi halinde, burnun dip kısmına kavuşuyor, bu inatçı olduğunun işaretidir. Kimse böyle bir adamı değiştiremez. Uyanırken, Seyyar Müfreze komiserine masum olduğunu bildirmiş, onu ölünceye kadar tekrarlayacaktır.

   Cadoux belki de haklıydı. Her şey mümkün: Lambert’in masum ya da suçlu olmasının, hatta Mariette’in intihar etmesinin ya da başı rayın üzerine gelecek şekilde kaza ile düşüp ölmesinin, her şeye, rağmen, aksi ispatlanmamıştı.

   Sabahtan beri, Lhomond’un zihnini meşgul eden şey, bir insanın bir başkasını anlamasının imkânsız olduğunun birden farkına varmış olmasıydı.

   Belet hep konuşuyordu. Duvar saati altıyı gösteriyordu. Başkan sadece müzikalitesini işittiği bir cümlenin sonunu bekledi ve tanık soluk aldığı an tokmağıyla masaya vurdu.

   -Oturum yarın sabah saat onda yeniden başlayacak.

   Yardımcılarının birbirlerine şaşkınlıkla baktığını gördü, Armemieux’nün kafası karışmıştı. Onun için fark etmezdi.

      Doktor Chouard’ın ona tavsiye ettiği gibi, eve döner dönmez yatağa girecekti.

 

                                             5

 

                                Gümüş çıngırak

 

 

   Hayatının en uzun gecesi oldu, ter içinde, sıkıntıdan, kâbusun uçurumlarında, soluk soluğa kalarak o gece birçok defa yukarı çıkmak zorunda kaldı. Gerçek ile rüya arasındaki sınır çizgisi her zaman belirgin değildi, içinden yumruklamak geliyordu, baş döndüren bir yamaçtan yeniden kaymanın bilincinde olarak, güvenilmez güçlüklere tutunmaya çalışıyordu, her zaman olduğu gibi, sırt üstü yatıp kaldığı için, vücudu hemen hemen soğuktu, gözleri açık, bitişik odadan yayılan kırmızımsı haleye bakıyor ve karısının nefes alıp verişini dinliyordu.

   Oturumdan hemen sonra, eve dönerken, taksi çağırmamıştı, çok kısa bir yol için bu ona gülünç görünüyordu, Anna pardösüsünü çıkarırken, açılan kapıdan, yemek salonunda kendisi için servis takımının konulmuş olduğunu gördü.

   -Léopoldine’e söyle, yemek yemeyeceğim. Bana hemen bir bardak süt çıkarması yeter.

   Anna, onun yüzünün kızarmış olduğunu ve gözlerinin her zamankinden daha parlak olduğunu fark etmiş olmalıydı. 

   -Doktor çağırmamı istemez misiniz?

   -Doktoru gördüm.

   Anna ısrar etmedi. Onun için, zengin insanlar – ki patronların hepsi onun gözünde zengindi – diğer çoğu insandan farklı bir hamurdan yoğrulmuşlardı, onları anlamağı çalışmak gerekmiyordu. Görüşü geride kalmıştı, Alain Lhomond’un, zamanında halk adamı dedirten tarzda bir anlayış.

   Merdiveni çıktı, evrak çantasını taşıyarak, her zaman yaptığı gibi önce odasına daldı ve Laurence uyuduğu için aradaki kapıya kadar gürültü etmeden ilerledi. Yatağına oturmuş, kaşları çatık, gözlerinde bir soru ifadesiyle adama bakıyordu. Hafif bir tonda:

   -Biraz grip olmuşum, dedi. Chouard’ı gördüm, bana her ihtimale rağmen penisilin iğnesi yaptı. Akşam yemek yemeyeceğim. Aç değilim. Hemen yatacağım, bir bardak süt içerim.

   Neden uzun bir yolculuktan dönmüş gibi ona bakıyordu, görünüşüne yeniden alışmaya muhtaç biri gibi? Yatağında yaşadığı beş yıldan bu yana, çok zayıflamıştı, çok yaşlanmıştı. Saçları grileşmişti. Lhomond’un gözünde, o şimdi yaşlı bir kadındı ve aynanın karşısında tıraş olurken, onun kadar yaşlı görünüyor muyum diye kendi kendine soruyordu. Adam kendini genç hissediyordu, elli yaşında olduğu fikrine alışamıyordu, kendi yaşındaki arkadaşlarının avukat, doktor, deniz subayı oğulları vardı.

   -Yarın Adliyeye gidebileceğini düşünüyor musun?

   -Gitmem gerekecek. Kötü bir gün geçirmedin değil mi?

   -Çok kötü sayılmaz.

   Gazeteler yatağının üstüne saçılmıştı, yeni çıkan bazıları sabah ki oturumda ve öğleden sonraki bir bölümde olup bitenleri şimdi yayınlıyordu. Bu hoşuna gitmedi, karısının onları okuyacağından endişelendi.

   -Hemen uyumayacak mısın? diye tekrar sordu.

   -Sanmıyorum. Yatağımda dosyayı gözden geçirmeye çalışacağım.

   Her gün, aralarında bu şekilde konuşuyorlardı, her gün, aynı sıkıntıyı yaşıyorlardı. Sesleri, tavırları normaldi. Söyledikleri her zamanki cümlelerdi, birlikte yaşayan kimselerin karşılıklı konuştukları gibi, ama bu biraz da, sanki kelimeler hedefine varmadan önce, boş bir alandan geçmeliymiş gibiydi. Hecelerin, özel bir yankısı vardı, adam buna inanıyordu, bir çanın altında yankılanıyormuş gibi.

   Bununla beraber, ona kızmıyordu. Yüz defa, ona elini uzatmaya çalışmıştı. Belki beceriksizce, acemice denemişti, ama samimiydi. Aralarındaki bu çölü yaratan kadındı, kendini yaşamının dışında tutuyordu. Bir defasında, kolunu onun omuzlarının etrafından geçirerek söyledi:

   -Bak, Laurence,  bu senin hatan değil…

   Günlerce düşünmüştü. Ona yürekten acıyordu. Yalnız, ne zaman onu yanında götürmeyi denese, içinde hiçbir titreşme, hiçbir heyecan, hiçbir sıcaklık olmuyordu. Kadın hissediyordu, anlaşılmaz sebeplerle, beraber yaşadığı kişinin artık bir yabancı olmadığını biliyordu.

   Sıyrılıyor, bir parmağı dudaklarının üzerinde, susturuyordu:

   -Sus! …

   Ya da sürahiyi taze suyla doldurmasını istiyordu.

   Onun acımasını istemiyordu, kendisine sunacağı başka bir şeyi yoktu.

   Lhomond elbisesini çıkarmağa gitti, Anna yukarı çıkıp, yatağı açtığı sırada, o pijamasını giymişti.

   -Odunlar yanık mı kalsın? diye sordu.

   Soruyu anlamadan evet dedi ve Laurence’la aynı konumda, yatağına oturacak şekilde yastıklarını yerleştirdi, evrak çantası elindeydi. Yüksek sesle:

   -Eğer herhangi bir şeye ihtiyacın olursa beni çağırmakta tereddüt etme, o derece hasta değilim! dedi.

   Vicdanı rahat etsin diye, dosyayı çıkardı ama hemen okumaya cesaret edemedi. Daktilo edilmiş harfler gözlerinin önünde birbirine karışıyordu, ocağın yanan odunları üzerinde onlara bir müddet dikkatle baktıktan sonra, gözlerini kapattı. Anna’nın indiğini, daha sonra bir tepside Laurence’ın yemeğiyle yeniden yukarı çıktığını işitti.

   Suçu, onunla evlenmekti, ama o zamanlar onun bilincinde değildi, çoğu erkek gibi hareket ettiğine kesin inanıyordu. Peki, her şeyden sonra, çoğu erkek gibi hareket edebilmiş miydi?

   Otuz bir yaşındaydı. Babası hâlâ yaşıyordu, sulh hâkimliği görevini bırakmamıştı, Kendisi, Adliyede, daha sonra bir uçak kazasında ölecek olan Başsavcı Pélé’nin vekiliydi.

   Laurence’la arkadaşlarının evinde, sonu danslı gece toplantısıyla biten bir akşam yemeğinde karşılaşmıştı, o zaman Laurence yirmi dokuz yaşındaydı. Onu nasıl tasvir edebilirdi? Biraz iriydi, sağlam yapılıydı, erkeksi, düzgün bir duruşu vardı.

   Gurupta, kendi yaşındaki evlenmemiş ender kızlardan biriydi. Kız kardeşi, René, Vaux d’Arbois’lı bir kontla evliydi, Paris’te yaşıyordu. Çok genç bir de erkek kardeşi vardı, Daniel, o da evliydi, babalarının işlerini ele almaya hazırlanıyordu.

   İsimlerini duvarlarda, bakkal vitrinlerinde görmek mümkündü. Pierjak bisküvileri, en büyük milli marka değildi, ama yine de önemi bir firmaydı, fabrikaları nehrin kıyısında birçok hektar yeri kaplıyordu.

   Nasıl, niçin evlenmişlerdi? Bu konuda tam bir cevap veremiyordu. O zamana kadar karşılaştığı geçici sevgiler, kendini âşık olmuş sandığı zaman bile, ancak birkaç hafta sürmüştü, sonradan, çoğu zaman, günden güne, hep şüpheye kapılmış ve soğukluk hissetmişti.

   Laurence’ın yanında heyecanlanmıyordu. Kadın ona daha çok bir arkadaş gibiydi, öteki genç kızlara göre, serinkanlı olma ve yaşamını karmakarışık etmemek bakımından üstünlüğü vardı. Birçok hafta, tesadüfen onunla karşılaştığı her gece toplantısında, ne onu öpmek, ne de elini tutmak fikri aklına gelmiyordu, şüphesiz, öyle yapsa, kendisine alaylı bir şekilde bakarak:

   -Siz! diyecekti.

   Bu çocuksu davranışlar onlar için değildi, Lhomond bu davranışlara hâlâ kendini kaptıran arkadaşlarına acıyordu.

   Alain Lhomond’un altı çiftliği satılmıştı. Sonuncuların da hızla gidecekleri önceden tahmin edilebilirdi. Pierjac’lar zengindi. Babası Roger Pierjac, altmışını geçmişti, birden bir arzuya kapılmış, kızından kurtulmak için acele ediyordu.

   Arkadaşları, böyle durumlarda her zaman olduğu gibi, onların çevresinde tam bir fesat çıkarmışlardı.

   Lhomond’un çıkar için Laurence’la evlendiğini söylemek doğru olmazdı, ama onunla severek evlenmediği muhakkaktı. Karısı ona kendisinde bulunmayan bir çeşit güven hissi, bir yaşam düzeni, muhtaç olduğuna inandığı bir disiplin sağlıyordu.

   Çeyiz yerine, Roger Pierjac onlara Sully caddesinde, yaşadığı müddetçe, iki hizmetçinin ücretlerini ve vergilerini ödemeyi taahhüt ettiği, dayalı döşeli bir ev vermişti.

   Her biri, sonuç olarak, birbirlerine iyi davranmanın gereğine inanmışlardı. Pierjac, çok defa Paris’e, Deauville’e, Cannes’a ve başka yerlere serbestçe gidiyor, elbette özel otelinde kadınları kabul ediyordu. Ailesinin az çok uygunsuzlukları sebebiyle hep acı çeken Laurence ise, bundan sonra hâkimler ve baro dünyasına ait olmaktan memnundu.

   Baba Alain Lhomond, evlilik konusunda en ufak bir yorum yapmadı. Oğlu onu ona açıkladığında, şaşırıp bakmakla ve omuzlarını kaldırmakla yetindi.

   Lhomond, Laurence’ın bakire olduğunu öğrendiğinde, bir az şaşırdı. Ama asla, aralarında, cinsel ya da sevgiye değgin sorulara ima olmadı. Laurence bir metres değildi. Odalarının özel yaşamı içinde, olsa olsa bir eşti. Daha çok bir arkadaş ve ev sahibesiydi.

   Özel yaşantıları üzerine karşılıklı sırrını açma fikri ne birinin ne de ötekinin akına gelmiyordu, uzun zaman birbirlerine siz demeye devam ettiler, aynı davranışlarını sürdürmekten geri durmadılar, ancak, kontes olan kız kardeşi René onları görmeye geldiğinde, bunun modası geçmiş bir tutuculuk olduğunu söyleyerek kahkahayı bastı.

   Her ikisi de iyi niyetliydi. Lhomond müşterek hayatı sevimli şekle sokmak için elinden geleni yaptığına yemin ederdi. Paris’e yolculuklarından birinde, damar tıkanmasından Pierjac babanın ölümünde, Laurence fabrikanın hisse senetlerinin üçte birinin sahibi oldu, aralarında asla sorun olmadan, şahsi servetini yönetmeye başladı.

   Çocukları olsaydı, diğerleri gibi bir aile oluşturmayacaklar mıydı?  İlle de bu konuda aralarında hiç konuşmuyorlardı. Renée’nin Paris’te bir kızıyla iki oğlu vardı. Saint-Dominique sokağındaki küçük konağında, onu görmeye gittiklerinde, çocuklar Laurence’ın üzerine atılırlardı, Laurence ise ne yapacağını bilemez, birkaç dakika sonra, çığlıklarından yorgun düşerdi.

   Lhomond’un geleceği, sık sık ele aldıkları bir konuydu, o konuda bütün akşam söyleşirlerdi. Tam, bu gelecek sebebiyle, savcılık görevini hâkimlik görevi için terk etmişti, Paris’te açık bulunan bir kürsü bulacakları anı tasarlıyordu.

   Laurence, bitişik odada Léopoldin’e:

   -Git, Beyefendinin bir ihtiyacı olup olmadığına bak, diyordu.

   -Sizin için çok sıcak değil mi, Hanımefendi?

   Her akşam, Léopoldine, ikinci kata çıkmadan önce, Laurence’a iyi akşamlar demek için uğrardı. Lhomond’un odasına girdi.

   -Göründüğünüze göre hasta olmalısınız?

   -Hafif bir grip.

   -Ümit ederim yarın sabah Adliyeye gitmezsiniz? Hava çok soğuk olmaya başladı. Kâğıtlarınızı bırakıp uyusanız daha iyi yapmış olursunuz. Onları yazı masasının üstüne yerleştirmemi ister misiniz?

   -Teşekkür ederim Léopoldine. Şimdi değil.

   O, yaşamlarının uzun bir dönemini tanıdığı için, haklarında ne düşünüyordu? Bundan önce geçen beş yıl hakkında ne biliyordu?  Anna gibi o da zenginlerin davranışlarını anlamaya çalışmanın gereksiz olduğunu açıkça söylemek mi istiyordu?                           

   Kişisel sorunları vardı. Onlardan bahsetmiyordu, ama oğlu onu ziyaret etmeye geldiğinde yüzünden anlaşılıyordu. Yirmi beş, yirmi altı yaşlarındaydı, kadınsı davranışları olmasa, sevimli bir erkek çocuk denebilirdi. Auguste Forestier isminde, belli yaşta bir dekoratöre çalışıyordu.  

   -İyi geceler, Beyefendi. Yerinizde olsam ne yapacağımı biliyorum, ama şimdiki doktorlar farklı düşünüyor...

   Ona sülük koyacaktı, sağlıklı hissetmediği zamanlar kendine yaptığı gibi.

   -İyi geceler, Léopoldine. Beni saat yedide uyandırın.

   -Emin misiniz?

   -Muhakkak lazım.

   Ertesi gün sesinin gitmesinden korkuyordu, çünkü ses telleri tahriş olmuştu, konuşurken yoruluyordu.

   -Tavan ışığını söndüreyim mi?

   -Siz bilirsiniz.

   Kendini ve Laurence’ı daha fazla düşünmemek için, Lambert dosyasından birçok sayfa okumaya kendini zorladı ve birden, bütün gün sanık sırasında gördüğü adamın silueti gözlerinin önünde canlanıverdi.

  Ertesi gün, ifadesini bitirecek olan komiser Belet’den tam olarak kurtulamamıştı. Ondan sonraki tanıkların söyleyecekleri çok şey yoktu. Önemli olan, evine dönerken Lambert’in sarhoş olduğunun ve yine mümkün olduğu kadar kesin saatin saptanmasıydı.

   Sanığın ismine Fred dediği, kendisiyle birlikte aynı garajda çalıştıkları Alfred Mouveau, birlikte Café des Sports’a gittiklerini doğruluyordu. O sadece aperatif olarak bir Pernod içmişti, ama Lambert ondan üç tane içmişti.

   Mouveau yirmi dört yaşındaydı, evliydi, üç yaşında küçük bir kızı vardı. Karısı bebek bekliyordu.

   Sanzède diye biri, iri bir adam, Café des Sports’un sahibi, bizzat Lambert’e servis yapmıştı, Mouveau olayını doğruluyordu.

   Miquet isminde Fer à Cheval’de tezgâhtar bir çocuk da, Burgonya mark’ı içen Lambert’e servis yapmıştı.

   -O da, Cumartesi günü içki içmeye gelen her insan gibi gelmişti, diye soruşturmada söylemişti.

   Adli Polis, üçüncü barı da bulmuştu, Lambert’in bahsettiği, Boule d’Or semtindeki Bar des Amis’yi. Piéri ismindeki patron sorgu hâkimine şöyle demişti:

   - Lambert’i tanıyorum, sık sık bana gelirdi. Zaman zaman kafayı çekerdi, ama asla dağıttığını görmedim. O akşam, sarhoştu, tezgâhta uyumasından korktum. İki kadeh mark aldı. Ne içmek istediğini söylemedi, ancak şişeyi işaret etti. Ona gitmesini öğütlediğimde,  uzandı, kolunu tezgâhın üstünden geçirerek bir kısmı tüketilmiş bir litre kırmızı şarap şişesini kolunun altında götürdü. Karışmamayı tercih ettim. Parasını ertesi gün ya da bir başka gün ödeyeceğinden emindim.

   Liste yine uzundu, Lhomond yarın bitirip bitiremeyeceğini düşünüyordu. Şüpheliydi, ille de, bir ara, Başsavcı sorular sormaya başladığında. Buraya kadar, Armemieux sessizliğini korumuştu, bu onun yönünden oldukça şaşırtıcıydı. Gerçek olan şu ki, tanıklar art arda geçiyordu.

   Hortense Vavin, ev kadını olduğunu ve Lambert’lerin evinin tam karşısında oturduğunu söylüyordu, Mariette’i akşam saat yediye doğru Gelino’ ya benzeyen bir adamla birlikte eve girerken gördüğünü, sonradan bir karşılaştırma sırasında onu tanıdığını iddia ediyordu. Hortense’a göre, bir müddet, sadece evin zemin katında ışık yanmıştı. Sonra, tam çeyrek saat diye tahmin ediyor, katın tavanında bir lamba yanmış.

   Cadoux’nun raporunda şunlar yazılıydı:

   Soru.- Perdeler kapalı mıydı?

   Cevap.- Her zaman perdeleri şeffaftı, arkasında olan her şey görünürdü, hatta akşam kocamı uyutmayı başaramazdım. İyi ki kızım evlendi de kocasıyla Cezayir’de yaşadılar.

   S.-Peki ne gördünüz?

   C.-Mariette’in pencerenin önünden çırılçıplak geçtiğini gördüm.

   S.-Odada arkadaşını fark etmediniz mi?

   C.-Odada değil. Aşağıdan, ancak pencerenin yanında durduklarında insanı görürsünüz. Yukarı çıkmam lazımdı, yapacak başka işler vardı. Hiç şüphe yok Adam yatağın üzerindeydi.

   Q.-Yanınızda kocanız yok muydu?

   C.-Cumartesi günleri, sabahın ilk saatinden önce eve gelmez.

   Q.-Çiftlerin sokağa çıktıklarını gördünüz mü?

   R.-Hayır.

   Q.-Bütün akşam evinizde miydiniz?

   R.-Hep öndeki odada kalmadım.

   Q.-Lambert’in eve döndüğünü gördünüz mü?

   R.-Sizi gördüğüm gibi.

   Q.-Saat kaçtı?

   R.-Saat sekizi bir az geçiyordu. Kolunun altında bir şişe tutuyor, sokağın ortasına yere serileceğinden korkulacak kadar zikzak yapıyordu.

   Q.-Birinci katta hala ışık var mıydı?

   R.-Sanırım evet.

   Q.-Emin değil misiniz?

   R.-Önemli olduğunu bilsem bakardım. O anda, henüz bilmiyordum.

   Q.-Mariette Lambert’i evine Galino ile girip çıktığını sık sık görür müydünüz?

   R.-Onunla da, pek çok başkalarıyla da.

   Q.-Mariette ile aranız iyi miydi?

   R.-Her komşuya dediğim gibi ona da iyi günler, iyi akşamlar derdim, ama onunla görüşmek istemiyordum.

   Harfler gözlerinin önünde dans ediyordu, dosyayı iterek yatağın daha ilerisine kaydı. Bitişik odada Laurence uyumuş muydu? Onu hasta olmak cezalandırmak için, krize mi girecekti? Söylemek istediği bu değildi. Açıklamak zordu. Düşününce, tamamen kötü niyetli değildi. Karısını bu şekilde hareket etmeye iten şeyi anlıyordu. En azından, bugün, içinde ilaç bulunan şişe kırılmamıştı ve gece Fontane’ın zilini çalmaya gitmek için yeniden giyinmek zorunda kalmayacaktı?

   Eve döndüğünde, ilaç şişesine göz atmayı unutmuştu. Bazen, öğleden sonraları, tedbir olarak, böyle yapmaya karar vermişti. Bunu da anlıyordu. Laurence’ı kötü niyetinden dolayı suçlamıyordu. Öyle olsaydı, gazete okumamasını sağlardı. Kendisi gazetelere bakmamıştı, ama gazetelerde Mariette’den uzunca bahsedilmiş olmalıydı. Yaşıyorken, bu berikiyle kimse kaygılanmamıştı, onlar için o ancak bir sokak kadınıydı, sokaklarda sürten düzinelerle kadın gibi, ölünce, birden bire bir çeşit kahraman olmuştu.

   Bu hiç de doğru değildi. Kelime bu değildi, ama ne söylemek istediğini bildiğine göre, önemsizdi. Düzeltmeye cesaret edemiyordu.

   O, Mariette’i hiç görmemişti, hatta ölüsünü bile. Görevi bu değildi. Hiyerarşide çok yukardaydı. Önceki hafta, Dieudonné Lambert ile hiç karşılaşmamıştı. Tek görüşmeleri, onu sanık sırasında görmeden önce, hemen hemen bir formaliteden ibaret olan son soruşturma için, çalışma odasında olmuştu.

   Bu Lhomond’u, aniden şaşırtıyordu, bilhassa tanıklar yönünden. Ne dediklerini biliyordu, gerek komisere olsun, gerek müfettişlerine ve gerekse sorgu hâkimine, ama Joseph’in çağrı yaptığı ve onları tanık salonuna doğru yönlendirdiği ana kadar, haklarında fazla şey bilmiyordu. Onlar onun için sadece birer isim, birer görüntüydüler ve ancak ifade verdikleri sırada gerçekten onları gözlemleme fırsatı olabiliyordu.

   Ceza yargılama usulünü eleştirecek değildi. Bunun için çok yorgundu, zaten yastığı terden ıslanmıştı. Artık ne ocaktaki alevlere bakıyordu, ne de tavana, bitişik odadan işitilebilecek gürültülere kulak kabartmıyordu.

   Gözlerini kapattı. Küçük parlak noktalar göz kapaklarının altında, kıvılcımlar gibi dans ediyordu. Söylemek istediği, kişileri ve yerleri doğrudan tanıyanın komiser Belet olduğuydu. O da değildi. Müfettişleriydi, zira Belet şahsen her yere gitmemiş, ancak önemli tanıkları elinde tutmuş olabilirdi. O halde, Belet, zaten, bazı ayrıntıları ancak ikinci elden tanıyordu.

   Cadoux, sıra kendine gelince, oyuna müdahil olmuştu. Demir yoluna gitmiş, şüphesiz Haute sokağındaki eve de - ama bu kesin değildi- ve cesedi görmek için de morga.

   Çalışma odasında, Lhomond’un önünden insanlar geçmişti, ama o onların evlerine gitmemişti, bulundukları alanları, ille de kendine tasvir ettikleri yerleri gözüyle hiç görmemişti.

   Başsavcı, o da, İstinaf Mahkemesinin dört hâkimi gibi olayların ancak teorik bir tanımını biliyordu. Onlara bir dosya, sorular ve cevaplar verilmişti, belgeler üzerine fikirlerini saptıyorlardı.

   Bu onu ilk defa şaşırtıyordu. Başlığın: “Somuttan soyuta” olmasını istiyordu. Bu konuda bir deneme yazacaktı ve onu daktilo etmesi için Bayan Stévenard’a götürecekti.

   Sorgu Hâkimliği dosyayı, İstinaf Mahkemesi Başkanlığına, seçkin bir hâkim olan Henri Montoire’a göndermişti, o da onu o zamana kadar dava hakkında tek kelime söz etmediğini bildiği Lhomond’a emanet etmekten memnundu.

   Boule d’Or semti, Haute sokağı, Lambert’ler, küçük kafe ve barlar, kuaför salonu, Bayan Vavin’in evi, oradan görünen Mariette’in odası, Gelino, kendini askere aldıran genç Pape, çiftlere rastlayan küçük kız, kunduracı Baudelin, hepsi- ve öteki kişiler: Hélène Hardoin, Bayan Bernet, Chemin- de - Fer sokağındaki ebe kadın,- cansız ve bedensizdiler, bütünüyle soyutlanmış bir hale getirilmişlerdi.  

   Sonuçta, zincirin en ucunda, son umut olarak karar veren şu ötekiler, jüri üyeleri vardı, o konuda herhangi birinden daha az bilgi sahibiydiler, hatta ellerinde dosya da yoktu. Banklarında oturuyorlardı. Onlara ayakkabı, planlar, az ya da çok tiksindirici fotoğraflar uzatılıyor, ilgisiz bir tavırla bakmaya çalışıyorlardı. Şahıslar sırayla geçiyorlar, hiç kimseyi tanımıyorlar, kendi küçük hikâyelerini anlatıyorlardı. Doğrudan soru sormaya hakları yoktu, okuldaki gibi parmak kaldırmak ve Başkanın aracılığıyla sormak zorundaydılar.

   Başlık olarak ne demişti? Somuttan...

   Ateşten acı çektiğinin ve şu an gerçeğin kısmen dışında bulunduğunun bilincindeydi. Kanıtı şu ki, isimler hafızasına geldikçe, onlara eşlik eden yüzlerin aşırı derecede biçimleri bozulmuştu, Gustave Doré’nin Balzac için yaptığı, evinin aşağısında bulunan tasvirleri ya da Breughel’in bir tablosunda olduğu gibi.

   Bir başka kanıt da hem, Sully caddesinde, yatağında olması, -bunu çok iyi biliyordu - ve aynı zamanda da Adliye Sarayındaki Heyet’in bankında oturması. Oysa bir insanın aynı anda iki yerde bulunması imkânsızdır,  aynı şekilde, bir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanının kendi öz davasını yargılaması daha da imkânsızdır.

