tanıklar

                   

 

 

                                     TANIKLAR

 

© copyright 10-05-2015 by Sunar Yazıcıoğlu

 

 

  Yazan: Georges Simenon

  Çeviren: Sunar Yazıcıoğlu

 

 

 

                                          1

 

              Fontane eczanesi ve Armando barı

 

 

   Bir deste kıvılcım saçarak ocağın ızgarasını deviren odunu şömineye dayamak için yataktan kalkmasının ardından henüz beş dakika geçmemişti; ateşin üzerine eğildiği için, ısınan yüzünü alevden sakınıyordu. Ayakta olmasından yararlanarak odasıyla karısının odası arasında, hep açık duran kapıya kadar parmaklarının ucuna basarak yürüdü.

   Laurence, yatağına yarı oturmuş, ya da yarı uzanmış, vücudunun üst tarafı yastıklarla desteklenmiş halde ya uyuyor, ya da uyuyor görünüyordu. Yattığı zaman, sanki ölecekmiş gibi, dayanılmaz acılarla kuşatılmış olduğunu iddia ediyordu, yıllardır tam olarak uzanıp yatmamıştı. Karanlık da onu korkutuyordu ve bütün gece kırmızı denecek kadar pembe başucu lambası komodinin üstünde yanık dururdu.

   Adam, ona dikkatle bakmamıştı ve odasında çalıştığı zaman kendine büro hizmeti veren eski yazı masasına yeniden oturmaya gelmişti. Bitişikteki odadan ilk iç çekiş sesi duyulmadan önce, Lamoureux’nün raporunun otuz satır kadarını yeniden okumaya zamanı oldu. Bunu bekliyordu. Karısı bu geceyi krizsiz geçirseydi şaşardı. Birincisinden daha az gürültülü, ama daha üzücü olan ikinci iç çekişten önce bir yarım saat geçti, şüphesiz orada bulunacak olan ve Laurence’ı tanımayan bir yabancı, açık dosyanın önünde, yüzünde bir sıkıntı ifadesiyle Lhomond'u gördüğünde muhakkak ona kızardı.       

   Üçüncü iç çekiş şu an bir hırıltıya benziyordu. Alışmış olmayan biri için etkileyiciydi. Denebilirdi ki Laurence az bir hava solumayı deniyor, ama bu, yarı yolda kalıyordu, öyle ki titrek bir çaba içinde gürültüyle başlayan soluma, net bir şekilde kesiliyor ve artık sadece yeni bir teşebbüs gücü ya da isteği hissetmesinden önce kısa ya da uzun bir sessizlik oluyordu.

   Sayfayı bitirdi, çevirdi, Profesör Lamoueux’nün bir cümlesiyle başladı, tıp terimlerinden kafası şişmişti, artık okuduğuna dikkat etmiyordu. Gecikmeden bir başka gürültü bekliyordu, kendisine ihtiyacı olduğunda eşinin salladığı küçük gümüş çıngırağın gürültüsünü. Çıngırak, komodinin üstünde, elinin ulaşabileceği uzaklıkta, lambanın, su bardağının, sürahinin, ilaç şişesinin ve gözlüğün yanındaydı. Laurence, gündüz, yatağının başında asılı duran armut biçimindeki elektik düğmesini kullanarak aşçıları Léopoldine’i çağırırdı.

   Xavier Lhomond bu akşam kendini yorgun, belki de bunalmış hissediyordu. Bütün gün, Adliyede, gribe yakalanıp yakalanmadığını kendi kendine soruyordu, birçok kere aynada diline bakmak istemişti. Dili paslıydı. Bademcikleri ağrıyordu. Yatağa yatarken, iki aspirin almaya ve bir grog içmeye karar vermişti, ama önce, davanın tüm dosyalarını Ağır Cezadaki duruşmadan bir gün evvel, gözden geçirme alışkanlığına uymak istiyordu.

   Henüz aşağı yukarı yarım saatlik işi kalmıştı. Çalışmasını sonuna kadar sürdürmesine karısının fırsat vermemesi normaldi. Az önce, odasına doğru yöneldiğinde, uyuyor olmamalıydı. Bekliyordu. Hep o anı seçiyordu.

   Dördüncü iç çekiş daha çok bir hıçkırığı andırıyordu ve hemen sonrasında, küçük çıngırak çaldı; kurşun kalemini, piposunu bıraktı, ayağa kalktı, yandaki odaya gitti.

   Artık kendine soru sormuyordu. Beş yıldan beri böyle sürdüğü için, bir çeşit alışkanlık yerleşmişti. Şimdi biliyordu ki, Laurence’ı eli sol yana kasılmış, bakışları sabit, bir anlam ifade etmez biçimde bulacaktı. Yine biliyordu ki, konuşmaya takati kalmamış gibi, o bir şey söylemeyecek ve hareketlerini gözüyle izleyecekti.

   Bu anlarda, can çekişiyor ve kocasının kendisini ölüme terk edip etmeyeceğini gerçekten kendi kendine soruyor denebilirdi.

   Adam su bardağını, bir yudum içmek için yeterince nefes almayı bekleyen karısının dudaklarına yaklaştırdı. Aynı zamanda, nabzını ölçmek için çalar saatin yelkovanına bakarak bileğini iki parmağının arasında tutuyordu. Ayağa kalktığında:

   -Hemen hemen normal. Altmış dört, dedi.

   Her zaman az çok aynı şeydi. Bazen, altmışa, hatta elli beşe iniyordu ve on dakika sonra, nabız yeniden yetmiş oluyordu.
   Başını, gözleriyle komodinin üstünde duran ilaç şişesini işaret etmek için çevirdi ve bu hareket, yaşlı bir kadın boynu görünümü almış boynunun zayıflığını ortaya çıkardı. Adam, bu baş hareketinin de ne anlama geldiğini biliyordu. Bildiğini kadın da biliyordu. Onun ne yapacağını kendi kendine soruyordu. Saat gece yarısını kırk dakika geçmişti. Bütün gün ve bütün akşam yağmur yağmıştı. Yine yağacaktı. Oysa ilaç şişesi boştu.

   Bu onun kendi hatasıydı, yani. Adam, akşam yemekten sonra daha da keyifsizdi, çünkü Lambert davası kafasını kurcalıyordu. Laurence, bir fırsatta, yağmur oluğu bir yerinden delinmiş olduğu için, lıkırtısının kendini sinirlendirdiğinden şikâyet etti.

   -Ne yapmamı istiyorsun? Bu saatte tesisatçıyı mı çağırayım?

   Kadın, Lambert olayının onda kaygıya, hatta endişeye sebep olduğunu bilmiyordu. Yağmur oluğu delinmemiş bile olsa, ne olursa olsun, onun zihnini meşgul edecek başka bir şey bulurdu. Adam bunu kendisine söylemişti. Uzaktan da olsa, yüreğinde duyduğunu dışa vurduğu oluyordu. Hatta onu, kitaplarının bir el uzaklığında olduğu bürosuna çalışmaya inmekle tehdit etmişti. O zaman, bekleniyormuş gibi krize girmişti. Adamsa, gerilmiş, beceriksizce, şişeyi devirmiş, şişe kırılmıştı.

   Kadın bunu ona ödetiyordu. Zamanını almıştı. Akşam saat sekizde, adam reçeteyi yeniden yaptırmayı önerdi.

   -Zahmete girmene değmez, oysa senin de bir yığın işin var. Şüphesiz bu gece ona ihtiyacım olmayacak.

   Onu dinlemekle hata etmişti, hata ettiğini hemen anladı. Ama Sully caddesinin ağaçlarını sallayan fırtına ile yağmurun en kuvvetlisi yağıyordu. Saint- Séverin sokağındaki Fontane eczanesine gitmek için arabayı garajdan çıkarmak, cümle kapısını açmak, sonra tekrar kapatmak, dönüşte onu yeniden açmak, yeniden kapatmak zahmetine değmezdi. Eczane hem çok yakın, hem çok uzaktı, sonuçta ıslanacak kadar oldukça uzaktaydı.

   Lambert davasının içine gömülmek için ısrar etmedi.

   Şu anda, üzerinde pijaması vardı, sıcak, vücuduna işlemişti. Baştan aşağı giyinmesi, bereket versin, dostu sayılacak yaşlı Fontane’ı uyandırmak için oraya gitmesi gerekecekti.

   -Léopoldin’e aşağı inmesini söyleyeceğim, diye duyurdu.

   Laurence kımıldamadı, eli her zamanki gibi sol göğsünün üzerindeydi, adam odadan çıktı, kulvardaki elektrik düğmesini çevirdi, ikinci katın merdivenine kendini attı. Odasının kapısı ardına kadar açık uyuyan hizmetçileri Anna’yı uyandırmamak için koridorun ışığını yakmadı. Onun kekre ve baharat kokan ağır bir kokusu vardı. Adam geçerken, Anna bir homurtu çıkararak ve yatağın yaylarını gıcırdatarak öbür tarafa döndü.

   Kapıya ilk vurduğunda, Léopoldine uyanmış olarak mırıldandı.

   -Evet. Hemen geliyorum.

   O da alışkındı, artık soru sormuyordu. Adam indi, hiç kımıldamamış olan karısının yanına vardı.

   -Giyiniyorum. Léopoldine az sonra burada olacak.

   Odasına geçti, masaya serili kâğıtlara doğru üzüntülü bir bakışla baktı. Çıktığında, aşçı kadın, yünden, mor bir sabahlığa bürünmüş, boyun eğen bir tavırla yatağın başucunda oturmuştu.

   Az sonra, büyük merdivenden indi, pardösüsünü portmantodan aldı, başına eski bir şapka geçirdi. Restorasyon döneminde yapılmış olan ev, yüksek tavanlı büyük odalarıyla, genişti. Arkada, avlunun dip tarafında üç eski ahır bulunuyordu, onlardan biri garaja dönüştürülmüştü, oysa diğer ikisi eşya ve alet odası olarak kullanılıyordu. 
   Gidilecek ancak altı ya da yedi yüz metre yol bulunduğundan, otomobili almaya gitmedi ve cümle kapısının büyük parçası içinde yer alan küçük kapıyı kullandı. Bu defa kaldırımda, yağmur bulacağını beklerken, havada soluk çizgiler çizen ve yere değdiğinde kaybolan yumuşak kar yumaklarını görünce şaşırdı. Hatta pardösüsünün üstünde, ilk dokunuşta eriyor, çok şeffaf iri damlalara dönüşüyorlardı.

   Hemen hemen aynı devri gösteren evlerin genellikle az çok kendininki kadar gösterişli olduğu Sully caddesinde dolaşan kimse yoktu. Ancak, kaldırımın kenarında üç otomobilin durduğu Morcelle’lerin evinde ışık görülüyordu. Günlerden pazartesiydi, daha doğrusu salı, çünkü saat gece yarısını geçmişti. Her pazartesi akşamı, Morcelle’lerde briç oynanırdı, bir zamanlar Laurence’la sık sık ona katılırlardı. Gerçekten öyle bir dönem olmuş muydu?

   Elleri cebinde, piposunu unuttuğu için sıkıntılı, çabuk çabuk yürüyordu ve birden aklına hapishanede, davasını bekleyen Dieudonné Lambert geldi. Şehir merkeziyle, bir sokak şebekesinin gittikçe daraldığı ve ticaret yapanların gittikçe çoğaldığı Saint-Séverin kilisesinin hizasına geldiğinde sola döndü. Yanından bir çift geçti, dikkat etmemişti. Fontane eczanesinin vitrini koyu yeşil boyalıydı, şişe yeşili denen bir yeşil, hiç bu renk bir şişe hayatında görmemişti. Panjurlar inmişti, kapıda da, sağda, üstünde « gece zili » yazısı bulunan yabancısı olmadığı, küçük beyaz bir düğme vardı.

   Kısık sesli biri gibi öksürdü, öksürüğü ıssız sokakta o derece güçlü yankılandı ki bundan rahatsız oldu. Evler engindi, birbirine sıkışmıştı, insanlar pencerelerin arkasında uyuyorlardı.

   Karın altında ıslanmış olarak, yeniden zili çalmadan önce en az iki dakika bekledi, birinci katta hiç bir ışığın görünmediğinden emin olmak istedi. Fontane işitmiş olamazdı. Yaşlıydı. En azından… Lhomond hesap etti, eczacının yetmiş yaşından fazla olmadığını çıkardı, olsa olsa kendinden on beş yaş daha büyüktü. Bu onu şaşırttı, çünkü zihninde, onu hep bir ihtiyar olarak düşünmüştü.
   Doktor Chouard verdiği ilaç dozunun etkinliğine inanıyor muydu? Muhtemelen hayır. Belki de ilaca güveni tam değildi. Lhomond bu konuda onu zorlamaya asla cesaret etmemişti, eğer karısının olduğu kadar kendinin de hekimiyse, meslek sırrını açıklamaması gerekirdi.

   Lhomond, bir zamanlar, hastalığın ilk devresinde şöyle sormakla yetinmişti:

   -Doktor, tehlikeli mi?

   -Ne tehlikesi?

   -Ansızın ölür mü?

   -Hepimiz ansızın ölürüz.

   -Yataktan çıkmaması gerektiğine inanıyor musunuz?

   -Hoşuna gittiğine göre!

   Beş yıldır, Laurence adeta odasından ayrılmamıştı ve Lhomond onu yatağının dışında pek az görmüştü.

   -İstediği her defasında bu şurup verilebilir mi?

   -Neden olmasın? Kullanmaması beni şaşırtır.

   Chouard’ın, Laurence’ın hastalığı üzerine kendisiyle aynı görüşe sahip olup olmadığını kendi kendine sık sık sormuştu. Öyle sanıyordu. Ama tam da bu sebepten doktoru kendini açık duruşlu göstermeye zorlayamazdı.

   -Eğer size soruyorsam, reçetenin striknin içermesindendir.

   -Çok zayıf dozda! ...

   Fontane’ın evinde olmaması imkânsızdı. Uzun zamandır artık akşam evinden dışarı çıkmıyordu. Bu saatte nereye gidecekti? Lhomond üçüncü kere çaldı, birinci katın penceresini gözetlemek için sokağın ortasına kadar geri geri çekildi. Kendisine eczanesini açabilecek başka birine başvurması imkânsızdı, zira reçete yanında değildi.

   Fontane’a biraz sağır denebilirdi. Karısı, o sağırdı ve son zamanlarda, tuhaf bir şekilde ona benzeyen eczacı da, aynı biçimde, konuştuğu kişiye doğru başını eğik tutuyordu. Saint-Séverin sokağı ile Bresson sokağının köşesinde sadece tek bir kırmızımsı ışık görülüyordu. Armando kelimesi bir vitrinin üst tarafında neon ışığıyla yazılıydı. O, gece geç vakitte açık olan tek bardı. Lhomond oraya hiçbir zaman adımını atmamıştı, ama barın orada bulunduğunu polis raporlarından biliyordu.

   Eğer Fontane gece zili işitmediyse, daha gürültülü olan telefonun sesini işitebilirdi.

   Lhomond eczanenin üstündeki hiç yanmayan ışıktan emin olmak için iki, üç kere geriye dönüp baktı, sokağın köşesine kadar yürüdü. Olana boyun eğerek, barın kapısını itti ve kendini sıcak, gürültülü bir yaşamla kuşatılmış buldu. Mekân, şehrin öteki kafelerine benzemiyordu. Maun ağacından uzun bir tezgâh, yükseğe tünemiş duran birkaç tabure, duvarda artist ve boksör fotoğraflarıyla bu, ancak Paris’te görülebilecek bir amerikan bardı. Oda, dumanla dolmuş olduğu için, her şey olabildiğince belirsiz bir ışığa boğulmuştu.

   Hiçbir şeye özellikle de kimseye bakmadı, sanki barda sadece bir kadın yüzü kendine yabancı değildi, beyaz ceketli bir adama sordu:

   - Telefon edebilir miyim?

   - Size jeton vereyim…

   Bozuk parayı uzattı, ustaca sızarak salonun dip tarafına vardı ve camlı kabine kendini kapattı. Bu defa, Fontane cevap verdi, Lhomond kapıdan dört adamın, önlerinde, kırmızı, beyaz ve mavi jeton desteleriyle poker oynadıklarını gördüğü sırada söyleyeceklerini söylemişti.

   Bu işyerinde şüphesiz bir gün kendisiyle davası olacak kişiler vardı. Bu onu rahatsız ediyordu. Oraya girmiş olmakla kendini hemen hemen suçlu hissediyor, ister istemez karısına kızıyordu.

    Karısı, Léopoldine’in önünde, tavrını ve yaşamın vücudundan kaçıp gideceğini hisseden birinin sabit bakışını sürdürmeye, kendini mecbur mu sanıyordu? Herkesin kendine baktığı izlenimiyle hiçbir şeye bakmadan salonu geçti, kapıyı açtı, doğru önündeki sokağa daldı. Ellerinde birer şemsiye bulunan bir erkekle bir kadına az kalsın çarpıyordu.

   Anlaşılmaz şekilde mırıldandı:

   -Özür dilerim…

   Bir kaç adım attıktan sonra döndüğünde, yarın kendisine hâkim yardımcılığı yapacak olan divan üyesi Frissart’ı tanımıştı. Selamlaşmadılar. Bu, tuhaf oldu. Yoksa Frissart onu tanımamış mıydı?  Peki, niçin karısına doğru eğilmiş, birkaç metre daha ileride kendisi de gizli bir hareketle dönmüştü?

   Aynı yöne gidiyorlardı. Lhomond çiftin ardından gidiyor, adımını hızlandırıyordu, şu anda konuşmaktan kaçınıyordu. Frissard’lar, o tarafta oturdukları için, Abbesses sokağının sağına geçtiler ve iki şemsiyenin durakladığı evlerinin eşiğinden, onun geçtiğini gördüler.

   Fontane’ın evinde, birinci kattaki pencere aydınlıktı, eczanenin kapısının altından ışık sızıyordu. Yaşlı Fontane sabahlığıyla inmemişti, ama üzerine bir pantolon ve bir siyah ceket giymek zahmetinde bulunmuştu. Aşağıda hava soğuk olduğundan, karısı boynuna, örme bir atkı sardırmıştı.

   -Karımın da, benim de, hiçbir şey işitmediğimizi anlayamıyorum. Bataryalar eskimiştir. Yarın sabah kontrol ederim.

   Ucunda morumsu bir şişlikle sonlanan uzun bir burnu vardı, Lhomond onu ilk kez takma dişsiz görüyordu. Şu anda şurubu hazırlamakla meşguldü.

   -Reçeteyi geçen hafta yenilememiş miydim? diye sordu.

   -Sanırım karım hizmetçi kadını göndermişti, evet. Perşembe ya da Cuma olacak.

   Fontane şaşırmış görünüyordu. Doktora olduğu gibi Lhomond’a da ısrar etmeye cesaret edemedi, önemsemiyormuş gibi, sormakla yetindi:

   -Son günler hastalığı çok mu ağırdı?

   -Hayır. Her zaman aynı. Yalnız, bu akşam, dalgınlıkla şişeyi düşürdüm, şişe kırıldı. Bu gece ihtiyacı olmayacağını umuyordum…

   Çevrelerinde, ilaç şişeleri, kavanozlar, hazır ilaç yığınları ve tanıtım ilanları, tek bir ampulün ışığında, eczacıya olduğu kadar hemen hemen hâkime de yabancı değildi, zira o kırk yılı aşkın, Fontane’dan alırdı; daha önce, çocukken, tezgâhların kendisi için yüksek olduğu, ayaklarının ucuna basıp yükseldiği dönemde oraya gelirdi.

   -Ümidederim yarın kendini daha iyi hissedecek, dedi ihtiyar.

   -Ben de öyle düşünüyorum.

   Bu, doğru değildi. Ağır ceza mahkemesi toplantısı olduğu zamanlar hiç de öyle olmuyordu. İşi yoğun olduğunda, daha çok tedirgin oluyordu, sorumluluğu daha çok oluyordu, karısı, onun yaşamını daha karmaşık hale sokmaya gereksinim duyuyordu. Garip olan şu ki, kocası ona kızmıyordu. Yalnız, zaman zaman, akşam yemeğinden sonra olduğu gibi, karşı koyamadığı bir anlık sabırsızlık duygusuna kapılıyordu. Bilinçliydi. Onu tanıyor, hakkında hiçbir yanlış düşünce beslemiyordu. O halde ona niçin kızacaktı?

   Arkasından kapı sürgüsünü çevirmek için kapıya kadar uğurlarken, Fontane onun sesinde bir çeşit kızgınlık fark etti:

   -Kar yağabilir!

   -Evet. Ama tutmayacak.

   Bu, ne biri ne de öteki için önemli değildi. Onlar artık karda oynamayacaklardı, artık kardan adam yapmayacaklardı, artık kayma yeri belirlemeyeceklerdi. Kar tutsun ya da tutmasın, bu ancak çocuklar için önemlidir. Onun yaşındaki kişiler için, daha da ötesi eczacının yaşı için, bu sadece rahatsızlığı yansıtır, kauçuk ayakkabılar giyme zorunluluğunda olmak, kaldırımı açtırmak, ya da, yine, arabayla, kaza risklerine atılmak anlamına gelir.

   Bu ona dokundu, yolun sonuna kadar düşündü. Niçin, her yıl, aynı özlemle söylemeyi sürdürüyordu:

   -Kar tutacak.

   Ya da:

   -Kar tutmayacak.

   Morcelle’lerin evinde,  misafirler gitmiş, ikinci katta, yalnız bir pencerenin ışığı yanıyordu. Bayan Morcelle ile kocası briç oyunundan ve dostlarından konuşarak elbiselerini değiştiriyor olmalıydılar.

   Anahtarı cebinde aradı, arkasından kapıyı kapattı ve sürgüyü çevirmeyi unutmadı. Ev geniş olunca, ses yankılanıyordu. Laurence yatağından her şeyi işitiyordu, şayet adam, sürgüyü çevirmeyi akıl etmediyse, kadın homurdanmaktan geri durmazdı:

   -Biliyorsun, herhangi biri içeri girdiğinde uyuyamıyorum.

   Hatta sürgü sürülmüş olsa bile, işittiğinden emin olmadığı için adam çoğu kez aşağı inmek zorunda kalırdı.

   Islanmış olan şapkasıyla pardösüsünden kurtuldu, merdivenden çıktı ve karısının odasına girdi. Onun bulunmadığı her an, karısıyla aşçının bir heykel hareketsizliğinde kaldıklarına, insanın inanası gelirdi. Demir grisi saçları tokaların üstünde yuvarlanmış olan Léopoldine’in, o sırada, yüzünde, duygu ve düşünceleri anlaşılmaz bir ifade vardı. Laurence’ın nöbet geçirdiğine inanıyor muydu? Yoksa inanmıyor muydu? Ona acıyıp acımadığını, kendini ona mı adadığını ya da ondan nefret mi ettiğini bilmenin imkânsız olduğu gibi, bunu çözmek de imkânsızdı. On sekiz yıldır, kocası öldüğünden beri onlarla yaşıyordu. Onlara tadına doyulmaz yemekler yapardı, birkaç ayda bir değişmesi gereken hizmetçi kadınlara hayatı zehir ederdi.

   Onlar hakkında düşüncesine kimse karışmazdı.

   -İşler iyi mi? diye sordu.

   Léopoldine ayağa kalktı, o esnada Bayan Lhomonde hareketsiz kalıyor, kocasının gidip gelişini gözüyle izliyordu. Adam:

   -Kar yağıyor, diye haber verdi.

   Kadınların ne biri ne de öteki tepki göstermedi. Kapının yanında bulunan Léopoldine, cevaptan emin olarak sordu:

   -Bana ihtiyacınız olacak mı?

   Adam “hayır” dedi. O yine sordu:

   -Her zamanki gibi, saat yedide mi?

   Adam hep sabah yedide kalkardı, zira Adliyeye gitmeden önce, aşağıda, çalışma odasının sessizliğinde çalışmak, hoşuna gidiyordu.

   Su bardağının üzerine şişeyi eğdirerek, damlaları saymağa başladı.

   -…dokuz… on… on bir… on iki!

   On üçüncü damlayı düşürdüyse, ya da sadece on bir damla koyduysa, karısının gözbebeklerinin üzerinden, bir gölge gibi geçtiğini görürdü.

   İlacı içti, o sırada aşçı kadın, koridorda, bir eli kapı kolunun üzerinde, kapıyı kapıyordu.

   -Sinirlenmemeye çalış. Fontane’ı uyandırmakta geciktim.

   Eczaneye varacağı ve döneceği zamanı hesap ettiğini biliyordu. İlaç, anında etkisini gösterdiği için, birden, hemen hemen doğal bir sesle konuşabildi.

   -Gece zili var sanıyordum.

   -Zil çalmadı. Bataryanın bitmiş olacağını düşünüyor.

   -Ne yaptın?

   -Bresson sokağının köşesinde bir bara girdim ve ona telefon ettim. Buraya dönmekten daha az zaman alırdı.

   Kadın Armando barını bilmiyordu, normal yaşam sürdürdüğü dönemde yoktu.

   -Hep gece yarısı barların kapalı olduğunu düşünürdüm.

   -Bu öyle değil!

   -Ya!

   Dudaklarını kıvırarak nabzını yeniden eline aldı.

   -…altmış altı…altmış yedi…altmış sekiz…Görüyorsun!

   Adam yanılmıştı. Günde on kere, önleyemediği böyle gafları oluyor, ağzını açtığı anda susmasının daha iyi olacağını anlıyordu. Kadın nabzının ya da ateşinin normal olduğunun, ne de, iyi göründüğünün veya gözlerinin parlak olduğunun söylenmesinden hoşlanmıyordu.

   -Çalışman bitti mi?

   -Hayır. Daha yarım saatim var.

   -Niçin yarın sabah bitirmiyorsun?

   Ona açıklamanın ne yararı vardı? Yirmi dört yıldan beri birlikte yaşıyorlardı, bir önceki akşam dosyalarını gözden geçirmeden, bir Ceza Mahkemesine asla başkanlık etmediğini, Ağır Ceza duruşmasına gitmediğini bilirdi. Bu ille de olacak değildi. Başkaları öyle yapmıyordu. Belki de kendi yönünden aşırı bir kuruntuydu. Hatta belki de bir çeşit kendine olan güven eksikliğini gösteriyordu? Hep alışkanlık haline mi gelmişti, hemen hemen bir aşırı bağlılıktı.

   Israr edebilir, dayanabilirdi. Hiçbir şey odasına tekrar gitmesine ve birkaç dakika içinde dosyayı gözden geçirmeyi bitirmesine engel değildi, ne var ki bir tuhaf alışkanlığı tatmin etmek maksadıyla, ıstırap çekmeye mahkûm ettiğini bilmediğini ona bırakmamak için, birkaç dakika içinde, Laurence’ın yeniden iç çekişini ya da yatağında kımıldadığını duyabilmeliydi.

   -İyi! Yarın sabah çalışırım.

   Olana boyun eğmek daha kolaydı, belki de gerçekte, bu ona acı bir hoşnutluk sağlar mıydı?

   -Bir ihtiyacın var mı?

   -Ne ihtiyacım olacak?

   -Fazla sıcaklık hissediyor musun?

   -Hayır.

   Alından da olsa artık öpüşmüyorlardı. Elbisesini çıkarmaya gitti ve dosyayı evrak çantasına tekrar koydu. Gümüş çıngırağın onu çalışmasından kopardığı zaman bıraktığı piposunu yeniden yakmıştı. Sabahlığını giymiş, yanan odunun üstünü külle örtmek için ocağa eğildi. Merkezî ısıtma sistemi evde vardı, ama odasında ve çalışma odasında bizzat kendinin beslediği bir odun ateşi bulundurmaktan hoşlanıyordu.

   Son bir kere yandaki odaya geçti.

   -İyi geceler, Laurence.

   -İyi geceler.

   Banyo odasına vardı, tekrar geldi, yatağa girdi, ışığı söndürdü, oysa kırmızımsı bir ışık açık kapıdan ona ulaşmayı sürdürüyordu, odunlar yavaş yavaş sönerken çıtırdıyordu. Grogu ve aspirini almayı unutmuştu, tekrar kalkmaya cesaret edemedi ve inanamayacağı kadar çabuk uyudu.

   Üç aydır evlerinde çalışan hizmetçileri Anna, bir fincan kahve getirerek onu uyandırdı. On dokuz yaşındaydı ve bir ıslah evinden çıkmıştı.

   -Perdeleri açıyorum?

   “Evet” dedi, kahvesini içmek için yatağına oturdu, kafası kazan gibiydi. İki pencereden de, henüz ağaran tan yerinin içinde, caddenin kararan dallarını fark etti.

   -Kar hep yağıyor mu?

   -Hayır. Hava soğuk. Don olabilir. 

   Anna hâlâ ter ve yatak kokuyordu.

   -Banyo küvetini doldurayım mı?

   Başıyla “evet” işareti yaptı ve o çıkmadan sordu:

   -Hanım nasıl?

   Hizmetçi kadının ilk işi, sabah onun odasına girerken, ara kapısını kapatmaktı.

   -Sanırım uyuyor.

   Anna’ya göre, hiç şüphe yoktu, Laurence’ın hastalığının trajik hiçbir yanı yoktu ve muhtemelen diğer yardımcılarla birlikte o da hanımıyla alay ediyordu. Belki Lhomond’la da. Farklı bir tarzda. On üç yaşından beri, erkeklerden deneyim edinmişti ve on altı yaşında, polis onu piyasadan çekip aldığında Paris kaldırımlarının ve Halles semtinin kıdemlisiydi.

   Erkekler arasında bir ayrım mı belirliyordu? Gözünde, hepsi aynı hamurdan yapılmamış mıydı, kaprislerini ve zayıf yanlarını öğrendiği müşterilerinin hamurundan?