    Ayrıca, o neyle suçlanacaktı? Hiçbir şey yapmamıştı. Ne kadar iddia edilse de Laurence’la parası için evlenmemişti. Onun parasının olması iyiydi, ama kararında, bu ancak ikinci derecede rol oynamıştı. Onu sevmemişse, elinden gelen bir şey yoktu, o da kendisi kadar suçluydu, çünkü o da onu hiç sevmemişti. Ne biri ne de öteki suçlu değillerdi. Kibar insanlardı, ellerinden gelenin en iyisini yapmışlardı. Lambert’in bıyık altından gülmeye hiç hakkı yoktu. Şüphesiz, o da Anna gibi,  Sully caddesinde büyük bir evde oturanların diğerleriyle aynı sorunlara, aynı tepkilere sahip olmadıklarını mı düşünüyordu?

   Laurence’ı zehirlememişti, suçlamanın kendiliğinden düşeceğinden emindi. Armemieux, Başsavcılık görevini yapıyordu, ama kesin karara varmış olamazdı, zaten, pisuarda yan yana dururlarken, daha demin kendisine göz kırpmıştı. En merak edilen şey, ölen babası, ne olur o da bulunsaydı, ama bu geriye kalanla açıklanabilirdi. Her şey açıklanmayla biter.

   İspatlanacak rşey, karısının su bardağına bizzat koyduğu damlalardı, elli iki damla, iç organların tahlilini yapan doktor Lazarre de öyle açıklıyordu.

   Lhomond asla on iki damladan daha fazla dökmemişti, Laurence’ın kaygısını gidermek için, tedbirli davranıp yüksek sesle sayıyordu.  Laurence ona güveniyordu. Herkese güveniyordu. Mademki ne düşündüklerini bilmek mümkün değilse niçin insanlara güvenilmeyecekti?

   Gerçek şu ki-Jouve, eğer yetenekliyse, bunu savunmasında ispatlamalıydı, - kadın utanıyordu, kabul etmeyi reddediyordu, hayatı boyunca, kabul etmeyi reddedecekti.

   Belki Mariette Lambert de utanıyordu? Hayır! Ne olursa olsun, aynı türden utanma değildi bu... Mariette, kendinin, kimsenin ilgisini çekmeyen bir lokantada küçük bir garson olması fikrine dayanamıyordu.

   Bilinci yerinde olduğundan emindi. Yamacı yeniden çıkıyordu. Zahmetliydi, iri damlalar alnından fışkırıyordu. Ona, şu anda, yanan odunların çıtırdadığını işitiyor gibi geliyordu, bu ona, odasının uzakta olmadığını işaret ediyordu.

   Mariette her adamla yatmaya başlamıtı; karısı değil. Kendi gözünde, kendini önemsetmek için. Ve onları birbiri ardından çılgına çevirdiğini söylemeliydi. Öyle değil miydi? O halde, ona nizamı hatırlatmak neye yarardı? Yargılama usulünün söylemesine izin vermediği şeyi ona hiç söylememişti. Kimseyi suçlamıyordu. Kadın, kendini seven ve küçük bir sokak yosması olmasından acı çeken bir adam bulmuştu. O halde, daha çok ıstırap çekmesi ve kendini dövmesi için...

   Armemieux kırmızı cüppesinin içinde omuzlarını kaldırıyordu. Babasının yaptığı gibi, bu insanları anlamaya çalışmakla zaman kaybedildiğini düşünüyordu. Kim diyordu, belki de toplumun en azından üçte birini kapsayan anlamında bir kelime:

   -Ayak takımı!

   Peki, Armemieux, Laurence’ın durumunu o nasıl açıklıyordu? Çok mu farklıydı? Evet ya da hayır, kocasını suçlu göstermek için kendini zehirleyebileceğine, bunun büyük bir davaya malzeme olacağına inanıyor muydu? Öldüğünde, yaşarken titizlikle sakladığı her şey yüze çıksın diye mi?

   Nefes alıp veriyordu, soluması hırıldar gibiydi. Anlıyordu, yine bu bir işaretti. İçerisi çok sıcaktı, ama pencereyi açmak için Joseph orada değildi.

   Pape ona tedirgin bir tavırla bakıyordu, sanki mazeret göstermek ister gibiydi. Pape değildi bu. Asker üniformalı değildi, ama siyah bir avukat cübbesi giymişti. Diğerleri onu henüz tanımamışlardı. Lhomond ise, başından beri, onun kim olduğunu biliyordu.

   Şimdi, kızıla çalan siyah bıyıkları ve kolunu oynattığında, sol eline taktığı altın şövalye yüzük açıkça görülüyordu. O Joseph Pape gibi sarışın değildi, ama saçı Lambert’inki kadar kumraldı.

   Ne var ki, bir yönden Lambert’e benzediğini hiç kimse fark etmemişti. Her ikisi de, oynarken hafifçe ısıran beyaz dişleri olan, ayaklarıyla darbeler indiren genç iki yırtıcıydı.

   İsmi Justin’di, Justin Larminat ve iyi dostu Larminat’nın oğlu, bir zamanlar onunla Quartier Latin’de bir odayı paylaşmışlardı, babası Oran’a atanmıştı.

 

                                   “Sevgili Xavier,

   Hukuk eğitimini yeni bitiren oğlum Justin...”

 

   Mektubu hâlâ saklıyordu. Onu jüri üyelerine verecekti. Az bir çabayla, artık jüri üyesi olmayabilirdi. Daha önce, mahkemede olmasının yanlış olduğunu biliyordu. Laurence ölmemişti. O, odasında, bitişikteki odasındaydı ve kendini onun izlediği gibi belki o da sık sık kendisinin nefes alıp verişini işitmek için çaba gösteriyordu.

   Lhomond susamıştı. Bir bardak su içmesinin ardından, kâbusu tamamen dağılacaktı, daima iyi bir düzene sokmayı ümidettiği bu şeyleri rahatlıkla düşünebilecekti. Zaman kötü seçilmişti. Şu anda griple ve Lambert davasıyla yeterince endişesi vardı, ama bilerek yapmıyordu.

   -Uyuyor musun?

   Laurence yatağından ona sesleniyordu. Kocasının kımıldaması, gürültü yapması lazımdı. Ortamı bozmamak için, cevap vermez gibi yaptı, ama onun, gizlediği şeyleri hemen açığa çıkaracak böylesi antenleri vardı.

   -Hayır. Şimdi uyandım.

   Uzaktan geliyordu, ocağın güzel kokularını soluduğu odunlarına minnetle bakıyordu.

   -Bir ihtiyacın var mı? diye kadın devam etti.

   Yataktan kalkmayacaktı, ama Leopoldine’i çağıracaktı.

   -Yok. Ya sen?

   -Hayır yok. Senin güçlükle nefes aldığını işitiyordum.

   -Kalkmamı mı istiyorsun?

   -Zahmet etme. Uyumaya çalış.

   -Sen daha uyumadın mı?

   -Saat ancak on. Okuyorum.

   -İyi akşamlar.

   -İyi akşamlar.

    Karısının kendine acındığını hissetmemesi önemliydi, zira o zaman ıstırap çekebilir, ne olursa olsun yapabilirdi. Kendini hırpalanmış hissediyordur, bu ise onu avutuyor ve yaşamına bir anlam katıyordu.

   Larminat’nın mektubu sadece hayalinde yoktu, onu gerçekten saklamıştı, arkadaşlarının bütün mektuplarını sakladığı gibi. O, Oran’da Savcıydı. Oğlu staj yapacak yaştaydı, Kuzey Afrika’yı sevmiyordu.

 

   “ Senden iltimas etmeni istemiyorum, zira iltimasa bel bağlamam, ama yalnız, arada bir kendini gurbette hissetmemesi için ona masanda küçük bir yer vermeni istiyorum. Annesi tarafından şımartıldı. Hassas bir çocuk, beğenimin az üstünde, ilk zamanlar...”

 

    Beki de, tekrar uyumadan önce bu düşüncelerden kurtulsaydı, düşünceler aklına kâbus şeklinde daha az gelecekti?

    Her baba oğlu konusunda yanılgıya düşer miydi? Babası kendisinin hakkında yanılmış mıydı? Justin Larminat sivri dişleriyle uzun burunlu kayman timsahı kadar duyarlıydı. Sıcak ve sevimli gözleriyle güzel bir çocuktu, o devirde yanlarındaki hizmetçi kadın iç çekerek:

   -Böyle güzel gözlerin bir erkekte olması bizim için ne büyük talihsizlik! diyordu.

   İki kapı arasında onunla aşk yapmış olmalıydı. Lhomond ona karşı kin tutmuyordu. Birkaç ay sonra, Justin’in Adliye Sarayında daktilo kadınlar olsun ya da çevredeki genç kızlar olsun, yakınlaştıklarının çoğuyla aşk yaşadığını fark etmişti.

   Kadınlara bakış tarzı aynı zamanda edepsizce ve sevecendi, onda çocuksu herhangi bir şey varlığını sürdürüyordu, hatta kadınların kızmaya niyetlenecekleri sırada onlara silahlarını bıraktırıyordu.

   Sully caddesine akşam yemek yemeğe gelmişti, önce her hafta, sonra haftada iki defa, Salı ve Cuma günleri, Lhomond hiçbir şey fark etmemişti, hiçbir şey önceki yıllardan daha farklı değildi, yalnız Laurence’ın yavaş yavaş olgun bir kadın hali aldığını anlamıştı.

   O zaman Laurence kırk sekiz yaşındaydı. Hiç parıltısı kalmamıştı ve yaşlanarak daha da soluklaşıyor, teninde bir tür kabuk oluşuyordu. Arkadaşlarının bazısı gibi, vücut şekli bozulmuyordu, ne şişmanlıyor ne de zayıflıyordu, ama daha katı oluyor ve gittikçe cinsellikten uzaklaşıyordu.

   Onu görmeye o derce alışmıştı ki aniden ortaya çıkan değişiklikler kendini şaşırtmıyordu. Tekrar güzel göründüğünü anlaması için aylar gerekti ve yüzü yirmi dokuz yaşında edinmediği bir tür güzellik kazanmıştı.

   Lhomond safça seviniyordu, işte o sırada, şüphesiz, bütün şehir haberdar olmuştu. Bir akşam, Laurence’ın Justin ile dans edişini gözüyle takip ederken Frissart’a şöyle demişti:

   -Karım gençleşiyor denebilir.

   Bu yüzden ona hiç kin beslemiyordu, ne de arkadaşlarının alaylarından dolayı. Gerçekten, ona hiç kızmıyordu.

   Laurence, birkaç ay, çılgın bir aşk yaşamıştı. O ise onun farkında değildi. Bir öğleden sonra, Lucienne Girard’ı kollarına alır gibi yaptı, ama karısı, o gün meşguldü, arzusunu kansızlıktan mustarip genç kızla geçirdi. Şimdi de her Cuma,  Bayan Stévard ile birlikteydiler.

   Acınacak durumda olan o değildi, Laurence’dı. Diğerlerinin reddedeceği bir yaşta evlenmişti. Ve birden bire, gazeteden, Justin’in, Büyük Dupré Kardeşler Mağazalarının sahiplerinden, on sekiz yaşında şehrin en zengin mirasçısı Dominique Dupré ile evlenmekte olduğunu öğrendi.

   Justin haberi ona söylemeye cesaret edememişti. Sabah akşam, onu görmekten vaz geçmişlerdi, Adliye Sarayından dönüşte, Lhomond karısının odasında doktor Chouard ve iki hemşireyle karşılaşmıştı.

   O zamana kadar, hiçbir şeyden kuşkulanmamıştı. Hatta sonra, ayrıntılarını öğrenmeğe çalışmadı. Laurence veronal ile kendini zehirlemeye teşebbüs etmişti, bu bir aldatmaca değildi. Mucize eseri, Léopoldine yukarı çıkmamış, yatak odasının kapısını bir hırıltı işitmesi üzerine itmemiş olsaydı, bütün tedaviler yararsız kalacaktı.

   Gece boyunca, kendine gelmiş, Lhomond’u görmeyi reddetmişti. Üç gün, sadece doktorla hasta bakıcı kadın odaya kabul edilmişti. Bu onların hâlâ müşterek odasıydı, işte o sırada Lhomond kendisi için misafir odasını seçti.

   Ona gelebilir miyim diye söylettiği gün, sanki yaşlı bir kadın gibi mırıldanmıştı:

    -Uzaktan geliyorum ben, Xavier. İstediğin her şeyi yap, ama bana soru sorma.

   Beş yıl, olup bitenlere bir defa değinildi. Justin’in ismi asla telaffuz edilmedi. Eski arkadaşlarından hiçbiri Laurence’ı görmeğe kabul edilmedi, odasındaki telefonu kaldırttı, onu bitişik odaya koydular.

   Hepsi bu oldu. Larminat Paris’te yaşıyordu, şüphesiz her insanın olabileceği kadar mutluydu. Laurence odasını terk etmemişti, zihninde, belki yaşamının geri kalanını cezasını çekmeye ayıracaktı?

   Ya da, onu, kocasını cezalandırmaya! Anladı ki Frissart gibi, Delanne gibi ya da Armemieux gibi kimseler, söylemek istediğini anlamayacaklardı, ama örneğin, Lucienne Girard’ın anlayacağından emindi.

   Olanlardan karısı onu sorumlu tutuyordu, sadece üzüntüsünden, düş kırıklığından değil, ama aynı zamanda uğradığı kendini küçük düşüren davranışlardan da.

    İlle de onun daha fazla şey bilmesine, kendine en ufak bir sitem yöneltmeden, mutsuz olmadan, gücenmeden her gün kendini görebilmesine kızıyordu?

   Onu çok kere düşünmüştü, mümkün olan bütün çözüm yollarını dürüstçe aramıştı. Sonunda kendi kendine, belki, bir gün, her ikisi de çok yaşlı olduklarında, kahkaha atarak birden birbirlerine bakacaklarını söylemişti.

   Lhomond onu hiç sevmese de, aşktan değil de arkadaşça bir duygulanmadan dolayı sevmenin çok yakınında olması, en azından seviyor demekti.

   Doğru değildi. Lhomond kendi kendine bir defa daha yalan söylüyordu, farkına varmadan önce kadın bunu hissediyordu. Laurence’a duyduğu duygu, kaldırımın kenarında acı çeken bir hayvana duyulan, yardım edilemeyen, hatta anlamayacağı kelimelerle acısını dindirmenin imkânsız olduğu bir çeşit huzursuzluktu.

   İşte trajik olan şey! Yirmi dört yıl müddetle hiçbir zaman bir yuva olmamış olan bu büyük evde birlikte yaşamış olmanın dışında, aralarında ortak hiçbir şey, hiçbir bağ mevcut değildi.

   Laurence onu asla bağışlamayacaktı ve onun için ondan tiksiniyordu.

   İhtiyatlı davranıp, daha önce Chouard’a soramamıştı, ama karısını doktorun tedavi şekli onun tehlikede olduğuna inanmadığını gösteriyordu. Kadın , durumu bilen şehrin karşısına çıkmamak için odasına kapanıyordu. Yalnızlıktan korkuyordu, bu sebepten kocası yanında kalıyordu.

   Adliye Sarayına dönmesine engel olamıyordu. Her zaman orada olmasından emin olmak için, gece gündüz, krizleri ve gümüş çıngırağı icat etmişti.

   -Karısının onu sürüklediği yaşam biçimiyle...

   Armemieux bütün arkadaşlarının düşüncesine tercüman oluyordu.Kendini içkiye vereceğini düşünebilirlerdi. Etrafında karısının sürdürdüğü boğucu ortamdan kaçmak için ne olursa olsun yapabileceğini düşünebilirlerdi.

   Bir gün, sabrının sonuna gelip, onu öldüreceğini de mi düşünemezlerdi?

   Laurence’ın onu düşünmesi hiçbir şekilde gerekmiyordu, Lhomond, zihninde belli bir fikir biçimlendikçe, dudaklarının üzerinde belirecek soluk gülümsemeyi göreceğine inanıyordu.

   Evvelki gün, kırılan şişeye dikkat etmemişti. Fontane’ın reçeteyi iki gün sonra yenilemesine şaştığını ve Frissart’ın Armando’nun eşiğinde kocasıyla karşılaştığını bilmiyordu. Lhomond’un sabahın dokuzunda bir kadeh alkol aldığını ve bazı kişilerin, Adliye Sarayında, nefesindeki kokuyu hissettiğini hiç bilmiyordu.

   Lhomond’u kaygılandıran şey, olup bitenleri gazetede okuduğu Lambert davasının özetinin, zihnini tehlikeli bir yöne çekme riskiyle karşı karşıya bırakacağıydı. Mariette’den çok bahsediliyordu. Ona duygusuzca davranılması boşunaydı, kazançlıydı, canlıyken her ne pahasına olursa olsun elde etmek isteyeceği itibarı ölünce kazanmıştı. Ve bir adam, onu seven ve çılgınca kıskançlık krizlerinde onu döven Lambert, onun yüzünden mahkûm olacaktı.

   Gözleri açıktı, kendini hemen hemen rahat hissediyordu. Nefes alıp vermesi düzelmişti, bu, karısını onun uyuduğuna inandırıyor olmalıydı. Yoksa çıngırağı çalmaya onu itmez miydi?

   Bundan korkuyordu, olmamasını diliyordu.  Ona öyle geliyordu ki, eğer karısı çıngırağı çalsa, rahat olmasına dayanamadığını ortaya koyacak, kendini haklı çıkaracaktı. Uyukluyor görünmeye devam etmeliydi. Sürekli, uyumamaya çaba göstererek, tavana bakıyordu.

   Kendini uyanık tutmak için, nabzını yokladı, akşamın başından bu yana daha yavaş ve daha düzenliydi, ama kontrol edemedi, zira bulunduğu konumda, aradan gözünü açtığını görüyor ve kımıldamaya cesaret edemiyordu.

   Kadın da mı uyanmıştı, yoksa o da, onun gibi, gözetliyor muydu?

   Çıngırağın çalması duyulduğunda yerinden sıçrar gibi yaptı, güldürüyü sonuna kadar oynadı, uyuşuk bir sesle homurdanmadan önce yeterli bir zaman bekledi:

   -Bu da ne?

   Sonra, ayılmış bir insan olarak, kalktı, sırtına bir sabahlık giydi ve bitişik odaya doğru yöneldi.

   Laurence her zamanki konumunda duruyordu, bir eli göğsünün sol yanında, ağzı hava alamıyormuş gibi yarı açıktı. Zayıf bir parmakla ilaç şişesini işaret ediyordu, adam bardağa bir az su döktü, damlalıklı şişeyi eğdirdi.

   Alçak sesle saydı:

   -Bir... iki... üç...

   Eline dikkatle baktığını biliyordu.

   -...Dokuz... on... on bir... on iki...

   Sanki bir suçlamadan dolayı kendini savunuyormuş gibi, ondan daha güçlü bir şekilde tekrarladı.

   -On iki!

   Üzerine yöneltilen bir bakışla anladığı izlenimi edindi.

 

 

                                            6

 

                            Ebe kadının tanıklığı

 

   O gece yine iki ya da üç kâbus gördü. Onların birinde, ancak on iki yaşındaydı, bir elma ağacından düşüyordu, çiftliği tanıdı, babası onu oraya her yıl yaz tatilini geçirmesi için gönderirdi. Boşluğa indiği anda uyandı, yürek parçalayan bir çığlık attığından emindi, ama kulak kabartması iyi oldu, karısının odasından hiçbir gürültü işitmedi. Laurence uyuyordu. Şüphesiz bir balık gibi ağzı açıktı? Uyandığında saat ikiyi yirmi geçiyordu, saat beşte gözlerini açıncaya kadar uyukladı.

   Anna, ara kapıyı kapatıp kahvesini getirdiğinde, Lhomond bezgindi, tüm vücudunda bir çeşit boşluk vardı, ama kendini arınmış hissediyordu, zihni açıktı, çok terlemiş olduğu için, yüz hatları daha belirgin, teni her zamankinden daha parlaktı.

   Laurence’ın odasına geçmedi, yeniden midesinin bulanmasından korktuğu için, yemek yemedi, bir bardak sütle yetindi ve doktor Chouard’ın beyaz evinin yolunu tuttu. Her yer donmuştu. Nefesi, önünde küçük bir bulut oluşturuyordu, kaldırım taşları sanki daha sertti, daha çok ses çıkarıyordu.

   Chouard hastabakıcısına gereken talimatı vermişti, zira on kadar hastanın duvar boyunca sıralandığı bekleme salonuna almak yerine, onu servis koridorundan gereksiz eşyaların konulduğu odaya geçirdi, Lhomond’un muayene odasından oraya gelen konuşmaları duyuyordu.

   -Yemin eder misiniz, doktor, bu bulaşıcı değil mi?

   -Hiç endişelenmeyin, Bayan. Tavsiyelerimi uygularsanız, sekiz gün içinde kaybolur.

   -Borcum ne?

   Doktorun söylediği ücreti, saklanması gerektiğinden, duymamağa çalıştı. Kâğıt paraların çıkardığı ses, tekrar kapatılan el çantasının sesi kulağına kadar geldi. Chouard’ın başka bir kapıdan çıkardığı hastayı görmedi, ama Bayan Frissart’ın sesini tanımış gibiydi. Doktor onu odasına alırken sordu:

   -Geceyi nasıl geçirdiniz? 

   -Kötü. Şimdi, kendimi daha iyi hissediyorum.

   Termometreyi ağzına koydu ve nabzına baktı.

   -Hâlâ ateşim var mı?

   -Normalin üzerindesiniz. Bu akşam Lambert davasıyla birlikte başınızdan savabilecek misiniz bakalım?

   -İmkânsız değil, ama kesin de değil.

   -Bu durumda, size ikinci bir iğne yapmalıyım. Bugün sağ kalçadan.

   Adliye sarayının sütunlu girişinin altında, evvelki gün gözlemlediği yüzleri tanıdı, ama Lucienne Girard’ı fark etmedi. Bunlar özellikle son dakikaya kadar sigara içmek için adımlayan insanlardı.

   İki yardımcısı, Kurul Salonunda, şimdiden cübbelerini giymişlerdi, İstinaf Mahkemesi Başkanı Henri Montoire ile konuşurken Armemieux de cüppesini giyiyordu. Montoire, ceketiyle, bir ziyaretçi gibi hareket ediyordu, ama Lhomond bunun kendisi orada olduğu için yapıldığını anlamadı değil, suç işlemiş gibi yüzü kızardı.

   -Nezleniz ne oldu? diye Montoire meraklı bir bakışla, hafif bir tonda söze başladı.

   -Bu sabah kendimi daha iyi hissediyorum. Bütün gece terledim.

   Önceki gün, ona, Lhomond her zamanki gibi hareket etmedi denmiş olmalıydı. Bunu söylemeğe kim kendini görevli görmüştü? En iyi dostlarından biri olan Armemieux mü? Karısının etkisi altında, hep ileri atılma çabası içinde olan Frissart mı?

   -Sağlığına dikkat et azizim. Şimdi hasta olma zamanı değil. Dava nasıl gidiyor?

   -İyi...

   Bu ona okulda müfettişin her yılki ziyaretini hatırlatıyordu. Uzaktan uzağa edindiği izlenime göre, Montoire’ın jürinin arkasına oturmayacağını ümit ediyordu.

   Niçin aklına bir suçluluk anlayışı geliyordu? Cüppesini sırtına geçirdi, dosyasını hazırladı, saate baktı ve birkaç dakika sonra, Joseph salonun kapısını ardına kadar açtı, salona dönerek, törenlere has bir ciddiyetle seslendi:

   -Mahkeme Heyeti!

   Birden, Lambert’in, önceki günkü tekdüze kravat yerine, kendine dipdiri bir hava veren beyaz puanlı bir papyon kravat bağladığını fark etti, Lucienne Girard’a jest olsun diye mi diye düşündü. Yine sinekkaydı tıraş olmuştu, saçları henüz yaştı.

  Lucienne Girard ancak çeyrek saat daha sonra geldi, önceki gün aynı yerde oturan yaşlı bir bey ona yerini ayırmıştı. Bayan Falk’un başında, yüzünün yarısını örten, menekşeyle süslü bir şapka vardı. Sigorta memuru Lourtie’nin gözleri, önceki gün çok içmiş biri gibi suluydu, sabah seansı süresince keyfi yerinde değildi. Bazen havasız kalmış gibi görünüyor, yüzü soluyordu. Oscar Lamoureux, Belediye Meclisinden, mobilya satıcısı, Birinci Jüri Üyesi, komiser Belet tanık mahallinde yerlerini aldıktan sonra ona bir soru sormak istedi. Kurbanın saçında kırmızı şarap izi arandı ve bulundu mu öğrenmek istiyordu.

   -Tanıktan soruya cevap vermesi rica ediliyor.

   Kırık şişe sebebiyleydi.

   -Laboratuvar onunla meşgul oldu, bu tür hiçbir iz bulunmadı. Cinayet işlemeye yardım edecek evdeki bütün eşya incelendi, gözle görülür bir sonuç çıkmadı.

   Birinci Jüri Üyesi bununla yetinmedi.

   -Odada ya da öteki odalardan birinde eksik olan hiçbir şey yok muydu?

   Soru yerindeydi, Belet her şeyi düşünmüş görünüyordu.

   -Mutfağın bir çekmecesinde, müfettişlerimden biri kerpetenlerle, iki tornavida, bir ingiliz anahtarı, bir tesisatçı anahtarı,  bir de bisiklet anahtarı buldu. Çekiç görmemesi onu şaşırtmıştı, zira herhangi bir evde bu alet bulunurdu. Bu konuda soru sorulduğunda sanık kaçamak cevaplar verdi. Ona göre, her zaman çekmecede bir çekiç vardı, ama birkaç gün önce karısının onu bir komşu kadına ödünç vermiş olabileceğini tahmin ediyordu, bunun kim olduğunu bilmiyordu. Komşuların evinde yapılan araştırmalar hiçbir sonuç vermedi.

   Belet yine çeyrek saat kadar ifade verdi, salon ısınmaya başlamıştı;  hava esasında soğuktu. Birçok kişi sümkürdü. Bir tek nezle ya da grip olan Lhomond değildi.

   Sonraki tanıklar geçirildiler. Her birinin belli bir hususta vereceği ifadesi vardı, yemin eder etmez parmaklıklı bölmeyi terk ettikleri ve salonu ciddiyetle geçtikleri görülüyordu. 

   Lambert’le aynı garajda çalışan arkadaşı Alfred Mouveau, yüzü küçük çiçek çıbanı izleriyle delik deşik olmuş kırmızı saçlı biriydi. Café des Sports’un patronu Sanzède’de, bir mahalle politikacısı özgüveni vardı, koyu gri bir elbise ile gıcırdayan parlak ayakkabı giymişti, karnını iri altın bir saat kordonu süslüyordu. Fer

à Cheval’in garsonu Miquet, şakacı grubuna mensuptu, bir numara yapmaya çalışıyordu. Onu hemen hemen parmaklıklı bölmeden almak zorunda kaldılar.

   Bir sirki andırıyordu. Her biri kendini ilginç göstermeye zorlayarak küçük turunu tamamlıyordu. Tanınmayanlar böylece özelliği olmayan yığınlardan çıkıyor, Ağır Ceza Mahkemesinin görkemli sahnesinde birkaç anlık rolünü oynadıktan sonra yeniden tanınmamazlıklarına gömülüyorlardı. İsimleri gazetelerde az geçmeyecekti.

   Bar des Amis’denSébastien Piéri salonu bir şakayla güldürdü, Lhomond işitmedi, zira o notlarının sayfalarını çevirmekle meşguldü. Sonra sıra Hortense Vavin’e, yanındaki kadına geldi, “her yeri görünüyordu”, o da kalabalığı neşelendirdi.