   Onlara kin beslemiyor gibiydi, aksine, Lhomond da dâhil, onlara hem eğlenen, hem de koruyan bir gözle bakıyordu. Kendinden hiç bir şey istememesine şaşıyor olmalıydı, yalnız kaldıkları her defasında, son derece alışkın olduğu davranışı bekler görünüyordu. Onun kafasındaki, patronunun ötekiler gibi davranmasına engel olan, utangaçlık ya da karısından korkması değil miydi?

   -Léopoldin’e kahvaltıyı yarım saat içinde hazırlamasını söyleyeyim mi?

   Bu, çoğu kez temizliğine ayırdığı zamandı,  “evet” işareti yaptı, yorganı üzerinden atmak ve yataktan kalkmak için Anna’nın çıkmasını bekledi.

   Bacaklarının cansızlığı sebebiyle, gribin başladığından nerdeyse emindi. Sekiz günden beri onu düşünüyordu. İki yıl önce, aynı dönemde, Ağır Ceza mahkemesine başkan gösterildiği sırada, daha önceki günler kendini son derece kötü hissetmişti ve Manière davasının devam ettiği üç gün onun için işkence olmuştu. O zaman, üstelik nezleydi, her sabah, yanına yarım düzine mendil alıyordu. Yerel gazeteler her haberde “Başkanın burnundan” bahsederek onunla kibarca alay etmişlerdi.

   Sıcak banyo iyi mi gelir, yoksa aksine, güçten mi düşürür, diye kendi kendine sordu, sonunda banyoya girdi; az kalsın uyuyup kalacaktı. Tıraş olurken yüzünü kesti, bu da bir belirtiydi. Geriye iki eksperin raporunu okumak kalmıştı: Savcıların gösterdiği profesör Lamoureux’nünki ile savunmanın gösterdiği doktor Bénis’ninki. İlk bakışta, farklılık o kadar akademikti ki iki uzman doktor teknik terimleri, konuşma diline çevirmeye tenezzül etmemişlerdi.

   Karısının odasından, öksürük sesi işitti, gitmemeye özen gösterdi, zira bu, aralarında bir çeşit anlaşmaydı. Sabahleyin, onun odasına ancak çağrılınca giderdi, nadiren de, Léopoldine uyanınca, Laurence gümüş çıngırağı kullanırdı. Bazen, adam evde kaldığında, bütün günü karısı onu çağırmadan geçiyordu. Bürosundan, mutfakta zilin çaldığını işitiyor, bazen hizmetçi kadının tepsilerle inip çıktığını görüyordu. Yabancı kaldığı bir yaşam kapalı odada geçip gidiyordu ve sadece akşam yemeğinden sonra hastabakıcı turu denebilecek görev başlıyordu. Masaya oturduğunda:

   -Nezle mi oldunuz? diye Anna sordu.

   -Nerden anladınız?

   -Parlayan gözlerinizden. Ve sesinizden.

   Yeterince uyumamıştı. Kahvenin her zamanki tadı yoktu. Hemen hemen hiçbir şey yemedi, bürosuna vardı ve kendisi için bir kâbus olan Lambert dosyasına gömüldü.

   Bu öyle kötü bir zamana rastladı ki, başından beri, lüzumu muhakeme kararı ile İstinaf Mahkemesi raporundan dolayı tam olarak hoşnut olmamıştı. Sorgu hâkimi Honoré Cadoux bazen öfkelendirecek derecede titiz, ciddi bir hâkimdi. Birkaç gün önce davayı birlikte konuşmuşlardı.

   -Aklında hiçbir şüphe yok mu?

   Hukuk eğitimini birlikte gördükleri için birbirleriyle sen diye konuşuyorlardı.

   -Hiçbir şüphe yok. Benim tanıdığım gibi kurul üyelerini tanıdığın için, kuşkusuz, itirafları tercih ederdim. Ama bu itiraf edecek biri değil. Ben onu altmış defadan fazla, odamda kabul ettim, bu bana onu inceleme zamanı verdi. Avukatı Jouve, hafifletici şartları isteyerek, suçlu olduğunu kabul etmeyi tercih edecekti.

   Ortalık aydınlanmıştı. İki büyük pencere caddeye bakıyordu, zemin kat ancak arabaların tavanını görecek kadar yüksekteydi. Ağaçların bir yanı nemden kararmıştı, dallardan sular damlamayı sürdürüyordu. Karşıda, açık bir pencerenin arkasında, beyaz boneli bir oda hizmetçisi görünüp kayboluyordu. Bu, Paradés’lerin eviydi. Bayan Paradés, Lhomond’un hayatında gördüğü en güzel kadındı, az sonra biri, bebek arabasında bir bebek, öteki, sokakları geçmek için elinden tuttuğu küçük bir oğlan, iki çocukla, mavi pelerinli çocuk bakıcısı çıkacaktı.

   İki, üç kere, kararsız, sıcak mı soğuk mu olduğunu bilmeden, odunları yerleştirmek için yerinden kalktı.

   Saat dokuz buçukta, deriden bir evrak çantasına belgelerini yerleştirip yola çıkma zamanı gelince, duraksadı, kitap raflarının üst tarafında, içki dolabı hizmeti gören dolaba yöneldi.

   Her zaman içki içmezdi, masada, şarabına su ilave ederdi. Önceki akşam grog içmeyi unuttuğu için, sanki küçük bir bardak alkol, konyak ya da rom, ne olursa olsun, ruhunda, çekmekte olduğu bu nedensiz can sıkıntısından onu belki kurtarabilirdi. Çalışma odasında bardak yoktu. Zili çalmak yerine, yemek odasının yanında bulunan ofise bardak aramaya gitti, dönerken merdivenden inen Anna ile karşılaştı.

   Bardağı görünce, suçüstü yakalanmış gibi Anna gülümsedi, utanmıştı, zira Anna sonunda zayıf yanını yakalamış gibi oldu. Yine de az bir “fin” doldurdu ve ilaç niyetine bir dikişte içti, içki kanını başına çıkarmıştı.

   Adliye Sarayı Fontane eczanesinden hiç de uzakta değildi, karşı yönde, caddenin aşağısındaydı, oraya gitmek için nadiren arabaya binerdi. Duruşmadan önce içmeye fırsat bulacağı tek pipoyu tüttürerek yürüdü.

   Şehir gri renkteydi; taş duvarlar üzerinde yağmurdan, siyah izlerle, tek düze bir gri renk. Beklediği gibi, Adliye Sarayının sütunları altında çok kalabalık vardı, iki, üç fotoğrafçı makinalarını ona yöneltti.

   -Müsaade eder misiniz Sayın Başkan?

   Bu gibi şeylere alışkındı. Oraya savcı yardımcısı olarak geldiği dönemden beri Adliyeyi ziyaret eden bir röportaj muhabiri Lhomond’un elini sıkmaya geldi.

   -Suçsuz olduğunu savunmaya devam ediyor mu?

   -Dün öğleden sonra durumu yine öyleydi.

   -Bu durumda, artık değişmeyecek. Görüşmek üzere.

   Çalışma odasına giden koridor boyunca Lhomond birçok kişiyi eliyle selamladı. Kapının yanında, cüppesini giymiş olan üye Frissart ile karşılaştı, kendine her zaman baktığı gibi bakmadığı izlenimi edindi. Gözlerinde acımayla karışık bir merak vardı ve Lhomond önceki gece Armando’dan çıkışını, Bayan Frissart’ın yön değiştiriyormuş gibi yaptığını hatırlayarak aniden kızardı. Hâkim Frissard onu mu aklına getirmişti...

   Bir açıklama için ağzını açtı, ama bir şey söylemedi, zira her açıklama gülünç olacaktı ve durumunu daha da kötüleştirecekti.

   -Salon dolmuş! dedi Frissart. Üçüncü Odaya kadar kulvarda pek çok insan var.

   -Ya!

   Ona yine birkaç şey söylemesi gerekti, ama bu o derece istem dışı oldu ki aklına bir şey gelmedi. Neden sonra, çalışma odasına girdi, evrak çantasını büronun üstüne koydu, şapkasını ve siyah pardösüsünü çıkardı. Zabıt kâtibi yiğit Landis, ayin eşyası bakıcısı gibi kaçınır tarzda, cüppesini dolapta aramaya giderken: 

   -Günaydın, Başkan Bey, dedi.

   -Günaydın, Landis. Kızınız iyi mi?

   -Evet, biraz daha iyi. Doktor diyor ki…

   Kızı menenjit olmuştu.

   Landis onun giyinmesine yardım ederdi ve bu esnada Lhomond, Frissart gibi, zabıt kâtibinin yüzünde de alışkın olmadığı bir ifade belirtisi gördüğünü sandı. Hemen yansıtmadı. Aynı anda birçok şey düşünüyordu, kan beynine sıçramıştı, teninde can sıkan bir sıcaklık hissetti.

   Mırıldanmak üzereydi:

   -Sanırım gribe yakalanıyorum.

   Belki de telefon çaldığı için, mırıldanmaktan vaz geçti, daha sonra içini karartan bir sürprizle Landis’nin yüzü aklına geldi.

 

 

 

                                       2

 

                Carmes sokağının eldivencisi

 

 

   Salon geniş olmaktan çok, yüksekti, duvarlar koyu renk meşe kaplıydı, kutu kutu tavanıyla bir kiliseyi ya da, daha çok bir manastır mihrabını andırıyordu.

   Şu sırada, yine her şeyin ahşap olduğu Kurul salonuna, Mahkeme Heyeti giriş yapacağı anı bekliyordu, Lhomond meslektaşlarını cüppe ile görünce her defasında bir katedralin ayin eşyasının bulunduğu yerde ayine hazırlanan piskoposluk kurulu üyelerini aklına getirirdi. Mübaşirin « Heyet! » diye duyurduğu esnada, beklemekte olan bir kalabalığın uğultusu birden bire bir çeşit kilise sessizliğini hatırlatan dinsel bir sessizliğe döndü ve nerdeyse dinsel törenlerde olduğu gibi bir hareket yapıp başlığını çıkarması için içten gelen bir ciddiyetle yargıç yardımcılarının oturmalarını bekledi.

   O gün, karısının kendisini Başkan mevkiinde hiç görmediğini söylemesi onu şaşırtmıştı. Geçmişte ceza davası oturumlarında bulunmuştu, ama kocası ancak dört yıldan beri Ağır ceza mahkemesine başkanlık ediyordu, yani o kendini odasına kapattıktan sonra.

   Sağında, iki jandarmanın arasında, Dieudonné Lambert’in sanık sandalyesinde oturduğunu biliyordu, o tarafa dönmekten kaçınıyordu, bakışlarını, tavandan sarkan kocaman üç yuvarlak elektrik lambasının iki, üç yüz kişiyi aydınlattığı kalabalığın üzerinde rasgele dolaştırdı. Hava çok sıcaktı. Her zaman hava salonda, ya çok sıcak ya da çok soğuk olurdu, radyatörler inanılmayacak derecede ıslık sesi çıkarıyordu. Lhomond, tecrübesiyle, az sonra iki ya da üç pencereyi açması için mübaşire işaret etmeyi düşünebilirdi. Gerçekte, orta boy bir katın yüksekliğinde olan pencereler açılmıyordu, ama her birinin kare şeklindeki parçalarından yalnız biri açılırdı. Onlara boy yetişmezdi; bir ip yardımıyla çalıştırılır ve her defasında yaşlı Joseph’in birçok dakika harcaması gerekirdi, o sırada herkesin dikkati onun üzerinde toplanırdı.

   Hâkim yardımcılarından biri, Hâkim Delanne, sessizlik içinde ilk o hafifçe öksürdü, sıra Lhomond’a gelmişti, o da sesini açmak için sert bir şekilde öksürdü. Bu bir çeşit uyarıydı, bir açılış seslenişi. Sanki bilmiyormuş gibi, Başsavcı Arme

mieux’nün, kırmızı cüppesiyle savcılık sırasında yerini aldığından emin oldu ve bakışları savunma mevkiindeki Jouve’un zayıf yüzünün üstünden kayıp geçti.

   Beklemek halka uzun gelmişti. Damdan düşercesine bir oturum hiç açmamıştı, şüphesiz, tiyatroda olsa, balkondaki seyirciler ayaklarını yere vururlardı;  saflardan bir öksürük patladı, sonra bir başkası, sonra yine bir başkası ve sonuçta biri gürültülü şekilde sümkürdü.

   -Jüriyi kuracağız.

   Sesinde kendine güveni yoktu. Sola döndü, orada yirmi kadar hemen hemen şık giyimli kadın ve erkek, düzenli bir biçimde bekliyordu.

   -Sesi, kendininki gibi, henüz düzeyini bulmamış olan zabıt kâtibi, çağrı yaptı, bir ihtiyar salonun dip tarafından seslendi:

   -Daha yüksek!

   Ses bir ton yukarı çıktı.

   -Vespéraux, Hubert, Joseph.
   -Burada.

   - Roche, Jean, Marcel, Auguste.
   Bir kadın ilerledi, doktor raporu olan bir kâğıt uzattı.

   -Patinet, Rosalie, Catherine.

   -Burada.

   İnsanlar, salonda, Lhomond’un kendilerine dikkatle baktığını sanıyor olabilirlerdi, oysa bakışları gerçekte birini ötekinden ayırmaksızın çehrelerin üzerinden sadece geçiyordu.

   İsimler isimleri kovalıyordu. Mübaşir, o listeyi okumayı bitirince, birinin ismini rastgele söyledi, çıkan ilk isim bir kadınınki oldu.

   -Kabul etmiyoruz! diye Jouve oturduğu banktan sert bir şekilde itiraz etti.

   Az daha sonra, diğer kadınları da kabul etmeyecekti ki o sırada Başsavcı, kendi yönünden, şehirdeki en önemli iki sinemanın sahibi olan Gaston Roulet’ye itiraz etti.

   Savunma avukatı, kadınların kendileri gibi bir kadını öldürene karşı fazla sert olacaklarını mı düşünüyordu? Savcı, kendi yönünden, görüntüyle, özellikle sinema görüntüsüyle uğraşmanın, belli bir çevrenin insanları için, hoşgörüde önyargılı yapacağına inanıyordu.

   Bu Lhomond’un kafasını karıştırdı, onu bir az üzdü.

   Yedi ismi belirlemek gerekiyordu. Jouve, kocası kamu hizmetlerinde müteahhitlik yapan, tek kadın, Bayan Falk’u reddetmedi, nedenini Allah bilir.

   Formalitelerin ortaya çıktığı her seferde, Lhomond’un ağzının tadı yoktu, zabıt kâtibinin bakışlarını hatırlaması üzerine, çalışma odasında, alkol kokabileceğinin farkına vardı. Küçük bir kadeh almıştı, belki hemen hemen bir şey yememiş olması ve midesinin boş olmasından dolayı, bütün bir akşam içmiş gibiydi. Hâkim yardımcılarına, özellikle de solunda, bir yaprak kâğıt üzerine geometrik şekiller çizen Frissart’a doğru dönmekten kaçınıyordu.

   Frissart ile karısı, gece, onun şehrin barlarında gizlice içtiğini mi düşünüyorlardı?

  Lhomond sanığın tarafına bakmaya karar verdiğinde ve onun bakışlarının üzerine dikildiğini fark ettiğinde geriye sadece görevlendirilecek bir jüri üyesi kalıyordu. Bu neden onu rahatsız etmişti? Ne başını geri çevirmek, ne de gözlerini öne eğmek istemedi. Ona uzun zamandan beri dikkatle bakan adam da kımıldamadı, kendi yönünden, şüphesiz düşünmekle, kaderinin en çok bağlı olduğu kişiyi tanımakla, tartmakla meşguldü.

   Otuz iki yaşında ince ve adaleli, sağlam yapılı, gür saçlı, kahverengi gözleriyle küstah bakışlı bir oğlandı. Ne sabırsız ne de sinirli görünüyor, şapkası şeritli iki jandarmanın arasında, seyredenlerin çoğundan görünüşte daha da rahattı.

   Tam gülümsemiyorsa da, yüzünde, bir az meydan okuyan, alaycı bir gülümseme vardı.

   Kurası tutmayan ya da kendilerini istenmemiş gören jüri üyeleri, salonda boşu boşuna, oturacak bir yer aradıktan sonra, istemeye istemeye çekip gidiyorlardı. Diğerleri, ortalarında siyahlar içinde, başında tüylü küçük bir şapka bulunan Bayan Falk’la kendilerine ayrılan sıralarda oturuyordu.

   Lhomond’un elleri terlemişti. Gribin başladığından emindi. Görüşme alçak sesle yapılan konuşmalarla başladığı için, tokmakla vurdu, mendiliyle alnını sildi, Lambert’e dönerek söze başladı:

   -Adınız, soyadınız.

   Avukat Jouve ayağa kalkmasını işaret etmek için müvekkiline döndü. O da kolay anlaşılır bir ses cevap verdi:

   -Lambert, Dieudonné, Jean-Marie.                           

   -Doğum yeriniz ve tarihi.

   Bu kimlik sorma geleneğiydi ve sorulara cevaplar, ayin geleneğinde ayetlere verilen cevaplar gibi art arda geliyordu. Lambert sinekkaydı tıraş olmuş, kulak memesinin yanında hâlâ biraz pudra duruyordu. Çoğunlukla köylülerin Pazar günleri giydiği gibi üzerinde koyu mavi bir takım elbise vardı ve Lhomond ayakkabılarının sarı olup olmadığını kendi kendine sordu.

   -Babanızın adı ve mesleği.

   -Lambert, Auguste, René, iplik fabrikasında işçi.

   -Hayatta mı?

   -Hiç bilgim yok.

   -Babanızın hayatta olup olmadığını bilmiyor musunuz?

   -Onu son defa Roubaix’de gördüm, on beş yıl oldu, daha sonra birbirimizle ne karşılaştık ne de yazıştık.

   -Anneniz?

   -Marie Lambert, Clérec doğumlu.

   -Yaşıyor mu?

   Salonda anlaşılmaz bir hareketlilik oldu, ne cevap vereceği merakla bekleniyordu.

   -Sanırım. Olabilir.

   -Yaşadığından emin değil misiniz?

   -Hayır.

   -Mesleğiniz.

   -Bordeaux sokağındaki Hulot ve Sandrini garajında tamirciyim.

   -Evli misiniz?

   Bir saniye duraksadı, dudaklarından çıkacak sözü dinleyicilerin sabırsızlıkla beklediğini hissetmesi üzerine, meydan okumaktan vazgeçerek bu tarafa döndü:

   -Dul.

   -Çocuklarınız var mı?

   -Hayır.

   Yine mevcut formalitelerden başka, hiçbir şey yapılmamıştı,  daha şimdiden kalabalık içinde bir hareketlilik oldu. Bunları hisseden Avukat Jouve, bulunduğu bankta keyfi kaçarak kıpırdanmaya başladı.

   -Oturunuz.

   Başkan bilinen uyarıyı şu anda avukata yöneltiyordu.

   -…Vicdanınıza ya da kanunlara olan saygıya karşı bir şey söylememeli ve kendinizi nezaketle ve ölçülülükle ifade etmelisiniz…

   Seyrek, kırmızımsı saçları, kalın camlı gözlüğüyle, uzun boylu ve ihmalkâr biri olan Jouve, başıyla kabul ederek bir öğrenci gibi yerine yeniden oturdu. Otuz yaşını henüz geçmişti, bu onun ilk ve önemli davasıydı, eğer Lhomond yanılmıyorsa, Ağır Cezada ilk defa, savunma yapıyordu.

   İhtiyar mübaşir Joseph, ayağa kalkmalarını işaret ettiği jüri üyelerine yaklaşıyor, Lhomond da onlara yasanın öngördüğü küçük nutku ezbere söylüyordu.

   -…Tanrının ve insanların önünde yemin ediyorsunuz ki…

   O bu cümleleri ezbere biliyordu.

   -İsminiz söylendiğinde, el kaldırın ve belirgin şekilde söyleyin:

   “- Bu konuda yemin ederim!

   Ötekilerden önce, Bayan Falk’un duraksayarak, sinirli bir şekilde, başkanın gözlerine baka baka yüksek tiz bir sesle seslediği sırada bir kahkaha koptu:

    -Bu konuda yemin ederim, Hâkim Bey!

   Sıra zabıt kâtibinin iade yazısını ve iddianameyi okumasındaydı. Kendini kimsenin dinlemediğini bildiği için tek düze bir tonda, çok çabuk okudu, ilk sıralardakiler arkalarında kimin bulunduğunu bilmek için geriye bakmaya başladılar, birbirlerine elle işaret ediyorlardı, o sırada sanık, iki elini dizlerinin üzerinde düz tutmuş, yüzleri bir biri ardından inceliyordu.

   Frissart eğilerek mırıldandı:

   -Saat kaçta ara vereceksiniz?

   Salonun dip tarafında, kulvarda dolup taşan seyirciler sebebiyle açık bırakılan kapının üstündeki elektrikli büyük saat on biri gösteriyordu.

     -Belki saat yarıma doğru, diye Lhomond elini ağzına tutarak cevap verdi.

   Okunan metinleri ezbere biliyordu. Jüri üyeleri, gazetelerden olayları bildikleri için, artık onu dinlemiyorlar, ama ilgilenir görünüyorlardı, içlerinden biri bir yaprak kâğıt üzerine kurşun kalemle notlar alıyordu.

   Yavaşça, bir sisin dağılması gibi, başlangıçta çok çeşitli bir kitle olan seyirciler, ortaya çıkıyor, her biri kişiliklerini kazanıyorlardı; yüzlerin biri diğerinden, şu ya da bu şekilde ayrılıyor, Lhomond ise bu kişileri tanıyordu. İlk sırada, örneğin, ismini hatırlamadığı bir kadının yanındaki, Bayan Frissart kocasının saygınlığını paylaşıyormuş görünüyordu. Astragan bir manto giymişti, tiyatroda bir programı tutar gibi, dizlerinin üstünde bir sabah gazetesi vardı.

   Kimi cüppeli birçok avukat, başka bir dairedeki savunmasından önce bir göz atmak için geliyor, çoğu da tanıkların kapısının yanında ayakta duruyordu.

   -Sanırım Paris’ten beş gazeteci gelmiş, diye Birinci Hâkim yardımcısı olan hâkim Delanne, fısıldadı.

   Jüriye en yakın radyatörden ıslık sesi çıkıyor ve adamlardan biri sanki patlamasından korkuyormuş gibi endişeyle sürekli arkaya dönüyordu.

   Hava çok sıcaktı. Lhomond, pencerelerden birine yönelirken herkesin dikkatini üzerine çeken Joseph’e işaret etti, bu sırada Lhomond’un bakışları sekizinci ya da dokuzuncu sırada oturan bir kadın seyirciye takıldı.

   Zabıt kâtibi hep okuyordu, öksürükler salonun bir ucundan ötekine birbirine cevap veriyordu.

   Lhomond kaşlarını çatmıştı, ayni zamanda iki resim zihninde üst üste geliyordu. Sekizinci sıradaki kadının önceki gece Armando barında yüksek taburelerde oturan, şöyle bir gördüğü kadın olduğundan emindi, kendine hiç yabancı gelmemişti.

   Kadın yüzünü ona döndüğünde, niçin aceleyle başka tarafa baktığını şimdi anlıyordu.

   Bu, kendini en az yedi yıl öncesine götürüyordu, tam yedi yıl önce, zira bu Royan’da tatillerini geçirdikleri yıldı. Seyirci kadınla Royan arasında hiç ilişki yoktu, ama işin iç yüzünü iyi biliyordu, iki olay da aynı yıl olmuştu.

   İsmi dilinin ucundaydı. İsminin Lucienne olduğundan emindi, çünkü isminin karısının kuzeninkiyle aynı olduğunu fark etmişti, aralarında az çok benzerlik vardı. Méra mıydı? Hayır. Soyadının herhangi bir yerinde “a” vardı, ama Méra değildi. Zaten önemi de yoktu. Onu şaşırtan şey, yine bu şehirde bulunmasıydı. Hep Carmes sokağında mı oturuyordu? Hâlâ eldivenci dükkânı var mıydı?

   Bugün o şeyleri düşünmemeyi tercih ederdi. Ayrıntılar aklına yine de birbiri ardından geliyordu, oysa zabıt kâtibinin bir fotoğrafın arkasındaki zemin gibi donuk ve gri sesi kendini duyurdu.

   Sol tarafında bulunan Frissart, hep çizim yapıyor, şu anda, arabesk tarzda süslediği baş harfler çiziyordu. Üç köşeli çenesiyle, şişman ve üzgün görüntüsüyle hâkim Delanne’a gelince arkaya yıkılmış duruyor, ellerini karnının üstünde bağlamış, yarı kapalı gözkapaklarının arkasındaki küçük gözleriyle halkın sayımını yapıyordu.

   Lhomond, bakışlarının durmadan çevrildiği kadına Birinci Hukuk Dairesinde rastlamıştı, yanılmıyorsa, o zamanlar yirmi yaşındaydı, şimdi otuz beşinde görünüyordu. Çok değişmemişti. Uzaktan değerlendirdiği kadarıyla, artmasa da, onda dikkatini çeken bu niteliği sürdürmüştü, kıyaslamasa saptamakta güçlük çekerdi.

   Örneğin, Laurence ya da Bayan Frissart veya kadın arkadaşlarının çoğu o niteliğe sahip değildiler. İnsan onların eş olarak, evin sahibesi, özellikle de evin sahibesi olarak, çoğunlukla ailenin annesi olarak doğduklarını düşünürdü.

   Diğer taraftan, Bayan Paradès, evliydi, evinin sahibesiydi, iki çocuğu vardı, salonda bulunan hanımla az çok aynı derecede bu özelliği taşıyordu.

   Böylesine çok rastlamamıştı. Böyleleri tiyatroda, sinemada görülürdü, ama şüphesiz bu oynadıkları bir rol müydü, günlük yaşamda farklı mıydılar?

   Onun gibi bir hanımla evlense daha mı mutlu olurdu? Böyle bir soruyu kendine soramıyordu. Belirsizdi. Sokakta bazı çiftlerle karşılaştığında ve özel yaşantılarını hayal ettiğinde, bu uzaklardan, gençlikteki hayallerinden geliyordu.

   “ Girard’a karşı Sauveur Davası.”

   Soyadı aklına gelmişti: Lucienne Girard! Ekim ayıydı, tatilden döndükten az sonra, bir avuç davacının, dava vekilinin, avukatın bulunduğu Birinci Dairenin sıkıcı ortamına, o aniden bir nefes parfümlü bir dişilik getirmişti.

   Bugün olduğu gibi, siyah bir ipek çorap giymişti, bu onun için bir çeşit üniformaydı.

   -Alfred Sauveur, hırdavatçı, Carmes sokağı 57 numarada bulunan binanın sahibi, mahkemeden kiracısı Lucienne Girard’ın evi boşaltmasını, ayrıca zarara karşı önemli bir miktar para ve bulunduğu yeri yasa dışı amaçlarla fuhuş yaptırmakta kullandığı için tazminat ödemesini istiyordu.

   Bu defa yine, Lhomond soru sormadan önce sesini açmağa çalışmıştı.

   -Size yöneltilen olayları kabul ediyor musunuz?

   Kadın sadece şöyle cevap vermişti:

   -Hayır, Hâkim Bey.

   -Davacının açıkladığına göre suç ortaklığıyla bazı…

   O ismi tamamen unutmuştu. Gerçekte yirmi bir yaşında olan, ama on yedi yaşındaymış gibi görünen bir genç kız söz konusuydu, öylesine zayıftı ki, belki de kansızdı. Hiç karşılaşmamıştı. Daha sonra onu görme fırsatı olmuştu.

   -Bu kız benim satıcım, Hâkim Bey. Bu beyden kiraladığım mağazamda eldiven satışı yapıyorum, orası için kiramı düzenli olarak ödüyorum…

   Avukatı yoktu, avukat tutmayı reddediyordu, oysa mahalledeki polis komiserinin ve başka iki polisin tanıklık belgesini çantasında getirmişti.

   Lhomond mesleğinde ilk defa, çalışmalarının uygulamasında tam bir dürüstlük göstermemişti. Kararı sekiz gün kadar sonrasına ertelemişti. Kadın iki gün sonra, sabah on bire doğru, yalnız bulunduğu çalışma odasında onu görmeye gelmişti. Olanlara dayanır hâli yoktu, kendini masum bir genç kız gibi göstermek istemiyordu.

   Şu anda kendini dengeli bulmuyorken şimdi bunu düşünmek de neyin nesiydi? Bunun için geldiğini anlayarak durumdan yararlanma duygusuna kapılmıştı, gülümsemesi, tavırları ve sesine kadar hepsi bir davetti.

   Şüphesiz erdemlilikten olduğu kadar, korkudan yapmamıştı.

   Hukuki alanda, zaten, hemen her zaman olduğu gibi fahişelik söz konusu olduğunda, kesin deliller olmuyordu. Davacı, Sauveur belli çıkar karşılığında para verdiğini ileri sürerek hiçbir tanığı parmaklıklara taşımamıştı.

   Lhomond davayı reddetmişti. Bilinçli olarak, ne yaptığını, ne istediğini bilerek, dar Carmes sokağından geçtiği akşama kadar haftalar, hatta iki ay, üç ay geçmişti. Mağaza ufacıktı, vitrinde on iki çift erkek eldiveni ve birkaç kravat vardı.

   Bu hayatının en gülünç anılarından biriydi. Laurence’ın iki yıl sonra yaptığı tarzda, elini göğsünün üzerine koymuş, rahatsız edici bir heyecanla içeri girmişti. Dükkânın dip tarafında koyu renk kadife bir kapı perdesi bulunuyordu, orada görünen kişi ümit ettiği gibi Lucienne değildi, on yedi yaşlarında görünen satıcı kızdı.

   -Matmazel Girard yok mu?

   Geçmişte olduğu için ona gerçek değilmiş gibi geliyordu. Aralık ya da Ocak ayı olmalıydı, zira öğleden sonra saat beşte, hava kararmıştı. Koyu renk gölgeler kaldırımdan geçiyordu, mağaza o derece kötü aydınlatılmıştı ki orada sanki sarımsı bir toz dalgalanıyordu. Tezgâhın yanındaki bir gaz sobasını hatırlıyordu.

   -Patron hanım meşgul, ama isterseniz buyurun, bekleyin…

   Cevap vermek için ağzını açmıştı:

   -Daha sonra gelirim.

   Gelmeyeceği belliydi, satıcı kız kadifeden kapı perdesini daha önce kaldırdığı için, başka bir sebepten çok, utangaçlıkla, sakarlıkla onu izlemiş ve her ikisi de alaca bulaca minderli bir divan ve bir koltukla döşenmiş arka odada birlikte olmuşlardı.

   -Daha önce geldiniz mi?

   -Hayır.

   -Bayan Lucienne’i tanıyor musunuz?

   Kız çok sarışındı, açık bir teni ve elbisesinin altından sivrilen armut gibi iki küçük göğsü vardı.

   -Çok oldu mu?...diye sordu.

   Kız güldü, dükkânın dip tarafından asma kata çıkan sarmal merdivene doğru, kurulmuş makine gibi döndü.

   -Sigaranız yok mu?

    -Pipo içerim.

   -Önemli değil.

   Yer bulunmadığı için, bir koltuğa oturmuştu, kız da, karar veremeyerek, çevresinde dönüyordu.

   -Şehirden misiniz?

   -Evet.

   -Ticarethaneyi bilmiyor muydunuz?

   -Sadece birkaç haftadan buyana biliyorum.

   Aniden yanına gelerek, dizlerinin üstüne çöktü, onun elbisenin altında çıplak olduğunu hissetmesi Lhomond’un arzusunu uyandırmıştı.

   Lucienne’i göremedi. Orada bir çeyrek saatten çok kalmamıştı, sokakta, üzerine bir oda kokusu yapışmıştı.

   Carmes sokağından bir daha geçmedi. Kaçınmak için birçok defa yolunu değiştirmişti. On yedi yıldan sonra, ilk defa, orada, halkın sıralarında, siyah giysili kadını yeniden görüyordu, ona göre belli bir anda, yabancı bir kalabalık içerisinde ikisi de aynı ortama ait olan kadınla sanık arasında sanki sırdaş bakışmalar gidip geliyordu.

   Kadın Lhomond’a bakmıyordu, en azından kendine dikkatle baktığı her defasında ona bakmadı ve birden anladı ki zabıt kâtibi susmuş, iki hâkim yardımcısı kendisine doğru dönmüştü.

   Başlığını giyip gitmek ve Dieudonné Lambert’in sorgusunu öğleden sonraki oturuma bırakmak istedi. Frissart’a saat on iki otuzdan bahsetmişti. Saat on iki değildi. Röportajcı gazetecilerin şu ana kadar gazetelerine telefonla bildirecekleri hiçbir haber yoktu.

   Sorgudan önce, şahitlerin çağrılmasını gerçekleştirmek kalıyordu, listeyi zabıt kâtibine verdi.

   İsminin açıklanması üzerine, her biri ayağa kalkıyor, küçük bir kapıya doğru yönelip gözden kayboluyordu, öyle ki yerler boşalıyor, koridordan koşan kimseler tarafından çabucak dolduruluyordu. Lambert’e:

   -Ayağa kalkın, dedi.

   Bugün oynadığı rolü on defa, tamı tamına on dört defa oynamıştı, ama ilk defa bundan rahatsızlık duyuyordu, sanki kendisiyle gerçek arasına bir perde çekilmiş gibi ya da gerçek özünü yitirmiş gibiydi. Yahut da bunun aksi miydi, yüzler bu defa kendine tam ve gerçek şekliyle mi görünüyordu?

   -İddianamenin okunmasını işittiniz mi?

   -Lambert kafasını salladı. Jouve cevap versin diye ona doğru döndü:

   -Evet, Başkan Bey.

   -Üzerinize binen yükümlülüklerin ağırlığının bilincinde misiniz?

   Lambert, cevabı kendine fısıldar diye avukatına baktı.

   -Evet, Başkan Bey.

   -Cevap verirken, Jürideki Beylere dönün.

   Jürinin sırasının üst tarafında, Tüylü şapkasıyla Bayan Falk’un da dâhil olduğu yedi baş, sanığa özel bir günde bulunduğu duygusu verse gerek, zira gülümsemesini durduramadı. Gerçek şu ki, bu şekilde sıralanmakla, kendilerini kasıntılı göstererek, bir çeşit gülünç duruma düşüyorlardı ve fotoğrafçıya poz verir gibiydiler. Az sonra ya da yarın, yaşamına ya da ölümüne en son yetkili olarak karar verecek olan onlardı.

   -Tamam, Başkan Bey.

   -Lambert’de, fuar günleri köyün iyi giyinenlerinde hissedilen alaycı bir özgüven vardı.

   -Yapacağınız bir açıklama var mı?

   -Bu defa avukatına danışmadı, sanki cevabını uzun zamandan beri hazırlamış gibi anlaşılır bir sesle:

   -Masumum, dedi.

   Lhomond ona dikkatle baktı, şaşırdı, önceden hazırladığı soracağı soruların bulunduğu sayfaların üzerine eğildi.

   -Kaç defa mahkûmiyet aldınız?

   -Üç. Aklandığımı saymıyorum.

   -İlk tutuklandığınızda kaç yaşındaydınız?

   -On yedi.

   -Hangi maddeden?

   -Ne dediniz?

   -Ne suçu işlediğinizi soruyorum.

   -Bisiklet çalma! Öyle söylediler. İddia etmekte ısrarlıyım, çünkü gerçekte onu ödünç almıştım, iade etmeği düşünüyordum.

   -Nerede oldu bu?

   -Paris’te, 20 nci bölgede.

   -Düzenli çalışıyor muydunuz?

   -İş bulduğum zaman.

   Lhomond, kalabalıkta istemeyerek siyah giyinmiş olan kadının yüzünü aradı ve onda bir çeşit acıma okuduğunu hissetti.

   -Polis raporları, o zamanlar, çok kere ihtiyaçlarınızı karşılayan kadınlarla yaşadığınızı söylüyor.

   -Kadınlardan arkadaşlarım oldu.

   -Geçelim. İkinci mahkûmiyet?

   -Marsilya’da.

   -Sebep?

   -Darp ve yaralama. Vieux-Port’da bir barda kavga çıktı, polis beni enseledi.

   -Yine elinizde kırık bir şişenin başını tutuyormuşsunuz.

   -Kendimi savundum.

   Onun için bunun bir oyun olduğuna insan inanabilirdi. Aslında, herkesin dikkat merkezi olmaktan dolayı oldukça küstahtı ve cevapları yargıçlardan ve jüri üyelerinden çok seyircilere yöneliyordu.

   -Üçüncü mahkûmiyetiniz?

   -Durun, hatırlayayım…

   Bir gülme yükseldi ve Başkan tokmağı kaptı, ama onu kullanmaya gerek kalmadan gülme son buldu.

   -Lyon’daydı. Bir yük treninde yolculuk ediyordum…

   -Soruşturma ortaya koydu ki siz, gerçekte, yük vagonuna, bedava yolculuk yapmak için değil, ama kolileri çalmak için girdiniz, bir suç ortağı da otomobilde hemzemin geçidin yakınında bekliyordu.

    -On dokuz yaşındaydım.

   Lhomond notlarına göz attı, kafasını salladı.

   -Doğru. Burada görüyorum ki askerlik hizmetinizi Cezayir’de yapmışsınız.

   -Onbaşı olarak da bitirdim.

   -Sadece sorularıma cevap verir misiniz?

   -Peki, Başkan Bey.

   -Mariette Le Bras ile hangi dönemde karşılaştınız?

   -Altı yıl önce, Montluçon’da.

   -Montluçon’da ne yapıyordunuz?

   -Michelin fabrikasında kamyon sürücüsü olarak çalışıyordum.

   -O da aynı fabrikada mı çalışıyordu?

   -Hayır. O bir lokantada garsondu.

   -Kaç yaşındaydı?

   -O sırada mı?

   Hesap etti, alnını kırıştırdı.

   -On sekiz yaşında.

   -Ailesiyle mi yaşıyordu?

   -Ailesi Finistère’de ikamet ediyor.

   -Yalnız mı yaşıyordu?

   -Ona rastladığımda, öyleydi. Önce Pierre ve Paul’le kalmıştı.

   -Lhomond gözlerini istemeyerek Mina Frissart’ın yüzüne dikti,  onun gözlerini havaya kaldırdığını gördü, sanki o bu şekilde dava hakkında düşündüğü her şeyi belli eder gibiydi. Aşağı yukarı kırk beş yaşındaydı, çok esmerdi, o derece kötü makyaj yapmıştı ki ağzı kanayan bir yara gibi görünüyordu. Crucher’de doğmuştu, Frissard onunla karşılaştığında, Gambetta caddesinde satıcıydı.

   -Onunla hemen evlenmediniz mi?

   -Hayır, Başkan Bey.

   -Yine de onunla karı koca gibi yaşıyordunuz?

   -Aynı odada yatıyorduk.

   -Onunla ne zaman evlendiniz?

   -İki ay sonra.

   -Hangi sebepten evlenmeye karar verdiniz?

   -Sanırım o evlenmek istediği için.

   -Ya sen?

   -Serbest kalsam daha iyi olurmuş. Burada olmazdım.

   Bu defa, Lhomond tokmağını kullanmak zorunda kaldı, zira bir uğultu büyüyerek kalabalıktan yükseliyordu.

   -Korumalardan gösteriye katılan herkesin derhal dışarı çıkarılmasını rica ediyorum.

   Sessizlik yatıştı, o sırada sanık başıyla iyi oldu der gibi seyircilere döndü.

   Lhomond bir an kendini yeniden notlarının içinde buldu. Oturumda sorduğu sorular da dâhil kendine başarı yaratmak için değildi, ama amacı, samimi bir şekilde jüri üyelerine sanığın ve çevresinin mümkün olduğu kadar tam bir görünümünü vermekti. Böyle olunca, bu kendine olaylar kadar önemli görünüyordu. Eğer Lambert, herkesi kendine karşı ayaklandıracak tavrı seçiyorsa, devam etse de,  bu Lhomond’un hatası değildi.

   Şişman Delanne o anda eğilerek mırıldandı:

   -Edepsiz!

   Kırk beş yaşındaydı, bekârdı. Tırnakları kara, giysileri kir pas içindeydi.

   -Nerede ve ne zaman evlendiniz?

   -Le Havre’da, hangi yıldaydı şimdi bilmiyorum. Dört yıl önce. Hesaplayın. 11 Haziran.

   O, dudaklarına halkın bağlı olduğunu hisseden bir aktör gibi davranıyordu, rolünü oynamadan edemiyordu.

   -Gidip Kanada’da yaşamaya karar vermiştim, bana Mariette’le evlenmezsek onu götüremeyeceğimi söylemişlerdi.

   -Kanada’ya gitmediniz mi?

   -Pasaportumu kabul etmediler.

   -Karınızla çocuğunuz olmadı mı?

   -Hayır, yaşamadı.

   Çenesi sıkılmıştı.

   -Ölü doğmuş bir çocuğunuzun olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?

   -Evet.

   -Karınızın öldüğünde hamile olduğunu biliyor muydunuz?

   -Bu farklı.

   -Açıklayın.

   -Dört yılda en az on defa hamile kaldı.

   -Ve her defasında, çocuk düşürme önlemlerine başvurdu, değil mi?

   -Onları düşürüyordu.

   -Kendi mi?

   -Evet.

   -Kendi kendine mi?

   -Arkadaşlarından biri, tıp öğrencisi bir oğlan, işin püf noktasını ona öğretmişti.

   -Siz de suça ortak mıydınız?

   -Ben onunla uğraşmıyordum.

   -Sizin için önemsiz miydi?

   -Benden başkalarından olması daha bir şanstı.

   Seyircilerin bir defa daha gösteride bulunmasını beklemeden, Lhomond tokmağını kaptı, ama bu ancak geri dönen bir iç çekiş gibi oldu.

   -Karınızı seviyor muydunuz?

   -Niçin olmasın, yoksa onunla birlikte kalabilir miydim?

   -Boşanmayı hiç düşünmediniz mi?

   -Asla.

   -Sevgilileri var mıydı?

   -İstenmediği kadar.

   -Biliyor muydunuz?

   -Çok defa, biliyordum. Başka zamanlar, hayır. Önce, saklıyordu. Sonra, saklamadı.

   -Tepki göstermiyor muydunuz?

   Lambert ona o derece meydan okuyan bir bakışla baktı ki Lhomond sorduğuna pişman oldu. Bu, bununla beraber sanığın karakterinin açığa çıkarılması gereken bir özelliğiydi.

   -Kıskanç mıydınız?

   -Evet.

   -Tanıklar az sonra ifadelerinde karınızı dövdüğünüzü söyleyecekler. Kabul ediyor musunuz?

   -Evet.

   -Bir yıl kadar önce, onunla sizin aranızda bir şiddet sahnesinin ardından, doktorun onun başında birçok yere dikiş atmak zorunda kaldığını kabul ediyor musunuz?

   Ağzı hoşnutluk ifade eden bir sırıtmayla gerildi.

   -Doğru.

   -Son iki sene, aynı işveren için çalışmışsınız.

   -Hulot ve Sandrini. Onların bana kırgın olmaları için bir sebep yok.

   -Haftada bir, iki defa evinize sarhoş olarak, bazen de körkütük sarhoş olarak dönermişsiniz.

   Cevap vermedi, sanki cevap belliydi, hâkim ağzında konyağın tadını yeniden hisseder gibi oldu.

   -Karınız öldüğünde bir metresiniz varmış.

   Cevap yok.

   -Kabul ediyor musunuz?

   -Kızlarla buluşmak içimden geçti.

   -Geçen kış, özellikle birini görmüşsünüz, doğru mu? Hélène Hardoin’dan bahsediyorum.

   -İyi dosttuk.

   -Aranızda başka ilişki yok muydu?

   -Elbette, vardı.

   -Onunla evlenmek niyetinde olduğunuzu kendisine söylemeği düşünmediniz mi?

   -Evet, ona söyledim, ama evlenmek fikrinde değildim.

   -Karınızın haberi var mıydı?

   -Evet.

   -Bu konuda kıskanç görünmüyor muydu?

   -Sürdürdüğü yaşama bakılırsa, o kıskanç olma hakkına sahip olacak son kişiydi.

   -Bununla beraber 7 Ocak tarihinde, Merciers sokağındaki bir barda, karınız sizi Hélène Hardoin ile aynı masada otururken görmüş, ona saldırmış, çantasını almış, bağırarak sokağa fırlatmış ve şöyle demiş:

   “-Geldiğin gibi git yoksa gözünü çıkarırım!

   Lambert itiraz etmedi.

   -Olanlar doğru mu?

   -Mariette’in bunu kıskançlık yüzünden yaptığı söylenemez, ama Hélène’e manto satın aldığım için yaptı.

   Saat on ikiyi yirmi geçiyordu. Pencerenin açık olmasına rağmen, sıcaklık soluk keser olmuştu, ama Lhomond ertelemek için sorgulamayı yarıda kesemiyordu. Şimdi jüri için, kendisi için sorduğundan daha az soru soruyordu.

   Sorgu hâkimi Cadoux, Lambert’in suçluluğundan şüphe etmiyordu. Bayan Frissart, hemen, anlamlı bir şekilde gözlerini havaya kaldırmıştı ve hâkim Delanne tartışmaya girmeden mırıldandı:

   -Edepsiz!

   -Carmes sokağının siyahlar giyinmiş kadını, Lucienne Girard, Lambert’e gülümsedi, anlıyormuş gibi, her ikisi de aynı dili konuşuyorlarmış gibi, ona gülümsemeye devam ediyordu.

   -Jürideki Baylara, bildiğiniz kadar, bütün ayrıntılarıyla, 19 Martta olanları anlatır mısınız?

   Lambert, neresinden başlayacağını bilemeyerek sessizlik içinde bir müddet sallandı, fikrini almak için Başkan’a baktı. Avukatı yarı ayağa kalkmıştı, kulağına bir şeyler söyledi.

   -Bir Cumartesi günüydü, dedi duraksayan bir sesle. Öğleden sonra saat altıya kadar garajda çalıştım, saat altıda bir yakın arkadaşımla garajdan çıktım. Birlikte iki, üç kadeh içtik. Kahvede biri Gelino’dan söz etti.

   -Gelino hakkında ne biliyorsunuz?

   -Mariette’in sevgililerinden biri. Pazar satıcısı. Şehre geldiği her defasında, cebi parayla dolu olurdu, onunla âlem yapmaya giderlerdi.

   -Devam edin.

   -Çenesini kırmak için onu aramağa başladım, ama arkadaşım Fred beni sakinleştirdi.

   -Sonra ne oldu?

   -Arkadaşıma otobüse kadar eşlik ettim, sonra bir bara girdim.

   -Yalnız mı?

   -Evet. Tanımadığım müşteriler vardı, ama tek başımaydım.

   -Barın ismini hatırlıyor musunuz?

   -At Nalı, askeri hastaneye yakın.

   -Devam edin.

   -Birçok kadeh içtim, saymadım, sonra eve doğru yola koyuldum.

   -Akşam yemeği yemediniz mi?

   -Hayır. Vakit geçmişti.

   -Hangi ruh halindeydiniz?

   Lambert soruyu tam olarak anlamamıştı.

   -Hangi düşünceyle eve dönüyordunuz?

   Şüphesiz Mariette’le bir kavga çıkaracaktım. Gelino ya da ötekilerden biri aklıma geldiği her seferinde olduğu gibi.

   -Sonra?

   -Başka bir bara girdim.

   -Hangisine?

   -Şimdi hatırlamıyorum. Bizim evden çok uzakta değil.

   Sürekli kanı beynine çıkmış olan Lhomond, yemeğe gitmek ve belki de doktor Chouard’a bir ilaç sormak, ona uğramak için oturumu bitirmekte acele ediyordu. Ateşi olduğundan emindi, nabzını yoklaması üzerine şaşırdı, her zamankinden daha hızlıydı.

   -Kapıya konulacak kadar içtim.

   -Saat kaçtı?

   -Gardaki duvar saatini göremeyecek durumdaydım.

   -Ama yine de evinize döndüğünüzü hatırlıyorsunuzdur?        

   -Zemin kattaki kapıyı ittiğimi hatırlıyorum.

   -Kapıyı anahtarınızla mı açmıştınız?

   -Hayır.

   -Kapı açık mıydı?

   -Sadece onu itmem yetti, bildiğim bu. Hem zaten ileri doğru düşecek oldum.

   -Bu size tuhaf gelmedi mi?

   -Düşünmeye gerek duymadım. Merdivene doğru dönüp bağırdım:

   “-Mariette! Buraya gel, alçak…

   Zamanında durdu.

   -Sizden özür dilerim. 

   -Sonra?

   -Yukarda, odada gürültü işittim. Yukarı çıkmak istedim.

   -Ne yapacaktın?

   Lambert cevap vermeden ona baktı.

   -Karınızı gördüğünüzde…

   -Onu görmedim.

   Şu anda sert konuşuyordu. Bakışları da sertti.

    -Tekrar ediyorum, yukarda gürültü işittim. Çıkmak istedim. Merdivenin ilk basamaklarından aşağı yuvarlandım, polis beni orada ertesi sabah buldu. Gerçek olan bu. Gerisi uydurma.

   Bakışlarını gergin bir şekilde Başkan’a dikti, kendini yalanlamasına meydan okur gibi, sonra, bakışları halka doğru çevrildi ve Lucienne’in üzerinde durdu.

 

                                          3

 

              Paris ekspresi ve taze balık treni

 

 

   Üçüncü Jüri üyesi bankın üzerinde kımıldadı ve yanında bulunan Bayan Falk tarafından cesaretlendirildiği için, alçak sesle onunla konuştu, sonra bir okul öğrencisi gibi parmağını kaldırdı. Lhomond ismini bilmiyordu, ama sakız rengi pardösüsü olan, elinde sarı bir evrak çantası bulunan bu şahsa şehrin sokaklarında sık sık rastladığını hatırlıyordu.

  Olgun yaşta, hâkim Delanne kadar şişman, bön ve üzgün bakışlı, yanaklarında sivilce izleri olan bir adamdı.

   -Üçüncü jürinin soracağı bir soru var.

   -Eğer izin verirseniz Başkan Bey.

   Ayağa kalktı, o derece gözü korkmuştu ki dudakları titriyordu.

   -Garajdan ayrıldıktan sonra, sanık içki içti mi öğrenmek istiyorum.

   -Miktar olarak mı?

   -Hayır. İçtiği içkinin türünü.

   Listesini incelediğinde, Lhomond, isminin Charles Lourtie olduğunu ve sigorta memuru olduğunu öğrendi. Yerine tekrar oturmuş, yükünü hafifletmişti ve görünüşüyle, sorusuyla, onun çok defa artık içmemeyi denemiş, ama başaramamış kendini belli etmeyen bir alkolik olduğuna yemin ederdi. Yaşamı, önemsiz günlük dramlarla damgalanmış olmalıydı.

   “Bu gün aperatif almayacağım…”

   Ya da:

   “Sadece bir kadeh alacağım, yalnız bir kadeh.”

   Belki, saplantıya dönüşen ve onun duvarlara sürtünerek geçmesine sebep olan bir ihtiyaçtan kurtulmak ümidiyle her cins içkiyi denemiş miydi?

   -Lhomond ona sempatiyle baktı, sanığa döndü.

   -Arkadaşınız Fred’le beraber olduğunuzda ne içmiştiniz?

   -Üç şişe Pernod.

   -Ya sonra, At Nalı’nda yalnız mıydınız?

   -Sonra mark içtim. Daha kuvvetli herhangi bir şeye ihtiyacım vardı.

   Lourtie bunu herhangi birinden daha iyi anlıyor görünüyordu.

   -Ya üçüncü barda?

   -Başka bilmiyorum. Ama bununla beraber hatırladığıma göre, herhangi bir yerde, kırmızı şarap içtim.

   Lhomond sigorta memuruna, memnun kalıp kalmadığını sorar gibi döndü, öteki jüri üyelerine, Başsavcıya ve sonra genç Jouve’a, gözüyle sorar gibi baktı.

   -Soru yok mu?

   Aynı zamanda, küçük bir tokmak darbesi indirdi, mırıldanarak başlığını kavradı:

   -Oturuma saat ikiye kadar ara verilmiştir.

   Başlığını giydikten sonra, birkaç kişinin, bilhassa yiyecek bir şeyler getiren ve yerlerini kaybetmekten korkan kadınların dışında, salonda herkes ayağa kalktı, girişte birbirini iten insanlar şimdi sigaralarını yakıyorlardı. İki jandarma, yemek saatini ancak avukatının görmeğe gidebileceği boş bir odada geçirecek olan Lambert’i gözden kaybetmişti.

   Kurul salonunda, Lhomond kimseyle konuşmadı. Rutubetli bir soğuğun ortalığı kasıp kavurduğu sokağa inince, hemen hemen yolu üzerinde bulunan, doktor Chouard’ın evine doğru büyük adımlarla yöneldi.

   Üç çocuğunun hepsi şu anda evlenmiş olan doktor Chouard, geniş beyaz bir evde oturuyordu, orada karısıyla kendilerini kaybolmuş hissediyor olmalıydılar. Sadece bir hizmetçileri vardı, müşterileri buyur etmek için evin temiz kalması gerekirdi, temizliğin büyük bir kısmını Bayan Chouard yapıyordu.

   -Doktor evde mi?

   -Henüz yemek masasında.

   -Bir anlık işim olduğunu söyler misiniz?

   Ortalıkta güzel bir yemek kokusu vardı ve burası şehrin en temiz eviydi. Chouard elindeki peçeteyle ağzını silerek çabucak geldi.

   -Karınız mı? diye salonun kapısını açarken sordu.

   -Hayır, ben. Bu sabahtan beri Ağır Ceza oturumuna başkanlık ediyorum, sanırım ağır bir grip geçirmekteyim.

   Doktor ondan on yaş daha büyüktü ve kendini hırçın gösteren çalı gibi sakalı vardı. Bir şey söylemeden, Lhomond’un dudaklarının arasına bir termometre yerleştirdi,  yeleğinden iri bir altın saat çıkararak, nabzını ölçmeye başladı.

   -Nefes alıp verin.

   Burnunun birini kapadı, sonra ötekini, boyun bezlerini eliyle yokladı, kulaklarına az bir ışık veren bir çeşit alet soktu.

   -Bu ne zaman başladı?

   -Dün, gün boyunca ve akşam kendimi sağlam hissetmedim, bana öyle geldi… Ateşim var mı?

   -38,5 derece. Yatakta istirahat etmeniz gerek. Boğazınıza bakayım.

   Neden sonra, hep sakalının içinden homurdanarak, göğsünü dinledi.

   -Nasıl doktor?

   -Sizi yatmanız için göndermeliyim, ama sanımca yerinize bir başkasının bulunması imkânsız, öyle değil mi?

   -İmkânsız, evet.

   Metal küçük bir etajerin önünde, ayakta, yoğun ve beyazımsı bir sıvıyla şırıngayı doldurdu.

   -Sol kalçanızı… diye emreder şekilde konuştu.

   Ekledi:

   -Penisilin. Adliyeye gitmeden önce yarın sabah beni görmeğe geleceksiniz.

   -Grip miyim doktor?

   -Sanımca öyle.

   Hepsi bu kadardı. Yalnız, eşikte, ekledi:

   -Üşütmekten sakının ve erkenden yatın.

   -Grog almayayım mı, ya aspirin?

   -Hiçbir şey.

   Evine döndüğünde Anna pardösüsünü çıkarmak için onu karşılamaya geldi, o da alışmış olduğu tarzda sordu:

   -Hanım beni sormadı mı?

   -Hayır, Bayım.

   -İyi mi?

   -Her zamanki gibi.

   Yemeğini her zaman tek başına yediği yemek odasına girdi, gazeteyi çatal bıçak takımının sağına açtı, yukarı çıkmadı. Bu, Laurence’la kendisi arasında, hemen hemen bilmeden yaptıkları, yerleşik sözsüz anlaşmaya tersti. Belli sayıda gün esnasında, o şekilde hareket etmişlerdi ki bu, kural halini almıştı.

   Kendisine kahve servisi yapan Anna’ya bakarak, nedenini tam olarak bilmeden Mariette’i düşündü, sonra ismini hatırlamadığı eldivenci dükkânındaki kızı. Onların aralarında sanki bir yakınlık olduğunu belirsiz şekilde hissediyordu. Gözleri acıyordu. Hem uykusuz hem de sinirliydi. Karşıda Bayan Paradès’in, çocuk odası olduğunu bildiği odanın, perdelerini kapattığını gördü.

   Laurence’la çocukları yoktu. Nazik bir konuydu bu. Şimdi bu önemli değildi, ama yıllarca her ikisi de bu soruyu sormaya yanaşmamışlardı. Kendince, bunun karısının hatası olduğuna inanmıştı. Kısırlığın fiziki yapısı ve karakteriyle uyumlu olduğunu düşünüyordu. Bununla beraber, iki ya da üç defa Laurence’ın ondan arkadaşlarına bahsettiğini ve kocasını sorumlu gösterdiğini yakalamıştı. O sebepten onuru kırılmış, incinmiş, ama tartışmamayı tercih etmişti.

   Yalnız bir gün, on yıl kadar daha önce, bir çocuk evlat edinmenin mümkün olacağını yüksek sesle söylemeyi düşünmüştü. Hafiften söylemiş, zemin yoklamak için, kişisel özelliklerden uzak kalarak, daha çok genel anlamda evlat edinmeden bahsetmiş, Laurence’ın tepkisi onun geri çekilmesine sebep olmuştu.

   Söylediklerini tam hatırlamıyordu, ama sözlerinde “katil” diye bir kelime vardı. Şöyle bir şey:

   -Bir katilin neslinden olabilecek bilinmeyen bir küçüğü eve sokmak mı?

   Onu düşünecek hiçbir neden yoktu. Lambert davası onu yeterince kaygılandırıyordu. Ateşinin yargı kararını etkilemesiyle ilgili kaygıları vardı. Ateşi ilk defa olmuyordu. Yalnız kahvenin değil yiyeceklerin de tadı aynı değildi, sadece kokular farklıydı, ama insanları ve eşyayı görüşü de bozulmuştu. Örneğin çocuk konusu, ateşinin olmasına seviniyordu, çünkü olağan üstü dünyalar görmesi için gözlerini kapaması yeterliydi.

   Piposunu yaktı, bırakmak ister gibiydi, ancak hasta olmadığını göstermek için içmeye devam etti, Anna paltosunu sırtına almasına yardım etti.

   -Bana bir atkı verin.

   -Size önceden dışarda don olacağını söylemiştim.

   Henüz don olmuyorsa da, ışık sert ve keskin bir hal alıyordu, ikindi sonlarına doğru muhakkak don olurdu.

   -Léopoldine akşam yemeğine dönecek misiniz diye soruyor.

   Dava bir günde bitiyorsa gelirdi, oturumun akşam geç vakte kadar sürdüğü, gece yarısı da bittiği olurdu. Lambert davasını bugün bitirme şansı az görünüyordu.