   Bir sonraki tanık doğruyu söylemek gerekirse onlar gibi değildi, yemin edemiyordu. Bu aslında, Lambert’lerden üç ev uzakta anne babasıyla oturan on iki yaşlarında küçük bir kız çocuğuydu. Babası Pierjac bisküvi fabrikasında ustabaşıydı. Kırk yaşlarında güçlü bir kadın olan annesi, kızını oturuma götürmek için ilk toplantı olduğundan, saçlarına bukle yapmak gerektiğine inanmıştı.

   -İsminiz Jeanine Rieu ve siz on iki yaşındasınız?

   Kız kendini büyüklerden daha çok komedyen gösteriyordu.

   -Evet, efendim. Geçen ay on iki yaşına girdim.

   -Sizi ne için sorgulamak istediğimizi biliyorsunuzdur?

   -Evet, efendim.

   Ve sanık sırasına dönerek parmağıyla Lambert’i işaret etti.

   -Geçen 19 Mart günü ne görmüştünüz?

   -Onu yolu geçip evine dönerken gördüm. Annem beni ekmek almaya göndermişti. Ertesi günün Pazar olduğunu unutmuş, sabaha yeterince ekmek almamıştı. Saatin sekiz olduğunu biliyorum, çünkü ekmekçi dükkânında sıra beklerken duvar saatine baktım.

   -Lambert’lerin evinden birilerinin çıktığını görmedin mi?

   -Hayır, efendim. Ama şişenin patlamasını işittiğimde korktum.

   -Bu ne zaman oldu?

   -O girdikten hemen sonra.

   -Öncesinde ya da sonrasında çığlık ya da bağırma sesi duymadınız mı?

   -Hayır, efendim.

   Anne, yeminle verdiği ifadesinde, kızının ekmekçi dükkânından döndüğünde saatin sekiz olduğunu doğruladı.

   Lhomond’un artık ateşi yoktu. Ateşi düşmüş ve bilinci yerinde olarak, onların geçişini bir çeşit sabırsızlıkla seyrediyor, sanki bu törensel ve saygın gösterilmeye çalışılan geçit töreni ona oldukça gülünç geliyordu.

   Küçük kızdan sonraki, ayakkabı tamircisi Baudelin’in yanağı bir kazadan dolayı yarılmıştı, yüzü yamuktu, sanki ağzı kulağına kadar gerilmişti. Pot-de-Fer sokağında oturuyordu, orada küçük bir dükkânı vardı ve yine o akşam saat yedi buçukta, Mariette Lambert’in bir erkeğin kolunda geçtiğini gördüğü sırada, orada çalıştığını ileri sürüyordu.

   -Onu iyi tanır mısınız?

   -Ayakkabılarını ben tamir ederdim.

   -Nasıl giyindiğini jüriye tarif edebilir misiniz?

   -Kırmızı elbisesi ve yeşil mantosu vardı.

   -Ona eşlik eden adamı tanıdınız mı?

   -Polis beylerin bana gösterdiği fotoğrafta onu tanıdım.

   -Onlar size sadece bir tek fotoğraf mı gösterdiler?

   -Farklı kişilerden yirmi fotoğraf vardı, ama ben işçi kadını hemen tanıdım.

   -Gelino’dan mı bahsediyorsunuz?

   -Bana isminin öyle olduğunu söylediler.

   -Özel hiçbir şey fark etmediniz mi?

   -Tartışıyorlardı.

   -Az önce, açıkladığınıza göre, kadın adamın kolunu tutuyormuş.

   -Bu bir şeyi değiştirmez. Onun kolunu bir aşığın kolunu tutuyormuş gibi tutuyordu, ama yine de tartışıyorlardı.

   -Mart ayıydı, hava serindi. Dükkânınızın kapısının kapalı olduğunu tahmin ediyorum.

   -Kapı açıktı çünkü dükkân şundan –eliyle boşlukta bir dörtgen çizdi - daha büyük değildi, soba olduğu için kapıyı kapatırsam nefesim kesilirdi.

   -Ne işittiniz?

   -Mariette ona:

   “-Ne olursa olsun enayi değilim! Bana güvenme! dedi.

   -İşittiklerinizin hepsi bu kadar mı?

   -Sonrasına dikkat etmedim. Yürüyorlardı.

   -Ne tarafa doğru?

   -Şehir merkezine doğru, yani demir yoluna zıt yönde.

   - Pot- de- Fer sokağıyla Haute sokağı birbirine paralel olduklarına göre, Haute sokağını takip ederek kestirmeden gidemezler miydi? 

   -Bu onların sorunu. Onlarla konuşmak için evden çıkmamıştım.

   -İçkili miydiniz?

   -Her günkü gibi tam iki litre kırmızı şarap. Bana doktor tavsiye etti...

   Son ifadeleri esnasında yokmuş gibi görünen ve banka, dirseklerini dayayan Lambert, Louise Bernet’in girdiğini görünce doğruldu, bu elli yaşlarında, vücudu adaleli, kararlı tavırlı küçük bir kadındı.

   -İsminiz, soyadınız, unvanınız...

   -Louise Bernet, ebeyim, Chemin- de- Fer sokağı 62 numarada oturuyorum.

   -Jüri üyelerine dönün, onlara davayla ilgili olaylar hakkında bildiklerinizi söyleyin.

   -Haute sokağıyla Pot- de Fer sokağı arasında, Chemin- de- Fer sokağı ikinci katta bir dairede oturuyorum,  sokakta balkonu bulunan ender kişilerden biriyim. 19 Mart cumartesi günü, şehirde bir doğum sebebiyle geç kalmıştım, akşam on buçuktan az sonra eve döndüm. Bizim meslekte, günün ve gecenin her saatinde çalışmaya alışmak lazım.

   Salonun dip tarafında bir çeşit hareketlilik oldu. Lhomond, uzaktan, nöbetteki polisin şapkasız bir kadınla tartıştığını gördü, şu ya da bu sebeple polisin onun içeriye girmesine engel olduğunu düşündü, önemsemedi.

   -Devam edin. Saat on buçuktan az sonra evinize döndünüz.

   -Evet, Başkan Bey. Öğleyin evden ayrılmıştım, öyle ki zavallı kedim bir şey yememişti. Ona lapa hazırlamak için mutfağa gittim. Pişirirken onunla konuşuyordum, zira bir insan gibi söylediğim her şeyi anlar. Hayvanları anlamaz sanmakla...

   -Konuya dönünüz.

   -Peki! Bu on dakikamı aldı, zira şapkamı, mantomu çıkardım, onları yerine koydum, kedinin öğlenden kirli kalan tabağını yıkamam gerekiyordu. Sonra balkonun kapısını açtım, kediye yiyecek şeyleri orada veririm, böylece içeriyi kirletmez. O yerken, etrafı düzeltmek için mutfağa yeniden döndüm. Bütün bunlar belli bir zaman aldı. Sonra, kedinin yemesini bitirdiğine ve ihtiyacını gördüğüne bakmak için balkona döndüğümde demir yolu merdivenlerinden inen bir adam fark ettim.

   -Saat aşağı yukarı on bire çeyrek vardı değil mi?

   -Bana sorarsanız on bire çok yakındı.

   -Adam yalnız mıydı?

   -Evet, Başkan Bey.

   -El feneri kullanıyor muydu?

   -Hayır. Işık görmedim.

   -Merdivenin yakınında bir sokak lambası var mı?

   -Otuz metre kadar uzağında bir tane var. Önce bunun kestirmeden Genettes’den gelen biri olduğunu düşündüm.  

   -Bu sık sık olur mu?

   -Bazen. Ben kendim, birinde demiryolundan geçtim, bir müşteri beni aratmıştı, çok geç kalabilirdim.

   Teni gri, bakışı cansızdı. İlk karşılaşmadan itibaren ondan hoşlanmayan Lhomond, hazırladığı monoloğu ezbere söylememesi maksadıyla ona kasten Cadoux’dan başka tarzda sorular soruyordu. İfadesi hepsinden daha önemliydi, o derece önemli ki sadece o ifade Lambert’i mahkûm ettirmeye yeterdi.

   -Devam edin. Merdivenden inen bir adam gördünüz.

   Salondaki anormal hareketten dolayı yine dikkati dağıldı. Polis memuru, bir an tereddüt etti, hemen hemen koridorun ortasına kadar ilerlemişti, işaret etmek zorunda kaldığı Joseph ona karşı yürüyordu. Lhomond’a, sanki polis alçak sesle konuşup Joseph’e Heyetin oturduğu bankları göstererek bir kâğıt ya da bir zarf veriyor gibi geldi.

   -Birden onu tanıdığımdan emin değildim.

   Başkanın dikkatinin dağılması onu sinirleniyordu, o da arka tarafta ne olup bittiğini görmeye çalıştı.

   -Ay ışığı var mıydı?

   -Hatırlamıyorum, Başkan Bey. Bildiğim, o sırada fark ettiğim siluetin bana yabancı olmamasıydı. Adam hızla yürüyordu, elleri ceplerindeydi.

   -Başında şapkası var mıydı?

   -Sanırım daha çok kasketliydi.

   Cadoux’ya önce şapkadan, sonra da kasketten bahsetmişti.

   -Onun bir şapka olmadığından emin misiniz?

   Cadoux ona Gelino’nun o akşam giydiği donuk gri renkte şapkayı göstermişti; Lambert, işten kasketle dönmüştü, evinde buldukları tek şapka kestane renginde bir şapkaydı.

   -Ondan eminim. Ne dediğimi biliyorum. İyi görmem için sokak lambasının altına geçmesini bekledim.

   -Ne sebeple? O sırada, tanıklık yapacağınızı bilmediğinizi düşünüyorum?

   -Nasıl bilebilirdim?

   Armemieux, oturduğu bankta, bir tür sinirlilik gösteriyordu, zira Lhomond’un tanığa karşı hasım bir tavır takınmasını beklemiyordu. Başkan yetkilerinin sınırları içinde kalıyordu, onu tarafsızlıkta kusur ettiğinden dolayı kınayamazlardı, ama ebe kadından hoşlanmaması o derece çarpıcıydı ki o ana kadar sabır göstermişti.

   -Bulunduğunuz balkondan demiryoluna hâkim olduğunuzu düşünüyorum?

   -Kuşkusuz, daha yüksekte olduğuma göre.

   -O akşam, toprak dolgu ya da raylar üzerinde hiçbir şey fark etmediniz mi?

   -Hava çok karanlıktı. O mevkide yol aydınlatılmamıştı, sadece daha aşağıdaki makas manevrası tarafı aydınlıktı.

   -Adam sokak lambasının yanına geldiğinde onu tam olarak tanıdınız mı?

   -Evet, Başkan Bey.

   -Binaların karşısında bulunan kaldırımı mı takip ediyordu?

   Cadoux o soruyu sormamıştı, Armemieux bir kâğıda not aldı. Joseph’e gelince, gürültü çıkarmadan ve kendini belli etmeden dönüp duruyordu, Lhomond’un arkasında yerini almak için geldi ve mırıldanarak ona doğru eğildi:

   -Bir kadın bu mektubun size hemen teslim edilmesini istedi.

   -Polis memuruyla konuşan mı?

   -Evet.

   -Kendisi nerede?

   -Hemencecik gitti.

   Joseph’in ona uzattığı zarf mahalle bakkallarında yarım düzinelik poşetlerde satılan ucuz cinstendi. Üzerinde ne isim ne de adres vardı, düşündükten sonra Lhomond zarfı hemen açmadı.

   -Gördüğünüz adam kimdi?

   Kadın, sadece o anı beklermiş gibi, bir öbekten sanıkların oturduğu banka doğru döndü, kolunu uzattı, parmağıyla Dieudonné Lambert’i işaret etti.

   -Bu o!

   Salonda bir elektrik akımının geçişi gibi bir heyecan esti. Lambert,  hissiyatını açıkça belli etti, dilini dudakların üzerinden geçirerek kuruyan dudaklarını ıslattı.

   -Onu tanıdığınızdan emin misiniz?

   -Kesinlikle. Hatta üzerinde açık gri bir takım elbise vardı, o elbiseyle sokakta sık sık görürdüm.

   -Sarhoş biriymiş gibi mi yürüyordu.

   -Tam değil. Sizin, benim gibi yürüyordu.

   -Sokak lambasının arkasından geçtikten sonra nereye gitti?

   -Evine dönmüş olmalı.

   - Chemin-de- Fer sokağındaki balkonunuzdan, Haute sokağındaki evine döndüğünü görmüşsünüzdür?

   -Şüphesiz hayır, siz iyi bilirsiniz. Sokağın köşesinde gözden kaybolduğuna göre, evine girdi dersem, bu bir tahmin olur.

   -Söylediğinize göre sokak lambası merdivenden otuz metre kadar uzakta bulunuyor.

   -Evet, öyle dedim.

   -Haute sokağının köşesi aynı merdivenden ne kadar uzakta?

   -Hemen hemen aynı mesafede. Bir ya da iki metre.

   -Başka bir deyişle, sokak lambası, karşı kaldırımda, aşağı yukarı sokağın köşesi hizasında mı?

   -Aşağı yukarı.

   -Haute sokağına varmak amacıyla demir yolu merdiveninden inen bir kimse, özellikle acelesi olan bir kimse, sokak lambasına kadar yürümek ve dik bir açı yapmak yerine sokağı yanlamasına geçerek kestirmeden gitmez mi?

   Bir açıklama bulamadığı için sert bir biçimde cevap verdi:

   -Herkes bildiği şekilde hareket eder. Olayları açıklamak bana düşmez.

   Lhomond zarfı açtı ve içindeki kâğıda göz attı. İki satır kurşun kalemle ilkokul öğrencisi yazısıyla çiziktirilmişti, kâğıdın köşesinde de bir yağ lekesi vardı:

   “O halde Bernet’ye genç Pape’ın teyzesi olup olmadığını sorun.”

   Armemieux, oturduğu sıradan, onu gözlemliyordu. Lambert, o da, bir çeşit canlılıkla, konuşmak için avukatına eğilmişti. Memnuniyetsiz gözüküyor, Jouve ise onu sakinleştirmek için çaba sarf ediyordu.

   -Söylediklerinizden yüzde yüz emin misiniz Bayan Bernet,  yeminli tanıklık yaptığınızı unutmayın?

   -Ben yalan söylemiyorum. Eğer bu o diyorsam odur.

   -Lambert ile hiç görüşmediniz mi?

   -Asla. Onu şeklen tanıyordum.

   -Ama ismini biliyordunuz?

   -Mahallenizdeki insanların isminin bilindiği gibi.

   -Mariette Lambert ile de mi hiç konuşmadınız?

   Kadın duraksadı, yalan söyleyecek oldu, görünüşünden belliydi, ama son anda fikrini değiştirdi.

   -Bir defasında kapımı çaldı.

   -Sebep neydi?

   -Şüphe edebilirsiniz. Ona bu mesleği yapmadığımı söyledim.

   Lambert karısının düşük yapma numaralarına başvurduğunu kabullenmişti, nasıl alınacağını ona bir tıp öğrencisi göstermişti. Ötekilerden daha ağrılı bir düşüğün ardından, bir ebe kadına başvurmak aklına gelebilirdi.

   -Bu ziyaret ne zaman oldu?

   -Aşağı yukarı iki yıl önceydi. Aralık ayında, hatırladığımın hepsi bu kadar. Hatta onu içeriye girdirmedim.

   Ona konuşmadan bir süre baktı, o sırada parmakları az önce aldığı pusulayla oynuyordu. Anonim haberi kullanmakta yine duraksadı, bilgi yanlışsa, dudaklarının ucundaki soru ciddi şekilde yargılanacaktı.

   Salonda, herkes, bu sessizliğin dramatik bir olayın habercisi olacağını hissetmeliydi, boyunlar uzanıyordu.

   -Tanık jüriye onunla ve henüz huzura çıkmamış bir tanıkla yakınlığı olup olmadığını mı söylemek istiyor?

   -Şok etkili olmuştu. Bayan Bernet’nin yüzü donmuş, çenesini sıkmıştı. Hiddetini salıvereceği, Başkana hakaretleri sayacağı sanılabilirdi, ama kendini tutma gücünü gösterdi.

   -Bunun neye yarayacağını ve neyi değiştireceğini anlamıyorum.

   -Tanıktan soruya cevap vermesini rica ediyorum.

   -Evet.

   -Kimin yakınısınız?

   -Joseph Pape’ın.

   -Ne derecede?

   -Teyzesiyim. Annesiyle ben kardeşiz.

   -Onunla aranız iyi mi?

   -Aramızın kötü olmasına hiç sebep yok.

   -Geçen 24 Mart günü, Adli Polise gitmeden ve az önce tekrarladığınızı orada anlatmadan önce, yeğeninizin yanında ya da değil, kız kardeşinizle görüştünüz mü?

   Lambert şaşkınlıkla hâkime bakıyordu, kulaklarına inanamıyormuş gibiydi. Armemieux sinirli bir şekilde altın kaplama kurşun dolma kalemiyle oynuyordu. Salonda, Lucienne Girard’ın ağzı kulaklarına kavuşmuyordu, Lhomond bakışlarıyla onun teşekkür ettiği izlenimi edindi. Daha çok dikkat kesilen Bayan Falk devamlı bir dikkatlilikle ebe kadını inceliyordu.

   -Sanırım onu gördüm, evet. Önce mi, sonra mı olduğunu hatırlamıyorum.

   -Gazeteler 21 Mart günü sabah baskılarında cesedin bulunduğunu yazdı, zira ayın 20 si pazardı. Şüphesiz pencerenizin altında cereyan eden şeyden haberdar olmak için gazetenin çıkmasını beklemişsinizdir. Yaklaşık iki saat, Pazar sabahı, yolda gidip gelenler olmuştur. Erken kalkmış mıydınız Bayan Bernet?

   -Saat yedide, diye ağzından kaçırdı.

   -İlk işiniz muhtemelen perdelerinizi açmak olmuştur. Belki balkonun kapısını kedinize açmışsınızdır?

   Kadın hırsından bembeyaz oldu. Delanne’a gelince, Başkanın beklenmedik tavrı çok hoşuna gidiyormuş gibi, tanımlanması zor bir gülümseme dudaklarının üstünde gidip geliyordu, o sırada Frissart kaşlarını çatıyor ve hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi karısına işaret ediyordu.

   -O halde polisi gördünüz, Savcılık, fotoğraflar, bir araya gelmekte gecikmeyen toplanmalar. İfadeye göre, komşularınız pencereden pencereye bağrışmışlar.

   -Peki sonra?

   -Gelenin kim olduğunun farkına vardınız ve evvelki gün, görmüş olduğunuz kişiyle bir yakınlaşmanız oldu. Belki de Mariette Lambert’in mahallede bilindiği sanılan kırmızı yeşil mantosunu tanıdınız?

   Susuyor, bakışlarıyla meydan okuyordu.

   -20 Mart, sonra 21, 22 ve 23 Mart günleri tanıklığınızın polis ve sorgu hâkimi için temel bir yarar sağlayacağı fikri aklınıza gelmedi mi?

   -Yapılacak doğum işleri oldu. Gelirleri olan bir kimse değilim ve beni ilgilendirmeyen şeylere karışmam.

  Lhomond’a, dosyada kendine lazım olan bilgileri bulması için üç dört dakika gerekti ve o sırada dinlenmek için salon bundan yararlandı, öksürmeler, fısıldaşmalar, döşemede ayak sesleri işitiliyordu.

  -Burada, 23 Mart günü, o ana kadar Mariette Lambert ile ilişkileri bilinmeyen yeğeniniz Joseph Pape polis tarafından ilk defa sorgulandı. Oysa 24 Mart, yani ertesi gün, siz komiser Belet’nin bürosuna şahsen konuşmak için geldiniz.

  -Alt kademeden kişilere asla başvurmam.

  -İki tarih üzerinde duruyorum.

  -Eğer bu iki olayın aynı zamana rastlamasıysa söyleyeceğim bir şey yok.

  -Ayın 23 ünde kız kardeşinizi gördünüz mü? Onun evine gittiniz mi?

  -Şu an hatırlamıyorum. Belki o gün o beni görmeye geldi. Benim ona, onun bana yaptığımız ziyaretlerimizi kaydetmiyorum.

  Tartışmanın yine uzun süreceğini bekliyor olmalıydı, Lhomond kesin şekilde sonlandırınca direncini yitirdi:

  -Tanık çekilebilir. Eğer...

  Bayan Falk’un kendisine işaret ettiğini gördü. Kadın ayağa kalktı, söz almadan önce salona doğru döndü.

  -Ceza almayacağı güvencesi verilseydi, tanık ifadesini sürdürecek miydi bilmek isterdim. Şunu demek istiyorum...

  -Anladığıma göre, kendisine verilecek güvenle yanlış ifade için kovuşturulmamasını, tanıktan ifadesiyle yetinmesini istiyorsunuz?

  -Evet bu, Başkan Bey.

  Daha önce cevap veren ebe kadına dönecek zamanı bulabildi, Bayan Falk’a kinle bakıyordu:

   -Söylediklerimden hiç vaz geçmiyorum, yanlış olan bir şey varsa hata bende değil. Gördümse gördüm. İsterlerse beni hapse atsınlar...

   Lhomond mübaşire onu götürmesini söyledi ve o çıkış yönünde orta yolu takip ederek seyircilere sesleniyordu. Kapıda, Heyete kadar ulaşmayan sözler homurdanarak son bir defa döndü.

   -Oturuma on dakika ara verilmiştir.

   Lhomond memnundu. Ebe ile düellosunun kendini neden rahatlattığını tam olarak bilmiyordu, ama midesinin üstünde az bir ağırlık hissediyordu. Kâbusları boşunaydı. Davranışının tartışılacağını ve bazılarının daha sert bir şekilde, hakkında farklı karar vereceğini tahmin ediyordu. Herkesin gözü önünde görevinin tarafsızlığından vaz geçmemiş, yine de son tanıkta olduğu gibi, duygularının önceden sezilmesine fırsat vermemişti.

   İddianamesini kısmen değiştirmesi gereken Armemieux kin mi güdüyordu? Eğer öyleyse, iyi oyuncuymuş, zira bir defasında, Kurul Salonunda, ona şöyle seslenmişti:

  -İfadesini çekmesi için zaman bırakmadınız. Bu asla affedilemez.

  Bir sessizlikten sonra Başsavcı sordu:

   -Nasıl bilgi edindiniz?

  -Basit bir pusuladan. Halkın polislik yapmasından. Polis her şeyi düşünmüştü, ama hiçbir şey şüphe uyandırmıyordu, tanıklardan en önemli ikisi arasında akrabalık varmış.

  -O suçlamasını sürdürüyor.

  -Geriye dönemez. Bir adamın merdivenden gerçekten indiğine gördüğüne kesin inanıyorum. Emin olmayarak, Lambert’i aklına getirmesi muhtemel, zira adam Haute sokağında gözden kaybolduysa, sonunda dik olarak caddeyi geçmek için sokak lambasına kadar yürümüş olması pek mümkün değil. Muhakkak karısını öldürmekten ve onun cesedini demir yoluna taşımaktan geliyordur! Bernet yeğeninin Mariette’in sevgililerinden biri olduğunu ve suç tehlikesi bulunduğunu öğrendiğinde, kız kardeşine onu bu davadan kurtarmaya söz vermiştir.                                                           

  Joseph Pape bir sonraki tanık değildi, zira ondan önce, Hélène Hardoin’le Gelino dinlenmeliydi. Bayan Pape salonda bulunuyor muydu? Muhtemel, ama Lhomond onu tanımıyordu ve dip tarafta gizlice durması bir şanstı. 

  Komiser Belet, tartışmaların yeniden başlamasından önce, onu kısa bir an görmek istediğini sordurdu, Lhomond, zaman azaldığı için, onunla koridorda ayaküstü konuştular.

  -Bunu meydana çıkaramadıysam özür dilerim Başkan Bey. İnanın, üzgünüm. Polis memuru mübaşire pusulayı verdiğinde, salondaydım. Onu derhal sorguya çektim, bana kadını tarif etti, zarfı hemen götürüp size teslim etmesini salık vermiş... Halktan, belli yaşta bir kadın.

  -Onu sonra buldunuz mu?

  -Henüz aramaları emrini vermedim. O konuda önce sizinle konuşmak istiyordum.

  Lhomond evet demek zorundaydı, aksi halde gerçeğin bir kısmını saklamaya ya da birini korumaya çalıştığını sanacaklardı.

  Artık kendini güçsüz düşmüş hissetmemek sevindiriciydi. Önceki günkü ezikliğe karşı kendinde bir tepki oluşturuyordu. Hâlâ zayıftı, bitkindi, ama az çok çalışma ihtiyacı duyuyordu.

  İlkin Hélène Hardoin içeri alındı, on dokuz yaşındaydı, tek fiyat satan bir mağazada satıcıydı. Ailesi babasının gazetecilik yaptığı kırsalda oturuyordu. Kendisi şehirde terzi dükkânında çalışan aynı köyden bir kız arkadaşıyla yaşıyordu. Tazeliğini yitirmeye zaman olmamıştı, yuvarlak yüzü bir elmayı andırıyordu. Ön taraflarda bir dişinin olmaması, gülümsemesini bozuyordu, yoksa doğallığı insanın ağzının suyunu akıtacak nitelikteydi.

  -Jüri üyelerine dönün ve ona söyleyin...

  Nereden başlayacağını hesaplaması boşunaydı, canının sıkılmasından ve utanmasından, iç çekerek ağlayacağı an önceden kestirilebilirdi.

  -Sanıkla nerede karşılaştınız?

  -İlk defa mı?

  -Evet.

  -Fuar yerinde, orada arkadaşımla geziniyorduk.

  -Bundan ne kadar önce?

  -Aşağı yukarı bu dönemde, geçen yıl Kasım ayında.

  Fuar her zaman Kasım ayında açılıyordu.

  -İlk akşam onun metresi mi oldunuz?

  Kızardı, hiçbir şey söylemedi, başıyla hafif bir işaret yaptı.

  -Soruşturmada, Marché sokağında bir otele kadar onunla gittiğinizi ve onun, arkadaşınızın da sizinle birlikte gelmesini istediğini bildiriyorsunuz.

  -Arkadaşım reddetti. Onun ciddi bir erkek arkadaşı var.

  Onunla sık sık birbirinizi gördünüz mü?

  -Zaman zaman mağaza çıkışında gelip beni bekliyordu.

  -Zaman zamanla neyi kastediyorsunuz?

  -Bazen, bir hafta, bazen iki.

  -Size âşık olduğunu söylüyor muydu?

  -Ondan söz etmezdi.

  -Sizi otele götürmeye devam ediyor muydu?

  -Evet.

  -Her defa mı?

  -Arkadaşımın sinemada olduğu ve benim onu odamıza götürdüğüm akşamlar hariç.

  -Evli olduğunu biliyor muydunuz?

  -Bana söylemişti. Zaten, nişan yüzüğünü görmüştüm.

  -Size karısından bahsettiği oluyor muydu?

  -Çok sık değil.

  -Onun hakkında ne diyordu?

  -Düşük ahlaklı olduğunu söylüyordu.

  -Onu terk etme niyetini hiç açıklamadı mı?

  -Hayır.

  -Ama sizinle evlenmek istediğini size söylemiştir?

  -O şekilde değil.

  -Ne kelimeler kullandı?

  -Bir akşam yatıyorduk ve...