   -Belki her zamankinden bir az daha geç dönerim, diye cevap verdi.

   Geçerken insanlar onu selamlıyordu, o da onları şapkasını çıkararak selamladı. İnsanların çoğu bir Ağır Ceza Başkanının kendinden ve fikirlerinden emin olması gerektiğini düşünüyor olmalıydı. Bu aynı zamanda, elli beş yaşında bir hâkimin, Adliye Sarayına girdiğinde, düşüneceği bir fikir değil miydi? Bir zamanlar bir tutkusu vardı, bir gün mesleğini Paris’te bitirmeyi, kendisine zor ve ünlü davaların emanet edildiği büyük Başkanlardan biri olmayı hayal ediyordu.

   Adliye Sarayının basamaklarında, yine sigara içen bir kalabalıkla ve ona doğru dönüp fısıldaşmaya başlayan daktilo ya da satıcı gibi görünen iki genç kızla karşılaştı. Bir ara çalışma odasına çantasını almak için geçti. Cüppesiyle takkesini, boş olan koridora kapısı yarı açık duran Kurul Salonunda bıraktı. O tarafa yönelirken aklında belli bir düşünce yoktu. Belki bu sebepten, cümle zihninin boşluğunda son derece büyük önem kazanmıştı. Büyük bir aydın olan, sadece taşrada değil, ama Paris’te ve yurt dışında da konferanslar veren, hep geniş bir kitleye hitap ediyor görünen Savcı Armemieux’nün gevşek sesini tanıdı.

   -Azizim, beni şaşırtan onu hemen almaması…

   Kendinin söz konusu olduğunu nerden bildi?

   Durduğuna, birincisinden daha açık ikinci bir cümle işittiğine pişmandı:

   -Yıllardır karısının kendisine verdiği yaşantıyla…

   Kapının kanadını itti, kapı, kurul üyesi Frissart’ın karşısında, kapının arkasında ayakta duran Armemieux’ye az kalsın çarpacaktı. Cüppesini sırtına geçiren bu beriki bir an sarsıldı.

   -Ben de kendi kendime soruyordum… ,diye bir şeyler söylemek için anlaşılmaz şekilde mırıldandı.

   Lhomond ona Üçüncü Jüri Charles Lourtie’ninkine benzer şekilde gözlerini büyüterek baktı.

   -…Gece oturumu mu yapsak diye kendi kendime soruyordum…

   Birkaç saniye içinde, Lhomond düşüncesini açıklamak istedi, evvelki gece hayatında ilk defa Armando’ya içki içmek için değil de, -gerçekte hiç bir şey içmemişti- kapı zili çalmadığı için eczacı Fontane’a telefon etmek için gitmişti.

  Bu, en mantıklı, yapılacak en doğal şey değil miydi? Yine onlara, Adliyeye gelebilmek için ilaç olarak bir kadeh aldığını söyleyecek- ve bu sabah çok üzgün görünen zabıt kâtibi Landis’ye- alkolü hissedip etmediğini tekrarlayacaktı-. En iyi delil, oturumdan çıktıktan sonra, kendine penisilin iğnesi yapan Chouard’ın evine gitmesi olmuştu.

   Sustu. Önce kibirden. Belki özellikle de kibirden. Ama aynı zamanda aniden karar aldığı için ona inanmayacaklardı. İnsanlar o derece basit açıklamalardan sezgisel olarak kuşkulanırlar. Hatta onlara kendini çok kötü hissettiğini, duruşmaya sonuna kadar başkanlık etmek için pek büyük bir çaba göstermesi gerekeceğini itiraf etmedi.

   -Yıllardır karısının kendisine verdiği yaşam biçimiyle

   Ondan kimseye söz etmemişti, hatta en iyi arkadaşlarına bile. Karakteri değişmemişti. Ne karamsar ne de endişeli görünüyordu. Aslında, öyle değildi. Yapmacık olmayan bir serinkanlılık edinmişti. Hayatının çerçevesi ister istemez daralmıştı, ama o orada zamanını Sully caddesindeki Adliye Sarayında, zemin kattaki çalışma odasıyla, akşam, bilhassa kışın, yanan odunlarla küçük bir dünya haline gelen odası arasında hoşnutlukla paylaşarak dönüp duruyordu.

   Kendini dağıtan, hep gezinip dolaşan, zamanın sıkıştırdığı ve yükümlülükleri birikmiş Armemieux gibi insanlar yaşamdan çok mu keyif alıyorlar?

   Delanne yakasında yiyecek lekeleriyle, son olarak girdi. Mübaşir başını kapının aralığından geçirdi, Başkana bakışlarıyla sordu, kapıyı ardına kadar açtı ve duyurdu:

   -Mahkeme Heyeti!

   İlk bakışta, seyircilerin çoğunun sabahki yerlerini almış olduğu anlaşılıyordu ve pek az yeni yüz vardı. Ara verildiği sırada, salon o derece havalandırılmıştı ki o yüzden çok soğuktu ve Lhomond radyatörlerin kapalı olup olmadığını anlayamadı. Jüri üyelerinin aralarında konuşmaya zamanı oldu, Bayan Falk yanındaki sigorta memuruna sırlarını açıyor görünüyordu.

    -İlk tanığı içeriye alın.

   Lucienne Girard yerini almıştı, bakışları karşılaştı. Geçmiş yıllara rağmen kendisini tanımamasına imkân yoktu. Yine de yüreği oynamadı; dışa yansıttığı hiç bir şey yoktu, daha önce karşılaştıklarını yansıtan hiçbir şey. Kadın ona duygusuz bir şekilde bakıyordu, az önce iki hâkim yardımcısına baktığı gibi. Lhomond, onun bu haliyle, kimi ortamlarda, yasalardan daha çok kılı kırk yararcasına uyulan yazılı olmayan bazı kuralların erdemliliği içinde hareket ettiğini sezdi.

   Onunla Lambert’in birbirlerini tanıyıp tanımadıklarını düşündü, cevap üzerinde kararsız kaldı. Saldırgan kabalığının içinde, Lambert güzel bir erkekti. Her ikisi de az çok aynı dünyanın insanlarıydı ve her ikisi de toplumdan uzak yaşıyorlardı. Daha önce karşılaşmış olsalardı,  yarın konuşulacak olan Hélène Hardoin diye biri olmayacağı, ama Lucienne Girard olacağı sonucuna vardı. Hatta olayların başka türlü geçeceğine inandı ve sarmal merdivenin aşağısında küçük satıcı kızın kendisine şöyle bir baktığı anısıyla, aklına gelen bir görünümü gülümseyerek başından kovdu:

   -Bayan Lucienne meşgul.

   Düş kurmasına gerek yoktu. Yerine getirilmesi saptanmış bir görevle gerçek, sağlam bir âlemde bulunuyordu ve soruşturmada ilk tanığın ifadesini içeren raporun bir pasajını işaretlemeye kullandığı kurşun kalemi eline aldı.

   Her birinin ne diyeceğini önceden biliyordu, çünkü aylarca, Cadoux’nun onlara sorduğu soruların cevapları gözünün önünde duruyordu.

   -Soyadınız, adınız, yaşınız ve unvanınız.

   -Julien Mabille, otuz dört yaşında, garda şef yardımcısı, Saules sokağı, 41 numara.

    Gelecekteki sağlıklı görünümünü tahmin ettiren yuvarlak omuzlarıyla orta boyluydu, küçük bıyığı, yaşlanmak şöyle dursun onu gençleştiriyordu. Kendini üniformalı olarak ortaya çıkarmamıştı ve takım elbisesi ona gitmemişti.

   -Gerçeği, bütün gerçeği, sadece gerçeği söyleyeceğinize yemin eder misiniz? Sağ elinizi kaldırın.

   -Yemin ederim!

   -Şimdi jüriye geçen Mart’ın 20 sinde olan olaylar hakkında bildiklerinizi söyler misiniz?

   Mabille ifadesini ezberlemişti, unuttuğu bir kelimeyi hatırlamak için gözlerini bazen tavana kaldırarak ezbere söylüyordu.

   -O sabah, saat altıda Petite Vitesse’deki işime başlamalıydım, altıya yirmi kala evimden çıktım. Chemin-de-Fer sokağının en yukarısındaki Saules sokağında küçük bir evde oturuyorum, sözün kısası, çoğunlukla işime, demir yolunu izleyerek giderim.

   Gözlerini ilk defa kaldırdı, bir sonraki diziyi buldu.

   -Kışın, bir elektrik feneri taşırım, ama Martta, o saatte hava aydınlık olur, Pot-de-Fer sokağının hizasına gelince yokuşlu yolun yamacında bir şey fark ettim.

   Lhomond’un göz attığı dosyada, sorgu hâkimi sormak için tanığın sözünü kesmişti:

   -Pot- de- Fer sokağı, yanılmıyorsam, Chemin- de- Fer sokağına diktir. Bu iki yola göre Haute sokağı nerede bulunuyor?

   Lambert’ler Haute sokağında oturuyorlardı. Mahalle şehrin en eskisiydi, bazı evlerin üç yüz yıldır ayakta kaldığı dar ve çıkmaz sokaklar içeriyordu. Çok eski zamanlardan beri, belediye “îlot insalubre=sağlıksız ada” denilen birini kökünden kazımayı tasarlıyordu, ama şu ana kadar ödenecek para onaylanmamıştı.

   Sorgu hâkiminin sorusuna, Mabille cevap verdi:

   -Haute sokağı, Pot-de-Fer sokağının tam altında bulunan Chemin-de-Fer sokağına kavuşur. İkisi arasında aşağı yukarı yüz metre vardır.

    Mahkemede, yararsız olduğunu düşündüğü bu açıklamaları es geçiyordu. Bununla beraber bahse girilir ki bazı jüri üyeleri, örneğin Bayan Falk, bu mahallede asla yollarını şaşırmamışlardı.

   - Adımlarımı hızlandırdım, diye devam etti tanık, zira bir insan vücudu şekli gördüğümü hissetim ve birkaç metre yaklaşınca, trenin geçerken başını ezdiği bir kadın olduğunu gördüm.

   Salonda iç çekmeler işitildi ve bazı yüzler soldu, ön sıralardan bir adam dışarıya çıkma gereği duydu.

   -Baş, daha doğrusu baştan arda kalan kısım, rayların arasında yerde, vücuttan on metre kadar uzakta, demir yolundan belli bir mesafede kırılmış taşların üzerine fırlatılmıştı. Gara doğru koşmaya başladım, oradan hemen polis karakoluna telefon ettim.

   Soruşturma tutanağında yer alan bir ayrıntıyı yine unutuyordu.

   Orada şu okunuyordu:

   Soru. -Daha önce kurbanın kimliği hakkında fikriniz var mıydı?

   Cevap.-Onu ilk bakışta yeşil mantosu ve kırmızı elbisesinden tanıdım.

   Q.  –O halde Mariette Lambert olduğunu biliyordunuz?

   R.  –Sadece ismini biliyordum, mahallede sık sık karşılaştığımız ve ondan bahsedildiğini duyduğum için.

   Bu pasajı unuttuysa da, aniden bir ayrıntıyı hatırladı, onu anlatmak için acele etti.

   -Vücudu bulduğum an, bir ayağının çıplak olduğunu fark ettim. Garın şefi, haber almış, beni 409 kilometreye dönmem, orada sorulara cevap vermem için polisi beklemekle görevlendirdi. Oraya komiserle hemen hemen aynı zamanda geldim, yanında kâtibi ve üniformalı iki polis memuru vardı. Tanımadığım bir doktor az sonra arabadan çıktı, sonra Savcılar kurulundan biri ve Adlî Polisten fotoğraf çeken insanlar çıktılar.

   “Bana belli sayıda soru sordular, onlara elimden geldiğince, bildiğim cevabı verdim.

   Bu ifade hoşuna gitmeliydi, zira onu özel bir tarzda söyledi, ortaya çıkaracağı etkiyi değerlendirmek için Başkana kısaca baktı.

   -Sadece iki tren gece yukarı doğru çıkar. Önce 23.53 de Paris ekspresi, sonra 1.14 de balıkçı treni. Bazen başka yük trenleri de var, ama o gece, bu, sorun olmadı, onu kontrol ettim.

Lhomond ard arda jüri üyelerine baktı, Bayan Falk’un bir soru soracağı izlenimi edindi, ama söz vermek istediğinde o, başıyla “hayır” işareti yaptı.

   -Tanık çekilebilir. Girdirin…

   Jouve, savunma sırasında, ayağa kalkmıştı.

   -Bir soru mu var, sayın avukat Jouve ?

   -Tanığa daha önce kurbanla hangi koşullarda karşılaştıklarını sormanızı isteyecektim.

   -Soruyu işittiniz mi Bay Mabille? Anladığıma göre, Savunma Mariette Lambert’le nerede ve ne zaman karşılaştığınızı öğrenmeyi arzu ediyor.

   -Sokakta. Oturduğu mahalle benimkine yakın. Onun sık sık barlara girdiğini ya da barlardan çıktığını görürdüm.

   -Adamalarla birlikte mi?

   -Hemen hemen birlikte, evet.

   -Sayın avukat Jouve, sorduğunuz bu muydu?

   -Tanığın onu sarhoş gördüğü olmuş mu?

   -Bay Mabille, cevap verebilirsiniz.

   -En az bir defa. İçeri girmeleri istenmediği için bir kafenin kapısını zorlamaya çalışan son derece kızgın üç tayfayla beraberdi. Sanırım polis müdahale etmeye mecbur kaldı.

    Avukat, görünür derecede memnun, bir hususu işaret eden savunucunun klasik tavrı içinde yeniden yerine oturmuştu. Lhomond başkalarını da görmüştü- barodaki avukat beyler de dâhil- bugün kendine, sebepsiz yere, gülünç görünen aynı komediyi oynuyorlardı, önemli bir havaya girmeye çaba sarf eden genç Jouve’a acıdı.

   Lambert’e gelince, dinliyor görünmüyordu. Çenesi yumruklarının üstünde, özellikle kimseye bakışlarını dikmeden salonu seyrediyor ve geçenlerle hiç ilgilenmiyormuş görünüyordu.

   - Soyadınız, adınız, yaşınız ve unvanınız.

   -Martin Reversé, kırk sekiz yaşındayım, Boule d’Or mahallesinde polis komiseriyim.

   Elini kaldırdı, yeminini yaptı, kendinin düzenlediğini raporu okuduğu aynı tonda profesyonel olarak tanıklık etti.

   -Geçtiğimiz 20 Mart günü, sabah saat altıyı on geçe, polis şefi Dorval bana telefonla Pot-de-Fer sokağı hizasında demiryolu üzerinde bir kadın cesedinin bulunduğunu haber verdi. Olay yerine polis şefini adli doktoru ve Savcılar Kurulunu haberdar etme göreviyle görevlendirdikten sonra, kâtibimle ve iki polis memuruyla birlikte olay yerine gittim. 409 kilometrede, şef yardımcısı Mabille’i buldum, az önce gelmişti ve şöyle yaptım…

   Lhomond artık dinlemiyordu. İki, üç defa kulağına gelen sözlerin hepsini birleştirmek için gayret sarf etti, ama sözler, hemen birden bire, sadece monoton bir uğultu şeklini aldı. Acaba, dosyasını çok mu iyi biliyordu? Komiseri de tanıyordu, o, yedi yıl önce, Lucienne Girard’a iyi huy sertifikası vermişti. Politikayla uğraşıyordu, bilhassa belediye politikasıyla ve istediği adaya dört yüz, beş yüz oyu taşıyacağı iddia ediliyordu.

   Massif, rahat bir şekilde giyinmişti, güvenle konuşuyordu ve yakasındaki iliği kırmızı bir kurdele kapatıyordu, Devletin onu üstün görevli saydığını kanıtlıyordu.

   Aklına, Carmes sokağındaki eldivenci dükkânına girmek mi gelmişti? Önemli değildi. Düşüncesinin bu eğim üzerinde kaydığı her defasında, Lhomond onu mevcut realitelere götürmeye çabalıyordu. Bu takıntıdan utanıyordu, onu yükselen ateşine bağlıyordu, ateşinin çıkmadığına emin olmak için, bazen dilini dudaklarının üzerinden geçiriyordu.

   -Saat 7.50 da, tutanak kanıtlandığı ve araştırma Adli Polise bırakıldığı için geriye kalanlar morga kaldırıldı.

   Jürinin arkasındaki radyatör, tıslamasını duyurmaya tekrar başladı. Jouve yeniden ayağa kalktı ve Başkan ona konuşma izni vermek için başını salladı.

   -Kurul tanığa, Mariette Lambert adlı kişinin polis karakolunda tutanağa geçip geçmediğini soracak mı?

   Bu cevabı da Lhomond soruşturmadan biliyordu, ama yine de sorusunu tekrarladı.

   -Geçen yıl 14 Eylül günü bir tek tutanak var, sarhoşluk ve umuma ait yol üzerinde gece gürültü çıkarmak.

   -Üç tayfayla birlikte mi?

   -Üç tayfayla birlikte. Üçü de karakolda yattı.  

   -Başka yok mu Avukat Bey?

   Bu beriki yeniden yerine otururken:

   -Bir sonraki tanığı içeri alın.

   Bu, sonu gelmez sigaralarla bıyığı kırmızılaşmış adli tabip, doktor Lazarre’dı, en çok ölüme, ölülere değgin ve en iğrenç ayrıntıları toplamaktan kötü bir zevk alıyor gibiydi.

   -2o Mart, sabah saat altı buçukta, Boule d’Or polis komiserliğinden bir telefon beni uyardı…

   Gece olmağa başlamıştı, elektrik lambalarının karpuzlarının üst tarafında şimdi bir gölge kuşağı uzanıyordu. Pencereler, griden, sonra koyu griden, siyaha dönüyor, yoğunlaşmış buhar zerrecikleri camlar boyunca yuvarlanıyordu.

   Üç yüz kişi kımıldamadan, konuşmadan, gözlerini aynı noktaya dikmiş duruyordu, biri ayaklarını oynatsa ya da öksürse, gürültü etkisi yapıyordu.

   Lhomond çocukken, kilisede, bilhassa Noel döneminde, kendini dünyanın dışına, hayatın dışına taşınmış sanırdı ve bu onun yüreğini o derece daraltırdı ki bağırmamak için kendini tutması gerekirdi, dışarıda şehrin ışıkları, tramvayların alışılmış gürültüsü, yoldan gelip geçenlerin sesleri ve gazete satıcılarının bağırtıları ise onun kendini gelip rahatlamasıydı.

   Dikkatle, aynı uyuşukluğa maruz kalan Lambert’e bakıyordu. Boş bakışlarla neyi düşünüyor olabilirdi. Hâkim Delanne ve arada bir karısına işaret eden kurul üyesi Frissart neyi düşünüyorlardı?

   Sabahtan beri bir adamı yargılamak için hepsi bir araya gelmişlerdi ve Lhomond’un Başkan olarak hiçbir şeyi değiştiremediği değişmez bir yargılama usulünü izliyor gibiydiler.

   Aylardan beri, 20 Marttan bu yana, polis komiserinin demir yolu üzerinde göründüğü belli bir zamandan beri, adalet makinası hareket halindeydi. Yumuşak huylu, kılı kırk yaran bir adam olan Honoré Cadoux düzinelerle tanığı sorguya çekmişti, onlardan ancak ifadesi temel teşkil edenleri oturum için saklamıştı. On defa, yirmi defa, Lambert’e, avukatının huzurunda, aynı soruları sormuştu. İstinabeler Fransa’nın dört bir yanına gönderilmişti, Paris’e, Marsilya’ya, Lyon’a.

    İçlerinde Delanne’ın ve İstinaf Mahkemesi Başkanı Henri Montoire’ın da bulunduğu dört hâkim, bütün ayrıntıları, sorgu hâkimi tarafından sabırla toplanmış bütün suç kanıtlarını içinde bulunduran lüzumu muhakeme kararını, yaklaşık bir hafta boyunca incelemişlerdi.

   Lhomond son bir defa dosyayı didik didik etmiş, bir hafta önce, Lambert’i çalışma odasının sessizliği içerisinde, Jouve’un ve zabıt kâtibinin önünde karşısına çıkartmış, fikir edinmek için çaba harcamıştı.

   Mariette Lambert’in bir azası kesilmiş kadavrasının, tan ağarırken, demir yolunun şevinde bulunmasından bu yana yaklaşık dokuz ay geçmişti. Nihayet birkaç saat içinde, az çok rasgele seçilmiş altı adamla gülünç siyah şapkalı bir kadın, sadece Dieudonné Lambert’in karısını isteyerek mi öldürdüğüne değil, aynı zamanda cinayetin önceden mi tasarlandığına karar verecekti; bu durumda ölüm cezası verilebilirdi.

   Adli hekim, jüriye bir şahsın ölümünün yaklaşık olarak meydana geldiği saati ortaya çıkaracak ipuçlarını açıklamak için zorlanıyor ve Mariette Lambert’in akşam saat dokuzla on bir arasında öldürülmüş olacağı sonucuna varıyordu.

   Bu, profesör Lamoureux ve doktor Bénis gibi iki uzman tarafından yeniden tartışılacak önemli noktalardan biriydi. İkisinden biri, vücudun maruz kaldığı ısının çok düşük olduğunu hesaba katarak, cinayetin gece yarısından sonra işlenmesinin mümkün olacağını ileri sürüyordu – meteoroloji bürosu da kırağı olacağını resmen onaylamıştı –yani olay Paris hızlı treninin geçişinden sonra olmuştu, eğer bu tez kabul edilirse, daha sonra gelecek bazı tanıklıklar da, geçerliliğini yitirecekti.

   Mariette Lambert demiryolu üzerinde ölmemişti. Her ne olursa olsun, ölümü tren tekerleriyle meydana gelmemişti, zira tekerler başını kazara kestiği sırada, belli bir zamandan beri hayatta değildi, doktor Lazarre böyle açıklıyordu.

   Lazarre samimiydi. Tahmin edilebilirdi ki tanıklık yapmaya gelecek herkes öyleydi. Ve şüphesiz yedi jüri üyesi doğru bir fikir edinmek için çaba göstereceklerdi.

   Ama Lambert hakkında ne biliyorlardı, Mariette hakkında ne biliyorlardı? Boule d’Or mahallesinde bu çiftler gibi yaşayan binlerce insan, kurbanla yakın ilişkisi olan, bilinen ya da bilinmeyen bütün insanlar hakkında ne biliyorlardı?

   Delanne bir kelimeyle kesip attı:

   -Edepsiz!

   Frissart, önceki gece yarısı, Lhomond’un Armando’dan apar topar çıktığını gördüğü için oraya yıllardan beri sıkça gittiği kanısına varmıştı.

   Adliyede ve şehrin başka yerlerinde, pek çok insan yüzlerinde üzgün ifadeyle birbirlerine fısıldıyorlardı:

   -Lhomond kendini içkiye vermiş.

   Dürüst Landis bile! Çünkü o sabah, nefesi alkol kokuyordu!

   İnsan aperatif alabilir. Yemekten sonra bir kadeh içmeye insanın hakkı vardır. Ama sabahın dokuzunda ancak bir ayyaş alkol tıkınır.

   -Karısının yıllarca ona yaşattığı yaşantıyla…

   İlaç olayını bilselerdi ne derlerdi? Ya Laurence, farz edelim, bugün öğleden sonra ölse ne olacaktı, oysa kendi, şimdi, Adliye Sarayındaydı?

   Chouard, geçmişte, Lhomond’un kendisine reçetedeki çok kuvvetli bir dozun striknin içermesi sebebiyle tehlikeli olup olamayacağını sorduğunu anımsamayacak mıydı?

   Chouard yaklaşık olarak şöyle cevap vermişti:

   -Karınızın onu fazla almaya yönlendirileceğini sanmıyorum.

Başka bir deyişle, doktor, isteyerek kendi ölümüne sebep olacak olanın kadın olmayacağına inanıyordu.

    Yine de İntihar etmek için ya da dikkatsizlikle çok kuvvetli bir doz alsa ve ölse, iç organlarında striknine rastlanılır, doktor Lazarre’ın ifadesinde olduğu gibi…

   Chouard onu söylemişti: intihar etmesi için bir tehlike yok. Chouard samimidir de. Dürüst adamdır. Bir karısı, çocukları, torunları var, evleri şehrin en güzeli.

   Eczacı Fontane daha az dürüst değildi. Lhomond’un iki gün önce yenilenmiş olan bir reçeteyi, gecenin ortasında tekrar yeniletmek için onu uyandırdığını unutmak mümkün mü?

   Bu onu şaşırtmıştı. Onun dikkatini çekmişti. Lhomond ona şöyle cevap verdi:

   -Şişeyi düşürdüm, o da kırıldı.

Beş yılda, ilk defa başına gelmedi!

   Bu olay meydana geldiğinde Léopoldine nerede duruyordu, Anna nerede duruyordu? Onu hatırlamıyor. Onlara dikkat etmemişti. İkisinden birinin en azından sesin gürültüsünü işitmemesi imkânsızdı. Sinirlenmişti, o akşam sabrını yitirdi. Tartıştıklarına onlar tanıklık edebilirlerdi.

   Sabah, kahvaltısını henüz yapmıştı, hizmetçi kadından bir kadeh istemek için zili çalmak yerine, ofise kendi gitti. Sabahın saat dokuz buçuğunda, alkol aldı, tek başına, bir köşede, cesaret bulmak isteyen biri gibi bir dikişte kadehi boşalttı.

   Landis nefesinin kokusunu almıştı. Ötekiler de almış olmalılardı.

   Jüri üyeleri ondan ne çıkarabilirlerdi?

   Sabah oturumu sırasında, Lambert’e sordu:

   -Bir metresinizin olduğu doğru mu?

   Şimdi, sanığın bakışının üzerinde bıraktığı etkiyi anladığını düşünüyordu. Başkanın anlayışsızlığından şikâyet etmiyordu, ama kendine aşağılık bir darbe indirmesine çok kızmıştı.

   Lhomond daha fazla ısrar etmedi, Hélène Hardoin özel yaşamları üzerine soru sorulacaklar listesinde yer alıyordu. Hemen karşısına çıkmayacak, çünkü onunla dinlenecek başka tanıklar var ama sırası gelecek.

   Lhomond’un çalışma odasına geçmişte yaptığı ziyaretten bahsetmesi için, hakkında karar vermeden önce, Lucienne Girard hâkim karşısına çıkartılacak mıydı?

   Ya saçlarıyla kirpikleri yarı beyaz, elbisesinin altından bir şey giymemiş olan, ismini unuttuğu satıcı kız?

   Konuyu geçmişte daha uzaklara götürmeye ihtiyacı yoktu. Pekâlâ Germaine Stevard’ın yaşantısını ortaya koyacak biri olacaktı. Çünkü Başsavcı, bizzat kendisi, çok iyi niyetle adresini ona vermişti, zira konferanslarını ve tarihi çalışmalarını daktilo etmesi için ona veriyordu.

   Kısacası, Justin Larminat çağrılmayacak mıydı? O artık şehirde oturmuyor, ama oraya her yıl ailesiyle birlikte eşinin ailesini görmeye geliyordu.

   Beş yaş büyüktü. Yine de olup biten her şeyin ilk sebebiydi.

   Frissard fısıldamak için, bir elini ağzına tutup eğildi:

   -Konuşmaktan hoşlanıyor.

   Doğruydu. Doktor Lazarre ifadesini uzatıyor, süslü cümlelerle onu güzelleştiriyordu. Şaşırtıcı olan, dinleyicilerde soğuk bir gülümsemeye sebep olan iç karartıcı şakalarından birini oraya sokmamış olmasıydı.

   Gölge, yukarda, daima daha da yoğunlaşıyor ve salonun aydınlık kısmının üstüne çöküyor, azar azar onu sıkıştırıyor gibiydi. Dieudonné Lambert, zaman öldürmek için, aşağı yukarı kendisiyle aynı yaşta olan ve ona birazcık benzeyen muhafızlardan birinin üzerine eğilmiş, yarı sesle bir sorun anlatıyordu, muhafız ise ondan sıkılmış, kendine kuralı hatırlatır korkusuyla Başkanı gözetliyordu.

   Birden sessizlik oldu. Adli hekim susmuştu, sırayla jüri üyelerine, Mahkeme Heyetine, Savcılığa, Savunmaya, kendine soru sormalarını ister gibi bakıyordu.

   Kimse kımıldamadı, o esnada, yüzler Louvre’daki belirsiz ışık halesiyle eski tablolardaki kişilerde görülen aynı üzüntü ifadesiyle donmuştu.

   Kâbusundan kurtulmak ister gibi, Lhomond sert bir tokmak darbesi indirdi, mırıldanarak başlığını giydi:

   -Oturum on dakika ertelenmiştir.

   Neden sonra, bütün salon gerginlikten kurtulmak için ayağa kalkarken, Heyet çekildi.

 

                                       

 

                                         4

 

                          Sokaktaki ayakkabı

 

 

 

   Eğik tuttuğu başını çevirmeden Armemieux belirtti:

   -Keyifli görünmüyorsunuz.

   Bir sigar yakmıştı. Yüksek görevli memurlara ayrılmış olan lavabolarda dört beş kişiydiler, Lhomond ile Başsavcı ayakta, yüzleri duvara dönük yan yana bulunuyorlardı, aralarında dar bir mesafe vardı. İkisi de, su dökmek için, giysilerini yukarı kaldırmışlardı.

   Lhomond çocukken ilk defa babasının cübbesini bu şekilde kaldırdığını gördüğünde gülmekten katılmıştı. Olay aynı lavaboda geçiyordu, daha sonra modernize edilmemişti, seramik karoları sararmayı ve çatlak çatlak olmayı sürdürüyordu.

   Armemieux dostça bir tonda konuşmaya başlamıştı. Lhomond ona grip olduğu ve bunun yayılmaya devam eden dedikodulara belki bir son vereceği şeklinde cevap veriyor olmalıydı. Her zaman olduğu gibi, meydan okuyarak yapmadı, çünkü bu sızlanmakla yetinilen basit bir çözüm yoluydu.

   -Bir nezle…

   Arkalarında, diğerleri bir sigara içerek sıralarını bekliyordu, tiyatroda perde araları hissedilen bir koku hâkimdi.

   -Ümidederim yarın akşam bitiririz, diye Armemieux devam etti. Çarşamba günü Angoulème’de bir konferansım var.

   Merak edilen şey şu ki Başsavcıyla beraber olduğunda Lhomond’un haklı olarak babasını düşündüğüydü, zira bu iki adam kendilerini ayıran kuşak farkına rağmen birbirine benziyordu, aynı devre ait oldukları düşünülebilirdi.

   Savcı kırk yaşlarına doğru, erkenden dul kalmıştı, Lhomond’un babası gibi, ne biri, ne öteki tekrar evlenmeyi düşünmemişlerdi. Güzel bir gün, Armemieux, aylaklıktan ya da gönül avcılığı merakından olacak XIX ncu yüzyılın ortasında ünlü bir avukat olan oğul Berryer üzerine bir monografi yazmıştı. Çünkü Berryer’nin herkesin ilgisini çeken davaları, İkinci İmparatorluk zamanında olmuştu. Armemieux bu devri incelemeye yönelmiş ve öyle büyük bir zevkle işe gömülmüştü ki ona kendi yaşadığı devirden daha tanıdık gelmişti. Kraliçe Charlotte, Drouyn de Lhuys, Mme d’Agoult, Morny dükü, uzmanlaşmış tarihçilerden daha silik yüzlerce kişi, onun için tanınmaya değer tek şeydi, çağdaşları kadar canlı varlıklardı.

   Alain Lhomond, o kadar uzak geçmişe sığınmadan, yine de hayatının son yirmi ya da otuz yılını zamanın dışında geçirmişti.

   Yüksek görevli memur olarak, hiçbir tutku beslemiyordu ve sulh hâkimliğinden başka bir mevkii asla kabul etmemişti. Emlak gelirlerine sahip olunduğu bir devirde, bölgede onlarca çiftliğin sahibi bir ailede doğmuştu, Adliyeye aylak kalmamak için girmiş, ama gerçek ilgi alanı Suffren meydanındaki Cercle de l’Harmonie’ydi, 1880 yılında kurulmuştu, kendisi onun son üyelerinden biriydi.

   Dernek artık yoktu. Xavier Lhomond bununla beraber onu en azından dışardan tanımıştı. Sütunlu beyaz cephesi Hôtel de Ville’in karşısında varlığını sürdürüyordu, içerisi sinema salonuna dönüştürülmüştü.

   Eskiden, ne zaman, ikindi sonrası, Suffren meydanının sol kaldırımından geçilse, kristal avizeleri, kırmızı ve altın sarısı duvar kaplamalarını ve yüksek yakalı giysilerin içinde boynu omuzlarına gömülmüş, çok ince pilili gömlek giyinen gözde ihtiyarların portrelerini görmek için yüksekteki pencerelere bir göz atmak istem dışıydı.

   Taht gibi işlenmiş koltuklardaki diğer yaşlılar, yaşayan bu berikiler, kendilerinden öncekilerin portrelerinden daha fazla kımıldamasalar bile, saatlerini gazete okumak ya da iskambil oynamakla geçiriyorlardı, uşaklar vücutlarına yapışan dar pantolonlarıyla etraflarında sessizce kayar gibi gidiyorlardı.

   Sully caddesindeki evde, yine Alain Lhomond’un geniş siyah ipek kurdeleli, monokl takmış otuz yaşında bir portresi vardı.

   Onun için, Lambert davası basit olacaktı ve sanığın düşünebileceği şeyi kendi kendine sorma fikri aklının ucundan bile asla geçmeyecekti.

   Dünya hakkında gerçekten siyah, beyaz kolaycı bir fikre mi sahipti ya da sadece bu bir duruş muydu? Lhomond bunu bilmiyordu zira babası kimseye özel duygularından asla bahsetmemişti, ille de oğluna. Bu ağzı sıkılık dünya adamı olma anlayışının bir parçasıydı.

   O, tanımadığı ve de tiksindiği ya da tiksinir gibi olduğu bir çevrede on yıl kadar önce ölmüştü. Değerinin az olmasından dolayı, biri hariç, çiftlikleri birbiri ardından satılmıştı ve sonunda, önemsiz bir hâkim pansiyonunda yaşamıştı. Harmonie’nin yıkıldığı güne kadar, Suffren meydanında kristal avizelerin altında üniformaları derinine kadar eskimiş kendi yaşındaki uşakların özenli davranışlarıyla kuşatılmış olarak, orada öğleden sonralarını ve akşamları az geçirmemişti.

   Oğlu, o da, kendine bir dünya yaratarak, orada koruyucu bir çevredeymiş gibi büzülerek ölmemiş miydi? Ansızın böyle olması Lhomond’u korkutuyordu. Yaşamının belli bir evresinde, kişisel, kaygılarından sıyrılarak kendini bir çevreye kapatmakla hayattan kaçması, insanın kaderi mi diye kendi kendine soruyordu.

   Eğer öyleyse, diğerlerini anlamak için geriye hangi olasılık kalıyordu? Dieudonné Lambert’in bir dünyası olmadığını düşünmenin artık hiçbir mantığı yoktu, Mariette ‘in ve bütün diğerlerinin de- bir zamanlar Cercle de l’Harmonie’nin olduğu gibi- erişilmesi imkânsız bir dünya.

   O, bunun tecrübesini Germaine Stévenard ile üç yıl önce yapmıştı. O zamana kadar, aşağı yukarı her ay, Paris’e gittiğinde, Etoile semtinde, kibar hoş bir ortamda, gönül alıcı genç bir kadınla karşılaşacağından emin olduğu bir adrese gitmek ona yetmişti.

   Eldivenci dükkânı olayı dışında, kendi şehrinde görev ve sorumluluk bildiği görüşünden dolayı ne ikiyüzlülük, ne de dedikodu korkusuyla benzer hiçbir şey asla başına gelmemişti. Aynı sebepten, kendi dünyasında en ufak maceraya asla izin vermemişti.

   “ Suçluluk kavramının Gelişmesi üzerine” başlıklı denemeyi yazmaya onu ne sürüklemişti? Muhakkak Armemieux ile yaptıkları bir konuşma. Bir gün içtihatta değişmeler ve cinai davalarda ruh hekimlerinin gittikçe artan önemini tartışmışlardı. Lhomond çok konuşmuştu, gidecekleri sırada Armemieux ona şöyle demişti:

   -Bunu kâğıda geçmelisiniz. Eminim Revue de Paris makalenizi yayınlamaktan çok memnun olacak.

   Bizzat kendisi düzenli olarak dergide yazanlardandı. Çok daha sonra, Laurence’ın zilini beklemek için odasına geçtiği uzun akşam vakitleri, makalesi için kaynak toplamaya başlamıştı, bir defasında, yazdıkları bittikten sonra, onu Savcıya okumuştu.

   -Daktilo ettirip bana bırakın.

   Lhomond bu çalışmayı Adliyenin bir memuruna yaptırmak yönünde çok vesveseliydi.

   -Bir daktilocu bayan tanıyor musunuz?

   -Benim tarafımdan, Neuve sokağı, 18 numarada oturan Bayan Stévenard’a gidin. Özenli bir kişi ve hayatını kazanmaya muhtaç.

   -Bir öğleden sonra, Adliyeden ayrılarak gösterilen adrese gitti. Sessiz bir binanın ikinci katında, kırk yaşlarına tam olarak girmemiş bir kadın tarafından karşılandı. Lucienne Girard gibi esmerdi, az çok aynı şişmanlıkta, kavisleri aynı yumuşaklıkta, teni aynı hoş görünümdeydi. Daire, küçük, zevkle düzenlenmiş, bir manastır odası kadar temiz ve yalındı.

   -Oturun, Hâkim Bey, Başsavcı Beyin duyurduğuna göre bana emanet edeceğiniz bir çalışmanız varmış.

   Bu defa orada sadece birkaç dakika kalmıştı, sonraki haftalarda birçok defa oraya döndü, zira daktilo edilmiş satırların arasına hemen hemen çalışmasının tümünü yeniden yazmak için oraya gitmişti.

   Kadın on yıl boyunca, uzun zaman sanatoryumda kalıp sonra tüberkülozdan ölen, belediyede bir büro şefiyle evlenmişti ve büroya girmenin getireceklerinden ürkmüş, evinde çalışmayı seçmişti.

   Lhomond onu görmeye gitmeye alışmıştı. Âşık olmaksızın, onunla kendini tam bir güven içinde hissediyordu, sessizliğini, özgüvenden ileri gelmeyen sakinliğini seviyordu, zira onun utangaç olduğunu keşfetmişti.

   Bir gün çıkacağı sırada, kolundan yakalaması için tam bir kış gerekmişti. Kadın karşı koymamış, sert davranmamıştı – adam bunu da biliyordu - ama çalışma odası olarak kullandığı salonda onunla senli benli olmak yerine, kadın onu alıp odasına götürmüş ve elektriği söndürmüştü. 

   Oturumda, Lambert’le Hélène Hardoin arasında az önce zihninde canlandırdığı ilişki yönünden onun metresi olduğu söylenebilirdi. Diyebilirlerdi. Belki bazıları daha şimdiden onu fısıldıyorlardı?    

   Oysa her birinin odada geçen kısa görüşmeler dışında, aralarında hiçbir bağlantı yoktu. Kadın ona hep Hâkim Bey diyor, o da ona Hanımefendi demeğe devam ediyordu. Salona dönüşte, artık kucaklaşmıyorlar, az önce geçen şeye hiç gönderme yapmıyorlar ve kadın sakin bir tonda, saygılı bir şekilde:

   -Yirmi sayfayı Cuma günü alırsınız, diyordu.

   Niçin Cuma günü? Öyle rasgelmişti. Oraya her Cuma gidiyordu. Bu hayatının alışılmışı olmuştu. Her defa, ona yapılacak iş götürüyordu,  onun sayesinde, suçluluk kavramı üzerine çalışması belki asla gün ışığına çıkamamış önemli bir eser olacaktı.

   Armemieux ona kopyaları götürdüğünde, her şey aynı mı oluyordu? Onun gibi, belli bir günde, yatak odasının kapısını aşan başkaları da mı vardı? Olabilirdi. Bunu düşünmek hoşuna gitmiyordu, ama kıskançlıktan acı çekiyor denemezdi.

   Birçok gün, eldivenci dükkânı olayından sonra, Lucienne Girard’ın, şantaj yapmak için durumdan faydalanıp faydalanmayacağını Lhomond, kendi kendine soruyordu. Durum, Bayan Stévenard için de aynıydı, başlangıçta, Lhomond iyice rahatlamış değildi.

   Eğer Delanne on yedi yaşında bir çocuk tarafından skandalla tehdit edilmiş olsa ne yapacaktı? Delanne ‘ın serveti yoktu, mütevazı bir aileye mensuptu ve işgal ettiği durumu zor elde etmişti.  Bohem görünüşüne rağmen, birinci dereceden bir hâkim olarak dikkate alınıyordu ve mesleğini İstinaf Mahkemesinin başında bitirme şansı vardı.  

   Nasıl tepki gösterecekti, eğer bugün yarın, bütün bu şeyler yeniden tartışma konusu olsa ve hayatının kalan kısmını sadece, kendini feda eden bir gencin ifadesine kalsa ne yapacaktı?

   Lhomond’un Kurul Salonuna dönmesine hayli zaman olmuştu, konuşmalar alçak sesle birbirini kovalıyordu ve bir duman tabakası lambaların üstünde çözülüyordu. Frissart’ın bakışının üzerine dikildiğini gördü, duvar saatine doğru döndü ve aceleyle söyledi:

   -Baylar bir bardak su içiyorum, oturuma hemen başlayacağız.

   Aynı şaşırtıcı olay her uzun davada meydana geliyordu. Yine sabahleyin, Ağır Ceza Salonunda bir araya gelen kişilerin çoğunun birbirleriyle hiç ilişkileri olmamıştı, çoğu için dekor yabancıydı. Şimdi, her biri davanın birçok gün devam edeceğine inanmakta güçlük çekiyordu, zira her birinin alışkanlıklar edinmeğe, yanındakileri tanımağa, birbirlerine alışmağa zamanı olmuştu, sadece sanığın davranışından dolayı değil, aynı zamanda Heyetin ve jürinin davranışıyla da. Lambert’le iki muhafızı arasında bir çeşit yakınlık yerleşmemiş miydi?

   -Heyet!

   Lucienne Girard, hep aynı yerde, yanına oturan yaşlı hanımla konuşuyordu, Lhomond onun bir albayın dul eşi olduğunu biliyor olmalıydı.

   -Bir sonraki tanığı girdirin.

   Eğer Lhomond akşam yemeği saatine doğru ertelemeye ve duruşmayı ertesi güne almaya karar verirse, o gün bu muhtemelen sonuncu olacaktı. Seyyar Müfrezeyi yöneten komiser Belet, soruşturma sorumluluğunun üzerine yüklendiği ve sorgu hâkimi Cadoux ile sıkı ilişki içinde çalışan adamdı.

   Sportmen, zarif görünüşlüydü, kırk yaşındaydı ve çok daha genç görünüyordu, işgal ettiği polis karakolu mevkii için oldukça pek gençti. Sağlam bir üniversite eğitimi veren, yeni okul polisiydi.

    -Gerçeği, bütün gerçeği, sadece gerçeği söyleyeceğinize yemin eder misiniz?

   -Yemin ederim.

   -Jüriye doğru dönün ve ifadenizi verin.

   Delanne kulağına fısıldadı:

   -Polis komiseri gibi görünmüyor!

   Ve eklemekle hata etti:

   -Bahse girerim tenis oyuncusudur.

   Ondan geldiği için, gerçekte, uyarı anlaşılmazdı, Lhomond rahatsız olduğu için, cevap vermedi.

   -Geçen Martın 20 sinde, sabah saat yedide, ben…

   İçlerinden ikisi Adli Kimlik uzmanı üç müfettişle demir yolu üzerine geldiğini mümkün olduğunca özetleyerek anlatıyordu.

   -Açıklamalarımı daha anlaşılır şekle sokmak için, o yerlerin bir planını çıkarttım, Heyetin elinde bulunuyor.

   Lhomond yaşlı Joseph’e bir işaret gönderdi, o da delillerin bulunduğu masada belgeyi aramaya gitti ve Birinci Kurul üyesine teslim etti. Bu beriki inceledi, başını salladı, onu yanındakine geçirdi ve komiser Belet söz almadan önce birkaç dakika geçti:

   -Raylar arasında çizilmiş çapraz işaret kaza kurbanının başının bulunduğu yeri işaret ediyor. Sol ray ile korkuluk arasındaki çift tire vücudu gösteriyor. İki nokta arasında mesafe on üç metredir. Sonunda, sayfanın altındaki daire Chemin-de-Fer sokağının kaldırımı üzerinde bulunan, kurbanın ayakkabılarından birini işaret ediyor.

   Başkana doğru döndü.

   -O yeri tanımayan jüri üyeleri için, belki yararlı olur, kısaca anlatayım mı?

   Lhomond onayladı ve tanık yeniden jürinin karşısına çıktı.

   -Demir yolu aynı isimdeki sokağı boylu boyunca takip eder ve tren binaların aşağı yukarı ikinci katı hizasında geçecek kadar yeterince yükseltilmiştir. Korkulukla çevrili altı metre civarında yüksekliği olan taş bir duvar onu sokaktan ayırır. Duvar diktir. Bununla beraber, belli bir yerde, Haute sokağı ile Pot-de-Fer sokağı arasında, yola kavuşan tek bir merdiven mevcuttur. Merdiven planın üstünde yatay çizgilerle taranarak gösterilmiştir. Böylece anlaşılıyor ki, kurbanın başı üst basamaklardan ancak beş metre mesafede bulunmuştur, bu da vücudun oraya taşınmış olduğunu tahmin ettiriyor.

   Başkanın dikkatini çekmek için Jouve el kol hareketleri yaparak söze başladı:

   -İsterdim ki bana izin verilsin de…

   -Söz şimdi Savunmada.

   Lhomond avukatın itirazını önceden biliyordu. Sanki komiser, ifadesinin başından beri, tecrübeyle biliyordu ki Mariette Lambert yola taşınmış, oraya kendi olanaklarıyla gitmemişti.

   Lambert de, şimdi, yüzü jüriye dönük duran polisin sırtına gözünü ayırmadan bakarak, kendini daha dikkatli gösteriyordu.

   -Ayakkabılardan birinin olmayışı beni şaşırttı, adamlarımdan birini çevrede arama yapması için görevlendirdim. Birkaç dakika sonra yok olan ayakkabı, yolun ya da şevin üzerinde değil, ama Chemin-de-Fer sokağının kaldırımında, taş duvarın eteğinde, Haute sokağının bittiği yerin yakınında bulunmuştu.

   Bir defa daha Başkana doğru döndü.

   -Belki şimdi jüriye söz verme zamanı…?

   Lhomond, Joseph’e emir verdi, o da masanın üstünde siyah vernikli deriden bir kadın ayakkabısını aramaya gitti ve onu Birinci Jürinin önüne koydu. Bayan Falk, çok yüksek topuklu bu ayakkabıya dokunmayan tek üye oldu, ama ayakkabı Lourtie’nin elindeyken, iri gözlü sigorta memuru, onun içindeki yazılı markayı görecek şekilde eğildi.

   -Bu ayakkabı da, maktulün ayağında kalan diğeri gibi, yığılmış toprağın keskin çakıllarının üzerine yürümüş olan Mariette Lambert’den beklenen dikkate değer bir çizik taşımıyordu.

   Jouve söz alamadığı için hep üzülüyordu, Lhomond sordu:

   -Bu konuda bir denemeye girişilmedi mi?

   Bu, dosyada yer alıyordu. Lhomond, kendinden Belet’nin bahsetme kibarlığını göstermemiş olmasından hoşnut değildi.

   -Gerçi yaklaşık olarak kurbanla aynı ağırlıkta olan, hemen hemen benzer ayakkabıyı giyen bir kişiden, merdiven ile yukarıya doğru çıkan demiryolunun rayları arasındaki yolda yürümesini istedik. Sonuç kesin bir kanıya varılmasına yardımcı olmadı, şöyle ki, ayakkabılardan birinin topuğunda sonuçta bir sıyrık bulunuyordu, öteki ise zarar görmemişti.

   Başkanın konu dışına çıkmasına izin vermeyeceği korkusuyla, başka bir itirafta bulundu:

   -Bir demir yolu müfettişi tarafından bana verilen görüşü burada tekrarlamalıyım. Uzmanlığı, demir yolu boyunca meydana gelen kazalar üzerine soruşturma yapmak. Bir tren tarafından çarpılan ya da ezilen bir insan için çarpma gücüyle ayakkabısının çıkması olayı nadir değildir, hatta bağcıklı erkek ayakkabısıyla meydana gelmiş olsa bile. Bana Agen ile Toulouse arasında bir olayı örnek gösterdi, ayakkabı raylardan elli metreden daha uzağa fırlamış.

   Şöyle söylemek ister gibi, Başkanın onamasını bekliyordu:

   “Gördüğünüz gibi tarafsızım!”

   Davanın onu cezbettiği hissediliyordu, Mariette’in ya da Lambert’in kişiliği sebebiyle değil, ama ortaya çıkardığı teknik problemden dolayı.

   -Şu soruyla bitirebilir miyim, ya da kronolojik sırayı takip ederek Haute sokağı denetlemesine geçebilir miyim?  diye sordu.

   -Devam etmeniz daha iyi olur.

   Jüri üyeleri, aksi takdirde, ortadan kalkma tehlikesiyle karşılaşacaklardı. Lhomond Joseph’i çağırdı, ona A ve B fotoğraflarını jüriye vermesi emrini verdi. Biri Mariette’in başının resmiydi, daha doğrusu bulduklarında ondan geriye kalan, öteki ise, bir kolu şevin kenarına uzanmış, ikiye katlanmış olan vücudun resmi.

   -Olay yerinde, ilk incelememizden itibaren ve adli hekim tarafından yapılan incelemenin ardından bazı saptamalar yapıldı. İlk anda, hiçbir ip, sicim, kumaş, deri parçası ya da kaza kurbanını raya bağlayacak, trenin geçişine kadar orada tutacak başka bir cisim dikkatli aramalara rağmen bulunamadı. Ayrıca, ne bacaklar, ne de bilekler orada böyle bir olayda ortaya çıkarılacak izleri taşımıyordu.

   Jüri üyeleri fotoğrafları elden ele geçiriyorlar, soğukkanlılıkla incelemeye çalışıyorlardı, ama bazılarının, özellikle, Lourtie’nin, görünür şekilde midesi bulanmıştı.

   -İkinci bir saptama da vücudun ne ateşli silah yarası, ne ateşsiz silah, bıçak, hançer ya da şiş yarası gibi hiçbir iz taşımamasıdır. Daha sonra yapılan otopsi kaza kurbanının hiç de zehirlenmiş olmadığını ve iç organların toksikolojik incelemesi, ancak sindirilmemiş bazı yiyecekleri ve oldukça önemli miktarda alkolü ortaya çıkardı.

   Sigorta memuru önündeki kâğıda birkaç kelime yazıyordu ve Lhomond bunun hangi yiyeceklerin, belki de hangi alkolün söz konusu olduğunu sormayı hatırlamak için yazdığına yemin edebilirdi.

   -Geriye, başına bir mermi sıkılması ihtimali kalıyordu ki bu ihtimal otopsiyle dışarda kaldı. O halde şimdi önümüzde iki varsayım var. Birincisi, Mariette Lambert herhangi bir mahalde öldürüldü - bu demiryolu üzerinde de olabilir - kafasına bir ya da birkaç bereleyici alet yardımıyla vuruldu, sonra da boynu rayın üzerine gelecek şekilde demiryoluna bırakıldı.

   Lambert ciddi duruyordu, ama sakindi, o da problemin verilerini bulmaya çalışıyor denebilirdi.

   -İkinci varsayım, Mariette Lambert, ileri bir sarhoşluk içindeydi, Genettes mahallesine gitmek için demiryolunu geçmek maksadıyla, öğrendiğime göre, yasak olduğunun bildirilmesine rağmen, çevredeki insanların yapageldiği gibi taş merdiveni kullandı. Bu durumda, ayağı takılabilir, tren geçidine kadar ister düşmesi sebebiyle olsun, ister sarhoşluğu sebebiyle olsun bilinçsiz kalabilirdi. Bu kuram bilirkişilerin fikrince yalanlanmış görünüyor, onlar, demiryolu katarı başını kopardığından belli bir zamandan önce ölmüş olduğunu doğruluyorlar. Oradan şu sonuca varılır…

   Lhomond sert bir şekilde sözünü kesti:

   -Tanık sonuç çıkaramaz.

   -Özür dilerim Başkan Bey. Araştırmamdan bir özet çıkarmam ve yönlendirmemi açıklamam zor, yalnız...

   -Müfettişleriniz fotoğraf çekerken sizin ne yaptığınıza geçin.

   Frissart kaşlarını çatmıştı, zira Lhomond’un, bilhassa oturumda bir tanığa, ille de bu, en iyi şekilde görevini yapmış görünen hükumetin bir temsilcisiyse, sert davrandığı nadirdi. Başkan için, genç Jouve’un minnettar bakışı ile karşılaşması daha rahatsız ediciydi.

   -O yerde bulunan garın şef yardımcısı Julien Mabille, kurbanı, Mariette olarak tanıdığını sandığını, aile adını bilmediğini, ama Haute sokağında oturduğunu söyledi, o sokağa gittim, eşikten süt almak için kapıyı açan bir hanım, Joséphine Brillat, bana hemen Lambertlerin evini gösterdi. Evin kapısını yarı açık buldum ve ittim. Girdiğim andan itibaren, fena bir alkol ve şarap kokusuyla irkildim. Odanın ortasında bir kırmızı şarap şişesi kırılmıştı.

   Lhomond’un alnı ve ensesi ter içindeydi, kendini boynu şişmiş, gözleri yuvasından fırlayacak gibi hissediyordu. Bununla birlikte, söylenen en ufak kelimeler, anlaşılır şekilde zihnine geliyordu, ama çağrıştırdıkları her algı, doğruluğuyla olduğu kadar bozulmasıyla da biraz hayaliydi.

   Memuriyetinin yükümlülüklerini yine de unutmuyordu, karıştırmadan, birçok şeyi aynı anda düşünme yeteneğinin kendinde bulunduğunu hissediyordu. Bu nerdeyse bir oyun olmuştu. Salondaki her yüz antropometrik bir fotoğraftaki gibi farklıydı, ama yine de düşüncesi, sadece plandan ve fotoğraflardan tanıdığı Lambertlerin evindeki tanığı takip ediyordu. Joseph’e seslendi:

   -5 ve 6 numaralı belgeleri jüriye iletin.

   Belet belgelerin iletilmesini bekledi.

   -Plan üzerinde görüldüğü gibi, eski ve harap olan evin, mahalledeki çoğu ev gibi, zemin katta iki, birinci katta iki odası bulunuyor. Ne ambarı ne de tavan arası var. İlk oda, yarım yamalak mobilyasına göre, aynı zamanda yemek salonu ve çok amaçlı odadır. Bir merdiven onu öteki kata doğrudan bağlar. İkinci kat mutfaktır, orada dörtte üçü boş bir rom şişesi, iki de kirli bardak buldum. Ben vardığımda, hava aydınlık olmasına rağmen, tavanda asılı olan elektrik ampulü yanıyordu. Sanığı merdivende yanlamasına uzanmış buldun, başı bükülmüş olan kolunun üzerindeydi, derin uykuda görünüyordu.

   Jouve heyecanlandı, haklıydı. “Görünüyordu” kelimesi fazlaydı.

   -Buruşuk, gri bir takım elbise giymişti. Kravatı bozulmuştu, gömleğinin yakası açıktı. Nefesi ağır bir şekilde alkol kokuyordu. Seslenmelerime cevap vermediği için, omuzundan salladım, sonunda gözlerini açtı. Birden ayağa kalkmadı, zihnini toplaması için bir az zaman geçti.

   Lambert’in dudaklarının üzerinden alaycı bir gülümseme belirdi. Sarhoş olmak, ağzı çiriş gibi uyanmak Belet’nin başına gelmemiş miydi? Durumunun bu kadar inceden inceye anlatılması gerekir miydi?

   Lhomond, gülümsemiyordu, Armando’dan çıkışını izleyen Frissart’ı, eczaneye geldiğinde kravatsız olduğuna dair ifade verebilecek olan Fontane’ı düşünüyordu. Laurence gümüş çıngırağı çaldığında, Lhomond pijamalıydı ve üzerinde sabahlık vardı, aceleyle giyinmiş, hayatında ilk defa kravat takmayı unutmuştu. Ancak döndüğünde farkına varmıştı.

   -Ona soru sormadan önce, bana baştan aşağı baktı, aynasız mı, yani polis memuru mu olduğumu sordu.  

   Salon, tahmin edildiği gibi güldü. Belet bunu  bilerek yapmıştı. Sadece tanıklar değil, aynı zamanda bazı Başkanlar da bu küçük oturum yapıtlarını ararlar.

   -Karısının nerede olduğunu sorduğumda, bana o senin işin değil diye cevap verdi. Sonunda ayağa kalktı, özellikle kırık şişeden gözünü ayırmadığını fark ettim.

   Lambert’in ifadesine güvenilseydi, bu bakışın açıklaması kolay olurdu. Arkadaşı Fred ile Pernod içmişlerdi. Sonra da tek başına bir tür içki olan mark içmişti. En azından bir bara girdiğini hatırlıyordu, hangi bar olduğunu bilmiyordu ve herhangi bir yerde muhtemelen kırmızı şarap içmişti. Hatırlamadığı şey, oradan bir şişe satın aldığı ve onu evine götürdüğüydü. Kadehlerin parlak görüntüsü, şarabın saçılması onu şaşkına çeviriyor, o da akşamın sonunu eski haline getirmeye çalışıyordu.

   Ama bu onun masumiyetini düşündürüyordu, bütün varsayımlar ona karşıydı.

   -Karısını ilgilendiren konuda ısrar ettim, bana merdiveni gösterdi.

   “-Gidin yukarıyı görün, dedi, o pis herif hâlâ yatağında mı, çenesini kırmam için beni çağırın, dedi.

   Bu defa yankılanan gülüşmelerde sinirli bir hal vardı, bilhassa Lambert, yüzünde meydan okuyan bir ifadeyle kalabalığa karşı duruyordu.

   Ona göre iyi olanı söyleme hakkına sahip değil miydi, hatta Gezici Müfreze komiserine? O gece eve sarhoş gelen, doğru ya da yanlış, karılarının bir adamla yattığını sanan, panayırlarda nişan atma oyunundaki gibi salonda yan yana dizilmiş meraklılar değil miydi bunlar?

   Belet onayını almak için Başkana bakıyordu, ama Lhomond’un hemen hemen bıkkın denecek ifadesinde hiçbir özendirici şey yoktu. Bu, komiseri ne söyleyeceğini bilemez duruma düşürdü, o andan itibaren, sözünü kısa kesmeye gayret etti.