  Durdu, üzerine dikilen bakışlardan sıkılmıştı, herkesin ne olduğunu anladığı, cümlenin bir ögesine atlayarak, tekrar söze başladı:

  -...Bana şöyle dedi:

  “Sen, eğer benim karım olsaydın, sana hemen çocuk yaptırırdım.

  “Ona ne için diye sordum, şöyle cevap verdi:

  “-Çünkü çocuğunun olmasını kafaya koymuşsun.

  “Garip görünüyordu. Az sonra ekledi:

  “-Ne olursa olsun, belki bir gün sana bir çocuk veririm.

  Lambert’e yüzünün yarısını döndü, ondan özür diler gibi yaptı.

   -İlk defa mı evlenmeye atıfta bulundu?

  -Yalnız bir defa.

  -Boşanmadan söz etmedi mi?

  -Asla.

  -Şu ya da bu şekilde karısından boşanmadan bahsetmedi mi?

  -Yoo! Hayır.

  -Serbestliğe kavuşunca sizinle evleneceği intibaı edindiniz mi?

  -Sadece şunu düşündüm, eğer evlenmemiş olsaydı, belki bir şansım olurdu.  Ama bunlar benim ulaşamayacağım şeyler.

  Armemieux, bu defa, müdahale etti, o sırada Lhomond genç kızı göndermek üzereydi.

  -Bu konuşmanın ne zaman olduğunu Heyet tanığa sormak istiyor mu?

  -Anladınız mı? Anlattığınız olay ne zaman oldu?

  -Onu gördüğüm son defa. Sayın Sorgu Hâkiminin odasında onunla karşı karşıya geldiğimden önceki son defa demek istiyorum.

  -O halde, Mariette Lambert’in ölümünden az önce?

  -Aşağı yukarı dört gün önce, haftanın başına doğru, Salı ya da Çarşamba, şimdi bilmiyorum.

  Başsavcı memnun olduğunu işaret etti ve Hélène Hardoin, koridora girmeden önce, bulunduğu yerden, kendini izleyen Lambert’e son defa bir göz attı. Lhomond adamın bakışının ilgisiz, sevgisiz ne de hiçbir şekilde heyecansız olduğunu ve hemen sonra Lucienne Girard’ın üzerinde sabitleştiğini fark etti... Lambert bu defa omuzlarını kaldırmadı.

  Bu Lhomond’un hoşuna gitmedi, onu sanki düş kırıklığına uğrattı. Ama koruduğu Lambert değildi. O kimseyi korumuyordu, belki de kendinin dışında, bunun açıklaması çok karmaşıktı.

  -Bir sonraki tanığı girdirin.

  Söz konusu olan Gelino idi ve Lambert ona alçak sesle bir yansıma göndermek için solundaki gardiyanının üzerine eğildi, ondan sonra, çenesi önde, meydan okuyan bir tavır içinde, oturduğu banka dirseklerini dayadı.

 

 

 

                                          7

 

                               İskambil oyunu

 

 

  Gelino işporta takılar sattığı fuarda çığırtkanlığa hazırlandığı gibi girip çıkmaya hazırlanmış olmalıydı. Kareli takım elbise giyinmiş, elinde donuk gri renkte bir şapka vardı, tanık salonundan, bir çalgılı kafede sahneye fırlar gibi çıktı ve eliyle herkesi selamlar gibi yaptı.

  -İsminiz Justin, Jacques, Antoine, Gelino, Marsilya’da doğdunuz, otuz beş yaşındasınız, belli bir ikametgâhınız yok, fuar satıcılığı işi yapıyorsunuz.

  -Aynen, Hâkimim!

  -Cevap verirken, Hâkim Bey diyebilirsiniz.

  -Hoşunuza gidiyorsa öyle olsun. Benim için fark etmez.

  Lambert’den daha küçük, daha tıknazdı, güreşçi pazıları kemerli ceketinin kollarını şişiriyordu.

  - Gerçeği, bütün gerçeği, sadece gerçeği söyleyeceğinize yemin eder misiniz?

  Alaycı tavırla, sanki kendinden istenen dünyanın en acayip şeyiymiş gibi elini kaldırdı ve salonun en dibinden işitilecek bir sesle seslendi:

  -Yemin ederim!

  -Sanıkla akraba değilsiniz, ne bağlantınız var, ne de onun hizmetindesiniz.

  O sırada acıyan bir tarzda sanığa baktı.

  -Kesinlikle hayır.

  -Oldukça yüklü bir adli siciliniz var.

  -Masumiyetimi her zaman gösterdim, Hâkim. Başkan demek istedim.

  -Dört yıl önce aile yuvasını terk ettiniz, Le Havre’da oturan karınız, iki çocuğunuzla destekleri olmadığı için sizin arkanızdan koşmak zorunda kaldı. Bu doğru mu?

  -Biz birbirimiz için yaratılmamıştık. Evliliğimiz bir hataydı.

  -Dolandırıcılıktan dört defa mahkûm oldunuz.

  -Ondan bahsediyorsanız, Hâkim, dürüst olmanızı ve sonuna kadar gitmenizi istiyorum, aksi halde bu şahıslar – jüriyi işaret eder – yanlış fikre kapılacaklar. Her zaman iddia ettim, iddia etmeye de devam ediyorum, hapse atılması gerekenler benim müşterilerim. Haksız mıyım?

  Hemen hemen haklıydı, Gelino’nun dediği gibi Lhomond dürüst olmaya çok önem veriyordu. Jüriye bu berikinin dolandırıcılıklarının neden ibaret olduğunu açıkladı. İşportacı, sokaktan geçen hali vakti yerinde birine yaklaşıyor, tercihen akşamüzeri, ona avcunda bir takı, çok kere parlak taşlarla süslü bir kadın bileziği gösteriyordu. Polisten korkan bir adam tavrı içinde, çalınmış bir takı olduğunu, acele birkaç franga ihtiyacı olduğunu ima ediyordu.

  -Eğer, yarın, sınırı geçmek için bir çare bulamazsam, hapı yutarım. Bana trenle Brüksel’e gidecek kadar para verin, elmas sizin olsun.

  Kurbanlarının sayısını kestirmek zordu, zira çoğu, şikâyette bulunmaktan kaçınıyordu.

  Başkan açıklamasını bitirdiğinde, Gelino, saf bakışlarıyla jüriye bakarak:

  “Görüyorsunuz!” der gibiydi.

  -Mariette Lambert’in sevgilisi miydiniz?

  -Çapkınlıklarımla asla övünmem, ama mademki öyle diyorsunuz, aksini söyleyecek değilim.

  -Uzun zamandan beri mi?

  -İki yıl oluyor. Ben turnedeyken, haftalarla birbirimizi görmeden kalıyorduk.

  -Lambert’in ilişkinizden haberi var mıydı?

  Sanığa doğru tekrar döndü, tereddüt ederek başını salladı.

  -Gerçeği mi söyleyeyim?

  -Söyleyeceğinize dair yemin ettiniz.

  -Bu durumu o biliyordu.

  -Onu görmenize hiç engel olmadı mı?

  -Bunun için Başkanım, gücünün yetmesi gerekirdi.

  Özellikle Bayan Falk’a bakarak kaslarını şişiriyordu.

  -Sizi tehdit ettiği olmadı mı?

  -Bir defa. Ortadan kaybolmazsam, hakkımdan geleceğini söyledi. Sonradan düşünüp karısına haddini bildirmenin daha kolay olacağı fikrine varmış olmalı.

  Mariette Lambert’in başka sevgililerinin de olduğunu biliyor muydunuz?

  -Ona asla özelini sormadım.

  Yüzlerdeki ifadenin yatışmış olduğunu görmekle, kendinizi tiyatroda sanabilirdiniz. İnsanlar birbirine eğiliyor, Gelino daha ağzını açmadan hemen gülüyorlardı, o ise, kendini konu alan şeye karşı duyarlıydı, iki yana sallanıyor, bazen kalabalığa göz kırparak sanki vaatte bulunuyordu:

  “Bekleyin, ne göreceksiniz!”

  -Jüri üyelerine 19 Mart gününden bahsedin.

  -Onlara ne anlatayım?

  -Bildiğiniz her şeyi.

  -Her şeyi mi?

  -Davada görüşülen her şeyi.

  -Bu durumda, söyleyecek hiç sözüm yok, zira bir şey bilmiyorum.

  -O gün Mariette Lambert’i görmediniz mi?

  -Sizi nasıl görüyorsam. Hatta, az daha çok.

  -Saat kaçtı.

  -Aşağı yukarı altıyı çeyrek geçiyordu.

  -Onunla nerede karşılaştınız?

  -Deglane sokağında bir kuaför salonun karşısında. Saat dört buçukta Bon Coin’da bana görüşmemiz için telefon etmişti, orada arkadaşlarla belot oynuyorduk, bir tür iskambil oyunu.

  -Sizi görmesi için özel bir sebep mi vardı?

  Bu defa, Başkanın açık saflığına jüriyi tanık gösterdiği görüldü.

  -Bu şeyler için sebebe ne gerek var. Özellikle Mariette için!

  -Kuaför salonunun karşısında beklerken özel bir şey fark etmediniz mi?

  -Gidip gelen toy bir delikanlı, beni görünce tabanları yağladı.

  -Onu tanıyor muydunuz?

  -Mariette ismini bana söylemişti, Joseph Pape, Roma’dakinin benzeri. Onun kendisine hastalık derecesinde âşık olduğunu ve acıdığı için Lambert yokken odasına çıkmasına göz yumduğunu anlattı. size Mariette’in bana söylediğini tekrarlıyorum, ama inanmak zorunda değilsiniz.

  -Siz yaklaşınca neden kaçtı?

  -Kıskandığımı düşünmüş olmalı.

  -Mariette Lambert kuaför salonundan çıktığında ne oldu?

  -Haute sokağına doğru gittik. Yolda, bir şişe rom almak için durdu... Fark etmişsinizdir, kadınlar o duruma düştüklerinde, hemen hemen her defasında en kuvvetli içkiyi seçerler. Mariette için, bu romdu.

  -Devam edin.

  -Mutfağa girdik, ben şişeyi açtım, orada bir ya da iki kadeh içtik.

  -Şişenin dörtte üçü boş olarak bulunmuş.

  -Çoğunu Mariette içti.

  -Sarhoş muydu?

  -Daha fazla içmesi gerekirdi. Tam istediği gibi olmuştu. Yukarı çıktık. Uzun uzun anlatmamı ister misiniz?

  -Sadece sorduğum soruya cevap verin. Kurbanla ilişkide bulundunuz mu?

  -Bir değil iki defa, Başkanım.

  -Sonra?

  -Çıktık. Tabi önce giyindi.

  -Bir saniye. Haute sokağına Mariette ile geldiğinizde, Lambert’in orada olmadığını biliyor muydunuz?

  -Cumartesi günü, akşam eve hep geç gelirdi.

  -Evden ayrılırken niyetiniz neydi?

  -Niyetimiz, önce, Pot-de-Fer sokağındaki, Sauveur babanın yerinde şaraplı horoz yemeğe gitmekti. Orası, dış görünüşü çok iyi olmayan içkili küçük bir lokantadır, ama oraya...

  -O halde her ikiniz de Chemin-de-Fer sokağından geçtiniz ve sağa Pot-de-Fer sokağına döndünüz. Mariette’in ruhsal durumu neydi?

  -Çok öfkeliydi.

  -Niçin?

  -Çünkü onu Maison Bleue’ye dansa götürmemi aklına koymuştu. Yapacak bir şey olmadığını, Bon Coin’da arkadaşlarla belote oynayacağımızı, eğer canı istiyorsa, bankta yanımda oturabileceğini söyledim.

  -Birlikte akşam yemeği yediniz mi?

  -Hayır. Lokantaya varmadan önce, akşamı beni iskambil oynarken seyretmekle geçirmektense, gidip yatmaya karar verdi.

  -Yatmaya gitmek mi dedi?

  -Ben uydurmuyorum.

  -Sauveur’de akşam yemeğini yalnız mı yediniz?

  -Onu ona sorabilirsiniz.

  -Sonra ne yaptınız?

  -Bon Coin’a gittim, arkadaşları buldum. Gece yarısına kadar kâğıt oynadık. Daha önce arkadaşlarımın isimlerini polise vermiştim, polis onları sorguladı. Jules, patron, o da soruşturuldu. Bütün bunlar kayıtlarınızda bulunuyor.

  -Akşam bardan ayrılmadınız mı?

  -Bu beyler onu daha önce söylediler. Yalan söylemekte bir çıkarları yok.

  -Gece yarısından sonra ne yaptınız?

  -Herkes gibi: uyudum.

  -Kapalı Çarşı Oteli’nde, turnede değilsem orada kalırım. Döndüğümü gördüler.

  -Haute sokağına hiç dönmediniz mi?

  -Hayır Başkanım.

  -Demir yoluna da mı hiç yaklaşmadınız?

  -Kapalı çarşıyıbilirseniz, tam karşı semttedir.

  Komiser Belet, Gelino’nun iddialarını ötekilerden daha özenle, çok sıkı incelemişti. Lhomond, duruşmadan birkaç gün önce ona sormuştu:

  -Size yalan söylüyor gibi geldi mi?

  -Bir mucizenin ortaya çıkması dışında, yalan söylemesi imkânsız. Kendileriyle kâğıt oynadığını iddia ettiği üç adam kesin. Bon Coin’ın patronu da öyle. Ama suçun işlendiği sırada başka yerde bulunduğuna dair sahte tanıklık yapmakta tereddüt etmeyebilirler. Aralarında ikisi adı kötüye çıkmış muhabbet tellalıydı. Saygın bir tüccar gibi görünen ve ikinci el eşya dükkânı çalıştıran üçüncüsü ise yataklık etmekten iki defa mahkûm olmuş.

  Onların samimi görünen ifadelerini Lhomond okumuş, tekrar okumuştu. Duruşmaları uzatmamak için, Armemieux parmaklıklı bölmede onları karşısına çıkarmaktan vazgeçmişti.

  Gelino’nun Mariette’i öldürmesi için bir sebep bulmak zordu. Mademki kadının sahip olduğu tek şey üzerinde bulunandı o halde çıkar sorun olamazdı. Gelino asla kıskanç bir âşık gibi davranmamıştı. Öfke patlaması ya da sarhoşluğun etkisiyle, bir tartışma sırasında ona vurabilirdi. Oysa Gelino hemen hemen içki içmezdi, tanıkların hiçbiri onu sarhoş gördüklerini hatırlamıyordu.

  Lhomond, her şeyi bilmekten uzak olduğuna inandığı için bununla beraber, onu istemeye istemeye gönderiyordu.

  -Sonraki tanık.

  Gelino, Bayan Frissart’ın tam arkasında, onu rahatsız eden ikinci sırada serbest kalan bir yere oturmaya gitti.

  -Soyadı, isimler, yaş, unvan...

  -Joseph Pape, on dokuz yaşında, 114 üncü Piyade Alayında asker.

  Üniforma giymiş ve kepini palaskasına sokmuştu. O da Lambert’e doğru döndü, küçümsemek için değil ama yoğun bir merakla. İlk defa adam öldürmekten sanık birini görmekten olsa gerek, Allah bilir yüzünde nasıl bir yara izi bulunduğunu keşfetmeyi bekliyor gibiydi.

  -Jüriye 19 Mart günü öğleden sonra ve akşam ne yaptığınızı söyleyin.

  -Her zamanki gibi saat dört buçukta işten ayrıldım. Mariette’in öğleden sonra kuaföre gideceğini bildiğim için, Deglane sokağına onu beklemeye gittim.

  -Size randevu mu vermişti?

  -Hayır. Üç gün önce, cumartesi günü işten sonra görüşüp görüşmeyeceğimizi sorduğumda, bana kuaföre gideceği için bunun imkânsız olduğunu söylemişti.

  -Onu beklerken ne ümit ediyordunuz?

  -Belki bir saatini, hiç değilse yarım saatini benimle geçireceğini düşündüm.

  İnce, uzun yüzlüydü, fizik gelişimini tamamlamadığı hissediliyordu. Üniforma onu daha erkeksi gösterecek yere, yeniyetme hantallığını ortaya koyuyordu.

  -Size, doğru söyleyip söylemediğini görmek için orada değil miydiniz?

  -Aynı zamanda onun için.

  -Başka âşıklarının olduğunu bilmiyor muydunuz?

  -Onu bilmemek imkânsız. Her gördüğümde, yaşam tarzını değiştirmesi için yalvarıyordum, sonunda beni dinleyeceğinden emin olmuştum.

  Bunu herkesin karşısında söylemeyi bir çeşit gurur sayıyordu ve aklınca Mariette’in anısını savunacak, onu inkâr etmeyecek tek kişiydi.

  -Hiç şansı olmadı, diye hasretle devam etti. Bu onun hatası değildi.

  -Tam olarak neleri tasarlıyordunuz?

  -O boşanıncaya kadar birlikte yaşayacaktık, boşanınca onunla evlenecektim.

  -Annenizin beklentinizden haberi var mıydı?

  -Hayır. Ondan kimseye bahsetmedim, özellikle de anneme.

  Bir an, korktuğu için, salonun dip tarafına döndü.

  -Lambert’i kıskanıyor muydunuz?

  -Onu o kadar çok değil.

  -Gelino’yu?

  Mırıldanarak başını öne eğdi:

  -Evet.

  -Siz Deglane sokağının kaldırımında beklerken, Gelino’nun yaklaştığını gördünüz mü?

  -Evet. Sokağın köşesinde duruyordum. Söz vermesine rağmen, Mariette’in onu görmeğe devam ettiğini anladım.

  -Onu görmeyeceğine size söz mü vermişti?

  -Evet. O ona layık değildi.

  -Ne yaptınız?

  -Yolu geçtim, hızlı adımlarla yüz metre kadar yürüdüm, oradan geçiyormuş süsü verdim.

  -Ne amaçla Gelino’yu oradan geçmekte olduğunuza inandırmak istediniz?

  -Mariette çıktığında olup biteni öğrenmek için. Onun gelmesini engelleyecek belki de kendini bir daha görmek istemediğini ona söyleyecek diye düşündüm.

  -İkiliyi Pot-de-Fer sokağına kadar takip ettiniz mi?

  -Evet. Beni fark etmediler. Yolda, içki satan bir dükkânda durdular.

  -Lambert’lerin evine girdiklerinde siz sokakta mıydınız?

  -Evet.

  -Uzun zaman mı ?

  -Oldukça uzun.

  Komiser Belet tarafından yapılan ilk sorgusuna, yalan söyleyerek başlamıştı, kuaför salonunun önünde belli bir zaman bekledikten sonra, oradan uzaklaştığını ve amaçsız dolaştığını bildirmişti. Belet ona, her zamanki gibi, saat yedide, sinemadaki işine başlayıp başlamadığını sorduğunda, önce evet demiş, sonra şaşırarak, oraya gitmediğini itiraf etmişti.

  Lhomond devam etti:

  -Birinci kattaki lambanın yandığını gördünüz mü?

  -Evet.

  -Oraları tanıdığınızı sanıyorum?

  -Birçok defa gittim.

  -O sırada uzun bekleyişinizi sürdürdünüz mü?

  İkinci sırada, tanığın görmediği, Gelino eğleniyor görünüyordu ve yakınındakilere durumun komik yanına dikkatlerini çekmek için göz ediyordu.

  -Onlar gidinceye kadar bekledim.

  -Saat kaçta gittiler?

  -Saatim yoktu. Birkaç gün önce satmıştım.

Şüphesiz Mariette’e ufak bir süs eşyası almak için? Lhomond ısrar etmedi.

  -Akşam saat sekizden sonra mıydı?

  -Elbette değil.

  -Daha mı önce?

  -Belki daha önce? Bir duvarın köşesinde duruyordum.

  -Ekmekçi dükkânına doğru küçük bir kızın yöneldiğini görmediniz mi?

  -Hayır.

  -İkiliyi yeniden izlediniz mi?

  -Uzaktan.

  -Mariette Lambert ile Gelino nereye gittiler?

  -Chemin-de-Fer sokağına girdiler, sonra da sağdaki ilk sokağa döndüler.

  -Pot-de-Fer sokağına mı?

  -Evet. Tartışıyor görünüyorlardı ve belli bir zaman, kaldırımın kenarında durdular, orada Mariette arkadaşının kolunu bıraktı.

  -Gelino’nun kolunu mu?

  -Evet. Elbette. Hemen hemen az sonra, birbirlerine gücenmiş gibi tekrar ayrıldılar, Mariette dönerken Gelino yoluna devam etti.

  -Onunla konuştunuz mu?

  -Önce benimle konuşmadan geçmeyi denedi. Keyifsizdi. Kızmayacağıma söz vererek ondan bana az bir zaman ayırmasını rica ettim. O sırada durdu ve:

  “-Ne diyeceksen çabuk de! diye sert bir şekilde söyledi.

  “Birdenbire, öylece, kaldırımın kenarında kaldım, ne diyeceğimi bilmiyordum. Ondan herhangi bir yerde benimle akşam yemeği yemesini istedim, bana acıkmadığını söyledi.

  “O zaman, hemen benimle gelmeyi kabul ederse, kiralık möbleli bir oda bildiğimi ve ikimize yetecek kadar çok para kazandığımı söyledim.

  -Cevabı ne oldu?

  Duraksadı, yalvarır şekilde Başkana baktı, anlaşılmaz şekilde kekeledi:

  -İstemedi. Beni çok genç buluyordu.

  Lhomond, Mariette’in ona söylediği ve Belet’nin ifadelerinin birinde itiraf ettiği cevabı tekrarlamasında ısrar etmedi.

  Omuzlarını kaldırarak mırıldanmıştı:

  “Zavallı geri zekâlı! Toy olduğunun farkında değilsin?

  -Pot-de-Fer sokağında sizden ayrıldı mı?

  -Yürümeğe başladı, onu takip ettim, ama ona göre sanki ben orada değildim, artık bana cevap vermiyordu.

  -Evine girdiğini gördünüz mü?

  -Hayır. Chemin-de-Fer sokağının köşesine gelince sabırsızlıkla ayağını yere vurdu ve bana sanki bağırdı:

  “-Beni rahat bırakır mısın yoksa gidip annene mi şikâyet edeyim?

  Pape kendisi, Mariette’in kırda kaybolduğu yere kadar, boylu boyunca Chemin-de-Fer sokağını çıkmış ve garın şef yardımcısının oturduğu pavyonunun önünden geçmek zorunda kalmıştı.

  Onu gördüğünü bildirecek hiçbir tanık yoktu. Herhangi bir yerde, bebeği kucağında ağlayan genç bir kadına rastladığını, ama onu bir daha görmediğini iddia ediyordu. Nations sokağından ve Gambetta bulvarından tekrar şehre inmiş, öğlen yemek yememiş, hiçbir kahveye girmemişti.

  -Saat kaçta annenizin evine döndünüz?

  -On bir buçuktu. Her zaman sinemadan geldiğim saat, ona bir şey söylemedim, o da soru sormadı.

  -Mariette Lambert’in öldüğünü ne zaman öğrendiniz?

  -Ertesi gün, radyodan, on bire doğru. Pazar günüydü, annem uyumama ses çıkarmamıştı.

  Bütün bunlar hiçbir şeyi ispatlamıyordu. Gelino’nun daha önce az ya da çok yalancı tanıklık yapmış olan tanıkları vardı, Joseph Pape’ın ise cinayet esnasında başka yerde bulunduğu tam olarak bilinmiyordu. O, demiryolunun üzerinde, saat on birden az önce bulunabilirdi. Lambert’in dönüşünden önce, Haute sokağındaki eve Mariette’le gelebilir ve Lambert eve sarhoş geldiğinde de birinci katta olabilirdi. Sonuç olarak, eğer bilirkişilerden birine bakılırsa, genç kadın akşam saat sekizden sonra öldürülmemişti, o saatte, Chemin-de-Fer sokağının köşesinde, demiryolundan iki adım uzakta, Joseph Pape’la duruyorlardı.

  Bir çıkış yapabilir miydi? Lhomond artık soruya cevap vermeye müsaade etmiyordu. Dün değil evvelki gün, belki izin verebilirdi. Kırılan ilaç şişesi olayından ve Frissart’la  Armando’nun eşiğinde karşılaşmasından sonra çok ihtiyatlı olmuştu.

  Soruşturmadan iki hafta sonra, Cadoux, üzerinde araştırmasını yoğunlaştırdığı sadece iki şüphe üzerinde durmuştu. Mariette’e tecavüz edilmemişti, bu sadistçe bir cinayet varsayımını uzaklaştırıyordu. İçinde sadece üç yüz frank bulunan çantası, odasında bulunmuştu. Öyleyse soygun olmamıştı. Sonunda, onunla son aylar, ilişkisi olan adamlar soruşturulmuş, onlar ya şehirden ayrılmış ya da o gece, Boule d’Or semtinde bulunmadıklarını uygun şekilde kanıtlamışlardı.

  Mutfak çekmecesinde öteki aletlerle bulunması gereken çekiç bulunmamıştı. Mariette’in başına vurulmakta kullanılmışsa ki Belet bu görüşteydi, belirsiz bir yere ya da, daha doğrusu, bulunmasının mümkün olamayacağı bir ırmağa atılmış olmalıydı.

  İlkin, Gelino, suçun işlendiği sırada başka bir yerde bulunduğundan, istenmeyerek muhtemel katiller listesinden silindi. Belet, çok konuşacağı ya da başa iş açacağı tehlikesiyle onu haftalarca sıkı bir şekilde gözetim altında tutturmuştu, ama işportacı hiç fırsat vermemişti. Komşulardan öğrenildiğine göre, Joseph Pape ile annesi arasında 23 Mart günü şiddetli bir olay olmuş, Belet’nin çağrısını aldıktan birkaç gün sonra, orduya girme isteğini bir arkadaşına açmıştı.

  Armemieux ise, karısından kurtulmak için, üçü arasında, daha ciddi gerekçeye sahip olan Lambert’in suçluluğunu şüphede bırakmıyordu,  ayrıca sarhoşluğu, o akşam, onu ölçüsüz olmaya itebilirdi.

  -Geriye iki bilirkişi kalıyor, diye Lhomond sırayla yardımcılarına eğilerek mırıldandı. Bu sabah onları çözüme bağlayalım mı?

  O gün yine davayı bitirme şansı vardı, Başsavcı, iddianamesinin ancak bir saat alacağını bildirmişti, Jouve da, kendi yönünden, savunmasını bir buçukla iki saat arasında tahmin ediyordu, bu son tanıklara ve jürinin hazırlıklarına bağlıydı.

  Aile Kişisel hak davası açmamıştı. Finistère’de bulunan Mariette’in annesi, polis tarafından haberdar edilince, memnun olmuş, omuzlarını kaldırarak:

  -Er geç başına böyle bir şey geleceğini tahmin ettim! demişti.

Eğer:

  -Ona oh olsun! demediyse, yerinde bir söz.

  Cesedin nakli için para ödeyip ödemeyeceği sorulduğunda:

  -Sağlığında orada iyi yaşıyordu. Ölmüş olunca da orada iyi olmayacağına bir sebep yok, diye cevap verdi.

  Sonra, kendisine kişisel hak davası açacak mısınız diye sorulduğunda ve bunun neden ibaret olacağı açıklandığında, kuşkulu olarak sordu:

  -Para alacak mıyım?

  -Mahkûm edilse bile, kocasının parası olmadığından ödeyemeyecektir.

  -O halde, bu kadar patırtı neye?