   -Arama müzekkeresi yokken o yukarı çıkmaya izin isteyecek ve olumlu bir cevap alarak da…

   Bu yönetim formülüydü. Lambert engellese de Belet yukarı çıkacaktı. Elbette bu davanın özünde hiçbir şeyi değiştirmeyen küçük bir üçkâğıtçılıktı. Önceki davalar sırasında daha kötüsü görülmüştü, Lhomond müdahale etme gereği duymamış, hatta farkında olmamıştı bile. Ateşi bu gün ölçüsüz bir şekilde duygularını artırmış olmalıydı, zira gerçekten öfkeliydi ve değerli, liyakat sahibi bir memurdan hoşlanmıyordu.

   Bu beriki onu hissetmişti. Hâkimin bu tavrının sebebini anlayamıyordu, birçok defa dikkati dağılmış, anlatacağı şeyi unutmuştu.

   -…Sanıkla birlikte yukarı çıktım ve kendimi yatağı bozulmuş bir yatak odasında buldum. Döşemenin üzerinde, ökçesi oldukça aşınmış iki kadın ayakkabısı, biri diğerinden belli bir mesafede, yerdeydi, sanki gelişigüzel atılmıştı. Kirli ve yırtık bir naylon çorap yatağın ayakucundaydı, bir diğeri ise sandalyenin üzerinde.

   “Evde içme suyu yok. Fayans bir küvetin içinde, hâlâ sabunlu bir su vardı, aynanın üzerinde ve tuvalet masasının alt tarafında pudra izleri görülüyordu.

   “Karısının, gecenin bir kısmını, ya da bir önceki günü yatağında mı geçirdiğini kapının yanında ayakta duran sanığa sordum, bana bir şey bilmediğini, aşığıyla birlikte gitmişse, bunun ondan kurtulmak olacağını söyledi.

   “Geceyi nasıl geçirdiğini sorduğumda, akşamın bir kısmını şehrin muhtelif barlarında içki içerek geçirdiğini, eve, saatin kaç olduğunu bilemeyecek kadar sarhoş döndüğünü, birinci katta bir gürültü ve bazı sesler duyduğunu, uyuya kaldığı merdivende bir şeyler yıkılıyor sandığını bana açıkladı.

   “Müfettişlerimden biri o sırada bana katıldı, yerlerin incelemesini gerçekleştirdik. Bazı gözlemlerden ki onların üzerinde durmuyorum ve nihayet laboratuvarda uygulanan araştırmadan çıkan şu ki, evi aramamızdan on beş saat önce…

   Başkana devam etmek için izin ister gibi göründü, jüri üyeleri arasında bir kadının olması onu rahatsız etmişti.

   -… yatağın bir çift tarafından kullanıldığı ve bu çiftin orada birlikte oldukları anlaşılıyor, diyorum.

   Lambert’in dudağı sırıtır gibi kıvrıldı ve Lhomond’un gözleri, salonda, o esnada küçümser gibi gülümseyen Lucienne Girard’ın yüzünü aradı. O derece basit bir şeye, alenen, o kadar önem verilmesi Lucienne Girard’a şaşırtıcı gelmiyor muydu? Bayan Falk başını çevirmişti. Kurulu üyesi hâkim Frissart, alçak sesle sordu:

   -Analiz ederek, bunun onun mu değil mi olduğunu ortaya koymak imkânsız mı?

   Belet devam etti:

   -Tuvalet masasını üzerindeki peçetelerden birinde az miktarda kan lekesi vardı. Laboratuvar, daha sonra kanın kurbanınkiyle aynı guruptan olduğunu doğruladı.

   Kapının üst tarafında bulunan duvar saati, beşi gösteriyordu. Şüphesiz öğle yemeğini ateşin üzerine koyma vakti geldiği için, oldukça genç bir kadın ayaklarının ucuna basarak dışarı çıktı. Bir başka kadın onu izlemekte gecikmedi, denebilirdi ki zaman geçtikçe yüzler kırışıyor, rengini yitiriyor, mumdan yüzlere benziyordu. Bazen dışarıda, bir otobüsün gürültüsü duyuluyor, ama sanki başka bir âleme geçiyormuş gibi geliyordu.

   Belet de bir çeşit yorgunluk hissetmeye başladı ve belli bir zaman sonra, elini cebine soktu, tanıklar salonunda tekrar okuması gereken notları incelemeğe çalıştı, ama onu duruşmada kullanmaya hakkı yoktu.

   Uzun sessizliklerden kaçınmak için, Lhomond dosyayı gözleriyle izleyerek, ona birçok defa yardımda bulundu.

   -Parmak izlerini aldınız mı?

   -Evet. Fotoğrafçılar döşeme üzerinde çalışmalarını bitirdikten sonra yanıma geldiler. Sokakta gösteri yapan bir kalabalık vardı ve semt polisi düzen hizmetini sağladı.

   -Bize izlerden bahsedin.

   Jüriye yeni fotoğrafları vermesi için Joseph’e işaret etti.

   -İlk önce, kırık şişenin boğazında, sanığın sağ başparmağıyla işaret parmağının izleri çok net bir şekilde görülüyordu. Sonra mutfakta fark edilen rom şişesi incelendi.

   “Üzerinde bir adamın olduğu gibi kurbanın da parmak izleri vardı, iki kadehten birinin üzerinde bulunan parmak izleriyle aynıydı.

   -Bu son izlerin kime ait olduğunu artık söyleyebilirsiniz.

   -Justin Gelino’ya ait, sokak satıcısı, birçok mahkumiyeti olan biri, bir komşu tarafından belirtildiğine göre cesedin bulunmasından bir gün önce 19 Mart günü akşam yediye doğru maktulle eve gelmiş,.

   -Birinci katta hangi izleri buldunuz?

   -Sanığın, maktulün ve Gelino’nunkiler. Bu beriki, ertesi gün çok korkmuştu, dediğine göre…

   Lhomond sözünü kesti.

   -O mahkemeye tanık olarak çağrıldı, jüri istenilen zamanda ifadesini dinleyecek. Bize 19 Mart cumartesi günü öğleden sonra kurbanın zamanını nasıl kullandığına dair bildiklerinizi söyleyin.

   -Uzmanlarımızdan birinin, saçlara az önce mizanpli yapıldığını ve ovarak yıkandığını fark etmesi üzerine şehrin kuaför salonlarında soruşturma yaptırdım. Deglane sokağında bir mekânda, Maurice’in Yeri’nde, Mariette Lambert’in ziyaretini hatırladılar, devamlı müşterileriymiş. Saat üçte bir randevusu olmuş. Önceki müşteri geç geldiği için, oldukça uzun zaman beklemek zorunda kalmış. Saat beşe doğru bitecek yere, beklediği için, salondan ancak altıyı on geçe çıkmış. Kasadaki hanım, beşe çeyrek kaladan itibaren, kaldırımda genç bir adamın durmadan gidip geldiğini ve zaman zaman gelip vitrinden baktığını fark etmiş. Hatta Mariette Lambert’e hemen söylemiş:

   “-Sanırım biri sizi sabırsızca bekliyor.

   “Bu beriki ne diye cevap verebilirdi:

   “-Az sonra gider, onun için de iyi olur. Kendisiyle çıkacağımı hayal eden toy delikanlılardan bıktım.

   Davanın başından bu yana ilk defa, Lambert hafifçe gülümsedi, insan, bir çeşit duygulanmanın yüz hatlarını karmakarışık ettiğini sanabilirdi. Bu, karısının diline, bazı erkeklerin önünde davranışına tekrar dönmesi miydi?

   Lucienne Girard da, dokuzuncu sıradan, anlıyormuş gibi gülümsüyordu.

   Lhomond sordu:

   -Kadın sokağa çıktığında genç adam hep onu mu bekliyordu?

   -Kasiyer kız meşgulmüş, dikkat etmemiş.

   -Jüriye araştırma konusunda ortaya çıkan şeyi söyleyin.

   -Karşılaştırma esnasında, kasiyer tarafından kimliği saptandı, Joseph Pape isminde biri, on sekiz yaşında, annesiyle yaşıyor, annesi Haute sokağından uzak olmayan, Boule d’Or mahallesindeki Minimes sokağında temizlik işçisi. Joseph Pape o sırada Gambette caddesindeki Martel bakkaliyesinde teslimatçı işçi olarak çalışıyordu. Grande Vitesse’den ticari eşyayı almak için sabah yedide iş yerine gitmek zorundaydı, saat dört buçukta işi bırakıyordu. Akşam, saat yedide, Expelsior sinemasında yer göstericiydi. Mariette Lambert’in ölümünden aşağı yukarı bir ay sonra, askere alınmak için gerekli başvuruları yaptı ve kabul edildi.

   Lhomond onun söyleyeceklerini bildi.

   -Doğru. Joseph Pape tanıklar salonunda bulunuyor, sıra geldiğinde ifadesini verecek.

   En az iki defa, son yarım saat esnasında, Başkan oturumu kapatacak oldu, büyük duvar saatinin yelkovanının bu kadar yavaş ilerlediğini hiç görmemişti. Kafası kazan gibi olmuştu, duyarlıydı, gözlerini açık tutmak için birden silkinmesi aklına geliyordu. Geriye kalan yapılacak her şeyi biliyordu, yine dinlenmesi gereken tanıklıklar vardı, düşündükçe cesareti kırılıyordu. Bu ona birden öylesine gereksiz, öylesine gerçekten uzak göründü ki!

   Yine evvelki gün, dosyadan tamamen memnun değilse de, onu duruşmalara temel teşkil edecek kadar yetersiz bulmuyordu, insani olmaları ölçüsünde gerçeğe yaklaşmaya imkân sağlayacaklarından emindi.

   Aynı ifadeler, şu anda, su gibi yakalanmaz oluyordu ve iddia dile getirdiklerini işittiği her seferinde şöyle sormak isterdi:

   -O konuda ne biliyor?

   Ya da:

   -Bu neyi ispat eder?

   Ne olursa olsun salonda, Heyet üyeleri ya da jüri arasında kimsenin tanımadığı bir adam, karısını öldürmekle suçlanıyordu. Bizzat avukatı, Başsavcılığın kanıtlarıyla son derece etkilenmiş olduğu için hafifletici şartları elde etmek ya da cezayı en aza indirmek ümidiyle müvekkiline suçlu olduğunu kabul etmesini tavsiye etmişti.

   Pratik bakımdan, Jouve haklıydı. Mariette’in çok sayıda erkekle senli benli ilişkiler içinde olduğu, buna son zamanlarda Gelino ile kendini askere aldıran genç Pape da dâhil, yeteri kadar ispatlanmıştı.

   İddia edilebilirdi ki, eğer Lambert onunla iki yıl birlikte yaşadıktan sonra evlendiyse, davranışına rağmen dört yıl onunla yaşadıysa ve yine o kendisine parasal hiçbir yarar sağlamadıysa bu ona karşı bir çeşit tutku beslediği içindir.

    Araştırma ve soruşturma cumartesi akşamı evine dönerken sarhoş olduğunu gösteriyor, bu da önceden tasarlamanın olmadığına yardımcı oluyordu.

   Bu şartlarda aşk cinayeti davası açmak doğal değil miydi?   

   Bazı önyargılara karşı, jüri üzerinde etkisine karşı mücadele etmek gerekecekti, daha önceki mahkûmiyetler, Lambert’in sürdürdüğü yaşam tarzı, bir kısım kadınla ilişkisi ve özellikle en azından bir defa, samimiyetle ya da değil, Hélène Hardoin diye biriyle evliliği konuşmuş olması gibi.

   Evet, başka bir ortamdan ve başka bir yapıdan insanlar için, aklama mümkündü, onun durumunda birini buna dâhil etmek pek mümkün değildi, ama daha ağır cezalardan kurtulması az çok kesindi.

   Açıkça, kesin bir tonda, hayır demişti, Jouve, incinmiş, onu Lhomond’a açıklamıştı ve bu öneriyi takip eden iki gün esnasında, avukatını görmeyi sanık reddetmişti.

   Uzun bir soruşturma sırasında Lambert ile, diğerlerinden daha çok görüşen Cadoux ise Başkana şöyle demişti:   

   -Saçı alnının aşağısında bitmiş, kaşları kalın, düz çizgi halinde, burnun dip kısmına kavuşuyor, bu inatçı olduğunun işaretidir. Kimse böyle bir adamı değiştiremez. Uyanırken, Seyyar Müfreze komiserine masum olduğunu bildirmiş, onu ölünceye kadar tekrarlayacaktır.

   Cadoux belki de haklıydı. Her şey mümkün: Lambert’in masum ya da suçlu olmasının, hatta Mariette’in intihar etmesinin ya da başı rayın üzerine gelecek şekilde kaza ile düşüp ölmesinin, her şeye, rağmen, aksi ispatlanmamıştı.

   Sabahtan beri, Lhomond’un zihnini meşgul eden şey, bir insanın bir başkasını anlamasının imkânsız olduğunun birden farkına varmış olmasıydı.

   Belet hep konuşuyordu. Duvar saati altıyı gösteriyordu. Başkan sadece müzikalitesini işittiği bir cümlenin sonunu bekledi ve tanık soluk aldığı an tokmağıyla masaya vurdu.

   -Oturum yarın sabah saat onda yeniden başlayacak.

   Yardımcılarının birbirlerine şaşkınlıkla baktığını gördü, Armemieux’nün kafası karışmıştı. Onun için fark etmezdi.

      Doktor Chouard’ın ona tavsiye ettiği gibi, eve döner dönmez yatağa girecekti.

 

                                             5

 

                                Gümüş çıngırak

 

 

   Hayatının en uzun gecesi oldu, ter içinde, sıkıntıdan, kâbusun uçurumlarında, soluk soluğa kalarak o gece birçok defa yukarı çıkmak zorunda kaldı. Gerçek ile rüya arasındaki sınır çizgisi her zaman belirgin değildi, içinden yumruklamak geliyordu, baş döndüren bir yamaçtan yeniden kaymanın bilincinde olarak, güvenilmez güçlüklere tutunmaya çalışıyordu, her zaman olduğu gibi, sırt üstü yatıp kaldığı için, vücudu hemen hemen soğuktu, gözleri açık, bitişik odadan yayılan kırmızımsı haleye bakıyor ve karısının nefes alıp verişini dinliyordu.

   Oturumdan hemen sonra, eve dönerken, taksi çağırmamıştı, çok kısa bir yol için bu ona gülünç görünüyordu, Anna pardösüsünü çıkarırken, açılan kapıdan, yemek salonunda kendisi için servis takımının konulmuş olduğunu gördü.

   -Léopoldine’e söyle, yemek yemeyeceğim. Bana hemen bir bardak süt çıkarması yeter.

   Anna, onun yüzünün kızarmış olduğunu ve gözlerinin her zamankinden daha parlak olduğunu fark etmiş olmalıydı. 

   -Doktor çağırmamı istemez misiniz?

   -Doktoru gördüm.

   Anna ısrar etmedi. Onun için, zengin insanlar – ki patronların hepsi onun gözünde zengindi – diğer çoğu insandan farklı bir hamurdan yoğrulmuşlardı, onları anlamağı çalışmak gerekmiyordu. Görüşü geride kalmıştı, Alain Lhomond’un, zamanında halk adamı dedirten tarzda bir anlayış.

   Merdiveni çıktı, evrak çantasını taşıyarak, her zaman yaptığı gibi önce odasına daldı ve Laurence uyuduğu için aradaki kapıya kadar gürültü etmeden ilerledi. Yatağına oturmuş, kaşları çatık, gözlerinde bir soru ifadesiyle adama bakıyordu. Hafif bir tonda:

   -Biraz grip olmuşum, dedi. Chouard’ı gördüm, bana her ihtimale rağmen penisilin iğnesi yaptı. Akşam yemek yemeyeceğim. Aç değilim. Hemen yatacağım, bir bardak süt içerim.

   Neden uzun bir yolculuktan dönmüş gibi ona bakıyordu, görünüşüne yeniden alışmaya muhtaç biri gibi? Yatağında yaşadığı beş yıldan bu yana, çok zayıflamıştı, çok yaşlanmıştı. Saçları grileşmişti. Lhomond’un gözünde, o şimdi yaşlı bir kadındı ve aynanın karşısında tıraş olurken, onun kadar yaşlı görünüyor muyum diye kendi kendine soruyordu. Adam kendini genç hissediyordu, elli yaşında olduğu fikrine alışamıyordu, kendi yaşındaki arkadaşlarının avukat, doktor, deniz subayı oğulları vardı.

   -Yarın Adliyeye gidebileceğini düşünüyor musun?

   -Gitmem gerekecek. Kötü bir gün geçirmedin değil mi?

   -Çok kötü sayılmaz.

   Gazeteler yatağının üstüne saçılmıştı, yeni çıkan bazıları sabah ki oturumda ve öğleden sonraki bir bölümde olup bitenleri şimdi yayınlıyordu. Bu hoşuna gitmedi, karısının onları okuyacağından endişelendi.

   -Hemen uyumayacak mısın? diye tekrar sordu.

   -Sanmıyorum. Yatağımda dosyayı gözden geçirmeye çalışacağım.

   Her gün, aralarında bu şekilde konuşuyorlardı, her gün, aynı sıkıntıyı yaşıyorlardı. Sesleri, tavırları normaldi. Söyledikleri her zamanki cümlelerdi, birlikte yaşayan kimselerin karşılıklı konuştukları gibi, ama bu biraz da, sanki kelimeler hedefine varmadan önce, boş bir alandan geçmeliymiş gibiydi. Hecelerin, özel bir yankısı vardı, adam buna inanıyordu, bir çanın altında yankılanıyormuş gibi.

   Bununla beraber, ona kızmıyordu. Yüz defa, ona elini uzatmaya çalışmıştı. Belki beceriksizce, acemice denemişti, ama samimiydi. Aralarındaki bu çölü yaratan kadındı, kendini yaşamının dışında tutuyordu. Bir defasında, kolunu onun omuzlarının etrafından geçirerek söyledi:

   -Bak, Laurence,  bu senin hatan değil…

   Günlerce düşünmüştü. Ona yürekten acıyordu. Yalnız, ne zaman onu yanında götürmeyi denese, içinde hiçbir titreşme, hiçbir heyecan, hiçbir sıcaklık olmuyordu. Kadın hissediyordu, anlaşılmaz sebeplerle, beraber yaşadığı kişinin artık bir yabancı olmadığını biliyordu.

   Sıyrılıyor, bir parmağı dudaklarının üzerinde, susturuyordu:

   -Sus! …

   Ya da sürahiyi taze suyla doldurmasını istiyordu.

   Onun acımasını istemiyordu, kendisine sunacağı başka bir şeyi yoktu.

   Lhomond elbisesini çıkarmağa gitti, Anna yukarı çıkıp, yatağı açtığı sırada, o pijamasını giymişti.

   -Odunlar yanık mı kalsın? diye sordu.

   Soruyu anlamadan evet dedi ve Laurence’la aynı konumda, yatağına oturacak şekilde yastıklarını yerleştirdi, evrak çantası elindeydi. Yüksek sesle:

   -Eğer herhangi bir şeye ihtiyacın olursa beni çağırmakta tereddüt etme, o derece hasta değilim! dedi.

   Vicdanı rahat etsin diye, dosyayı çıkardı ama hemen okumaya cesaret edemedi. Daktilo edilmiş harfler gözlerinin önünde birbirine karışıyordu, ocağın yanan odunları üzerinde onlara bir müddet dikkatle baktıktan sonra, gözlerini kapattı. Anna’nın indiğini, daha sonra bir tepside Laurence’ın yemeğiyle yeniden yukarı çıktığını işitti.

   Suçu, onunla evlenmekti, ama o zamanlar onun bilincinde değildi, çoğu erkek gibi hareket ettiğine kesin inanıyordu. Peki, her şeyden sonra, çoğu erkek gibi hareket edebilmiş miydi?

   Otuz bir yaşındaydı. Babası hâlâ yaşıyordu, sulh hâkimliği görevini bırakmamıştı, Kendisi, Adliyede, daha sonra bir uçak kazasında ölecek olan Başsavcı Pélé’nin vekiliydi.

   Laurence’la arkadaşlarının evinde, sonu danslı gece toplantısıyla biten bir akşam yemeğinde karşılaşmıştı, o zaman Laurence yirmi dokuz yaşındaydı. Onu nasıl tasvir edebilirdi? Biraz iriydi, sağlam yapılıydı, erkeksi, düzgün bir duruşu vardı.

   Gurupta, kendi yaşındaki evlenmemiş ender kızlardan biriydi. Kız kardeşi, René, Vaux d’Arbois’lı bir kontla evliydi, Paris’te yaşıyordu. Çok genç bir de erkek kardeşi vardı, Daniel, o da evliydi, babalarının işlerini ele almaya hazırlanıyordu.

   İsimlerini duvarlarda, bakkal vitrinlerinde görmek mümkündü. Pierjak bisküvileri, en büyük milli marka değildi, ama yine de önemi bir firmaydı, fabrikaları nehrin kıyısında birçok hektar yeri kaplıyordu.

   Nasıl, niçin evlenmişlerdi? Bu konuda tam bir cevap veremiyordu. O zamana kadar karşılaştığı geçici sevgiler, kendini âşık olmuş sandığı zaman bile, ancak birkaç hafta sürmüştü, sonradan, çoğu zaman, günden güne, hep şüpheye kapılmış ve soğukluk hissetmişti.

   Laurence’ın yanında heyecanlanmıyordu. Kadın ona daha çok bir arkadaş gibiydi, öteki genç kızlara göre, serinkanlı olma ve yaşamını karmakarışık etmemek bakımından üstünlüğü vardı. Birçok hafta, tesadüfen onunla karşılaştığı her gece toplantısında, ne onu öpmek, ne de elini tutmak fikri aklına gelmiyordu, şüphesiz, öyle yapsa, kendisine alaylı bir şekilde bakarak:

   -Siz! diyecekti.

   Bu çocuksu davranışlar onlar için değildi, Lhomond bu davranışlara hâlâ kendini kaptıran arkadaşlarına acıyordu.

   Alain Lhomond’un altı çiftliği satılmıştı. Sonuncuların da hızla gidecekleri önceden tahmin edilebilirdi. Pierjac’lar zengindi. Babası Roger Pierjac, altmışını geçmişti, birden bir arzuya kapılmış, kızından kurtulmak için acele ediyordu.

   Arkadaşları, böyle durumlarda her zaman olduğu gibi, onların çevresinde tam bir fesat çıkarmışlardı.

   Lhomond’un çıkar için Laurence’la evlendiğini söylemek doğru olmazdı, ama onunla severek evlenmediği muhakkaktı. Karısı ona kendisinde bulunmayan bir çeşit güven hissi, bir yaşam düzeni, muhtaç olduğuna inandığı bir disiplin sağlıyordu.

   Çeyiz yerine, Roger Pierjac onlara Sully caddesinde, yaşadığı müddetçe, iki hizmetçinin ücretlerini ve vergilerini ödemeyi taahhüt ettiği, dayalı döşeli bir ev vermişti.

   Her biri, sonuç olarak, birbirlerine iyi davranmanın gereğine inanmışlardı. Pierjac, çok defa Paris’e, Deauville’e, Cannes’a ve başka yerlere serbestçe gidiyor, elbette özel otelinde kadınları kabul ediyordu. Ailesinin az çok uygunsuzlukları sebebiyle hep acı çeken Laurence ise, bundan sonra hâkimler ve baro dünyasına ait olmaktan memnundu.

   Baba Alain Lhomond, evlilik konusunda en ufak bir yorum yapmadı. Oğlu onu ona açıkladığında, şaşırıp bakmakla ve omuzlarını kaldırmakla yetindi.

   Lhomond, Laurence’ın bakire olduğunu öğrendiğinde, bir az şaşırdı. Ama asla, aralarında, cinsel ya da sevgiye değgin sorulara ima olmadı. Laurence bir metres değildi. Odalarının özel yaşamı içinde, olsa olsa bir eşti. Daha çok bir arkadaş ve ev sahibesiydi.

   Özel yaşantıları üzerine karşılıklı sırrını açma fikri ne birinin ne de ötekinin akına gelmiyordu, uzun zaman birbirlerine siz demeye devam ettiler, aynı davranışlarını sürdürmekten geri durmadılar, ancak, kontes olan kız kardeşi René onları görmeye geldiğinde, bunun modası geçmiş bir tutuculuk olduğunu söyleyerek kahkahayı bastı.

   Her ikisi de iyi niyetliydi. Lhomond müşterek hayatı sevimli şekle sokmak için elinden geleni yaptığına yemin ederdi. Paris’e yolculuklarından birinde, damar tıkanmasından Pierjac babanın ölümünde, Laurence fabrikanın hisse senetlerinin üçte birinin sahibi oldu, aralarında asla sorun olmadan, şahsi servetini yönetmeye başladı.

   Çocukları olsaydı, diğerleri gibi bir aile oluşturmayacaklar mıydı?  İlle de bu konuda aralarında hiç konuşmuyorlardı. Renée’nin Paris’te bir kızıyla iki oğlu vardı. Saint-Dominique sokağındaki küçük konağında, onu görmeye gittiklerinde, çocuklar Laurence’ın üzerine atılırlardı, Laurence ise ne yapacağını bilemez, birkaç dakika sonra, çığlıklarından yorgun düşerdi.

   Lhomond’un geleceği, sık sık ele aldıkları bir konuydu, o konuda bütün akşam söyleşirlerdi. Tam, bu gelecek sebebiyle, savcılık görevini hâkimlik görevi için terk etmişti, Paris’te açık bulunan bir kürsü bulacakları anı tasarlıyordu.

   Laurence, bitişik odada Léopoldin’e:

   -Git, Beyefendinin bir ihtiyacı olup olmadığına bak, diyordu.

   -Sizin için çok sıcak değil mi, Hanımefendi?

   Her akşam, Léopoldine, ikinci kata çıkmadan önce, Laurence’a iyi akşamlar demek için uğrardı. Lhomond’un odasına girdi.

   -Göründüğünüze göre hasta olmalısınız?

   -Hafif bir grip.

   -Ümit ederim yarın sabah Adliyeye gitmezsiniz? Hava çok soğuk olmaya başladı. Kâğıtlarınızı bırakıp uyusanız daha iyi yapmış olursunuz. Onları yazı masasının üstüne yerleştirmemi ister misiniz?

   -Teşekkür ederim Léopoldine. Şimdi değil.

   O, yaşamlarının uzun bir dönemini tanıdığı için, haklarında ne düşünüyordu? Bundan önce geçen beş yıl hakkında ne biliyordu?  Anna gibi o da zenginlerin davranışlarını anlamaya çalışmanın gereksiz olduğunu açıkça söylemek mi istiyordu?                           

   Kişisel sorunları vardı. Onlardan bahsetmiyordu, ama oğlu onu ziyaret etmeye geldiğinde yüzünden anlaşılıyordu. Yirmi beş, yirmi altı yaşlarındaydı, kadınsı davranışları olmasa, sevimli bir erkek çocuk denebilirdi. Auguste Forestier isminde, belli yaşta bir dekoratöre çalışıyordu.  

   -İyi geceler, Beyefendi. Yerinizde olsam ne yapacağımı biliyorum, ama şimdiki doktorlar farklı düşünüyor...

   Ona sülük koyacaktı, sağlıklı hissetmediği zamanlar kendine yaptığı gibi.

   -İyi geceler, Léopoldine. Beni saat yedide uyandırın.

   -Emin misiniz?

   -Muhakkak lazım.

   Ertesi gün sesinin gitmesinden korkuyordu, çünkü ses telleri tahriş olmuştu, konuşurken yoruluyordu.

   -Tavan ışığını söndüreyim mi?

   -Siz bilirsiniz.

   Kendini ve Laurence’ı daha fazla düşünmemek için, Lambert dosyasından birçok sayfa okumaya kendini zorladı ve birden, bütün gün sanık sırasında gördüğü adamın silueti gözlerinin önünde canlanıverdi.

  Ertesi gün, ifadesini bitirecek olan komiser Belet’den tam olarak kurtulamamıştı. Ondan sonraki tanıkların söyleyecekleri çok şey yoktu. Önemli olan, evine dönerken Lambert’in sarhoş olduğunun ve yine mümkün olduğu kadar kesin saatin saptanmasıydı.

   Sanığın ismine Fred dediği, kendisiyle birlikte aynı garajda çalıştıkları Alfred Mouveau, birlikte Café des Sports’a gittiklerini doğruluyordu. O sadece aperatif olarak bir Pernod içmişti, ama Lambert ondan üç tane içmişti.

   Mouveau yirmi dört yaşındaydı, evliydi, üç yaşında küçük bir kızı vardı. Karısı bebek bekliyordu.

   Sanzède diye biri, iri bir adam, Café des Sports’un sahibi, bizzat Lambert’e servis yapmıştı, Mouveau olayını doğruluyordu.

   Miquet isminde Fer à Cheval’de tezgâhtar bir çocuk da, Burgonya mark’ı içen Lambert’e servis yapmıştı.

   -O da, Cumartesi günü içki içmeye gelen her insan gibi gelmişti, diye soruşturmada söylemişti.

   Adli Polis, üçüncü barı da bulmuştu, Lambert’in bahsettiği, Boule d’Or semtindeki Bar des Amis’yi. Piéri ismindeki patron sorgu hâkimine şöyle demişti:

   - Lambert’i tanıyorum, sık sık bana gelirdi. Zaman zaman kafayı çekerdi, ama asla dağıttığını görmedim. O akşam, sarhoştu, tezgâhta uyumasından korktum. İki kadeh mark aldı. Ne içmek istediğini söylemedi, ancak şişeyi işaret etti. Ona gitmesini öğütlediğimde,  uzandı, kolunu tezgâhın üstünden geçirerek bir kısmı tüketilmiş bir litre kırmızı şarap şişesini kolunun altında götürdü. Karışmamayı tercih ettim. Parasını ertesi gün ya da bir başka gün ödeyeceğinden emindim.