  Belki, şimdi, mahalli gazetede duruşmaların kısa özetini okuyordur; kesin değil.

  On ikiye on var, Delanne’la Frissart yemeğe gitmek için aceleleri olmadığını iddia ediyorlardı. Jüri hiçbir yorgunluk işareti vermiyordu.

  -Bir sonraki tanığı içeri alın.

  Tanık, uluslar arası kongrelerde muntazam olarak kendini gösteren Fransa’nın en iyi dahiliye hekimi profesör Lamoureux’ydü . Kısa boylu ve şişmandı, az bakımlıydı, hakkında insanların düşündükleri onu kaygılandırmıyordu. Bu sabah, kendine zaman kaybettirildiği ve tanık salonunun atmosferi boğucu olduğu için keyfi yoktu. Bununla beraber, meşguliyetleri göz önünde bulundurularak ötekilerin üstünde beklememek gibi bir avantajı vardı.

  -Yemin edersiniz ki...

  -Yemin ederim!

  -Jüriye dönün ve onlara...

  Lamoureux hiç anlamayan insanlara tıptan bahsetmekten hoşlanmıyordu, bunu gizlemeye de çalışmıyordu.

  -Sonuçlarımın dayandığı sebepleri göz önüne sermem gerektiğini düşünüyorum.

  -Lütfen.

  -21 Mart günü çağrıldım...

  Bu bir çeşit intikam almak mıydı?  Lazarre’dan daha çok ayrıntıyla, adli hekimin otopsiyi gerçekleştirmesinden sonra, Mariette’in ceset kalıntılarının üzerinde giriştiği çeşitli araştırmaları anlatmaya başladı. Zaman zaman, gürültülü bir şekilde sümkürmek için anlatısını yarıda kesiyor, çeşitli organların tasvirine devam ediyordu. Diğer şeyler arasında, kurbanın aşağı yukarı iki aylık hamile olduğunu keşfeden kendisiydi, zira Lazarre sadece ölümün saatini ve sebeplerini ortaya çıkarmakla uğraşırken, uterus’u incelemeyi ihmal etmişti.

  İfadesi esnasında yirmi kadar insan dışarı çıktı, çünkü şüphesiz birkaçının yemeğe gitmesi gerekiyordu, diğerlerinin de, muhtemelen, pratisyenin yaptığı tasvirlerden dolayı keyfi kaçmıştı.

  Ölüm saatini saptamak için, Lamoureux bir kısım teorinin doğruluğunu tartıştı, amerikan ve alman bilginlerin düşüncelerini tartıştı, sonunda dokunaklı bir sesle şu neticeye vardı:  meslektaşları ne derlerse desin, Mariette Lambert’e gece yarısı ya da sabah saat birde olduğu kadar akşam saat sekizde de vurulmuş olabilirdi.

  Lambert dinlemiyordu, hemen hemen her an, alçak bir sesle muhafızlarından biriyle konuşuyordu. İki, üç defa Jouve ona susması için işaret etmek zorunda kaldı, zira jüridekiler kaşlarını çatıyordu. Armemieux bile dinlemiyor, muhtemelen, davayla ilgisi olmayan şeyler yazıyordu.

  Evvelki gün, salonun atmosferi trajedilere has bir arka fonla gösterişliydi ve bu sadece ateşi olduğu için Lhomond’un etkilenmiş olmasından değildi. Her defa böyleydi. Aktörler ile seyirciler, bugün, olaylara, duruşmanın ilk saatlerinin üstüne çöken korkunç ölüm fikrine zamanla alışmışlardı.

  Mariette Lambert, önce, bir kurban olmuştu, kocası da muhtemelen bir katil ve her ikisi de, bir zaman için, bir çeşit itibarla değilse bile bir çeşit etkileyicilikle donatılmış bulunuyorlardı.

  Tanık ardından tanık, onları insanileştirmiş, herkesin ortak noktasına getirmişti. Dieudonné Lambert’in, saatlerce, salonda herhangi biri gibi, kollarını çapraz tutarak, sonra onları çözerek oturduğu, sümkürdüğü, alnını sildiği, istem dışı muhafızlarına doğru eğildiği görülmüştü ve tanıklar her günkü tavrı içinde onu izlemeye gelmişlerdi.

  Bilirkişilerin açıklamaları, özellikle gelen birkaç tıp öğrencisi dışında kimseyi ilgilendirmiyordu, doktor Bénis beş dakika konuştuktan sonra, bankların tam üçte biri boştu.

  Öğleden sonra, heyecan yaratan açıklamalarda ya da oturumda ortaya çıkacak bir olay beklendiği için iddianame ve bilhassa Jouve’un savunması, bir parça ilgi uyandıracaktı.

  Başkanın suç kanıtlarını özetleyeceği ve bilhassa Heyet ile jüri üyelerinin görüşmek için çekileceği zaman gerçekten kötü bir ortam yeniden hâkim olabilirdi.

  -Sağ elinizi kaldırın. Yemin ederim! deyin.

  -Yemin ederim!

  Lamoureux’nun aksine, Bénis jürinin seviyesine inmeye ve onların anlayacağı terimler kullanmaya çaba gösterdi. Konuşurken, sağ elinin iki parmağının tütünden sararmış olduğunu Lhomond fark etti. Bénis parmaklıklı bölmeyi on sekiz dakika meşgul etti, konuşmasını bitirdiğinde, jüri o derece saygın ve biri diğeri kadar saygı değer iki insanın ortaya koyduğu zıt fikirler arasında seçim yapmak zorunda kaldı.

  Lamoureux için ölüm akşam saat sekize kadar çıkabilirdi.

  Bénis için, saat on birden önce meydana gelmesi imkânsızdı, eğer teorisi kabul edilirse, ebe kadının sallantıda kalmış tanıklığını hiçe çıkaracaktı.

  Bir tek soru soran Bayan Falk oldu.

  -Ölüm kısa mı sürdü, kurbanın acı çektiği biliniyor mu?

  Bénis, ölümün neden kısa sürmediğini, darbe aldıktan on beş, yirmi dakika sonra olduğunu zannettiğini sabırlı bir şekilde ona açıkladı. Belki de Bayan Falk’u yatıştırmak için, Mariette Lambert’in o sırada komada olduğunu böylece kelimenin tek anlamıyla acı çekmemiş olacağını sözlerine ekledi. 

  -Oturum saat iki buçukta yeniden başlayacak.

Ancak ayağa kalkarken yorulduğunu anladı, bilhassa bacaklarının uyuşmasından ve cüppesini çıkarırken, bir an başının dönmesinden korktu. Bununla beraber yüzünde diğer hâkimlerin gözünden kaçmayan bir memnuniyet havası vardı. Bu memnuniyetin sebebi biliniyor muydu? Biliniyorsa, onu kıskanıyor olmalıydılar, zira zekâsının inceliği onlara oynadığı oyundan anlaşılıyordu.

  Dünyadaki her hâkim gibi, iyi ya da kötü başrol oyuncularıyla güvenle karara bağlanan, kesin olan vakadan hoşlanıyorlardı.

  Lhomond tam başarmış olduğundan emin değildi, ona öyle geliyordu ki, oturumlara başkanlık etmek, sorular sormak, soruşturmanın karanlıkta bıraktığı ya da bir niyete dikkat çektiği bazı noktalara açıklık getirmek tarzıyla, her şeyi karma karışık etmişti.

  Dieudonné Lambert onlara yine evvelki gün kadar suçlu görünüyor muydu? Armemieux de dâhil, onlar şüphe sürdürmeye başlamıyorlar mıydı, resmigeçit geçen bazı tanıklar şu anda onun kadar suç işlemeye eğilimli değiller miydi?

  Tuhaftı, zira Laurence’ı düşünüyordu, onu küçümsüyormuş gibiydi. Eğer gazetelerde yazılanları dikkatle okuyorsa - ki kaçırmadığından emindi – kocasının davranışında daha önce alışkın olmadığı şeyler hissetmeliydi. Sebebini bulabilecek miydi?

  -Bu akşam bitirir miyiz?

  -Şimdilik, az çok eminim. Artık savcılık iddianamesi ile savunmaya bağlı.

  Jüri üyeleri, kendi yönlerinden, onun niyetini anlamışlar mıydı? O, onlara tanıklar da dâhil, bütün karmaşıklıklarıyla dramın kişilerini göstermekte azami dikkatli davranmışş ve o zaman, tanık ifadeleri öneminin bir kısmını yitirmişti.

  -Sizi evinize bırakayım mı? diye sütunlu avluda, Armemieux teklifte bulundu, arabası vardı, her hal ve kârda Sully caddesinden geçecekti.

  -Memnuniyetle, dedi.

  Başsavcı onunla konuşmak istiyordu. Direksiyonun başına geçince ona kaçamaktan iki, üç defa baktı.

  -Tuhaf dava, diye havaya bir söz atarak homurdandı.

  -Bence her dava tuhaftır.

  -Özellikle tanıklardan bahsediyorum.

  -Kafamda canlandırıyorum da onların dediklerinin bir parçası yalan, bir parçası gerçek, insanın doğası bu.

  Kasten yapıyordu. Bu tehlikeliydi. Kendini tekrar etme hatasına düşürmeyecek olan sözleri, Savcının dikkatini çekmiyor denemezdi ve belki biri onu kaderden bahsetmeye teşvik eden kişisel sebebi sonunda meydana çıkaracaktı.

  -Jürinin nasıl tepki vereceğini düşünüyorum.

  Eve gelmişlerdi, Lhomond son bir kaçamak sözü söylemeye fırsat buldu:

  -Onların yerinde olsanız, neye karar verirdiniz?

  Sanıkla kendini bir az özdeşleştirmedi mi? Doğruyu söylemek gerekirse Lambert’le değil. Bu berikinin yaşamı, kişiliği, yaptığı ya da yapmadığı önemli değildi. Mesleğinde ilk defa, düşüncesinde kendini sanığın işgal ettiği yere oturtmuştu. Son iki tanıklık esnasında, özellikle, bu bir çeşit oyun şeklini almıştı. Kendi yerini kimin alacağını düşünüyordu, bunun kişi olarak Henri Montoire olacağına karar verdi, zira bir yüksek görevli hâkim olması gerekirdi.

  Hayali tanıkları, onlara ifadeler icat edip, resmigeçit geçirerek eğlenmişti. Gerçek dava boyunca onların hemen hemen parmaklıklı bölmeye gelen her biri için, bir karşılık bulmuştu. Örneğin, eldivenci dükkânındaki saçı kirpikleri beyaz genç kız Hélène Hardoin rolünü oynuyordu,  Justin Larminat’nın oynadığı rol ise Gelino’nunkiydi. İkisinin üst üste gelmesi zaten ikisinin de aynı ismi taşımasındandı.

  Kendi tanıkları içinde, Joseph Pape’ın dengini bulamıyordu, bu da onu üzüyordu: uzun zaman aramıştı, oysa ebe kadınınki çok kolay olmuştu; doğruca önüne bakması ve bakışlarını Bayan Frissart’a çevirmesi yeterdi.

  Anna, her zamanki gibi, pardösüsünü aldı, servis takımının konulduğu yemek salonunun kapısını açtı.

  -Yeni bir şey yok mu, diye kurulmuş makine gibi söyledi.

  -Hayır, Efendim. Özel bir şey yok.

  Duraksamıştı, yalan söylediğini anladı.

  -Hanımın nöbeti oldu mu?

  -Dava sırasında sizi endişelendirmemek için konuşmamızı yasakladı.

  -Her zamankinden daha mı şiddetli oldu?

  -Evet, Efendim. Léopoldine o derece korktu ki doktor Chouard’a telefon etti.

  -Doktor geldi mi?

  -Hayır. Hastaları dolaşmaya çıkmıştı, ona ulaşılamadı. Hanım kendini iyi hissedince, zahmet olmasın diye ona telefon ettirdi.

  Lhomond merdivene doğru yöneldi.

  -Gürültü etmemeniz iyi olur, zira sanırım uyuyor. Yemek için hâlâ çağırmadı.

  Ayaklarının ucuna basarak çıktı, önce karısının uyumakta olduğunu sandı, gözleri kapalıydı. İlk göz attığı şey ilaç şişesi oldu, düzeyinin sabahtan beri pek az değişmiş olduğunu görünce rahatladı.

  -Çok yorgun değil misin? diye sordu, gözü şişedeydi.

  Ürperdi, suçüstü yakalanmıştı. Kadın gözlerini yarı açtı, düşüncesini belli etmeyecek şekilde bakıyordu.

  -Kendini iyi hissetmiyormuş gibi görünüyorsun?

  -Diğerlerinden az daha uzun bir nöbet geçirdim. Hizmetçiler çılgına dönmüşlerdi. Doktora telefon ettiklerini sana söylemek zorunda mı kaldılar, iyi ki yerinde değilmiş. Şimdi, geçti. Sen nasılsın?

  -Çok iyiyim.

  Yavan ve yumuşak olan konuşmasından, az bir sevgi taşıyan bakışlarından hoşlanmıyordu.

  -Chouard’ın gelmesini istemediğinden emin misin? İçim rahat olurdu.

  Başını salladı, hoşgörüyle gülümsediğine yemin edilebilirdi. Bu, adamı korkuttu.

  Çağırıyorum!

  -Hayır. Yalvarırım, Xavier. Sana söz veriyorum, eğer kendimi iyi hissetmezsem, telefon ettiririm. Öğleden sonra o hep muayenehanesinde olur. Git yemeğini ye.

  -Emin misin ...

  -Evet, evet. Git!

  Aklından çılgın bir fikir geçti. Beş yıldan, yirmi dört yıldan beri, her şeye rağmen, Laurence hakkında kendini aldatmış mıydı?

  Buna takılıp kalmak istemedi, şaşırtıcıydı. Böylesine kendini aldatması mümkün değildi.

  -Git.

  -Adliye Sarayına gitmeden önce seni görmek için yukarı çıkacağım.

  -Tamam. Sen bilirsin. Léopoldine’e bir çırpılmış yumurta yiyeceğimi söyle.

  Aşağı indi, düşünceliydi, Léopoldine’i görevlendirmek için mutfağa uğradı:

  -Onu gördüğünde gerçekten kötü müydü? diye sordu:

  Ama Léopoldine, omuzlarını kaldırıp sızlanmakla yetindi:

  -Şu an yemek yediğine göre yanılmış olabilirim!

 

 

                                                8

 

                                 Lambert’le buluşma

 

  Lhomond sesini açmaya çalıştığında, salona, jüri üyelerine baktığında salonun dip tarafındaki duvar saati, beşe birkaç dakika kaldığını gösteriyordu; o suç kanıtlarını özetlemeğe başladı. İkindinin ortasından bu yana, yeniden oldukça ateşi yükselmişti, ama bir önceki günden daha azdı, belki 38 derece civarında, ne zihni ne de vücudu duyarlılığını yitirmişti. Aksine, eğimli bir sokaktan inerken, insan kendi ağırlığıyla çekilerek istemese de hızlanır, öyle ki bazen duramayacağını sanır ya, onun gibi erken gitmeye kararlı bir coşku, kararlı bir sabırsızlık gösteriyordu.

  Son oturum boyunca, iki defa, 19 Mart günü Boule d’Or mahallesinde cereyan eden olayların hikâyesini duymuşlardı. Önce, Armemieux, iddianamesinde, sonra Jouve, savunmasında, aynı olayları anlatmış, aynı yerleri ve aynı kişileri tasvir etmişti ve her biri farklı bir âlemin tablosunu çizmişlerdi.

  Başsavcının üslubu nazik ve cezalandırıcıydı. Onun tanıttığı, bütün büyük şehirlerde, Lambert’lerin oturduğu türden mahalleler, ancak madalyonun ters yüzüdür ya da daha doğrusu kaçınılmaz bir yaradır. Onlar kanalizasyonların bulunduğu gibi bulunurlar. Lambert’lerin kendilerine, Gelino’lara ve benzerlerine gelince, onlar kibarlar âleminin dışında bir tür balta girmemiş ormana ait gibidirler, ona karşı toplumun kendini koruma görevi olmalıdır.

  Çizdiği tablo netti, çelik grisi rengindeydi, her zaman, üzerinde yumuşak bir diplomasi bulunan acımasız çizgileri vardı. Onu dinleyince, başka sosyal sınıfa mensup herhangi bir kadının, Mariette’in kaderine katlanmasını kabul etmesi zordur.

  Bu, namuslu ve uygar dünyanın dışında işlenen cinayetlerden biriydi ve bazı ayrıntılar bu rezil toplumun sembolü gibiydiler, örneğin, Mariette’in trajik kaderiyle karşılaşmasından önce birçok kadeh içtiği rom şişesi, Lambert’i ayıplamaya yeten Pernod, mark türü içkiler, cam parçaları ve döşemeye yayılmış kırmızı şarap.

  Başsavcının gözünde, Lambert’in tutumu,  yıllarca kendi haline bıraktığı, karısının hal ve gidişinden ayrıştırılamazdı. Ve Armemieux, ikinci planda, yine tamamen kokuşmuş olan, ama bu çevrenin etkisiyle ebediyen kokuşmaya yüz tutmuş bulunan genç adamın genel hatlarını çizmekten geri durmuyordu.

  Lhomond’un beklentisinin aksine, yine de Armrmieux, taammüdü geri çekmedi. Bununla birlikte, ağzında, şüphede bırakmadığı, Dieudonné Lambert cinayeti, beklenmedik, kazara olmuş, rasgele herhangi bir olay değildi, ama bazı durumların onun alına yazılmış sonucuydu.

  Ölüm cezası talep etmiyordu. Jürinin ve Mahkeme Heyetinin, temsil ettiği toplumdan istediği, Mariette’in intikamını almak değildi, -hatta cezalandırmaktan bile bahsetmedi-, ama tehlikeli birine ömür boyu çalışma cezası vererek tekrar zarar vermesine engel olunmalıydı.

  İddianame sırasında, Lambert itiraz etmedi, soruşturma anındakinden daha soğuktu, her zaman yaptığı gibi bir açıklamayı avukatına ya da muhafızlarına fısıldamak için eğilmedi.

  Başlangıçta, çekingenliğinden titreyen, ilk dakikalar esnasında, birçok defa kekeleyen, Jouve ile orada artık balta girmemiş orman ne de sağlığa dokuncalı ada yoktu, ama yollarının üzerinde diğerleri gibi dramla karşı karşıya gelmiş varlıklar vardı.

  Mariette artık fakirliğin sonucu ve büyük şehirlerin çekiciliği değildi, ama yaşamına ümitsizce bir amaç bulmaya çabalayan bir genç kız, sonra da dengesiz genç bir kadındı.

  Açıkca söylemeden, Jouve şunun anlaşılmasını istiyordu, frenlenmiş macera ihtiyacı yalnızca bir kısım sefaletin hüküm sürdüğü bir topluluğa ait değildi ve o, son günlerde, çok saygın bir görünümün gerisinde, ülkenin önemli kişilerinin rezilce yaşamını açığa çıkaran, bir boşanma davasına gizli bir gönderme yapmıştı.

  -Bu adam onu seviyordu. Şüphesiz, hal ve gidişini bildiği için, değiştiririm ümidiyle, ona ismini verecek kadar, yeterince seviyordu.

  Haklı olarak, on beş yaşından itibaren, Lambert’in kendi haline bırakıldığına dikkat çekiyordu, genç adamın, yargıyla birçok defa kavgası olmuş, son yıllar, bir davanın hedefi olduğu için düzenli çalışamamıştı.

  -Belki de ilk çocukları doğarken ölmeseydi ikisinin yaşamı farklı olacaktı?

  Jouve duygusal konuda ısrar ediyordu, zira barodaki usta avukatlardan bunun jüri önünde çok kullanıldığını öğrenmişti.

  -Bu talihsiz tecrübe sebebiyle mi, yoksa kendini değiştirirse öleceği korkusuyla mı, Mariette Lambert, o zamandan beri, yasanın ve ahlakın reddettiği entrikalara koşarak gitti?

  Barların, lokantaların, sinemalar ile dans salonlarının aile ocağının yerini aldığı birbirine bağlı olmayan çiftin yaşamını anlatıyordu.

  -Zevk peşinde koşarken, Mariette parmaklıklı bölmede art arda geçmekten utanacakları için sakınan kentliler ve saygıdeğer aile babaları dâhil her çeşit adamla karşılaştı.

  Lhomond bu kurnazlığa şaşırmıştı. Kocasını aklamak için Mariette’i kötü göstermek yerine, o onları aynı merhamette birleştiriyordu, kaderde sıkıca bağlanmış iki enkaz oluşturuyorlardı.

  -Lambert boşanmak istemeyi düşündü mü? Kendine başka yerde bir başka yaşantı kurmaya teşebbüs etti mi? Hayır! Çünkü onu seviyordu. Çünkü onun kendine ihtiyacı olduğunu ve bir gün kendine döneceğini biliyordu. Buraya, karısının yaşamına bir tehdit gibi görülmek istenen ifadeyi vermeye gelen bir genç kıza söylediği kelime, Sayın Jüri üyeleri, eğer düşünmek zahmetinde bulunursak, aksine, bize temiz ve düzenli bir yaşam özlemini gösteriyor. Ona ne fısıldadı, oysa o sırada çok defa başka sözler söylenir?

  “-Sen, eğer sen karım olsaydın, sana hemen bir çocuk yaptırırdım!

  “ Yine pek açıklayıcı şu cümleyi ekledi:

  “-Sen çocuk sahibi olmayı düşünüyorsun!

  “Hayatının bozulmuş olduğuna inanan pek çok insan gibi bazen aşırı içiyordu. Bununla beraber, belirtmek lazım ki sarhoşlukları onun asla ertesi gün işe gitmesine engel olmadı...

  Jouve titrek bir sesle konuşuyordu, sesi bazen, aniden kırılıyor, işte o zaman kendi cümlelerine yoğunlaşıyor, gerçekten heyecanlandığı hissediliyordu.

  -Her yıl, Sayın Jüri üyeleri, Fransa’nın birkaç büyük şehrinde, belirsiz bir araziye bırakılmış ya da ırmağa atılmış kadın vücutları buluyorlar. Onda dokuzu, fahişe ya da Mariette Lambert gibi hayat süren kadınlar bunlar.

  “O kadınlar, ne tür erkekler üzerinde, onları öldürmeye iten ve çok defa cesedi parçalara ayıran sapık bir cazibe oluşturuyor? Soruya cevap vermek hemen hemen imkânsız, zira istatistikler size bu katilerin bulunmasının ender olduğunu söylüyor.

  “Suçluluk olayları yıllığında bu, en esrarengiz başlıklardan birini teşkil eder ve Mariette Lambert ayrıca yüzlercesini kapsayan bir grupta yalnızca bir olaydır.

  “Sonu aynı cinsten olan diğerlerine benzediği halde, biz orada, bilinen bütün özellikleri buluyoruz da, niçin, bu defa, suçlu şimdi en yakın çevresinde aranıyor?

  “Boule d’Or mahallesi...

  Orada cesur insanlar oturur, diye ekmekçi dükkânından ekmek almaya giden küçük kız hatırlatıyordu, ama oradan aynı zamanda, evlerin seviyesinden, tedirgin eden gölgeler, kaçıklar, dar sokakların ve loş gizli köşelerin cazibesine kapılan manyaklar geçiyordu.

  Psikiyatrlardan ve sosyologlardan alınmış rakamları örnek olarak veriyordu.

  -Mariette’in katili, Sayın Jüri üyeleri, mutlaka avam ve az uygar bir ortama ait değildir. Edinilen tecrübeler, aksine, bu katillerin daha çok toplumun yerleşik tabakalarında oluştuğunu işaret etmeye yöneliyor ve...

  Lambert, derste bir öğrenci gibi alnını kırıştırmış dikkatle dinliyordu. Jüridekiler, Lhomond’a bir parça keyifsiz göründü, ama onlar avukatın söylediği bir tek heceyi kaçırmıyordu.

  Jouve, Mariette’in katledilmesinin bir delinin ya da çığırından çıkmış birinin işlediği cinayet olduğunu yerleştirmeye çalıştığı için sanığı işaret ederek haykırıyordu:

  -Oysa bugün suçlanan o adam ki altı yıldan beri...

  Sonunda Lambert’in suçlandığı cinayeti işlemesinin imkânsız olduğunu ispatlamak için çaba gösteriyordu. Armemieux’nün yaptığı gibi, ama başka inceliklerle, Lambert’in izlediği, hemen hemen ıssız denecek yolu, bir bardan bir başkasına gitmesini söyleyip duruyordu.

  Bir komşusu sokağı sendeleyerek geçtiğini görmüştü. Kapıyı ittiği ve kırmızı şarap şişesinin döşemenin üzerine düşerek kırıldığı zaman ekmekçi dükkânından dönen küçük kız ondan birkaç adım uzaktaydı.

  Alkolden şuurunu yitirip, ilk basamakların üzerine yıkıldığını sanığın söylemesi mümkün olamaz mı?

  Daha sonra, akşam on birden önce, Mariette’i öldürecek, vücudunu demiryoluna taşıyacak kadar, oldukça dengeli, oldukça sarhoşluktan çıkmış olarak kendine geldiğini tahmine gerek var mı?

  -Ve önce, demiryolun üzerine bırakmaya hangi sebepten gideceğini bana söylesinler! Kimliğinin belirlenmesinin imkânsız edilmesi amacıyla mı? Karısının kırmızı elbisesi ve yeşil mantosunu bütün mahalleli tanıyordu. Bir kazaya inandırmak amacıyla mı? Mariette tek başına, gece, demiryoluna ne yapmaya gidecekti?

  Jouve ona güvenmek zorundaydı, zira sanığa hafifletici sebep teşkil edebilecek kıskançlığın nedenini uzaklaştırdıktan sonra, kazanın varsayımını da o kadar çok küçümseyerek umursamıyordu.

  O, üç gün önce, müşterisine suçu kabul etmesini öneriyordu, şimdi ise ya hep ya hiçi oynuyordu.

  Keşfettiği şey, Mariette’in ölümüyle, cesetleri birkaç çitin arkasında bulunan ve esrarları asla aydınlanmamış olan sokak kızlarının ölümü arasında bir paralellik bulunmasıydı.

  İddia görünür şekilde jüriyi etkilemişti. Böylelikle, ölüme sebepler aramak artık önemli değildi ve Lambert cinayeti işlemiş olan herhangi birinden daha az şüpheli hale gelmişti.

  -Ya kanıtlar, Sayın Jüri üyeleri, iddianame onların hiçbirini sunmadı, hatta cinayet aletini bile ortaya çıkarmadı. Karinelere gelince...

  Lhomond kendine dolaylı olarak verilen delilleri Jouve’un kullandığını görünce bir az sinirlendi.

  -Birkaç dakika içinde, yarım düzine insana karşı en azından pek çok karine sıralayabilirim ve eğer kararlarınız böylesine tesadüfi temeller üzerinde duracaksa, artık hiç kimse daha kötü suçlamalardan korunamayacaktı.

  “Bizzat burada iki tanık gördük, onlar...

  Çok duygusal olan son, halk tipi roman halini aldı.

  -...Ben, yıllarca, kendine saygın bir yuva kurmaya çabalayan bu adamı beraat ettireceğinize güveniyorum. Onun söylediği bazı sözlerin geleceğe bir duyuru olmayacağını kim bilebilir. Şöyle demedi mi: ?

  «-Bir gün, belki de, çocuklarımız olacak.

  Hile yapıyordu. Alıntısı tamamen doğru değildi.

  Armemieux’nün önce taammüdü oturtmak için kullanmayı düşündüğü, daha sonra vazgeçtiği Hélène Hardoin’ın tipini anımsatmak tehlikeliydi.

  Büyük bir sessizlik oldu. Sadece, salonun dip tarafında, bir kadının hıçkırarak ağladığı, ağlamasına engel olamadığı işitildi.

  Lambert, savunmanın son kısmında, belki de avukatının tavsiyesi üzerine, başını bükülmüş kollarının içine almıştı, öyle ki ağladığı ya da son derece heyecanlı olduğu sanılabilirdi.

  Bitirmek için acele ettiğinden dolayı, Lhomond beklenilen ertelemeyi bildirmedi. Şimdi, davanın elinden kaçtığına inanıyordu, edindiği güçle, kendine verilmiş olan davayı sürdürüyordu.

  İşlerin düşündüğünden daha hızlı, daha uzağa gittiğini görünce, sıkıntılı ve endişeli değil miydi?

  Hazırladığı suç kanıtlarının özetinde, her tanık ifadesini bir bir ele alıyordu, her birinin önemini belirtmek, itirazları yanıtlamak için çaba sarf ediyordu. Saatlerin, kişilerin gidiş gelişlerinin sorulması, dikkatle incelediği en önemli rolü oynuyordu.

  Gereğinden çok olduğu için, bu notlardan yararlanmaktan vazgeçti, onları bir bir izlemek yerine en göze çarpan olayları almakla yetindi.

  Asıl unsur zaman unsuruydu ve o profesör Lamoureux ile doktor Bénis arasındaki görüş ayrılığını ortaya çıkardı.

  Sadece cinayetin işlendiği saatin ortaya çıkartılamaması ne de cinayette kullanılan aletin cinsi değil, Mariette’in öldürüldüğü yeri söylemek de mümkün değildi.

  Akşam sekizde, ne kadar hüküm yürütülse de, Chemin-de-Fer sokağının köşesinde bulunuyordu, niyetinin yatmaya gitmek olduğunu belirtmişti. Bununla beraber, kimse, evine girdiğini görmemişti ve girdiğini gösteren delil de yoktu.

  O saatte, Lambert’in kendisi içeri girmiş miydi?...Bu an meselesiydi. Küçük kız, Jeanne Rieu ekmekçi dükkânındayken duvar saati sekizi gösteriyordu ve birkaç dakika sonra sanığın eve girdiğini görmüştü.

  Sarhoştu. Ondan birkaç dakika önce eve dönebilecek olan karısıyla karşılaşmış mıydı? O esnada mı bir hiddet anında ona vurmuştu?

  Evet diyorsanız, onu toprak yığınının üzerine anında taşıyacak durumda olmaması akla daha yatkındır. Zaten, saat on birden önce ebe kadın bir adamın taş merdivenden aşağı indiğini görmüştü.

  Uykuya mı dalmıştı, cesedin yanında alkolün etkisiyle sızmış mıydı, daha sonra uyanarak, demiryoluna taşıyıp ondan kurtulmaya mı karar vermişti?

  Bu bir varsayımdı, jüri üyeleri akla yatkın bir şüpheye yer vermemek için olayların yeteri kadar kanıtlanmış olduğuna karar vermelilerdi.

  Mariette kocasından önce mi eve dönmüştü, birinci kata çıkmaya zamanı olmuş muydu? Akşam daha geç vakitte, adam farkına vardıktan sonra mı, bu defa kendisi yukarı çıkıp onu öldürmüştü?

  Bunu kabul etmek için, Mariette’in tamamen giyinik olarak,

mantosunu ve de ayakkabısını çıkarmadan yattığını düşünmek lazımdı, ki bu mümkün değildi, ya da sanığın cesedi giydirebilmesi, bunu da hekimler ve polisler zor bir işlem olarak görüyorlardı, Lambert merdivende iki, üç saat uyuduktan sonra bile bu işi yapacak halde görünmüyordu.

  Hiçbir şey onun bütün gece, ayılmadan uzanıp kaldığını göstermiyordu, ama yine hiçbir şey Haute sokağındaki evden çıktığını da göstermiyordu.

  Hiçbir şey ebe kadının taş merdivenden inerken gördüğü kişinin o olmadığını göstermiyordu.

  Hiçbir şey onun karısını çekiç kullanarak öldürdüğünü ve sonunda bir şekilde ya da bir başka şekilde ondan yakasını kurtardığını göstermiyordu.

  -Kurul, jüri üyelerine, şüphe halinde,  jürinin sanıktan yararlanabileceğini, hatırlatıyor. Şimdi jürinin davadaki olayların, yabancı mülahazalarla kendini etkilemesine fırsat vermeden, ruhuyla ve vicdanıyla daha doğrusu şuuruyla cevap vereceği soruları okuyacağım.

  “Soru 1.- Sanık 19 Mart günü, akşam saat sekizle sabah bir arası, eşi Mariette Lambert’in hayatına isteyerek son vermekten suçlu mudur?

  “Soru 2.- Sanık cesedi kaçınılmaz şekilde parçalanmaya tabi tutarak demiryolu üzerine bırakıp bir ya da birçok kişilere şüphe yükletmeye girişmekten suçlu mudur?

  “Soru 3.- Sanık taammüden mi hareket etti?

  Tükenmişti, şu üç temel kelimeyle söylenirse, sanki dünyaları yerinden oynatmaya mecbur bırakılmıştı.

  -Jüri üyeleriyle Heyet konuyu görüşmek için çekiliyorlar.

  Ayağa kalktı, saçını düzeltti ve Toplantı Salonuna doğru yöneldi, yardımcıları onu izlediler ve jüri üyeleri de bir biri ardından oraya girdiler, büyük masanın çevresinde hazırlanmış gotik tarzı sandalyelerde yerlerini almakta tereddüt ediyorlardı.

  Birkaç yıl önce, onlar kendilerine teslim edilecek ve kararlarının sorumluluğunu almak zorunda kalacaklardı.

  Yeni yasaya göre, aynı oya sahip olmakla, onlar şimdi masanın çevresindeki hâkimlerle her biri aynı seviyedeydiler.

  -Bayanlar, Baylar, ben soru soracak olan jüri üyelerinin hizmetindeyim.

  Söz alma cesaretinde bulunmak için, başlangıçta, çok heyecanlanmışlardı.

  Her biri,  cesaret bulmak için, yanındakine bakıyordu, ilk hareket Bayan Falk’tan geldi, Başkan ona söz verdiğinde pişman olmuş gibi göründü.

  -İkinci sorunun ne demek istediğini anlamadım, cevap cezayı değiştirmeye uygun mu diye düşünüyorum.

  -Elbette, diye cevap verdi. Birinci soru Ceza Kanununun 295 nci maddesiyle ilgili, kanun şöyle der:

  “ Bilerek adam öldürmeye cinayet denir.

  “İkinci soru 304 ncü maddeyi ilgilendiriyor ki o da özellikle şöyle belirtir:

  “ Cinayet beraberinde, amacı ister bir suçu hazırlamak, kolaylaştırmak ya da haklı göstermek olsun, ister suçu işleyenleri ya da bu suça ortak olanları kaçmaya teşvik etmek ya da cezasız kalmasını sağlamak olsun, aynı şekilde ölüm cezasını içerir diye özellikle belirtiyor.

  “ Sonunda, 304 ncü madde açıkça:

  “ Bütün diğer hallerde, cinayetle suçlanan ömür boyu çalışmaya zorlamayla cezalandırılır, diyor.

  Bayan Falk’un yüreklendirdiği sigorta memuru, sıra kendine geldiğinde:

  -Ya önceden tasarlama varsa? diye sordu.

  -Sanık o zaman 296 ncı maddeye tabidir:

  “Taammüden işlenen ya da tuzak kurulan bütün cinayetlere katil denilir.

  Ekledi:

  -O durumda 302 nci madde ölüm cezasını öngörüyor.

  Her biri kendi küçük guruplarının vereceği kararın bir adamın yaşamı ile ilgili olduğunu birden daha iyi anlayınca, yüzler daha da kaygılandı.

  Delanne yüzleri gözlemliyor ve her birinin yüz ifadesinde belirgin bir ilgi duyuyordu, o sırada Frissart masaya memnuniyetsiz bir tavırla bakışlarını dikmişti. Mimar olan ve zevk için sulu boya resim yapan bir jüri üyesi sordu:

  -Polis mümkün olan bütün ipuçlarını gerçekten izledi mi?

  -Kesinlikle söyleyebilirim ki komiser Belet en faal ve en yetkili Adli Polis memurlarından biridir, o araştırmayı beklenilen tam bir özenle yönetti.

  -Evin avlusunda kuyu var mıdır? Bu eski mahallenin sokaklarını bir parça bilirim de...

  -Bir tane var. Bir adam kuyuya birçok defa indi, yıllarca orada bulunan delinmiş ve pasın çürüttüğü bir kovanın dışında ne çekiç ne de başka bir nesne izi buldu.

  -Mariette Lambert’in hayat sigortası yok muydu? diye sigorta memuru sordu.

  -Hayır. Oturumda söylendiği gibi, sadece bulunan elbiseleri ve birkaç değersiz takısı vardı.

  Sıra kendine gelince, başka bir jüri üyesi, altmış yaşlarında bir emlakçı sordu:

  -Gelino’nun ona para verdiği biliniyor mu?

  -Gelino vermediğini iddia ediyor, aksini ispat etmek imkânsız. Sanıldığı kadarıyla, para verecek yere kadınlardan para alan bir çeşit adam o.

  -Öyle mi yaptı?

  -Biz sadece bu konuda söylediğini biliyoruz. Hayır diyor.

  -Ya Joseph Pape?

  -Aslında, Pape, kazandığını annesine veriyor, annesi de ona çok azını cep harçlığı olarak veriyordu. Son zamanlarda, Mariette’le çıkmak için arkadaşlarından ödünç almağa başladı ve cinayetten birkaç gün önce babasından kalan saati satmıştı.

  -Kıskançlık onu Mariette Lambert’i öldürmeğe itmiş olmasın? İkiliyi takip ettiğini, kaldırımdan, oynaştıklarını az çok gördüğünü itiraf ediyor. Akşam saat sekizde, Chemin-de-Fer sokağının köşesinde Mariette’le buluşmuş.

  -Eğer onu o sırada katlettiyse, demir yolunun üzerine cesedi taşımak için akşam saat on bire kadar beklemesi gerekirdi ya da teyzesinin taş merdivenden inerken fark ettiği adam olayla hiç ilgilenmemiş ve cesedi fark etmeden yanından geçmişti.

  - Yeter ki Pape arkadaşına Maison Bleue’nün bulunduğu Genettes mahallesine dönmeyi teklif etmemiş ve onu demir yolunu geçerken öldürmemiş olsun.

  İlk defa biri, her şeyden sonra, akla yatkın olan, bu varsayımı dile getiriyordu.

  İlk defa, Lambert’in suçluluğu ya da masumiyeti üzerine fikir ileri sürmeye cesaret eden, yine Bayan Falk oldu. Kimseye bakmadan dile getirdi, öyle ki onun yürekliliğinden son derece duygulanmıştı.

  -Sanık gibi biri, karısını öldürdüyse, onu demiryoluna taşıma fikrine sahip olacağı görüşünde değilim. Hiç değilse kendi tarzında onu sevdiğine itiraz edilemez ve sevilen bir kimsenin cesedi trene parçalattırılmaz.

  -Sevilen kişi öldürülmez de denebilir, diye Frissart sert bir biçimde cevap verdi, oysa olaylar düzenli aralıklarla hep aksini gösteriyor.

  -Bu aynı şey değil!

  Bir çeyrek saate yakın, herkes genelde duygusal bir cinayetten daha az Lambert davası üzerine tartıştı. Sonunda, Lhomond teklif te bulundu:

  -Belki de 1 numaralı soru üzerine ilk oylamaya başlayabiliriz?

  Frissart’ın “evet” oyu kullanacağını önceden biliyordu. Önceden kestirilemez bir adam olan Delanne’ın pozisyonundan pek emin değildi. Diğer iki jüri üyesi gibi Bayan Falk ‘un yönünden “hayır” olacağına bahse girebilirdi.

  Küçük kâğıt parçalarını bizzat kendisi dağıttı ve birkaç dakika sonra, her biri kendininkini dörde katlayıp, yıllardan beri, seçim sandığı olarak kullanılan bakır bir çömleğin içine bıraktı.

  -Hâkim Delanne’dan oyların tasnifini yapmasını isteyeceğim.

  Oylayacak olanlar yedi jüri üyesi ve üç de üst dereceli hâkim olmak üzere on kişiydiler. Biraz duraksadıktan sonra, Lhomond beyaz bir pusula bıraktı.

  Birçok tur tasarlıyordu, ilk iki pusula sandıktan biri “evet” ve biri de “hayır” olarak çıkınca yakın bir kanaat belirdi.

  Üst üste iki başka “evet” çıktı, ondan sonra art arda gelen bütün pusulalarda, beyaz pusula hariç, “hayır” kelimesi vardı.

  Masanın çevresinde şaşkınlık hemen hemen aşikârdı. Denebilirdi ki “hayır” oyu kullananların her biri bu pozisyonda yalnız olmayı ummuşlardı. Mahkûmiyet cezası isteme sorumluluğunu diğerlerine bırakarak, belki vicdanlarını rahatlatmak istiyorlardı?

  Frissart dudaklarını sıktı, omuzlarını kaldırdı ve Lhomond onun kendisine attığı bakıştan hoşlanmadı. Delanne açıkça ifade etti:

  -Bir jüri üyesinden - Bayan Falk’a doğru dönmüştü- oyları kontrol etmesini isteyeceğim.

  Hiçbir hata mümkün değildi. Üçe karşı altı ve bir çekimser, Dieudonné Lambert, şüpheden yararlanarak, masum ilan edilmişti.

  Lhomond ayağa kalktı, diğerleri kadar şaşırmıştı,. Seyircilerin çoğu, uzun bir tartışmayı bekledikleri için, koridorda bir gidip bir geliyorlar ya da sütunlu avluda sigara içiyorlardı. Kendine ayrılan odada muhafızları ve avukatıyla yalnız bulunan Lambert, tartışma anındaki aynı soğukkanlılığı gösteriyor muydu?

  Genç baroya mensup birçok avukat, kendilerinden biri olan Jouve’un savunmasını dinlemeye gelmişti, hükmü merakla bekliyorlardı.

  Lhomond halkı geri çağırmakla görevlendirmek için Joseph’i çağırdı. Beklemek zorunda oldukları birkaç dakika esnasında, kimse konuşmadı, bitirmiş olmanın verdiği rahatlama mı ya da iyi bir karar almama korkusu mu, hangi duygunun hâkim olduğu söylenemezdi.

  -Heyet!

  Lambert’in kaderinin kararlaştırıldığı iki günü beklemekle geçirdiği bank boştu. Seyirciler, salonda, ayakta duruyordu, boyunları ileri uzanmıştı, Jouve, yerindeydi, benzi solgundu.

  -Sanığı girdirin.

  Bu berikinin yüzü avukatınınkinden daha renkli değildi, dudaklarının üstünde bir çeşit sırıtkanlığı sürdürmeye çaba gösteriyordu. O da ayakta kaldı.

  -Jürinin ilk soruya cevabı: “Hayır” dır.

  Kalabalıktan bir “ah!” ın yükseldiği, birkaç alkış sesinin çınladığı işitildi, Jouve o derece duygulandı ki oturduğu banka tutunmak zorunda kaldı.

  Lambert ise anlamamış görünüyor ve Başkana çaba göstererek bakıyor gibiydi.

  -Sanık serbesttir.

  Bu defa, zihninde artık şüphe yoktu ve yüzündeki sırıtkanlık kaybolmuştu, şaşkın, eğlenceli bir gülümsemeye dönüşmüştü.

  Lhomond, büyülenmişti, gözünü ondan ayırmıyordu, alay eden bir şey olduğunu, bu gülümsemede, doğrudan kendine yönelen acındıran, alay eden bir şey bulunduğunu sezdi. Kısa sürdü. Anlaşılmaz bir baş hareketiyle, Lambert ona alaycı bir tarzda “teşekkür” ettiğini mi söylemişti?

  Şimdi, seyirci dalgası merkez yolda çıkışa doğru tepinirken Lambert’in gözü Lucienne Girard’ın beklediği salona doğru döndü. Kadın dizilenlerin ortasında, hareketsiz ve yalnızdı. Eskiden birbirleriyle karşılaşmışlar mıydı? Şüpheliydi. Şimdi hiçbir şey, meydanın ötesinden, birbirlerine bir çeşit vaatte bulunmalarına ve randevu vermelerine engel olmuyordu.

Yoksa Başkanın konuşması sebebiyle ve Lambert’in henüz doldurması gereken formaliteler olduğundan, onu çıkışta beklemeye mi gidiyordu?

  Lhomond bunu önceden kestirmişti. Onurunu kıran bu değildi, ama üzerine çevrildiğinde, Dieudonné Lambert’in bakışında onu okuduğuna inanıyordu.

  Hatta bir an, kendinde, Gelino’nun ayartmak için akşam sokaklarda sözüm ona çalıntı sahte bir elmasla yanına sokulduğu saf bir insan etkisi uyandırdı.

  Armemieux, Kurul Salonunda, ona sormakla yetindi:

  -Memnun musun?

  Açık yüreklilikle cevap verdi:

  -Onu kendime soruyorum.

  Başsavcı mırıldanma inceliğini gösterdi:

  -Ben de.

  Lhomond, kendisini zabıt kâtibinin görevinin dağınık unsurlarından kurtardığı çalışma odasına yöneldi.  Yeniden diğerleri gibi bir insan oluyordu. Ona, bu akşam, ışık her zamankinden daha gri, duvarlar daha çıplak gibi geliyordu.

  -Dinlenebilecek misiniz Başkan Bey. Bu dava, sizin için, ağır bir sınav olmalı.

  Düşünmeden “evet” diye cevap verdi, bittiğine kendisi de sevinen iyi kalpli Landis’nin elini sıktı. İyi aydınlatılmamış olan koridorda ilerlerken, bir siluet fark etti, Chouard’ı tanıdı, Chouard birini bekler gibiydi, kaşlarını çattı, yürümeye devam etti, doktor ona doğru geldi.

  -Adliyeye gelip gittiğinizi bilmiyordum.

  Bu karşılaşmanın bir rastlantı olduğunu düşünmeye çalıştı, ama Chouard her zaman bir şey söylemediği için, onun oraya kendisi için geldiğinden artık şüphesi yoktu. 

  -Ne olup bitiyor, doktor? Karım mı?

  Chouard başıyla “evet” işareti yaptı.

  -Bir nöbet mi?

  -Evet.

  -Diğerlerinden daha mı ağır?

  Bu son sessizlik çok anlamlıydı.

  -Öldü mü?

  -Bu öğleden sonra, büyük bir olasılıkla saat üçe doğru.

  -Nasıl olur da şimdi...

  Çalışma odasına dönmek aklına gelmedi ne de yarı karanlıkta yalnız kaldığı koridordan ayrılmak.

  -Aşçı kadın, saat dört buçuğa doğru yukarı çıktığında, onu yatağın yanında, yerde ölü bulmuş. Bana hemen telefon etti, ölmüş olduğunu görebildim. Lhomond ona Laurence’ın ilacı çok kuvvetli bir dozda mı aldığını sormaya cesaret edemiyordu. Zaten bu aklına gelecek ilk fikir olmadı. Aklına gelen ilk fikir, bundan sonra, yalnız kalacağıydı.

  -O gerçekten hasta mıydı?

  -Kim olursa olsun, özellikle de size söylememi bana yasaklamıştı.

  -Niçin?

  Anlamıyordu. Bu onu rahatsız ediyordu, Lambert’in bakışından hemen rahatsız olduğu tarzda, bu defa da, kendini onuru kırılmış hissediyordu.

  -Bana ilk defa muayeneye geldiğinde otuz dört yaşındaydı. Bir kalp büyümesi teşhis ettim. Elli yaşlarında bir kadının kalbine sahipti.

  -Sebep neydi?

  -Muhtemelen doğuştan. Elimden geldiğince iyi baktım. Bir uzmandan tavsiye aldım.

  -Ona yataktan çıkmamasını siz mi önerdiniz?

  -Aksine, aşırıya kaçmayarak, normal bir yaşam sürdürmesini ondan rica ettim.

  Lhomond’un koluna dokunarak ekledi:

  -Arabam kapıda.

  Yolda, otomobilin karanlığında, Lhomond yine sordu:

  -Nasıl olmuşta yere düşmüş?

  -Onun durumunda, sık görülür.

  -Çırpınırken mi?

  Chouard cevap vermedi.

  -Çok acı çekmiş mi?

  Biri, az önce, Mariette Lambert’den bahsederken aynı soruyu sormuştu.

  -Oldukça çabuk olduğunu düşünüyorum.

  Chouard onunla yukarı çıkmadı, aşağıda kaldı. İkinci katta, Lhomond koridorda Léopoldine’i buldu ve sordu:

  Doktoru gördünüz mü?

  Ağlamamıştı, ama etkilenmişti.

  -Yemin ederim ki hastalığı...

  Sustu. Lhomond onun ne demek istediğini biliyordu. Dieudonné Lambert’in yüzündeki acı tebessüm sebebiyle, yanılıp yanılmadığını düşündüğü gibi, bu konuda da, ne olursa olsun, yanılmıştı.

  Kapıyı arkasından kapattı. Az çok ona yabancı olmayan duruşta, Laurence’ı yatağına koymuşlardı, burun delikleri sıkılmış, dudakları canlıyken olduğundan daha ince ve daha gizemli görünüyordu.

  Ona yaklaşmadı, son bir defa onu kucaklamak ne de ona dokunmak gereği duymadı. Yüzüne doğrudan bakmıyordu, ama gizlice, sakına sakına, kadın yine kendisini yargılayacakmış gibi bakıyordu.

  Müşterek yaşamları esnasında, sık sık hakkında ne düşündüğünü kendi kendine sormuştu, bunu asla bilemeyecekti.

  Hesapta yanılan kadın mıydı? Adamı olduğu gibi mi görmüş tü?

  Ya o, kendi yönünden, onu olduğu gibi görmüş müydü?

  Şüphesiz hiçbir zaman bilemeyecekti, Dieudonné Lambert karısını öldürmüş müydü, o gün özgürlüğünü iade ettiği bir katil değil miydi ve Lucienne Girard, söze gerek duymadan, onu bekleyeceğine söz vermiş miydi?

  Gözü, az çok dolu olan ilaç şişesinin yanındaki yerinde duran gümüş çıngırağa takıldı. Bu durumda onu suçlayamayacaklardı. Kendini savunmaya zorlanmayacaktı.

  İçinde, derinlerde bir şey, ona Laurence konusunda aldanmadığını söylüyordu ve çaresini bulamadığına, ölürken, son sözünü alamadığına üzülmemek elinde değildi.

  Odasında ateş yakmayı unutmuşlardı, banyodan bir bardak su almaya gitmek için odayı geçti, zira boğazı kurumuştu. Aynada kendini gördü, gözleri kaygılı ve hemen hemen kaçıcıydı, yüzündeki hatlar kırış kırıştı, birden evin boş olduğunun farkına vardı, odasında, hiçbir şeyin bozamayacağı bir sessizliğin kuşattığı akşamı düşündü.

  Akşamları artık odada geçirmesi için bir sebep olmadığını hemen anlamadı. Zihninde bir sonuç belirinceye kadar bir panik ona hâkim oldu.

  Kimseye açıklamadı, haklı olarak da ilgili kişilere: Kendisini kitaplıkta bekleyen Chouard’ın yanına gitmek için aşağı inmeden önce, Germaine Stévenard’la evlenmeye o anda karar vermişti.

 

                            Shadow Rock Farm, Lakeville (Connectiaut),

                                                                              27 eylül 1954.

 

 

                                           SON

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 

 

 

 

 

 

 

 

                                

 

 

 

 

 

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

6 février 2016

Gönlümün sultanısın, Mesele, Gitme kal diyemedim

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=8NRLEqOFsp8

 

 

Les paroles de la chanson:

 

Gönlümün sultanısın

 

Güneş sensin ay sensin
Gökteki yıldız sensin
Dünyalara değişmem
Sen her şeyden güzelsin
Sen dünyadan güzelsin

Gönlümün sultanısın
Sen başımın tacısın
Tutunacak dalımsın
Canımsın canımsın

Bahar sensin yaz sensin
Kırda kelebek sensin
Dünyalara değişmem
Sen dünyadan güzelsin
Sen her şeyden güzelsin

Gönlümün sultanısın
Sen başımın tacısın
Tutunacak dalımsın
Canımsın canımsın

 

 

 

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=7IAWEQ8aRu8&feature=player embedded

 

 

Les paroles de la chanson:

 

Mesele

Şimdi düşünüyorum da giderken beni de almışsın
İstemeye, istemeye belki de inatla ayrıldın

Ayıplanmam, üzülmem zor olan seni düşünmem
Belkide çektiğim bu sancı senin yüzünden

Mesele ne senin benden ayrılman
Nede benim sana darılmam
Ne aramaman nede sormaman
Mesele şu ki hâlâ bitmedi sevdan

 

Gitme kal diyemedim 

 

https://www.youtube.com/watch?v=V9k4CcXmXy4

 

 

Les paroles de la chanson:

 

Gidiyorsun işte, bilmedigim uzaklara
Bakarken ardından, gitme kal diyemedim
Bu ayrılık birçok şeyi aldı götürdü benden
Dostlarım sordular, o gitti diyemedim...
Ayrılık birçok şeyi aldı götürdü benden
Dostlarım sordular, o gitti diyemedim...

Diyemedim, diyemedim, diyemedim, diyemedim
Bakarken ardından gitme kal diyemedim...

Simdi herşey anlamsız, yarım kaldı aşkımız
Akarken gözyaşlarım deli gibi zamansız
Herşey anlamsız, yarım kaldı aşkımız
Akarken gözyaşlarım deli gibi zamansız

Seviyorum, seviyorum, seviyorum diyemedim
Gururum engel oldu, seviyorum diyemedim
Diyemedim, diyemedim, diyemedim, diyemedim
Bakarken ardından gitme kal diyemedim...

 

 

 https://www.youtube.com/watch?v=BxVYsDLgMts

 

 

 Les paroles de la chanson:

 

Nazende sevgilim

 

Değdi saçlarıma bahar küleği
Nazende sevdiğim yâdıma düştün
Her erin bahtına bir güzel düşer

Sen de tek benim yâdıma düştün
Nazende sevdiğim yâdıma düştün

Sensin dağ döşüne çıktım bu seher
Öksüz kumru gibi güller laleler
Sen niye yalnızsın sordular eller

Böyledir üzgünüm yâdıma düştün
Nazende sevdiğim yâdıma düştün

Gözlerim yoldadır, kulağım seste
Ben seni unutamam en son nefeste
Ey ceylan bakışlım, ey boyu deste

Ey taze sevdiğim yâdıma düştün
Nazende sevdiğim yâdıma düştün

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=w04mjcIucFU

 

Les paroles de la chanson:

 

sigaramın dumanına sarsam saklasam

 

sigaramın dumanına sarsam saklasam seni 
sigaramın dumanına sarsam saklasam seni 
gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri
gitme gitme el olursun sevgilim incitir beni
yokluğuna ah yol yol olsa uzasa unutmam seni
yokluğuna ah yol yol olsa uzasa unutmam seni
gitme gitme gittğin yollardan dönülmez geri
gitme gitme el olursun sevgilim incitir beni
akşam vakti sardı yine hüzünler
kalbim yangın yeri gel kurtar beni senden
akşam vakti dolaştım sokaklarda
yırtık bir afiş seni gördüm duvarda
sigaramın dumanına sarsam saklasam seni 
yokluğuna ah yol yol olsa uzasa unutmam seni
gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri
gitme gitme el olursun sevdiğim incitir beni
gitme gitme gittiğin yollardan dönülmez geri 
gitme gitme el olursun sevdiğim incitir beni

 

 

 

 

Les paroles de la chanson:

 

Dinle

 

Hiç geçmiyor günler sensiz geceler yine kimsesiz

Ah sevdiğim nerdesin? kimdesin?  