   Liste yine uzundu, Lhomond yarın bitirip bitiremeyeceğini düşünüyordu. Şüpheliydi, ille de, bir ara, Başsavcı sorular sormaya başladığında. Buraya kadar, Armemieux sessizliğini korumuştu, bu onun yönünden oldukça şaşırtıcıydı. Gerçek olan şu ki, tanıklar art arda geçiyordu.

   Hortense Vavin, ev kadını olduğunu ve Lambert’lerin evinin tam karşısında oturduğunu söylüyordu, Mariette’i akşam saat yediye doğru Gelino’ ya benzeyen bir adamla birlikte eve girerken gördüğünü, sonradan bir karşılaştırma sırasında onu tanıdığını iddia ediyordu. Hortense’a göre, bir müddet, sadece evin zemin katında ışık yanmıştı. Sonra, tam çeyrek saat diye tahmin ediyor, katın tavanında bir lamba yanmış.

   Cadoux’nun raporunda şunlar yazılıydı:

   Soru.- Perdeler kapalı mıydı?

   Cevap.- Her zaman perdeleri şeffaftı, arkasında olan her şey görünürdü, hatta akşam kocamı uyutmayı başaramazdım. İyi ki kızım evlendi de kocasıyla Cezayir’de yaşadılar.

   S.-Peki ne gördünüz?

   C.-Mariette’in pencerenin önünden çırılçıplak geçtiğini gördüm.

   S.-Odada arkadaşını fark etmediniz mi?

   C.-Odada değil. Aşağıdan, ancak pencerenin yanında durduklarında insanı görürsünüz. Yukarı çıkmam lazımdı, yapacak başka işler vardı. Hiç şüphe yok Adam yatağın üzerindeydi.

   Q.-Yanınızda kocanız yok muydu?

   C.-Cumartesi günleri, sabahın ilk saatinden önce eve gelmez.

   Q.-Çiftlerin sokağa çıktıklarını gördünüz mü?

   R.-Hayır.

   Q.-Bütün akşam evinizde miydiniz?

   R.-Hep öndeki odada kalmadım.

   Q.-Lambert’in eve döndüğünü gördünüz mü?

   R.-Sizi gördüğüm gibi.

   Q.-Saat kaçtı?

   R.-Saat sekizi bir az geçiyordu. Kolunun altında bir şişe tutuyor, sokağın ortasına yere serileceğinden korkulacak kadar zikzak yapıyordu.

   Q.-Birinci katta hala ışık var mıydı?

   R.-Sanırım evet.

   Q.-Emin değil misiniz?

   R.-Önemli olduğunu bilsem bakardım. O anda, henüz bilmiyordum.

   Q.-Mariette Lambert’i evine Galino ile girip çıktığını sık sık görür müydünüz?

   R.-Onunla da, pek çok başkalarıyla da.

   Q.-Mariette ile aranız iyi miydi?

   R.-Her komşuya dediğim gibi ona da iyi günler, iyi akşamlar derdim, ama onunla görüşmek istemiyordum.

   Harfler gözlerinin önünde dans ediyordu, dosyayı iterek yatağın daha ilerisine kaydı. Bitişik odada Laurence uyumuş muydu? Onu hasta olmak cezalandırmak için, krize mi girecekti? Söylemek istediği bu değildi. Açıklamak zordu. Düşününce, tamamen kötü niyetli değildi. Karısını bu şekilde hareket etmeye iten şeyi anlıyordu. En azından, bugün, içinde ilaç bulunan şişe kırılmamıştı ve gece Fontane’ın zilini çalmaya gitmek için yeniden giyinmek zorunda kalmayacaktı?

   Eve döndüğünde, ilaç şişesine göz atmayı unutmuştu. Bazen, öğleden sonraları, tedbir olarak, böyle yapmaya karar vermişti. Bunu da anlıyordu. Laurence’ı kötü niyetinden dolayı suçlamıyordu. Öyle olsaydı, gazete okumamasını sağlardı. Kendisi gazetelere bakmamıştı, ama gazetelerde Mariette’den uzunca bahsedilmiş olmalıydı. Yaşıyorken, bu berikiyle kimse kaygılanmamıştı, onlar için o ancak bir sokak kadınıydı, sokaklarda sürten düzinelerle kadın gibi, ölünce, birden bire bir çeşit kahraman olmuştu.

   Bu hiç de doğru değildi. Kelime bu değildi, ama ne söylemek istediğini bildiğine göre, önemsizdi. Düzeltmeye cesaret edemiyordu.

   O, Mariette’i hiç görmemişti, hatta ölüsünü bile. Görevi bu değildi. Hiyerarşide çok yukardaydı. Önceki hafta, Dieudonné Lambert ile hiç karşılaşmamıştı. Tek görüşmeleri, onu sanık sırasında görmeden önce, hemen hemen bir formaliteden ibaret olan son soruşturma için, çalışma odasında olmuştu.

   Bu Lhomond’u, aniden şaşırtıyordu, bilhassa tanıklar yönünden. Ne dediklerini biliyordu, gerek komisere olsun, gerek müfettişlerine ve gerekse sorgu hâkimine, ama Joseph’in çağrı yaptığı ve onları tanık salonuna doğru yönlendirdiği ana kadar, haklarında fazla şey bilmiyordu. Onlar onun için sadece birer isim, birer görüntüydüler ve ancak ifade verdikleri sırada gerçekten onları gözlemleme fırsatı olabiliyordu.

   Ceza yargılama usulünü eleştirecek değildi. Bunun için çok yorgundu, zaten yastığı terden ıslanmıştı. Artık ne ocaktaki alevlere bakıyordu, ne de tavana, bitişik odadan işitilebilecek gürültülere kulak kabartmıyordu.

   Gözlerini kapattı. Küçük parlak noktalar göz kapaklarının altında, kıvılcımlar gibi dans ediyordu. Söylemek istediği, kişileri ve yerleri doğrudan tanıyanın komiser Belet olduğuydu. O da değildi. Müfettişleriydi, zira Belet şahsen her yere gitmemiş, ancak önemli tanıkları elinde tutmuş olabilirdi. O halde, Belet, zaten, bazı ayrıntıları ancak ikinci elden tanıyordu.

   Cadoux, sıra kendine gelince, oyuna müdahil olmuştu. Demir yoluna gitmiş, şüphesiz Haute sokağındaki eve de - ama bu kesin değildi- ve cesedi görmek için de morga.

   Çalışma odasında, Lhomond’un önünden insanlar geçmişti, ama o onların evlerine gitmemişti, bulundukları alanları, ille de kendine tasvir ettikleri yerleri gözüyle hiç görmemişti.

   Başsavcı, o da, İstinaf Mahkemesinin dört hâkimi gibi olayların ancak teorik bir tanımını biliyordu. Onlara bir dosya, sorular ve cevaplar verilmişti, belgeler üzerine fikirlerini saptıyorlardı.

   Bu onu ilk defa şaşırtıyordu. Başlığın: “Somuttan soyuta” olmasını istiyordu. Bu konuda bir deneme yazacaktı ve onu daktilo etmesi için Bayan Stévenard’a götürecekti.

   Sorgu Hâkimliği dosyayı, İstinaf Mahkemesi Başkanlığına, seçkin bir hâkim olan Henri Montoire’a göndermişti, o da onu o zamana kadar dava hakkında tek kelime söz etmediğini bildiği Lhomond’a emanet etmekten memnundu.

   Boule d’Or semti, Haute sokağı, Lambert’ler, küçük kafe ve barlar, kuaför salonu, Bayan Vavin’in evi, oradan görünen Mariette’in odası, Gelino, kendini askere aldıran genç Pape, çiftlere rastlayan küçük kız, kunduracı Baudelin, hepsi- ve öteki kişiler: Hélène Hardoin, Bayan Bernet, Chemin- de - Fer sokağındaki ebe kadın,- cansız ve bedensizdiler, bütünüyle soyutlanmış bir hale getirilmişlerdi.  

   Sonuçta, zincirin en ucunda, son umut olarak karar veren şu ötekiler, jüri üyeleri vardı, o konuda herhangi birinden daha az bilgi sahibiydiler, hatta ellerinde dosya da yoktu. Banklarında oturuyorlardı. Onlara ayakkabı, planlar, az ya da çok tiksindirici fotoğraflar uzatılıyor, ilgisiz bir tavırla bakmaya çalışıyorlardı. Şahıslar sırayla geçiyorlar, hiç kimseyi tanımıyorlar, kendi küçük hikâyelerini anlatıyorlardı. Doğrudan soru sormaya hakları yoktu, okuldaki gibi parmak kaldırmak ve Başkanın aracılığıyla sormak zorundaydılar.

   Başlık olarak ne demişti? Somuttan...

   Ateşten acı çektiğinin ve şu an gerçeğin kısmen dışında bulunduğunun bilincindeydi. Kanıtı şu ki, isimler hafızasına geldikçe, onlara eşlik eden yüzlerin aşırı derecede biçimleri bozulmuştu, Gustave Doré’nin Balzac için yaptığı, evinin aşağısında bulunan tasvirleri ya da Breughel’in bir tablosunda olduğu gibi.

   Bir başka kanıt da hem, Sully caddesinde, yatağında olması, -bunu çok iyi biliyordu - ve aynı zamanda da Adliye Sarayındaki Heyet’in bankında oturması. Oysa bir insanın aynı anda iki yerde bulunması imkânsızdır,  aynı şekilde, bir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanının kendi öz davasını yargılaması daha da imkânsızdır.

    Ayrıca, o neyle suçlanacaktı? Hiçbir şey yapmamıştı. Ne kadar iddia edilse de Laurence’la parası için evlenmemişti. Onun parasının olması iyiydi, ama kararında, bu ancak ikinci derecede rol oynamıştı. Onu sevmemişse, elinden gelen bir şey yoktu, o da kendisi kadar suçluydu, çünkü o da onu hiç sevmemişti. Ne biri ne de öteki suçlu değillerdi. Kibar insanlardı, ellerinden gelenin en iyisini yapmışlardı. Lambert’in bıyık altından gülmeye hiç hakkı yoktu. Şüphesiz, o da Anna gibi,  Sully caddesinde büyük bir evde oturanların diğerleriyle aynı sorunlara, aynı tepkilere sahip olmadıklarını mı düşünüyordu?

   Laurence’ı zehirlememişti, suçlamanın kendiliğinden düşeceğinden emindi. Armemieux, Başsavcılık görevini yapıyordu, ama kesin karara varmış olamazdı, zaten, pisuarda yan yana dururlarken, daha demin kendisine göz kırpmıştı. En merak edilen şey, ölen babası, ne olur o da bulunsaydı, ama bu geriye kalanla açıklanabilirdi. Her şey açıklanmayla biter.

   İspatlanacak rşey, karısının su bardağına bizzat koyduğu damlalardı, elli iki damla, iç organların tahlilini yapan doktor Lazarre de öyle açıklıyordu.

   Lhomond asla on iki damladan daha fazla dökmemişti, Laurence’ın kaygısını gidermek için, tedbirli davranıp yüksek sesle sayıyordu.  Laurence ona güveniyordu. Herkese güveniyordu. Mademki ne düşündüklerini bilmek mümkün değilse niçin insanlara güvenilmeyecekti?

   Gerçek şu ki-Jouve, eğer yetenekliyse, bunu savunmasında ispatlamalıydı, - kadın utanıyordu, kabul etmeyi reddediyordu, hayatı boyunca, kabul etmeyi reddedecekti.

   Belki Mariette Lambert de utanıyordu? Hayır! Ne olursa olsun, aynı türden utanma değildi bu... Mariette, kendinin, kimsenin ilgisini çekmeyen bir lokantada küçük bir garson olması fikrine dayanamıyordu.

   Bilinci yerinde olduğundan emindi. Yamacı yeniden çıkıyordu. Zahmetliydi, iri damlalar alnından fışkırıyordu. Ona, şu anda, yanan odunların çıtırdadığını işitiyor gibi geliyordu, bu ona, odasının uzakta olmadığını işaret ediyordu.

   Mariette her adamla yatmaya başlamıtı; karısı değil. Kendi gözünde, kendini önemsetmek için. Ve onları birbiri ardından çılgına çevirdiğini söylemeliydi. Öyle değil miydi? O halde, ona nizamı hatırlatmak neye yarardı? Yargılama usulünün söylemesine izin vermediği şeyi ona hiç söylememişti. Kimseyi suçlamıyordu. Kadın, kendini seven ve küçük bir sokak yosması olmasından acı çeken bir adam bulmuştu. O halde, daha çok ıstırap çekmesi ve kendini dövmesi için...

   Armemieux kırmızı cüppesinin içinde omuzlarını kaldırıyordu. Babasının yaptığı gibi, bu insanları anlamaya çalışmakla zaman kaybedildiğini düşünüyordu. Kim diyordu, belki de toplumun en azından üçte birini kapsayan anlamında bir kelime:

   -Ayak takımı!

   Peki, Armemieux, Laurence’ın durumunu o nasıl açıklıyordu? Çok mu farklıydı? Evet ya da hayır, kocasını suçlu göstermek için kendini zehirleyebileceğine, bunun büyük bir davaya malzeme olacağına inanıyor muydu? Öldüğünde, yaşarken titizlikle sakladığı her şey yüze çıksın diye mi?

   Nefes alıp veriyordu, soluması hırıldar gibiydi. Anlıyordu, yine bu bir işaretti. İçerisi çok sıcaktı, ama pencereyi açmak için Joseph orada değildi.

   Pape ona tedirgin bir tavırla bakıyordu, sanki mazeret göstermek ister gibiydi. Pape değildi bu. Asker üniformalı değildi, ama siyah bir avukat cübbesi giymişti. Diğerleri onu henüz tanımamışlardı. Lhomond ise, başından beri, onun kim olduğunu biliyordu.

   Şimdi, kızıla çalan siyah bıyıkları ve kolunu oynattığında, sol eline taktığı altın şövalye yüzük açıkça görülüyordu. O Joseph Pape gibi sarışın değildi, ama saçı Lambert’inki kadar kumraldı.

   Ne var ki, bir yönden Lambert’e benzediğini hiç kimse fark etmemişti. Her ikisi de, oynarken hafifçe ısıran beyaz dişleri olan, ayaklarıyla darbeler indiren genç iki yırtıcıydı.

   İsmi Justin’di, Justin Larminat ve iyi dostu Larminat’nın oğlu, bir zamanlar onunla Quartier Latin’de bir odayı paylaşmışlardı, babası Oran’a atanmıştı.

 

                                   “Sevgili Xavier,

   Hukuk eğitimini yeni bitiren oğlum Justin...”

 

   Mektubu hâlâ saklıyordu. Onu jüri üyelerine verecekti. Az bir çabayla, artık jüri üyesi olmayabilirdi. Daha önce, mahkemede olmasının yanlış olduğunu biliyordu. Laurence ölmemişti. O, odasında, bitişikteki odasındaydı ve kendini onun izlediği gibi belki o da sık sık kendisinin nefes alıp verişini işitmek için çaba gösteriyordu.

   Lhomond susamıştı. Bir bardak su içmesinin ardından, kâbusu tamamen dağılacaktı, daima iyi bir düzene sokmayı ümidettiği bu şeyleri rahatlıkla düşünebilecekti. Zaman kötü seçilmişti. Şu anda griple ve Lambert davasıyla yeterince endişesi vardı, ama bilerek yapmıyordu.

   -Uyuyor musun?

   Laurence yatağından ona sesleniyordu. Kocasının kımıldaması, gürültü yapması lazımdı. Ortamı bozmamak için, cevap vermez gibi yaptı, ama onun, gizlediği şeyleri hemen açığa çıkaracak böylesi antenleri vardı.

   -Hayır. Şimdi uyandım.

   Uzaktan geliyordu, ocağın güzel kokularını soluduğu odunlarına minnetle bakıyordu.

   -Bir ihtiyacın var mı? diye kadın devam etti.

   Yataktan kalkmayacaktı, ama Leopoldine’i çağıracaktı.

   -Yok. Ya sen?

   -Hayır yok. Senin güçlükle nefes aldığını işitiyordum.

   -Kalkmamı mı istiyorsun?

   -Zahmet etme. Uyumaya çalış.

   -Sen daha uyumadın mı?

   -Saat ancak on. Okuyorum.

   -İyi akşamlar.

   -İyi akşamlar.

    Karısının kendine acındığını hissetmemesi önemliydi, zira o zaman ıstırap çekebilir, ne olursa olsun yapabilirdi. Kendini hırpalanmış hissediyordur, bu ise onu avutuyor ve yaşamına bir anlam katıyordu.

   Larminat’nın mektubu sadece hayalinde yoktu, onu gerçekten saklamıştı, arkadaşlarının bütün mektuplarını sakladığı gibi. O, Oran’da Savcıydı. Oğlu staj yapacak yaştaydı, Kuzey Afrika’yı sevmiyordu.

 

   “ Senden iltimas etmeni istemiyorum, zira iltimasa bel bağlamam, ama yalnız, arada bir kendini gurbette hissetmemesi için ona masanda küçük bir yer vermeni istiyorum. Annesi tarafından şımartıldı. Hassas bir çocuk, beğenimin az üstünde, ilk zamanlar...”

 

    Beki de, tekrar uyumadan önce bu düşüncelerden kurtulsaydı, düşünceler aklına kâbus şeklinde daha az gelecekti?

    Her baba oğlu konusunda yanılgıya düşer miydi? Babası kendisinin hakkında yanılmış mıydı? Justin Larminat sivri dişleriyle uzun burunlu kayman timsahı kadar duyarlıydı. Sıcak ve sevimli gözleriyle güzel bir çocuktu, o devirde yanlarındaki hizmetçi kadın iç çekerek:

   -Böyle güzel gözlerin bir erkekte olması bizim için ne büyük talihsizlik! diyordu.

   İki kapı arasında onunla aşk yapmış olmalıydı. Lhomond ona karşı kin tutmuyordu. Birkaç ay sonra, Justin’in Adliye Sarayında daktilo kadınlar olsun ya da çevredeki genç kızlar olsun, yakınlaştıklarının çoğuyla aşk yaşadığını fark etmişti.

   Kadınlara bakış tarzı aynı zamanda edepsizce ve sevecendi, onda çocuksu herhangi bir şey varlığını sürdürüyordu, hatta kadınların kızmaya niyetlenecekleri sırada onlara silahlarını bıraktırıyordu.

   Sully caddesine akşam yemek yemeğe gelmişti, önce her hafta, sonra haftada iki defa, Salı ve Cuma günleri, Lhomond hiçbir şey fark etmemişti, hiçbir şey önceki yıllardan daha farklı değildi, yalnız Laurence’ın yavaş yavaş olgun bir kadın hali aldığını anlamıştı.

   O zaman Laurence kırk sekiz yaşındaydı. Hiç parıltısı kalmamıştı ve yaşlanarak daha da soluklaşıyor, teninde bir tür kabuk oluşuyordu. Arkadaşlarının bazısı gibi, vücut şekli bozulmuyordu, ne şişmanlıyor ne de zayıflıyordu, ama daha katı oluyor ve gittikçe cinsellikten uzaklaşıyordu.

   Onu görmeye o derce alışmıştı ki aniden ortaya çıkan değişiklikler kendini şaşırtmıyordu. Tekrar güzel göründüğünü anlaması için aylar gerekti ve yüzü yirmi dokuz yaşında edinmediği bir tür güzellik kazanmıştı.

   Lhomond safça seviniyordu, işte o sırada, şüphesiz, bütün şehir haberdar olmuştu. Bir akşam, Laurence’ın Justin ile dans edişini gözüyle takip ederken Frissart’a şöyle demişti:

   -Karım gençleşiyor denebilir.

   Bu yüzden ona hiç kin beslemiyordu, ne de arkadaşlarının alaylarından dolayı. Gerçekten, ona hiç kızmıyordu.

   Laurence, birkaç ay, çılgın bir aşk yaşamıştı. O ise onun farkında değildi. Bir öğleden sonra, Lucienne Girard’ı kollarına alır gibi yaptı, ama karısı, o gün meşguldü, arzusunu kansızlıktan mustarip genç kızla geçirdi. Şimdi de her Cuma,  Bayan Stévard ile birlikteydiler.

   Acınacak durumda olan o değildi, Laurence’dı. Diğerlerinin reddedeceği bir yaşta evlenmişti. Ve birden bire, gazeteden, Justin’in, Büyük Dupré Kardeşler Mağazalarının sahiplerinden, on sekiz yaşında şehrin en zengin mirasçısı Dominique Dupré ile evlenmekte olduğunu öğrendi.

   Justin haberi ona söylemeye cesaret edememişti. Sabah akşam, onu görmekten vaz geçmişlerdi, Adliye Sarayından dönüşte, Lhomond karısının odasında doktor Chouard ve iki hemşireyle karşılaşmıştı.

   O zamana kadar, hiçbir şeyden kuşkulanmamıştı. Hatta sonra, ayrıntılarını öğrenmeğe çalışmadı. Laurence veronal ile kendini zehirlemeye teşebbüs etmişti, bu bir aldatmaca değildi. Mucize eseri, Léopoldine yukarı çıkmamış, yatak odasının kapısını bir hırıltı işitmesi üzerine itmemiş olsaydı, bütün tedaviler yararsız kalacaktı.

   Gece boyunca, kendine gelmiş, Lhomond’u görmeyi reddetmişti. Üç gün, sadece doktorla hasta bakıcı kadın odaya kabul edilmişti. Bu onların hâlâ müşterek odasıydı, işte o sırada Lhomond kendisi için misafir odasını seçti.

   Ona gelebilir miyim diye söylettiği gün, sanki yaşlı bir kadın gibi mırıldanmıştı:

    -Uzaktan geliyorum ben, Xavier. İstediğin her şeyi yap, ama bana soru sorma.

   Beş yıl, olup bitenlere bir defa değinildi. Justin’in ismi asla telaffuz edilmedi. Eski arkadaşlarından hiçbiri Laurence’ı görmeğe kabul edilmedi, odasındaki telefonu kaldırttı, onu bitişik odaya koydular.

   Hepsi bu oldu. Larminat Paris’te yaşıyordu, şüphesiz her insanın olabileceği kadar mutluydu. Laurence odasını terk etmemişti, zihninde, belki yaşamının geri kalanını cezasını çekmeye ayıracaktı?

   Ya da, onu, kocasını cezalandırmaya! Anladı ki Frissart gibi, Delanne gibi ya da Armemieux gibi kimseler, söylemek istediğini anlamayacaklardı, ama örneğin, Lucienne Girard’ın anlayacağından emindi.

   Olanlardan karısı onu sorumlu tutuyordu, sadece üzüntüsünden, düş kırıklığından değil, ama aynı zamanda uğradığı kendini küçük düşüren davranışlardan da.

    İlle de onun daha fazla şey bilmesine, kendine en ufak bir sitem yöneltmeden, mutsuz olmadan, gücenmeden her gün kendini görebilmesine kızıyordu?

   Onu çok kere düşünmüştü, mümkün olan bütün çözüm yollarını dürüstçe aramıştı. Sonunda kendi kendine, belki, bir gün, her ikisi de çok yaşlı olduklarında, kahkaha atarak birden birbirlerine bakacaklarını söylemişti.

   Lhomond onu hiç sevmese de, aşktan değil de arkadaşça bir duygulanmadan dolayı sevmenin çok yakınında olması, en azından seviyor demekti.

   Doğru değildi. Lhomond kendi kendine bir defa daha yalan söylüyordu, farkına varmadan önce kadın bunu hissediyordu. Laurence’a duyduğu duygu, kaldırımın kenarında acı çeken bir hayvana duyulan, yardım edilemeyen, hatta anlamayacağı kelimelerle acısını dindirmenin imkânsız olduğu bir çeşit huzursuzluktu.

   İşte trajik olan şey! Yirmi dört yıl müddetle hiçbir zaman bir yuva olmamış olan bu büyük evde birlikte yaşamış olmanın dışında, aralarında ortak hiçbir şey, hiçbir bağ mevcut değildi.

   Laurence onu asla bağışlamayacaktı ve onun için ondan tiksiniyordu.

   İhtiyatlı davranıp, daha önce Chouard’a soramamıştı, ama karısını doktorun tedavi şekli onun tehlikede olduğuna inanmadığını gösteriyordu. Kadın , durumu bilen şehrin karşısına çıkmamak için odasına kapanıyordu. Yalnızlıktan korkuyordu, bu sebepten kocası yanında kalıyordu.

   Adliye Sarayına dönmesine engel olamıyordu. Her zaman orada olmasından emin olmak için, gece gündüz, krizleri ve gümüş çıngırağı icat etmişti.

   -Karısının onu sürüklediği yaşam biçimiyle...

   Armemieux bütün arkadaşlarının düşüncesine tercüman oluyordu.Kendini içkiye vereceğini düşünebilirlerdi. Etrafında karısının sürdürdüğü boğucu ortamdan kaçmak için ne olursa olsun yapabileceğini düşünebilirlerdi.

   Bir gün, sabrının sonuna gelip, onu öldüreceğini de mi düşünemezlerdi?

   Laurence’ın onu düşünmesi hiçbir şekilde gerekmiyordu, Lhomond, zihninde belli bir fikir biçimlendikçe, dudaklarının üzerinde belirecek soluk gülümsemeyi göreceğine inanıyordu.

   Evvelki gün, kırılan şişeye dikkat etmemişti. Fontane’ın reçeteyi iki gün sonra yenilemesine şaştığını ve Frissart’ın Armando’nun eşiğinde kocasıyla karşılaştığını bilmiyordu. Lhomond’un sabahın dokuzunda bir kadeh alkol aldığını ve bazı kişilerin, Adliye Sarayında, nefesindeki kokuyu hissettiğini hiç bilmiyordu.

   Lhomond’u kaygılandıran şey, olup bitenleri gazetede okuduğu Lambert davasının özetinin, zihnini tehlikeli bir yöne çekme riskiyle karşı karşıya bırakacağıydı. Mariette’den çok bahsediliyordu. Ona duygusuzca davranılması boşunaydı, kazançlıydı, canlıyken her ne pahasına olursa olsun elde etmek isteyeceği itibarı ölünce kazanmıştı. Ve bir adam, onu seven ve çılgınca kıskançlık krizlerinde onu döven Lambert, onun yüzünden mahkûm olacaktı.

   Gözleri açıktı, kendini hemen hemen rahat hissediyordu. Nefes alıp vermesi düzelmişti, bu, karısını onun uyuduğuna inandırıyor olmalıydı. Yoksa çıngırağı çalmaya onu itmez miydi?

   Bundan korkuyordu, olmamasını diliyordu.  Ona öyle geliyordu ki, eğer karısı çıngırağı çalsa, rahat olmasına dayanamadığını ortaya koyacak, kendini haklı çıkaracaktı. Uyukluyor görünmeye devam etmeliydi. Sürekli, uyumamaya çaba göstererek, tavana bakıyordu.

   Kendini uyanık tutmak için, nabzını yokladı, akşamın başından bu yana daha yavaş ve daha düzenliydi, ama kontrol edemedi, zira bulunduğu konumda, aradan gözünü açtığını görüyor ve kımıldamaya cesaret edemiyordu.

   Kadın da mı uyanmıştı, yoksa o da, onun gibi, gözetliyor muydu?

   Çıngırağın çalması duyulduğunda yerinden sıçrar gibi yaptı, güldürüyü sonuna kadar oynadı, uyuşuk bir sesle homurdanmadan önce yeterli bir zaman bekledi:

   -Bu da ne?

   Sonra, ayılmış bir insan olarak, kalktı, sırtına bir sabahlık giydi ve bitişik odaya doğru yöneldi.

   Laurence her zamanki konumunda duruyordu, bir eli göğsünün sol yanında, ağzı hava alamıyormuş gibi yarı açıktı. Zayıf bir parmakla ilaç şişesini işaret ediyordu, adam bardağa bir az su döktü, damlalıklı şişeyi eğdirdi.

   Alçak sesle saydı:

   -Bir... iki... üç...

   Eline dikkatle baktığını biliyordu.

   -...Dokuz... on... on bir... on iki...

   Sanki bir suçlamadan dolayı kendini savunuyormuş gibi, ondan daha güçlü bir şekilde tekrarladı.

   -On iki!

   Üzerine yöneltilen bir bakışla anladığı izlenimi edindi.

 

 

                                            6

 

                            Ebe kadının tanıklığı

 

   O gece yine iki ya da üç kâbus gördü. Onların birinde, ancak on iki yaşındaydı, bir elma ağacından düşüyordu, çiftliği tanıdı, babası onu oraya her yıl yaz tatilini geçirmesi için gönderirdi. Boşluğa indiği anda uyandı, yürek parçalayan bir çığlık attığından emindi, ama kulak kabartması iyi oldu, karısının odasından hiçbir gürültü işitmedi. Laurence uyuyordu. Şüphesiz bir balık gibi ağzı açıktı? Uyandığında saat ikiyi yirmi geçiyordu, saat beşte gözlerini açıncaya kadar uyukladı.

   Anna, ara kapıyı kapatıp kahvesini getirdiğinde, Lhomond bezgindi, tüm vücudunda bir çeşit boşluk vardı, ama kendini arınmış hissediyordu, zihni açıktı, çok terlemiş olduğu için, yüz hatları daha belirgin, teni her zamankinden daha parlaktı.