Dinle

Deli aşkının sonu var mıdır?

Diye sormadan severim seni

Acı dinmedin, gece bitmeden

Yola düşmeden bulurum seni

Bana yar mıdır? adı var mıdır

Diye sormadan bilirim seni

Göze girmeden, dile gelmeden

Yüze gülmeden, severim seni

Ah sevdiğim nerdesin? kimdesin?

Sana sormaya, varmıyor dilim

Dinle

Sorsaydın adı var mıdır?

Gerçekten bana yar mıdır?

Bilseydim sonu var mıdır?

Sessizce severim seni

 

 

Atesh

 

https://www.youtube.com/watch?v=acOxqamscWs

 

 

 

9 avril 2014

Fransa'da laikliğin tarihi

 

Fransa'da Laikliğin tarihi

 

 

Hazırlayan: Sunar Yazıcıoğlu

 

Laiklik bir tanrı esini değildir. O, insanın kendi kişiliğini korumak, haklarını korumak için, toplum yaşamının bir gereği olarak insan tarafından ortaya konulmuş siyasi ve sosyal bir kurumdur. Bu sosyal ve siyasi kurum zamana uyarak gelişmiş, değişmiş ve yayılmıştır.

Din kitaplarına göre özgürlük, sadece kendi kuralları içinde düşünülebilir. Bir din, kendisi gibi düşünmeyeni dışlar, devamlı olarak kendi dışında olanları kendisine uydurmak, etrafında başka dinden olanları veya hiçbir dine inanmayanları kendinden uzaklaştırmak ister. İşte laiklik dinlerin her birine göre değişen bu kurallarından, insanı kurtarmak, dinsel inançlarını insanların vicdanlarına bırakmak, dışarılara taşırmamak, her dinden insanların (teizm) ya da tanrının varlığını kabul edip dine inanmayanların (deizm) veya tanrıya hiç inanmayanların (ateizm) toplu yaşamda birbirlerini rahatsız etmeden bir arada huzur içinde yaşamalarını sağlamak için düşünülmüş bir yöntemdir.

Fransa’da laiklik fikrinin tarihi uzun bir geçmişe dayanır, din ile devlet arasındaki ilişkinin bir ifadesi olarak belirir. Ortaçağ Fransa’sında din, devleti hâkimiyeti altına almıştı. Krallar kiliselerde papaların elinden taç giyerler, papanın gücendirilmesi halinde aforoz edilirler, kimse kral da olsa o kişiyle konuşmaz, bir lokma ekmek, bir yudum su bile vermez, tek başlarına terkedilirlerdi. Aforoz edilene yardım edenler olursa onlarda aforoz edilirdi.

Rönesans’ ta kilise ile monarşi arasındaki bu sıkı sıkıya bağ kısmen de olsa gevşemiş, kraliyet Katolik kalsa da, reformlar kabullenilmiştir. Nantes fermanı 1685 de tekeli tekrar Katolik dinine verdi ve kralın, toplumu kontrolünü kolaylaştırdı.

Felsefi düşünce tersine gelişse de, dinsel kural ahlak ve siyaset kuralıyla karışmıştır. XVIII nci yüzyılda, Aydınlanma çağı filozofları ile insan hakları, erklerin ayrımı, halk ve millet ayrımı fikri yayıldı, ama bu düşünceler siyasi ve dinsel kurumlarda birden değişim göstermedi.

1789 Fransız ihtilalinde her şey kökten değişti. Halk yalnız krala karşı değil aynı zamanda dinsel anlayışa karşı da ayaklandı. Kral ve kraliçe giyotinle öldürüldü, kiliseler tahrip edildi. Cumhuriyet yönetimi işte bu esnada ortaya çıktı. Artık halk, kralın tabası değildi, böylece kişiler vatandaşlık hakkını ve özgürlüğünü kazandı. Napolyon imparatorluk tacını, papanın elinden değil, kendi eliyle giydi. Bu hareketle dinin otoritesi yıkılmış, vatandaşlar yalnız monarşiden değil, aynı zamanda dinin hegemonyasından da bir daha dönmemek üzere kurtulmuştur.

İnsan ve vatandaşlık Hakları Beyannamesi fikir ve ifade özgürlüğünü, bilhassa da kimlik ve kişi haklarını doğrular. İktidarın temeli bundan böyle sadece siyasidir, dinsel değildir. 21 Şubat 1795 yasası, Protestan Boissy d’Anglas’ın raporu üzerine, resmen Kilisey ile Devlet ayrımını ve devlet desteği olmadan ibadet özgürlüğünü ilan etmiştir.

1801 de Napolyon ile papa VII nci Pie arasında imzalananıp tanınan, Katoliklik, Protestanlık, Lütercilik, Yahudilik olmak üzere dört ibadet sistemini başlatan Konkordato ile din özgürlüğü Devlet tarafından kontrol edilmektedir. Bonapart tarafından belirtilen özel uygulama koşulları, Protestanlara, daha sonra Yahudilere yaygınlaştırılacak olan 1802 yasasının maddelerini oluşturur. Tanınan din ve mezhepler, halk hizmetinden, kamu fonlarından, devlet bütçesine bağlı bakanlık ödemelerinden faydalanırlar. Kiliseler otonomide kaybettiklerini güvenlikten yana kazanırlar. Protestanlık, din işleri kuruluna ve demokratik teşkilatın yokluğuna katlanmak zorundadır. Sadece önemli kişiler iktidar tarafından zaman zaman dinlenmektedir. Ve gerçek laikliği bulmak için 1905 yılını beklemek gerekecektir.

Hristiyanlıktan uzaklaştırmanın devam ettiği XIX ncu yüzyıl boyunca, Meryem Ana’ya saygı, ayinlerin artması, hac ziyareti, Lamennais, Lacordaire ve Montalembert gibi Katolik yandaşlarının liberalizm istekleri olsa da, karanlıkçılığa dönme anlamında, Katolik Kilisesi tekrar meydan kazanmak ister. İnananla inanmayanlar arasında bir çatışma değil ama iki Fransa’nın, cumhuriyetçilerin kampına karşı, hâkimiyet dileyen Roma kilisesi inançlarına uygun Katolik kampının çarpışması söz konusudur.

1866 da sayıları 850 000 olan Protestanlarla sayıları 90 000 olan Yahudiler, 37 100 000 Katolik’in bulunduğu bir ülkede hiç değilse kabul edildikleri için, serbestçe ibadetlerini yapabilmekten az çok memnundurlar. Bunların bazıları, cumhuriyetçilerin başında kendilerini gösterir. Léon Gambetta 1877 de Millet Meclisinde: “Kilise egemenliği, işte düşman bu” der.

Birçok özgürlük yavaş yavaş kabul edilmiştir. 1880 yasası Pazar duası dinlenmesini zorunlu olmaktan çıkarır. 1881 yılında, basın üzerine bir yasa çerçevesiyle, dinsel anlamda küfür suç olmaktan kalkar. 1883 de, bir kararname yüksek askeri görevlileri dinsel törenlerden ayrı tutar. 1884 de sivil boşanma yeniden düzenlenir, halk duaları, özellikle parlamento açılışlarında kaldırılır. Sivil cenaze törenleri 1887 den itibaren kabul edilir.

Cumhuriyetçiler, Kilisenin ideolojik koruyuculuğundan uzaklaşmakta anlaşmışlardır, ama bu uygulamaya seferber olmak için nasıl bir yol izleyeceklerinde farklılık gösterirler. Konkordato (Uyuşma), cemaat (Katolik topluluğu) ile 1899 da orta öğretim öğrencilerinin yarısını okutan cemaat öğretmenlerinin rolünü ve konumunu belirtmemiştir. Bu cemaatler bir milyara varan önemli ortak malları ellerinde bulunduruyordu.

Dernekler üzerine olan 1901 yasası dinî amaçlı derneklerin meydana getirilmesini kolaylaştıran bir özgürlük payını kabul eder, ama öncesinde yapılacak bir beyanata zorlar. Aynı yasa, parlamento tarafından önceden izin verilmesine zorlayarak izin verilmemiş olanların mevcudiyetini ve çalışmasını haksız beyan edip cemaatlere saldırmalarına yol açar.

Bu tedbirler, 1904 de 10 000 cemaat kurumunun kapanmasına neden olur, bunların yarısı daha sonra kendilerine dinden bağımsızlaşmış görüntüsü vererek yeniden açılır. Tahminen 30 000 kadın-erkek din insanı bu yasaklamanın ardından Fransa’yı terk eder.

Protestanlar, Jules Ferry ile laiklik kartını oynadılar. Onlar böylece Devlet’e 1380 ilkokul verdiler, bunların hemen hemen tamamı XIX ncu yüzyılda kuruldu, bu yabancı etkisinden korkulan kolonilerdeki cemaat okulları için bir istisna olmuştur. Millet Meclisinde konuşurken koloniler bakanı, Cumhurbaşkanlığı konağına girecek olan tek Protestan Gaston Doumergue, Ferdinand Buisson ile uyum içinde 272 e karşı 283 ile oylanan bu düzeltmeye karşı gelecektir.
Protestan bir ailede doğmuş, felsefe doçenti olan Ferdinand Buisson, Jules Ferry’nin en samimi sırdaşıdır. Jules Ferry onu ilköğretim müdürlüğüne getirir, onun Kalven teolojisine karşı olan Reformcu Sébastien Castellion üzerine tezini destekler. Protestan papazı Charles Wagner’in “Libre pensé et Protestanisme liberal” (Özgür Protestanlık ve serbest düşünce) başlıklı eserini yayınlar. Eser 1992 de “ Sommes-nous tous des libres croyants?” (Hepimiz özgür inananlar mıyız?) adı altında yeniden yayınlanır. Eserde, vicdanı ve insanca davranışın sivil dinini savunur ve kelimenin alışılan hür düşünce anlamı yerine, daha çok, özgür Hristiyanlığın temsilcisi olarak kendini gösterir.
Papa, cumhuriyetçi iktidara fazlaca yakın durduğundan şüphelendiği Dijon ve Laval piskoposlarını görevden ayrılmağa zorlar. Yönetim, 29 Temmuz 1904 de Vatikan’la diplomatik ilişkileri kesme kararı alarak cevap verir. Emiles Combes, Auxerre’de, “ kötü şekilde bir araya getirilmiş karı kocaya karşılıklı anlaşmayla boşanmaktan başka yol yoktur” der, 1904 de hemen hemen oy birliği ile kendisine karşı olan bir proje sunar. Konu, Katolik kilisesini eyalet kadrosunda yaşamaya zorlamanın anlamsızlığıdır. Protestanlar için bu, din işleri kurulu yaşamının sonu olacaktır. Paris’teki, Protestan ilahiyat fakültesi profesörü Raoul Allier, özgür düşünenlerle beraber Katolik, Protestan ve Yahudi sorumluları konuşturarak, Siècle gazetesinde geniş bir anketi birçok ay müddetle sürdürür. Makalelerin, Parlamento tartışması sırasında halkın görüşünün gelişmesinde büyük etkisi olur.
Cumhuriyet, fabrikaları, orduyu, yargıçları ve kilisenin gözü doymaz dokunaçlarının egemen olduğu kolonilerdeki hâkimiyetini söküp atmayı dener; eğitimi boğan dokunacını kestiğini hatırlayalım.
Emile Combes fişleme davasının ardından 1905 Ocağında istifaya zorlanır. Mason locaları, subayların dini ve siyasi bilgilerini toplamıştı. Eski bir Protestan papazı olan senatör Frédéric Desmons az bir şüpheyle bu teşebbüsün başındaydı. Yer değiştirmeler ve terfiler bu bilgi fişlerine göre yapılıyordu. Bu uygulamanın açığa çıkması savaş bakanını ve hükumetini istifa ettirir.
Eski bir papaz okulu öğrencisi olan Combes, Katoliklikle bozuşmasına rağmen ateşli bir dincidir. Cezayir’de ilköğretim üzerine rapor hazırlamıştır, kendini Kuran ve İslam üzerine yeterince anlayışlı gösterir. J.J.Rousseau çizgisindedir ve Cezayir karmel tarikatı başrahibine çok bağlıdır. Ona göre cemaatler itaat yeminlerini telaffuz etmekle, düşünce özgürlüklerinden feragat ettiler. Katolik eğitim, toplamda, öğrencilerinin % 30 unu kaybedecektir.
Combes’dan sonra gelen Maurice Rouvier, Parlamentoda tartışmayı kültür ve halk eğitimi bakanı Jean Baptiste Bienvenu-Martin’e bırakır. Aristide Briand’ın raporundan fazlasıyla esinlenilen bir yasa projesi, 1905 Martında Parlamento komisyonunda oylanıp kabul edilir. Çok hizmet verdiği Protestanlıkta çok faal olan Eugène Réveillaud’nun teklfi üzerine, 1902 de millet meclisinde oylanan bu komisyona Ferdinand Buisson başkanlık eder ve uzlaşma arayan bir serbest düşünür olan raportörü Aristide Buisson’un atılımıyla büyük bir çalışmaya girişir. Bu berikine metnin yazılımında iki iş arkadaşı, Protestan Louis Méjan ile Yahudi Paul Grunebaum- Bilan yardım ederler.

Öyle görünüyor ki Louis Méjan milli ve bölgesel kademeleri düzelterek, eyaletlerin kadrosunda Kiliselerin istişare imkânını sınırlandırmadığı için başarılı olmuştur. Tartışmalar uzar: Millî Mecliste 48, Senatoda 21 oturum olur. Sağcı parlamenterler Katolik Kilisesinin erk üstünlüğünü sürdürmek isterler: Frank-masonlara (farmason) öğretimi yasaklayan bir yasa teklifi vermekle ünlü Finistère milletvekili papaz Hypolite Gayraud, Konkordatonun uzlaşmayla, geçersiz olması yolunu arar. “Ayrılma şartları üzerine Kiliselerle bir anlaşma hazırlamak amacıyla, ilgili Kiliselerin başkanlarıyla birlikte, çeşitli mezhepten papazlardan oluşan parlamento dışı bir komisyon toplamaya” hükümeti davet eder. Önerge 162 ye karşı 235 oyla reddedilir.
Katolikler, ihtilalde Kilise mallarının millileştirilmiş olması fikrine karşıdırlar, papazlarının aylıklarının ödenmesinin Devletin yükümlülüğünde olmasını isterler. Cumhuriyetçiler, genel olarak, mezhepten papazların ücreti için, bunun sadece yerine getirilen bir hizmetin bedeli olduğunu, özel olduğu andan itibaren ise Devlet bütçesinden kayıp olacağını düşünüyorlardı.
“Cuma günü gülen, Pazar günü ağlar”. Resimde, boyun eğmeyen papazların ayininin temsil edildiği 31 Ağustos 1792 tarihli taşbaskıda “burnu otuz santim kadar uzamış” efsanesinde söylendiği gibi, piskoposun burnuna eklenmiş uzantıyı görüyoruz. Resimde, arka planda, şeytan başkanlık ödeneğini temsil eden tabutu taşıyor.



 


Bir kısım milletvekili bir karşı proje sunar, zira amaç her tür vasıtayla Kiliseyi ve dinleri yıkmaktır. Var milletvekili Maurice Allard, “Kilise’nin ve dinlerin” zararlarından bahseder. Ona göre “Hristiyanlık akla zarar, doğaya hakaret” tir. A. Briand ona: “Siz Kilise ile Devlet’in ayrılmasını istemiyorsunuz ama Devlet’in Kiliseyi yok etmesini istiyorsunuz” diye cevap verir. Bu fazlasıyla Kilise-karşıtı durum, altmış kadar milletvekili tarafından temsil edilmiştir.
Ayrılma yasası 9 Aralık 1905 de, Mecliste 233 oya karşı 341 oyla ve Senatoda 103 oya karşı 179 oyla kabul edilir. Bu yasayla Kilise ile Devlet, yani iki Fransa arasında ayrılma ya da yeni bir ilişki ortaya konuluyor. Protestanlar o zaman da, şimdi de bu yasaya tepki gösterirler.
Aynı zamanda dengeli ve ılımlı olan bu yasa, her iki kampa da ardınca, saklı paylar sürükler. Clemenceau'ya göre, yasayı oylamamak büyük bir düş kırıklığı olacaktı, ama oylamak umduğunu bulamamak olurdu. Gelecek meclis başkanı René Viviani ise “ Gökteki bir daha yakılamayacak ışıkları söndürdük!” diye feryat edecektir. Ayrılma yasası onun için ancak bir başlangıçtır. Vehementer nos Papalık genelgesinde, X ncu Pie 1906 Şubatında ayrılmayı kabul etmez. Katolikler dinî dernekleri oluşturmayı reddederler.
Yurtluk alanı servisince beceriksizce gerçekleştirilmiş, Kilisenin taşınır, taşınmaz mallarıyla ilgili 3 ncü maddenin uygulanması, beklenmedik sonuçlar ortaya koyar. Varlık defteri dökümü sırasında kutsal kâsenin bulunduğu dolabın açılmasının ardından, yönetim İsa’nın vücudunun kaldığı kutsal yerin kutsiyetine yapılan saygısızlıkla suçlanır. Silahlı kuvvetlere müdahale emri verilir. Subaylar istifalarını sunar. Bir gösteri esnasında, ölen olmuştur. Rouvier hükumeti istifa etmek istemez. Yeni içişleri bakanı Clémenceau, Kiliseye karşı bir söylem olmasına rağmen “bir Kilisede mumların sayımı bir insanın can vermesinden daha değerli olamaz” der. Ortalığın yatışması için varlık defterinin dökümü bir başka zamana bırakılır.

Fransa’da laiklik öteki ülkelere bakıldığında, ideal şekline ulaşmış olmasa da en ileri evrededir. Stasi komisyonu, Fransa cumhuriyetinin laiklik etrafında kurulduğunu kabul eder. Fransa, laikliği cumhuriyetin temel prensipleri arasında görür. Kişisel tanımlamalar, yorumlamalar çeşitlidir.
Ama laiklik bugün Fransa’da geniş bir anlaşma konusudur. Fransa kendini onunla ispatlar, bununla beraber herkesin yaklaşım şekli ve kavrayışı farklılık gösterir. Öyle olunca da tartışmaya açık, çok bakışlı, yumuşak ya da sert bir laiklik anlıyoruz. Bazen onu tekrar tanımlamak gerekiyor. Tarihçi Jean Bouberot’nun deyişine göre, bazen, “Fransa’nın laikliği Avrupa ortalamasına getirmesi” de akıldan geçmiyor değil.
Laikliğin dostları olduğu gibi düşmanları da vardır. Laikliğin ilk temel kuralı, vicdan özgürlüğüdür, laiklik vicdan özgürlüğünün en gelişmişidir. Her insan vicdan özgürlüğünü serbestçe kullanmalıdır. Bunu kimseye soracak değildir. Bu özgürlük bütün dinsel baskıları, bütün ideolojik baskıları, zorlamaları reddeder, hesaptan çıkarır.
Vicdan özgürlüğü sadece din ve mezhep özgürlüğü değil, sadece söz konusu olan ruhsal, dinsel, mezhepsel fikirleri kavramıyor fakat aynı zamanda athe ve agnostik inançları da kapsıyor. 13 Temmuz 1983 yasası, bu, fikir, inanç özgürlüğü kuralını kamu görevlilerine taşıyarak: “Politik, sendikal, felsefi ya da dini fikirleri, cinsiyetleri, sağlık durumları, engellerinden ötürü ya da budunsal (etnik) sebeplerle devlet görevlileri arasında hiçbir ayrım yapılmamalıdır.” der. Benzer türdeki kurallar esasen askeri duruma da uygulanır.
Bu özgürlüğün uygulanmasında yasama titiz davrandı. Danıştay, kararlarıyla, yönetimi bu özgürlük kuralına uymağa yönlendirdi. Örneğin, yolcuların otel fişinde mensup oldukları dini işaretlemeye zorlayan valilik kararının kaldırılması gibi. Bu vicdan özgürlüğü tek başına laikliği niteleyemez. AB içinde vicdan özgürlüğüne günümüzde uyuluyor, herkes fikrini ifade edebilir ve bununla beraber kimse bu laik ülkeyi başka türlü nitelemeyi düşünmez. Vicdan özgürlüğüne ek olarak, laikliği tanımlayan şu üç ögeyi de belirtmek gerek:
- Dinsel fikirlerin eşitliği.
- Kilise-Devlet ayrılığı ve Devlet’in yansızlığı.
- Devlet okulları.
Laikliğin ikinci ilkesi eşitliktir; vatandaşların titiz eşitliği. Eğer yasa herkes için aynı değilse gerçek özgürlükten söz edilemez. Bu eşitlik ilkesi özellikle dini fikri, ne olursa olsun eşit olma anlamına gelir.
- Her dinden inananlar, inanmayanlar ya da sadece tanrıya inananlar arasında titiz bir eşitlik vardır.
- İnanmayan ya da inanan, tek tanrılı ya da çok tanrılı, özgür ya da dogmatik düşünenler... Hiçbir kademe, fikirler arası seçimde dayatılamaz. Bunun içindir ki laiklik evrensel (tüm insanlığa ait) bir ideal (ülkü) dir, Zira bu ideal, herkesi eşitlik ayağı üzerinde bütün tinsel (manevi) fikirleri, kabul eder.
Tüm tinsel fikirler Fransa’da gerçekleştirilmiştir. 4 Ekim 1958 Anayasasının 2 nci maddesi şöyle der: “ Fransa bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyettir. O, etnik ya da dinsel ayrım gözetmeksizin bütün vatandaşların yasa önünde eşitliğini güven altına alır. Bütün inançlara saygılıdır.”

Laik bir ülkede, birbirlerinin inançları bakımından bölgesel örgütlenme olamaz, siyasetle din adamının ilişkisi yoktur.
- Ne tanrının sözünün bütün sosyal ilişkileri belirlediği teokrasi, örneğin İran’da olduğu gibi,
- Ne ilahi hukuk monarşisi, örneğin kralın “Tanrının yeryüzündeki papazı olduğu” XIV ncü Louis Fransası gibi.
Bu durumda, cismani iktidar ile dini iktidar karşılıklı olarak birbirlerine dayanırlar ve bir din egemen olur; örneğin Katoliklik,
- Ne Devlet dini, örneğin kraliçenin Anglikan kilisesinin başı olduğu Büyük Biritanya gibi,
- Ne bazı dini otoriteler ile yönetim arasında imzalanan, kamu alanında bu dinlere haklar tanıyan bir anlaşma...
Bütün bu durumlarda, dinler arasında, tinsel inançlar arasında imtiyazların bazılarına verilmesiyle ayrımcılık yapmış oluruz. Elemeye tabi tutmak laiklikte yoktur.
Laiklik, inançları kendisine bağlayan bir communautarisme (kommünotarizm ) = ortakçılık, cemaatçilik [1] içerisinde hiç olamaz; kommünotarizm, insanı farklılıkları içine hapseder, kişisel özgürlüğe diş gösterir ve şartlar yaratır.

[1] Fransızcada yeni bir terim olan “communautarisme” etimolojisi yönünden, latince “ile” anlamına gelen “cum” ve “paylaşılan yükümlülük, yardımlaşma zorunluluğu” anlamına gelen “munus”sözcüklerinden türemiş olan “communis” ve ondan türeyen “communauté =topluluk, cemaat” sözcüğünden gelir.
Terim Kuzey Amerikadaki azınlıkların hak davalarından kaynağını alan 1980 yıllarında belirmiş yeni bir sözcüktür. Communautarisme (komünotarizm) sözcüğü basit anlamıyla etnik, dinsel, kültürel, sosyal, politik, mistik, sportif... yönden kendi üzerine dönmesi eğilimi göstererek topluluklara bireyden daha fazla değer veren etni (kavmî) merkezli, sosyoloji merkezli bir şekli işaret eder. Kültürün ve tarikatın kendi üzerine dönmesi demek olan bu kimlik, cemaatin aidiyet zorunluluğuna karşı olan mensuplarının fikirlerinin ve davranışlarının kontrolünü beraberinde bulundurur. Kommünotarizm, çok kere, liberalizme, endividüalizme, kozmopolitizme ve üniversalizme karşıttır.

Vatandaşın sosyal, ekonomik, politik, hukukî yönden evrimlendiği, insanların bir araya geldiği kamusal alanda, toplumun kuralları açıkça belirlenmiş ve İnsan Hakları temeline oturtulmuştur. İnsanların felsefî, metafizik kanılarının, inançlarının, gereğinde ibadetlerinin ve ortak yaşam tarzlarının konuşulduğu kişisel, özel alanda tam bir vicdan özgürlüğü olmalıdır.
Nötr (yansız) olmakla Cumhuriyet, ne dinsel, ne agnostik, ne de athedir; o çeşitli inançların dışında kendini belirler.
Herkes için olan, akıl ve kanıtla eğitim yapan devlet okulu insanı ve yurttaşı hazırlamakla görevlidir. Her kesimden çocukları, yabancı ya da alt düzeyden, şu ya da bu inançtan olduğuna bakmadan toplar. Ortamı, müfredatı, programları, öğreticilerin meslek ahlakının yansızlığı ile nötr (yansız) dür. Laik değerleri aktarır, eleştirsel bir düşünme biçiminin gelişimine yardımcı olur. Düşünsel çalışmayı hiçbir şekilde sınırlandırmaz. Bunları yapabilmesi için Devlet ona saygınlığı ve insancıl çareleri ve malzemeleri sağlamalıdır.
Vicdan özgürlüğü kavramından hür vicdan kavramına geçmeye olanak sağlamalıdır, zira bilgili kişi aydın ve görgülü tarzı seçer. İşte laikliğin bir çırpıda söylenecek temel ilkeleri.
XIV ncü Louis zamanında Tamamen Katolik bir Fransa düşünülüyordu. XVII nci yüzyılda ise Gerçeğin ifadesi sosyal bir zorunluluk haline geldi. Voltaire “Savunmamı yapan, terzim, uşaklarım, Tanrıya inansınlar isterim, çünkü beni daha az soyacaklardır” der. 
Fransız ihtilali cemiyetin ve Fransız kurumlarının laikleşmesinin çıkış noktasıdır. Cemiyet ve doğan iktidarın yeni kavramı radikal (kökten) yeni ilkelerin üzerinde durmaktadır. İhtilalin temel anlaşması 26 Ağustos 1789 İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesidir. Kraliyet ailesinin ilahî yazgısı üzerine kurulan iktidarın yasallık ilkesi bırakılmış, tacın ittifakına ve Eski Rejimin Fransa’sından, inanç üzerine kurulan bir Devlet meydana getiren Kiliseye son verilmiş, bu ilkenin yerine iktidarın akılcı temeli gelmiştir.
İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesinin 3 ncü maddesi şöyle der: “ Bütün Egemenlik ilkesinin özü Millettedir”. Katoliklik artık Devlet dini değildir. Eski Rejimde kullandığı Tekellik vasfını kaybeder ve bundan böyle, öteki dinlerle beraber eşit haklarda bir arada yer alır.
1792 de dinî başvuruların kalktığı yeni bir takvim doğar; örneğin sonbaharın üç ayı doğaya, bitkilere ve hayvanlara gönderme yapılarak Vendémiaire, Brumaire, Frimaire diye adlandırılır ve hafta yerine 10 günlük dekadlara bölünür.
1790 da Bakanlıklar meydana getirilirken tüm dinsel referanslar dışarda tutulur. Ama iktidarın bu temel laikleştirilmesi Devletle Kiliselerin ayrılmasından hemen sonra olmadı. İhtilalciler, Fransız Devletinden ayrı olmasından çok Papalıktan bağımsız bir Katolik kilisesinin olmasını tercih ediyorlardı.

1907 yılı başında, A.Briand dinî dernekler bulunmadığını, ibadete tahsis edilmiş binaların ibadetlerini yapmak isteyen inananların tasarrufuna terkedilmeye devam ettiğini ileri süren bir yasayı oylatarak kabul ettirir.
Ayrılma yasasının uygulanması bütünü içerisinde memnuniyetle karşılanır. Danıştay, 4 ncü maddeye dayanarak, bir Kilisenin, piskoposun görüşüne karşı olan papaza değil de piskopos tarafından atanmış papaza verilmesini onaylamaya kadar işi götürür, yasaya uygun olarak, dinî bir derneği görevlendirir. Vatikan’la kamu ilişkilerinin düzelmesi için 1921 yılını beklemek gerekecektir. Protestan senatör Eugène Révillaud bu yönde çalıştı. 1924 de XI nci Pie dinî derneklerin yerine piskoposluğa ait derneklerin kurulmasını kabul etti. Böylece, Kilise artık laiklerin olası koruyuculuklarına tabi değildir.
Bazı bakımdan yasa, Katolik Kilisesini, mensuplarını, faaliyetlerinde sadece ve harfi harfine, dinî sınırlar içerisinde tutan dernekleri kabul eden Protestanlardan ve Yahudilerden daha çok kayırmaktadır. Bugün bu sınırlama boyna geçirilmiş bir halka gibi ağır gelmekte, bu da Fransız Protestan Federasyonunun ifade ettiği, yasanın değiştirilmesi dileğini açıklamaktadır.
Bir takım parlamenter ayrılma sözcüğünü kullanmaktan kaçınıyordu. Yine de ayrılma o derece söz konusu değildir, ama artık kamu hukuku değil de özel hukuk diyen Kilise ile Devlet arasında yeni ilişkiler söz konusudur. Ayrılma yasası ne 1905 de alman toprakları olan Alsace ile Moselle’i, ne de ilgili toprak sıralamasında yer almayan Guyane ile Mayotte’u ilgilendiriyordu.
En önemli itiraz, dinî derneklerin bağış ya da mirasları kabulde yetkilerinin bulunmadığını hedef alandı (madde 19). İtiraz para toplamaların sınırlandırılmaması ile yumuşatılmış oldu ve belli şartlarda bağışa, vasiyetlere izin veren 1966 kararnamesi ile ortadan kalktı. Ayrılma yasası bugüne kadar dokuz değişiklik gördü. Başka değişikliklerin olacağını tahmin etmek ise olağandır.
Kiliselerle Devlet’in ayrılması, 1848 de Louvre’un dua yerinde toplanan Protestan meclisinin ardından Frédéric Monod ve kont Agrénor Gasparain’in kışkırtmalarıyla, 1849 dan başlayarak aralarında birlik oluşturan hür kiliselerce istenmiştir. 1872 de iyileştirilmiş olan din işleri genel kurulu, Protestan papaz Eugène Bersier’nin hazırladığı rapora göre, “Kiliselerin ve Devlet’in karşılıklı bağımsızlık ilkesinin çağdaş toplulukların hukukuna yazılması gereği” kabul edildi.
Jean Baubérot ve André Encrevé’nin çalışmaları gösteriyor ki Protestanlar Devletle Kilisenin ayrılması sırasında gerçekten bir motor rol oynamamışlardır. Halkın % 2 sini temsil etmektedirler, J.P. Willaime’nin belirttiği gibi, bir baskı gurubu oluşturamazlar. Bununla beraber, buraya kadar adını verdiğimiz birkaç Protestan’ın kişisel rol oynadıkları inkâr edilemez.
Uzun sözün kısası, en belirgin hareket belki de, Seine valilik kurulu nezdinde hükumet komiseri ve A.Briand’ın çalışma arkadaşı Louis Méjan’ınki olmuştur. O belki yasanın Protestan kiliseleri için hiçbir kabul edilemez şey içermemesine ve bölgesel, millî ve din işleri kuruluna değgin bir yaşam imkânını onlara garanti etmesine yardımcı oldu. Louis Méjan’ın etkisi ayrılma ve hazırlama ilkesi düzeyi değil ama uygulaması düzeyi üzerine oturtulur.
Şayet hür kiliseler ve metodist kiliseler (Angilikan kilisesi) daha önce Devletten ayrılmışlarsa, evanjelik Protestan kiliseleri için de ayrılma fikrini benimsemişlerdi diyebiliriz. En çekingenler, St. Etienne’den Protestan papaz Comte’un aksine, hukukçu, manastır başkanı Jalabert’in düşündüğü gibi, organik maddelerin (konulmuş maddeleri açmaya mahsus maddeler) piskoposluk birliğinin bağımsızlığını sürdürmeye katkıda bulunduğunu düşünenler hür Protestanlar oldu.

1905 yasasının birinci maddesi vicdan özgürlüğünü güven altına alır. Bu madde 45 e karşı 422 oyla kabul edildi. 2 nci madde Cumhuriyetin hiçbir tapınma şeklini tanımadığını işaret eder. Bu, Devlet dinleri tanımaz demek değildir, ama onların hiçbirine ayrıcalık tanımaması anlamına gelir. Ancak vaizlik hizmetleri giderlerini karşılayan Devlet dinlere ne ücret verir ne de onları paraca destekler. Bir yatılı okul, kapalı bir yer ya da yer değiştirmenin imkânsız olması insanların ibadetlerini serbestçe yapmalarına engel olabilir.
Bağış üzerine paragraf, şiddetli tartışmalara sebep oldu ve 281 e karşı 287 oyla kıl payı kabul edildi. Madde 4 dinî kurumların taşınır ya da taşınmaz mallarından dinî derneklerin yararlanmasına bırakılmasıyla ilgilidir. Bu, mal sayımı esnasında büyük zorluklar çıkaracak olan maddedir. Bu madde, Protestan papazı, senatör ve Fransadaki beş akademi birliği üyesi Edmond de Pressensé’nin oğlu Rhône milletvekili, İnsan Hakları derneği başkanı Francis de Pressensé’nin girişimiyle, İskoç Kilisesiyle ilgili mevzuattan esinlenilmiştir.
Ayrılma oldu. Clémenceau Briand’ı ve Jaurès’i laikliğe ve “ toplumcu-papalık yanlısı” antlaşmaya ihanet etmekle suçladı. Özellikle, her ne şekilde olursa olsun, bir dinin uygulamasını yerine getirmek ya da ondan kaçınmak amacıyla yapılan bütün baskıyı yasaklayan 31 inci maddeyi unutmamak gerek. 32 nci madde, yakın zamanda Paris’in banliyösü Montreuil’de görüldüğü gibi, bir dinin uygulamalarını engellemeyi, ertelemeyi ya da durdurmayı yasaklıyor. Dinin toplu uygulanması kişinin serbest seçimine bağlıdır. 34 ncü madde din işleri bakanlığına bir halk hizmeti yüklemiş, vatandaşa hakaret etmeyi ya da kara çalmayı yasaklamıştır. 35 nci madde kamu otoritesinin yasalarına ya da yasal kararlarına karşı koymayı deneyen söylev ya da yazıları yasaklamaktadır. Aykırı davrananlar suçla ilgili para cezalarına ve gerektiğinde hapis cezalarına çarptırılırlar.
Başkalarına zarar vermeden hareket etme özgürlüğüne izin veren düzenlemeleri tedbirle kullanmak gerekir. Clémenceau şöyle diyor: “ ikna edebilirsem kuvvetliyim, ama zorla kabul ettirmek istersem acınacak şekilde güçsüzüm”. Yine de her ne pahasına olursa olsun ikna etmek için bazen entegrizmin (gericiliğin) ince şekli kızgın olmamak ve tartışmaya karşı düşünceden olana saygılı bir töre geliştirmek gereklidir. Voltaire’e mal olmuş ilkeyi hatırlayalım: “ Sizinle aynı fikirde olmasam da, fikrinizi ifade edebilmeniz için savaşmağa hazırım”.
1987 de, Hoşgörü Fermanının yüzüncü yıldönümünde, Sorbon’daki Descartes anfisinde, konferansçı “Hoşgörüsüzlük (yobazlık) hoş görülemez ” diyerek sözü bitirir. O, Hristiyan’ın günahı kınamaya davet edildiğini unutuyor, günahkârı kınamak ise ona düşmez. “ Özgürlük düşmanlarına özgürlük yok” ünlü sloganı yine de herkes için daha az özgürlük diye dile getirilebilir.
Okul programları çerçevesinde, okullarda, inan üzerine dinî eğitim değil ama değişik dinleri temsil eden din eğitimi yapılabilir. Nicolas Sarkozy’nin “ 2004 yılında çıkan “ La République, les réligions, l’espérence” ( Cumhuriyet, dinler, umut ) adlı kitabı, büyük harflerle belirterek, başlıca dinlerin, mümkünse ortaklık birliği içinde dersler düzenlemesini önermektedir. Debray’in raporu (Laik okulda din olgusunun eğitimi, Şubat 2002), kurucu büyük din metinlerinin incelenmesi için din fenomenolojisisinin ( olaybilim ) ötesine gitmek ister, bu da eşyanın merkezine daha fazla girmeye fırsat verir, ama kolejliler için daha az önerilir.
İslam ve Budizm gibi, XX nci yüzyılın başında bu altıgen ülkenin üzerinde az temsil edilen dinlere de uygulanabilen 1905 yasasının tamamını yeniden düzenlemek zorunlu görünmüyor. Sistematik bir iyileştirmeye gerek yok. Tepeden tırnağa yeni bir müzakere için de aynı. Zamana bağlı değişiklikler kendini benimsetiyor bununla beraber Fransız toplumumunun titreyerek kendi üzerine katlanması ve burada bulunmayan ya da çok az bulunan dinlerin bir yana bırakılması istenmiyorsa da yüzyıllardır bu topraklar geleneksel bir sığınma ülkesi olmuştur.
Bu gün Fransa’da Allain Boyer’in tahminine göre 4 milyon Müslüman yaşıyor. Her Avrupa ülkesinde yaşayan Müslüman halkın kökeni değişiktir [2].

[2] Alain Boyer’e göre Hollanda’da 1995 de 182 000 Türk, 180 000 Endonezyalı, 159 000 Faslı vardır, Türklerle Kürtler Almanya’da yaşayan 7,7 milyon yabancı Türkler sayısının % 28 ini oluşturur. 1961 den bu yana Alman hükumeti Türk uyrukluların gelişleri ve hakları üzerine Türkiye’yle bir anlaşma imzalamıştır. Hintliler le Pakistanlılar İngiltere’de çok sayıdadır; çoğunluğunu Cezayirlilerin teşkil ettiği Magripliler özellikle Fransa’da bulunuyor. AB nin tamamında dağılmış olan iki topluluk, Cezayirlilerle bir bölümünü Kürtlerin teşkil ettiği Türk vatandaşlarıdır. Son tahminlere göre Almanya’da 1,6 milyon, Hollanda’da 220 000, Fransa’da 200 000, Belçika’da 85 000 Türk vardır.
A ve J. Selier’nin orta Avrupa halkının Atlası başlıklı eserine göre güney- doğu Avrupa’da 95 li yıllarda 8,5 ile 9 milyon arasında Müslüman yaşamaktadır. Bunun 2,9 milyonu Arnavut, 2 milyonu Sırp-Hırvat dili konuşan Müslüman Bosnalı ve 1,8 milyon Kosovalıdır. Eski Yugoslavya’nın dışında Bulgaristan’da 800 000 Türk ve 200 000 Slavca konuşan, ama dinen Müslüman olan Pomak vardır. Orta Romanya’daki Türkler birkaç bindir. Yunanistan’ın Trakya bölgesinde 1923 barış antlaşmasından sonra yasal olarak tanınan 100 000 Türk vardır.
Dom-Tom’da, Komorlar’da, Reunion’da eski kolonilerden gelmiş ya da XIX ncu yüzyıl sonunda Kuzey-Batı Hindistan’dan getirilmiş Fransız Müslümanlar vardır. Günümüzde, Reunion’da 8 500 aile oldukları tahmin edilmektedir. Bunlar Hintlilerin soyundan gelirler, yerel kültürü sürdüren bu Müslüman Fransızlar iyi uyum sağlamışlardır. Dini sorumluları yetkililerce tanınmıştır. İki serbest radyoları vardır. Sözleşmeli bir İslami özel okulları vardır.
Her büyük kasabanın uzun zamandan beri genellikle bir camisi vardır ve cami inşası için problem yoktur. Metropol’e doğru olan göç oranı önemlidir. Mayotte, halkının çoğunluğunun Müslüman olduğu Komorların bir adasıdır. Sivil otoriteler kendilerine dindar Müslüman otoriteler der; Müslümanların dinî bayramları, orada tatil günleridir; Kamu güçleri bir müftünün yetkisi altında bir imama görev verir. Orada, hemen hemen Devletle İslam arasında ilişkiler üzerine kurulmuş konkordato ile yapılmış (uyuşulmuş) bir tip sistem içerisindeyiz. Çalışma imkânının az olması metropole (anakente) göçün çokluğunu açıklar. Hemen hepsi Fransız uyruklu 40 000 den fazla Komorlu, Marsilya’nın köylerinde, kasabalarında yaşıyor. Avrupa birliğinde 10-11 milyondan biraz fazla Müslüman yaşamaktadır.

Laiklik devletin hiçbir dini inancı resmi olarak tanıyıp sübvanse etmemesi ve bütün dinlere karşı tarafsız olmasını öngörür. İngiltere ve Danimarka gibi ülkeler seküler olmalarına yani kilise ve devlet ayrımını tanımalarına rağmen, resmi bir devlet dini tanımadıkları için laik değillerdir. İngiltere’de başörtülü bir polis memuru görmek mümkünken Türkiye ve Fransa gibi kendini anayasasında laik olarak tanıyan ülkelerde kamu görevlilerinin dinsel simge taşımaları, devletin tüm inançlar karşısında tarafsız olması ilkesi gereği mümkün değildir.
Fransa’da Katolik kilisesi, Devlet- Kilise ayrımını kabul eden 1905 tarihli yasayı ancak 1924 yılında tanımıştır. Buna rağmen laiklik ilkesi Fransız Anayasasına 1946 da girebilmişken Türkiye’de Fransa’dan daha önce, 1937 de Anayasaya girmiştir.

Combes’un tasarısını hazırladığı söylenilen 1905 yasası Rouvier hükumeti tarafından 9 Aralık 1905 de kabul edildiğinde, bazı karşı fikirde olanların aksine, dine karşı saldırgan bir yasa olması istenmemiş, aksine yatıştırıcı olması istenmişti. Raportörü, çok kere sanıldığının aksine, Emile Combes değil Aristide Briand’dır. İşte 1906 da bir söylevde Jean Jaurès’in yasa hakkında söyledikleri:

“Cumhuriyetçiler hiçbir dinin Devletten daha imtiyazlı olmaya hakkı olmadığını hep hatırlarlar. Yurttaşların inanma ya da inanmama, ibadet etme ya da etmeme hakkı vardır. Meclis, Kilise ile Devlet’in Ayrılma yasasını yüz gibi bir oy çoğunluğuyla oyladı. Meclisin oyladığı yasa bütün dinlere özgürlük vermektedir; her yurttaşın istediği şekilde, bir dine inanmasına ve ibadetine izin verir. Birkaç ay geçmeden Devletin laikliği yasasının bir özgürlük yasası olduğunu göreceksiniz, bizzat siz, Kilise papazlarının, dini ortadan kaldırmak için yapılmış zulüm yasası olduğu yalanını utanmadan söylediklerini göreceksiniz. İnanç özgürlüğü güven altındadır, tam ve eksiksizdir”.

Cumhuriyetin en önemli metninde yer aldığı için, 1946 Anayasası, laikliğe anayasal bir kabul kazandırdı. 27 Ekim 1946 Anayasasının son metni birçok kez laiklik kavramına göndermede bulunur. Metin, yasanın başlangıcında, dinle ilgili bütün ayrımcılığı yasaklamayı hatırlatır, her seviyede parasız ve laik kamu eğitimi düzenlemenin, devletin görevi olduğunu belirtir. Bu Anayasanın 1 nci maddesinde “ Fransa bölünmez, laik, demokratik bir Cumhuriyettir” deniliyor.
1958 Anayasası 1946 metnini güçlendirmiştir, böylece laikliği tanır. Başlangıç, 1789 Beyannamesinde ve 1946 Anayasasının başlangıcında belirtilmiş haklara Fransız halkının bağlılığını tanımakla bu iki metne anayasal bir değer verir. Bundan başka, 1 nci maddede, 1946 Anayasasında Cumhuriyetin “yasa önünde bütün yurttaşların köken, ırk ya da din ayrımı yapılmaksızın eşit olduklarını belirten formülü yeniden ele alınır; o bütün inançlara saygılıdır.”
Bununla beraber anayasal formül birkaç anlama çekilebilir, zira laiklik sözcüğü birkaç anlama çekilebilmektedir, anlamı IV ncü ve V nci Cumhuriyetlerde, hatta günümüze kadar belirsiz kalmıştır. Bazıları için basit bir devlet tarafsızlığı söz konusudur. Ötekiler için Kilise ve Devlet ayrılığı üzerine kurulan 1905 yasasının sürdürülmesidir. Örneğin Danıştay “İslami türban davası” denilen davada görüşünde ve kararlarında laikliğe gönderme yapmıştır. Ama bu açık değildir. Bir anayasal kabulle donanmış olan laiklik zorlayıcı bir kural olmaktan daha çok Devlet’in anlayışının bir ifadesi olarak görünür. Sadece eğitim konusunda yasa, gerçek bir zorlamaya yer vermektedir.
Yorumlar çeşitlidir; Bazı topraklar hâlâ laiklik yasamasından kaçırılır. Alsace ve Moselle’in 1871 de Almanya tarafından ilhakı sırasında 1871 de konkordato ile yerleşmiş dinler rejiminin, 1919 da “Chambre bleu horizon” (Mavi ufuk meclisi) tarafından - burada “mavi” Fransız üniformasının ve sağın rengini ifade eder- Fransız yasaları içine dahil edilene kadar önceki durumunu (statu-quo) muhafaza etmesine karar verilir. Benzer kaldırma rejimi yukarıda bahsettiğimiz gibi deniz aşırı koloniler, Katolik Wallis-et-Futuna Adaları ve Guyane için de aynıdır.1924 de seçilen sol partiler aralarında anlaşarak verilmiş sözlere rağmen ve muhtelif sınıftan papazların kuşattığı halkın direnci önünde, geçici olan şey kesin olur.
15 Mart 2004 de Rafarin hükumetinin çıkardığı yasayla ilköğretimde ve liselerde dinî simgeler yasaklanınca Fransa’da laiklik tartışması yeniden başlar. Başörtüsü, Yahudi kipası ve Hristiyan haçı okullarda yasaklanır. Haziran 2008 de bir Fransız’la evlenen Faslı bir kadının burka (çarşaf) giydiği için vatandaşlık başvurusu kabul edilmez.
Eylül 2008 de La HALDE ( La Haute Autorité de Lutte contre les Discriminations et pour l’Egalité = Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Yüksek Konseyi) Fransa’da yaşayan yabancıların gittikleri dil kurslarında vücudun tamamen kapatılarak örtülmesine izin verilmeyeceğini açıklar. Nisan 2008 de Cumhurbaşkanı Sarkozy de etnik farklılıkların kamusal alanda tanınmamasını önerir.
Temmuz 2009 da, La Commision sur la Voile integrale ( Tamamen Örtünme üzerine Komisyon ), Fransız halkının görüşlerini paylaşmak için internet üzerinde bir site kurdu (debatidentitenational. fr). İktidardaki UMP den (Halk Hareketi Partisi) bir kısım milletvekili de internet üzerinde bir başka site kurdular ( la-burqa- en- debat. fr). Başbakan Filon: “ la burqa n’est pas bienvenu en France” (“burka Fransa’ya hoş gelmemiştir”) diyerek bu tarz giyinmeye karşı memnuniyetsizliğini belirtti.
Komünist Troçkici parti NPA nın, 22 yaşında başörtülü üniversite öğrencisi Ilham Moussaid’i seçimlerde Vaucluse’den aday göstermesi sağ ve sol partilerin içlerinde görüş farklılıklarına sebep oldu. Bir kısmı, Cumhuriyet denilen milli iradenin seçtiği ve herkesi temsil eden bir vekilin özelinde kalması gereken bir simgeyi kamusal alana taşıyamayacağını, buna gerek olmadığını, Fransa’da zaten mevcut olan islamofobiyi (İslam korkusu) daha da artıracağını söylüyordu. Marjinal bir kesim tarafından uygulanan bir pratikten yola çıkılmış olması Müslüman Fransızlar arasında tedirginliğe yol açtı.
Bu güne gelirsek, Eğitim bakanı laikliğin “ bir savaşım olduğunu, ama birilerini ötekilerle karşı karşıya getirmemek” olduğunu ileri sürüyor. Yine bakan Vincent Peillon “laikliğin Cumhuriyetin bilgeliği” olduğunu hatırlatıyor:
“ Laiklik birilerini ötekilerle karşı karşıya getirmek savaşımı değil, ama birilerinin ötekilere karşı koymasını isteyenlere karşı savaşımdır. Bazılarına karşı değil, ama herkesi bir araya getiren ve herkesi bir araya getirmesi gerekenlerin savaşımıdır”.
“ Laiklik Cumhuriyetin bilgeliğidir”, Niçin? diye ekliyor Peillon. Laiklik ” iyice bilinmiyor, ben bu son yıllarda Devletin üst düzey yetkili kişilerinin laiklik üzerine tuhaf şeyler söylediklerini fark ettim. Örneğin, laikliğin öncelikle yasaklama olduğuna inananlar var. Laiklik hep birlikte özgürce bir arada yaşamaya imkân verir”.

Fransa’daki sığınmacıların, Fransa’nın özgürlükçü yapısından faydalanarak başlattıkları kültürel ve İslamcı hareketler dolayısıyla, siyasal İslamcı örgütleri ve akımları denetim altında tutmaya mecbur kalınarak, 2013 yılı Eylül ayı içerisinde, Okullarda Laiklik Yasası çıkarılmıştır.

 

İşte anaokulundan koleje, liseye dek bütün okullarda, sınıflara zorunlu olarak asılacak laikliğin 15 kuralı:

 

OKULDA LAİKLİK KURALLARI (CHARTE DE LA LAÏCİTÉ À L’ÉCOLE)

  

 


Millet, Cumhuriyetin değerlerini öğrencilere paylaştırma görevini okula emanet eder.

1. Fransa bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir Cumhuriyettir. O, yasa önünde, topraklarının tamamında, bütün vatandaşların eşitliğini güven altına alır. Bütün inançlara saygılıdır.
2. Laik Cumhuriyet dinlerle devletin ayrılığını düzenler. Devlet dinsel ve manevi inançlar konusunda tarafsızdır. Bir Devlet dini yoktur.
3. Laiklik herkesin vicdan özgürlüğünü güvence altına alır. Her biri inanmakta ya da inanmamakta serbesttir. O, başkalarınkine saygıya ve kamu düzeni sınırları içinde onların inançlarının özgür açıklamalarına izin verir.
4. Laiklik her birinin özgürlüğünü genel çıkar endişesi içinde herkesin eşitliği ve kardeşliğiyle bağdaştırarak yurttaşlık uygulamasına imkân verir.
5. Cumhuriyet, eğitim kurumlarında bu ilkelerin her birine saygıyı sağlar.
6. Okulun laik olması öğrencilere kişiliklerini işlemesinin, iradesini istediği şekilde belirlemesinin, yurttaşlığı öğrenmenin başlangıcında olmanın koşullarını sunar. Laiklik onları kendi seçimlerini yapmalarına engel olan bütün kendi inancını yayma çabasından (proselitizm ) ve bütün baskıdan korur.
7. Laiklik öğrencilere ortak ve paylaşılmış bir kültüre erişimi sağlar.
8. Laiklik, cumhuriyet değerlerine saygı ve inançların çoğulculuğu gibi Okulun iyi çalışma sınırları içinde öğrencilerin özgür ifadelerini kullanmasına imkân verir.
9. Laiklik her şiddeti ve her ayrımı ret anlamına gelir, kız ve erkek çocukları arasında eşitliği güvence altına alır ve ötekini anlama ve saygı kültürü üzerine oturur.
10. Cumhuriyetin öteki temel ilkelerinde olduğu gibi laikliğin anlam ve değerini öğrencilere aktarmak tüm personele düşer. Okul kadrosunda uygulanmasına dikkat ederler. Bu kuralların öğrenci velilerine tanıtılmasını iletmek onlara düşer.
11. Personelin görevi tam bir tarafsızlıktır: onlar çalışmaları uygularken siyasi ya da dinsel kanılarını açığa vurmamalıdırlar.

L’ÉCOLE EST LAÏQUE (OKUL LAİKTİR)

12. Eğitimler laiktir. Bilgilerin enginliğinde ve kesinliğinde olduğu gibi dünya görüşlerinin çeşitliğinde de mümkün olan en yansız açılımı öğrencilere sağlamak maksadıyla hiçbir konu deney öncesi bilimsel ve pedagojik sorgulamadan çıkarılmış değildir.Hiçbir öğrenci bir öğreticiye programdaki bir soruyu işlemek hakkına itiraz etmek için dinsel ve siyasi kanaatını ileri süremez
13. Hiç kimse Cumhuriyetin Okulunda uygulanabilir kurallara uymayı reddetmek için dinsel aidiyetinden yararlanamaz.
14. Kamu okulu binalarında, iç tüzükte belirtilmiş çeşitli alanlarda yaşam kuralları laikliğe saygılıdır. Öğrencilerin dinsel bir aidiyeti açıkça ortaya koydukları işaretleri ya da kıyafetleri taşımaları yasaktır.
15. Düşünce ve etkinlikleriyle, öğrenciler laikliği kurumlarının sinesinde yaşatmaya katkıda bulunurlar.
----


“ Laikliğin hareket noktası, inanç özgürlüğüne mutlak saygıdır. Seçme özgürlüğü vermek için öğrenciyi ailevi, köktenci, toplumsal, düşünsel bütün belirleyiciliklerden çıkarabilmek gerek” diye eğitim bakanı Peillon bir yıl önce söylemişti. Eğitim bakanının açıkladığı hedef dinsel komünütorizm’e karşı (ortakçılık, cemaatçilik) mücadele etmektir.

 




Publicité
1 2 3 4 > >>