   Laurence’ın odasına geçmedi, yeniden midesinin bulanmasından korktuğu için, yemek yemedi, bir bardak sütle yetindi ve doktor Chouard’ın beyaz evinin yolunu tuttu. Her yer donmuştu. Nefesi, önünde küçük bir bulut oluşturuyordu, kaldırım taşları sanki daha sertti, daha çok ses çıkarıyordu.

   Chouard hastabakıcısına gereken talimatı vermişti, zira on kadar hastanın duvar boyunca sıralandığı bekleme salonuna almak yerine, onu servis koridorundan gereksiz eşyaların konulduğu odaya geçirdi, Lhomond’un muayene odasından oraya gelen konuşmaları duyuyordu.

   -Yemin eder misiniz, doktor, bu bulaşıcı değil mi?

   -Hiç endişelenmeyin, Bayan. Tavsiyelerimi uygularsanız, sekiz gün içinde kaybolur.

   -Borcum ne?

   Doktorun söylediği ücreti, saklanması gerektiğinden, duymamağa çalıştı. Kâğıt paraların çıkardığı ses, tekrar kapatılan el çantasının sesi kulağına kadar geldi. Chouard’ın başka bir kapıdan çıkardığı hastayı görmedi, ama Bayan Frissart’ın sesini tanımış gibiydi. Doktor onu odasına alırken sordu:

   -Geceyi nasıl geçirdiniz? 

   -Kötü. Şimdi, kendimi daha iyi hissediyorum.

   Termometreyi ağzına koydu ve nabzına baktı.

   -Hâlâ ateşim var mı?

   -Normalin üzerindesiniz. Bu akşam Lambert davasıyla birlikte başınızdan savabilecek misiniz bakalım?

   -İmkânsız değil, ama kesin de değil.

   -Bu durumda, size ikinci bir iğne yapmalıyım. Bugün sağ kalçadan.

   Adliye sarayının sütunlu girişinin altında, evvelki gün gözlemlediği yüzleri tanıdı, ama Lucienne Girard’ı fark etmedi. Bunlar özellikle son dakikaya kadar sigara içmek için adımlayan insanlardı.

   İki yardımcısı, Kurul Salonunda, şimdiden cübbelerini giymişlerdi, İstinaf Mahkemesi Başkanı Henri Montoire ile konuşurken Armemieux de cüppesini giyiyordu. Montoire, ceketiyle, bir ziyaretçi gibi hareket ediyordu, ama Lhomond bunun kendisi orada olduğu için yapıldığını anlamadı değil, suç işlemiş gibi yüzü kızardı.

   -Nezleniz ne oldu? diye Montoire meraklı bir bakışla, hafif bir tonda söze başladı.

   -Bu sabah kendimi daha iyi hissediyorum. Bütün gece terledim.

   Önceki gün, ona, Lhomond her zamanki gibi hareket etmedi denmiş olmalıydı. Bunu söylemeğe kim kendini görevli görmüştü? En iyi dostlarından biri olan Armemieux mü? Karısının etkisi altında, hep ileri atılma çabası içinde olan Frissart mı?

   -Sağlığına dikkat et azizim. Şimdi hasta olma zamanı değil. Dava nasıl gidiyor?

   -İyi...

   Bu ona okulda müfettişin her yılki ziyaretini hatırlatıyordu. Uzaktan uzağa edindiği izlenime göre, Montoire’ın jürinin arkasına oturmayacağını ümit ediyordu.

   Niçin aklına bir suçluluk anlayışı geliyordu? Cüppesini sırtına geçirdi, dosyasını hazırladı, saate baktı ve birkaç dakika sonra, Joseph salonun kapısını ardına kadar açtı, salona dönerek, törenlere has bir ciddiyetle seslendi:

   -Mahkeme Heyeti!

   Birden, Lambert’in, önceki günkü tekdüze kravat yerine, kendine dipdiri bir hava veren beyaz puanlı bir papyon kravat bağladığını fark etti, Lucienne Girard’a jest olsun diye mi diye düşündü. Yine sinekkaydı tıraş olmuştu, saçları henüz yaştı.

  Lucienne Girard ancak çeyrek saat daha sonra geldi, önceki gün aynı yerde oturan yaşlı bir bey ona yerini ayırmıştı. Bayan Falk’un başında, yüzünün yarısını örten, menekşeyle süslü bir şapka vardı. Sigorta memuru Lourtie’nin gözleri, önceki gün çok içmiş biri gibi suluydu, sabah seansı süresince keyfi yerinde değildi. Bazen havasız kalmış gibi görünüyor, yüzü soluyordu. Oscar Lamoureux, Belediye Meclisinden, mobilya satıcısı, Birinci Jüri Üyesi, komiser Belet tanık mahallinde yerlerini aldıktan sonra ona bir soru sormak istedi. Kurbanın saçında kırmızı şarap izi arandı ve bulundu mu öğrenmek istiyordu.

   -Tanıktan soruya cevap vermesi rica ediliyor.

   Kırık şişe sebebiyleydi.

   -Laboratuvar onunla meşgul oldu, bu tür hiçbir iz bulunmadı. Cinayet işlemeye yardım edecek evdeki bütün eşya incelendi, gözle görülür bir sonuç çıkmadı.

   Birinci Jüri Üyesi bununla yetinmedi.

   -Odada ya da öteki odalardan birinde eksik olan hiçbir şey yok muydu?

   Soru yerindeydi, Belet her şeyi düşünmüş görünüyordu.

   -Mutfağın bir çekmecesinde, müfettişlerimden biri kerpetenlerle, iki tornavida, bir ingiliz anahtarı, bir tesisatçı anahtarı,  bir de bisiklet anahtarı buldu. Çekiç görmemesi onu şaşırtmıştı, zira herhangi bir evde bu alet bulunurdu. Bu konuda soru sorulduğunda sanık kaçamak cevaplar verdi. Ona göre, her zaman çekmecede bir çekiç vardı, ama birkaç gün önce karısının onu bir komşu kadına ödünç vermiş olabileceğini tahmin ediyordu, bunun kim olduğunu bilmiyordu. Komşuların evinde yapılan araştırmalar hiçbir sonuç vermedi.

   Belet yine çeyrek saat kadar ifade verdi, salon ısınmaya başlamıştı;  hava esasında soğuktu. Birçok kişi sümkürdü. Bir tek nezle ya da grip olan Lhomond değildi.

   Sonraki tanıklar geçirildiler. Her birinin belli bir hususta vereceği ifadesi vardı, yemin eder etmez parmaklıklı bölmeyi terk ettikleri ve salonu ciddiyetle geçtikleri görülüyordu. 

   Lambert’le aynı garajda çalışan arkadaşı Alfred Mouveau, yüzü küçük çiçek çıbanı izleriyle delik deşik olmuş kırmızı saçlı biriydi. Café des Sports’un patronu Sanzède’de, bir mahalle politikacısı özgüveni vardı, koyu gri bir elbise ile gıcırdayan parlak ayakkabı giymişti, karnını iri altın bir saat kordonu süslüyordu. Fer

à Cheval’in garsonu Miquet, şakacı grubuna mensuptu, bir numara yapmaya çalışıyordu. Onu hemen hemen parmaklıklı bölmeden almak zorunda kaldılar.

   Bir sirki andırıyordu. Her biri kendini ilginç göstermeye zorlayarak küçük turunu tamamlıyordu. Tanınmayanlar böylece özelliği olmayan yığınlardan çıkıyor, Ağır Ceza Mahkemesinin görkemli sahnesinde birkaç anlık rolünü oynadıktan sonra yeniden tanınmamazlıklarına gömülüyorlardı. İsimleri gazetelerde az geçmeyecekti.

   Bar des Amis’denSébastien Piéri salonu bir şakayla güldürdü, Lhomond işitmedi, zira o notlarının sayfalarını çevirmekle meşguldü. Sonra sıra Hortense Vavin’e, yanındaki kadına geldi, “her yeri görünüyordu”, o da kalabalığı neşelendirdi.

   Bir sonraki tanık doğruyu söylemek gerekirse onlar gibi değildi, yemin edemiyordu. Bu aslında, Lambert’lerden üç ev uzakta anne babasıyla oturan on iki yaşlarında küçük bir kız çocuğuydu. Babası Pierjac bisküvi fabrikasında ustabaşıydı. Kırk yaşlarında güçlü bir kadın olan annesi, kızını oturuma götürmek için ilk toplantı olduğundan, saçlarına bukle yapmak gerektiğine inanmıştı.

   -İsminiz Jeanine Rieu ve siz on iki yaşındasınız?

   Kız kendini büyüklerden daha çok komedyen gösteriyordu.

   -Evet, efendim. Geçen ay on iki yaşına girdim.

   -Sizi ne için sorgulamak istediğimizi biliyorsunuzdur?

   -Evet, efendim.

   Ve sanık sırasına dönerek parmağıyla Lambert’i işaret etti.

   -Geçen 19 Mart günü ne görmüştünüz?

   -Onu yolu geçip evine dönerken gördüm. Annem beni ekmek almaya göndermişti. Ertesi günün Pazar olduğunu unutmuş, sabaha yeterince ekmek almamıştı. Saatin sekiz olduğunu biliyorum, çünkü ekmekçi dükkânında sıra beklerken duvar saatine baktım.

   -Lambert’lerin evinden birilerinin çıktığını görmedin mi?

   -Hayır, efendim. Ama şişenin patlamasını işittiğimde korktum.

   -Bu ne zaman oldu?

   -O girdikten hemen sonra.

   -Öncesinde ya da sonrasında çığlık ya da bağırma sesi duymadınız mı?

   -Hayır, efendim.

   Anne, yeminle verdiği ifadesinde, kızının ekmekçi dükkânından döndüğünde saatin sekiz olduğunu doğruladı.

   Lhomond’un artık ateşi yoktu. Ateşi düşmüş ve bilinci yerinde olarak, onların geçişini bir çeşit sabırsızlıkla seyrediyor, sanki bu törensel ve saygın gösterilmeye çalışılan geçit töreni ona oldukça gülünç geliyordu.

   Küçük kızdan sonraki, ayakkabı tamircisi Baudelin’in yanağı bir kazadan dolayı yarılmıştı, yüzü yamuktu, sanki ağzı kulağına kadar gerilmişti. Pot-de-Fer sokağında oturuyordu, orada küçük bir dükkânı vardı ve yine o akşam saat yedi buçukta, Mariette Lambert’in bir erkeğin kolunda geçtiğini gördüğü sırada, orada çalıştığını ileri sürüyordu.

   -Onu iyi tanır mısınız?

   -Ayakkabılarını ben tamir ederdim.

   -Nasıl giyindiğini jüriye tarif edebilir misiniz?

   -Kırmızı elbisesi ve yeşil mantosu vardı.

   -Ona eşlik eden adamı tanıdınız mı?

   -Polis beylerin bana gösterdiği fotoğrafta onu tanıdım.

   -Onlar size sadece bir tek fotoğraf mı gösterdiler?

   -Farklı kişilerden yirmi fotoğraf vardı, ama ben işçi kadını hemen tanıdım.

   -Gelino’dan mı bahsediyorsunuz?

   -Bana isminin öyle olduğunu söylediler.

   -Özel hiçbir şey fark etmediniz mi?

   -Tartışıyorlardı.

   -Az önce, açıkladığınıza göre, kadın adamın kolunu tutuyormuş.

   -Bu bir şeyi değiştirmez. Onun kolunu bir aşığın kolunu tutuyormuş gibi tutuyordu, ama yine de tartışıyorlardı.

   -Mart ayıydı, hava serindi. Dükkânınızın kapısının kapalı olduğunu tahmin ediyorum.

   -Kapı açıktı çünkü dükkân şundan –eliyle boşlukta bir dörtgen çizdi - daha büyük değildi, soba olduğu için kapıyı kapatırsam nefesim kesilirdi.

   -Ne işittiniz?

   -Mariette ona:

   “-Ne olursa olsun enayi değilim! Bana güvenme! dedi.

   -İşittiklerinizin hepsi bu kadar mı?

   -Sonrasına dikkat etmedim. Yürüyorlardı.

   -Ne tarafa doğru?

   -Şehir merkezine doğru, yani demir yoluna zıt yönde.

   - Pot- de- Fer sokağıyla Haute sokağı birbirine paralel olduklarına göre, Haute sokağını takip ederek kestirmeden gidemezler miydi? 

   -Bu onların sorunu. Onlarla konuşmak için evden çıkmamıştım.

   -İçkili miydiniz?

   -Her günkü gibi tam iki litre kırmızı şarap. Bana doktor tavsiye etti...

   Son ifadeleri esnasında yokmuş gibi görünen ve banka, dirseklerini dayayan Lambert, Louise Bernet’in girdiğini görünce doğruldu, bu elli yaşlarında, vücudu adaleli, kararlı tavırlı küçük bir kadındı.

   -İsminiz, soyadınız, unvanınız...

   -Louise Bernet, ebeyim, Chemin- de- Fer sokağı 62 numarada oturuyorum.

   -Jüri üyelerine dönün, onlara davayla ilgili olaylar hakkında bildiklerinizi söyleyin.

   -Haute sokağıyla Pot- de Fer sokağı arasında, Chemin- de- Fer sokağı ikinci katta bir dairede oturuyorum,  sokakta balkonu bulunan ender kişilerden biriyim. 19 Mart cumartesi günü, şehirde bir doğum sebebiyle geç kalmıştım, akşam on buçuktan az sonra eve döndüm. Bizim meslekte, günün ve gecenin her saatinde çalışmaya alışmak lazım.

   Salonun dip tarafında bir çeşit hareketlilik oldu. Lhomond, uzaktan, nöbetteki polisin şapkasız bir kadınla tartıştığını gördü, şu ya da bu sebeple polisin onun içeriye girmesine engel olduğunu düşündü, önemsemedi.

   -Devam edin. Saat on buçuktan az sonra evinize döndünüz.

   -Evet, Başkan Bey. Öğleyin evden ayrılmıştım, öyle ki zavallı kedim bir şey yememişti. Ona lapa hazırlamak için mutfağa gittim. Pişirirken onunla konuşuyordum, zira bir insan gibi söylediğim her şeyi anlar. Hayvanları anlamaz sanmakla...

   -Konuya dönünüz.

   -Peki! Bu on dakikamı aldı, zira şapkamı, mantomu çıkardım, onları yerine koydum, kedinin öğlenden kirli kalan tabağını yıkamam gerekiyordu. Sonra balkonun kapısını açtım, kediye yiyecek şeyleri orada veririm, böylece içeriyi kirletmez. O yerken, etrafı düzeltmek için mutfağa yeniden döndüm. Bütün bunlar belli bir zaman aldı. Sonra, kedinin yemesini bitirdiğine ve ihtiyacını gördüğüne bakmak için balkona döndüğümde demir yolu merdivenlerinden inen bir adam fark ettim.

   -Saat aşağı yukarı on bire çeyrek vardı değil mi?

   -Bana sorarsanız on bire çok yakındı.

   -Adam yalnız mıydı?

   -Evet, Başkan Bey.

   -El feneri kullanıyor muydu?

   -Hayır. Işık görmedim.

   -Merdivenin yakınında bir sokak lambası var mı?

   -Otuz metre kadar uzağında bir tane var. Önce bunun kestirmeden Genettes’den gelen biri olduğunu düşündüm.  

   -Bu sık sık olur mu?

   -Bazen. Ben kendim, birinde demiryolundan geçtim, bir müşteri beni aratmıştı, çok geç kalabilirdim.

   Teni gri, bakışı cansızdı. İlk karşılaşmadan itibaren ondan hoşlanmayan Lhomond, hazırladığı monoloğu ezbere söylememesi maksadıyla ona kasten Cadoux’dan başka tarzda sorular soruyordu. İfadesi hepsinden daha önemliydi, o derece önemli ki sadece o ifade Lambert’i mahkûm ettirmeye yeterdi.

   -Devam edin. Merdivenden inen bir adam gördünüz.

   Salondaki anormal hareketten dolayı yine dikkati dağıldı. Polis memuru, bir an tereddüt etti, hemen hemen koridorun ortasına kadar ilerlemişti, işaret etmek zorunda kaldığı Joseph ona karşı yürüyordu. Lhomond’a, sanki polis alçak sesle konuşup Joseph’e Heyetin oturduğu bankları göstererek bir kâğıt ya da bir zarf veriyor gibi geldi.

   -Birden onu tanıdığımdan emin değildim.

   Başkanın dikkatinin dağılması onu sinirleniyordu, o da arka tarafta ne olup bittiğini görmeye çalıştı.

   -Ay ışığı var mıydı?

   -Hatırlamıyorum, Başkan Bey. Bildiğim, o sırada fark ettiğim siluetin bana yabancı olmamasıydı. Adam hızla yürüyordu, elleri ceplerindeydi.

   -Başında şapkası var mıydı?

   -Sanırım daha çok kasketliydi.

   Cadoux’ya önce şapkadan, sonra da kasketten bahsetmişti.

   -Onun bir şapka olmadığından emin misiniz?

   Cadoux ona Gelino’nun o akşam giydiği donuk gri renkte şapkayı göstermişti; Lambert, işten kasketle dönmüştü, evinde buldukları tek şapka kestane renginde bir şapkaydı.

   -Ondan eminim. Ne dediğimi biliyorum. İyi görmem için sokak lambasının altına geçmesini bekledim.

   -Ne sebeple? O sırada, tanıklık yapacağınızı bilmediğinizi düşünüyorum?

   -Nasıl bilebilirdim?

   Armemieux, oturduğu bankta, bir tür sinirlilik gösteriyordu, zira Lhomond’un tanığa karşı hasım bir tavır takınmasını beklemiyordu. Başkan yetkilerinin sınırları içinde kalıyordu, onu tarafsızlıkta kusur ettiğinden dolayı kınayamazlardı, ama ebe kadından hoşlanmaması o derece çarpıcıydı ki o ana kadar sabır göstermişti.

   -Bulunduğunuz balkondan demiryoluna hâkim olduğunuzu düşünüyorum?

   -Kuşkusuz, daha yüksekte olduğuma göre.

   -O akşam, toprak dolgu ya da raylar üzerinde hiçbir şey fark etmediniz mi?

   -Hava çok karanlıktı. O mevkide yol aydınlatılmamıştı, sadece daha aşağıdaki makas manevrası tarafı aydınlıktı.

   -Adam sokak lambasının yanına geldiğinde onu tam olarak tanıdınız mı?

   -Evet, Başkan Bey.

   -Binaların karşısında bulunan kaldırımı mı takip ediyordu?

   Cadoux o soruyu sormamıştı, Armemieux bir kâğıda not aldı. Joseph’e gelince, gürültü çıkarmadan ve kendini belli etmeden dönüp duruyordu, Lhomond’un arkasında yerini almak için geldi ve mırıldanarak ona doğru eğildi:

   -Bir kadın bu mektubun size hemen teslim edilmesini istedi.

   -Polis memuruyla konuşan mı?

   -Evet.

   -Kendisi nerede?

   -Hemencecik gitti.

   Joseph’in ona uzattığı zarf mahalle bakkallarında yarım düzinelik poşetlerde satılan ucuz cinstendi. Üzerinde ne isim ne de adres vardı, düşündükten sonra Lhomond zarfı hemen açmadı.

   -Gördüğünüz adam kimdi?

   Kadın, sadece o anı beklermiş gibi, bir öbekten sanıkların oturduğu banka doğru döndü, kolunu uzattı, parmağıyla Dieudonné Lambert’i işaret etti.

   -Bu o!

   Salonda bir elektrik akımının geçişi gibi bir heyecan esti. Lambert,  hissiyatını açıkça belli etti, dilini dudakların üzerinden geçirerek kuruyan dudaklarını ıslattı.

   -Onu tanıdığınızdan emin misiniz?

   -Kesinlikle. Hatta üzerinde açık gri bir takım elbise vardı, o elbiseyle sokakta sık sık görürdüm.

   -Sarhoş biriymiş gibi mi yürüyordu.

   -Tam değil. Sizin, benim gibi yürüyordu.

   -Sokak lambasının arkasından geçtikten sonra nereye gitti?

   -Evine dönmüş olmalı.

   - Chemin-de- Fer sokağındaki balkonunuzdan, Haute sokağındaki evine döndüğünü görmüşsünüzdür?

   -Şüphesiz hayır, siz iyi bilirsiniz. Sokağın köşesinde gözden kaybolduğuna göre, evine girdi dersem, bu bir tahmin olur.

   -Söylediğinize göre sokak lambası merdivenden otuz metre kadar uzakta bulunuyor.

   -Evet, öyle dedim.

   -Haute sokağının köşesi aynı merdivenden ne kadar uzakta?

   -Hemen hemen aynı mesafede. Bir ya da iki metre.

   -Başka bir deyişle, sokak lambası, karşı kaldırımda, aşağı yukarı sokağın köşesi hizasında mı?

   -Aşağı yukarı.

   -Haute sokağına varmak amacıyla demir yolu merdiveninden inen bir kimse, özellikle acelesi olan bir kimse, sokak lambasına kadar yürümek ve dik bir açı yapmak yerine sokağı yanlamasına geçerek kestirmeden gitmez mi?

   Bir açıklama bulamadığı için sert bir biçimde cevap verdi:

   -Herkes bildiği şekilde hareket eder. Olayları açıklamak bana düşmez.

   Lhomond zarfı açtı ve içindeki kâğıda göz attı. İki satır kurşun kalemle ilkokul öğrencisi yazısıyla çiziktirilmişti, kâğıdın köşesinde de bir yağ lekesi vardı:

   “O halde Bernet’ye genç Pape’ın teyzesi olup olmadığını sorun.”

   Armemieux, oturduğu sıradan, onu gözlemliyordu. Lambert, o da, bir çeşit canlılıkla, konuşmak için avukatına eğilmişti. Memnuniyetsiz gözüküyor, Jouve ise onu sakinleştirmek için çaba sarf ediyordu.

   -Söylediklerinizden yüzde yüz emin misiniz Bayan Bernet,  yeminli tanıklık yaptığınızı unutmayın?

   -Ben yalan söylemiyorum. Eğer bu o diyorsam odur.

   -Lambert ile hiç görüşmediniz mi?

   -Asla. Onu şeklen tanıyordum.

   -Ama ismini biliyordunuz?

   -Mahallenizdeki insanların isminin bilindiği gibi.

   -Mariette Lambert ile de mi hiç konuşmadınız?

   Kadın duraksadı, yalan söyleyecek oldu, görünüşünden belliydi, ama son anda fikrini değiştirdi.

   -Bir defasında kapımı çaldı.

   -Sebep neydi?

   -Şüphe edebilirsiniz. Ona bu mesleği yapmadığımı söyledim.

   Lambert karısının düşük yapma numaralarına başvurduğunu kabullenmişti, nasıl alınacağını ona bir tıp öğrencisi göstermişti. Ötekilerden daha ağrılı bir düşüğün ardından, bir ebe kadına başvurmak aklına gelebilirdi.

   -Bu ziyaret ne zaman oldu?

   -Aşağı yukarı iki yıl önceydi. Aralık ayında, hatırladığımın hepsi bu kadar. Hatta onu içeriye girdirmedim.

   Ona konuşmadan bir süre baktı, o sırada parmakları az önce aldığı pusulayla oynuyordu. Anonim haberi kullanmakta yine duraksadı, bilgi yanlışsa, dudaklarının ucundaki soru ciddi şekilde yargılanacaktı.

   Salonda, herkes, bu sessizliğin dramatik bir olayın habercisi olacağını hissetmeliydi, boyunlar uzanıyordu.

   -Tanık jüriye onunla ve henüz huzura çıkmamış bir tanıkla yakınlığı olup olmadığını mı söylemek istiyor?

   -Şok etkili olmuştu. Bayan Bernet’nin yüzü donmuş, çenesini sıkmıştı. Hiddetini salıvereceği, Başkana hakaretleri sayacağı sanılabilirdi, ama kendini tutma gücünü gösterdi.

   -Bunun neye yarayacağını ve neyi değiştireceğini anlamıyorum.

   -Tanıktan soruya cevap vermesini rica ediyorum.

   -Evet.

   -Kimin yakınısınız?

   -Joseph Pape’ın.

   -Ne derecede?

   -Teyzesiyim. Annesiyle ben kardeşiz.

   -Onunla aranız iyi mi?

   -Aramızın kötü olmasına hiç sebep yok.

   -Geçen 24 Mart günü, Adli Polise gitmeden ve az önce tekrarladığınızı orada anlatmadan önce, yeğeninizin yanında ya da değil, kız kardeşinizle görüştünüz mü?

   Lambert şaşkınlıkla hâkime bakıyordu, kulaklarına inanamıyormuş gibiydi. Armemieux sinirli bir şekilde altın kaplama kurşun dolma kalemiyle oynuyordu. Salonda, Lucienne Girard’ın ağzı kulaklarına kavuşmuyordu, Lhomond bakışlarıyla onun teşekkür ettiği izlenimi edindi. Daha çok dikkat kesilen Bayan Falk devamlı bir dikkatlilikle ebe kadını inceliyordu.

   -Sanırım onu gördüm, evet. Önce mi, sonra mı olduğunu hatırlamıyorum.

   -Gazeteler 21 Mart günü sabah baskılarında cesedin bulunduğunu yazdı, zira ayın 20 si pazardı. Şüphesiz pencerenizin altında cereyan eden şeyden haberdar olmak için gazetenin çıkmasını beklemişsinizdir. Yaklaşık iki saat, Pazar sabahı, yolda gidip gelenler olmuştur. Erken kalkmış mıydınız Bayan Bernet?

   -Saat yedide, diye ağzından kaçırdı.

   -İlk işiniz muhtemelen perdelerinizi açmak olmuştur. Belki balkonun kapısını kedinize açmışsınızdır?

   Kadın hırsından bembeyaz oldu. Delanne’a gelince, Başkanın beklenmedik tavrı çok hoşuna gidiyormuş gibi, tanımlanması zor bir gülümseme dudaklarının üstünde gidip geliyordu, o sırada Frissart kaşlarını çatıyor ve hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi karısına işaret ediyordu.

   -O halde polisi gördünüz, Savcılık, fotoğraflar, bir araya gelmekte gecikmeyen toplanmalar. İfadeye göre, komşularınız pencereden pencereye bağrışmışlar.

   -Peki sonra?

   -Gelenin kim olduğunun farkına vardınız ve evvelki gün, görmüş olduğunuz kişiyle bir yakınlaşmanız oldu. Belki de Mariette Lambert’in mahallede bilindiği sanılan kırmızı yeşil mantosunu tanıdınız?

   Susuyor, bakışlarıyla meydan okuyordu.

   -20 Mart, sonra 21, 22 ve 23 Mart günleri tanıklığınızın polis ve sorgu hâkimi için temel bir yarar sağlayacağı fikri aklınıza gelmedi mi?

   -Yapılacak doğum işleri oldu. Gelirleri olan bir kimse değilim ve beni ilgilendirmeyen şeylere karışmam.

  Lhomond’a, dosyada kendine lazım olan bilgileri bulması için üç dört dakika gerekti ve o sırada dinlenmek için salon bundan yararlandı, öksürmeler, fısıldaşmalar, döşemede ayak sesleri işitiliyordu.

  -Burada, 23 Mart günü, o ana kadar Mariette Lambert ile ilişkileri bilinmeyen yeğeniniz Joseph Pape polis tarafından ilk defa sorgulandı. Oysa 24 Mart, yani ertesi gün, siz komiser Belet’nin bürosuna şahsen konuşmak için geldiniz.

  -Alt kademeden kişilere asla başvurmam.

  -İki tarih üzerinde duruyorum.

  -Eğer bu iki olayın aynı zamana rastlamasıysa söyleyeceğim bir şey yok.

  -Ayın 23 ünde kız kardeşinizi gördünüz mü? Onun evine gittiniz mi?

  -Şu an hatırlamıyorum. Belki o gün o beni görmeye geldi. Benim ona, onun bana yaptığımız ziyaretlerimizi kaydetmiyorum.

  Tartışmanın yine uzun süreceğini bekliyor olmalıydı, Lhomond kesin şekilde sonlandırınca direncini yitirdi:

  -Tanık çekilebilir. Eğer...

  Bayan Falk’un kendisine işaret ettiğini gördü. Kadın ayağa kalktı, söz almadan önce salona doğru döndü.

  -Ceza almayacağı güvencesi verilseydi, tanık ifadesini sürdürecek miydi bilmek isterdim. Şunu demek istiyorum...

  -Anladığıma göre, kendisine verilecek güvenle yanlış ifade için kovuşturulmamasını, tanıktan ifadesiyle yetinmesini istiyorsunuz?

  -Evet bu, Başkan Bey.

  Daha önce cevap veren ebe kadına dönecek zamanı bulabildi, Bayan Falk’a kinle bakıyordu:

   -Söylediklerimden hiç vaz geçmiyorum, yanlış olan bir şey varsa hata bende değil. Gördümse gördüm. İsterlerse beni hapse atsınlar...

   Lhomond mübaşire onu götürmesini söyledi ve o çıkış yönünde orta yolu takip ederek seyircilere sesleniyordu. Kapıda, Heyete kadar ulaşmayan sözler homurdanarak son bir defa döndü.

   -Oturuma on dakika ara verilmiştir.

   Lhomond memnundu. Ebe ile düellosunun kendini neden rahatlattığını tam olarak bilmiyordu, ama midesinin üstünde az bir ağırlık hissediyordu. Kâbusları boşunaydı. Davranışının tartışılacağını ve bazılarının daha sert bir şekilde, hakkında farklı karar vereceğini tahmin ediyordu. Herkesin gözü önünde görevinin tarafsızlığından vaz geçmemiş, yine de son tanıkta olduğu gibi, duygularının önceden sezilmesine fırsat vermemişti.

   İddianamesini kısmen değiştirmesi gereken Armemieux kin mi güdüyordu? Eğer öyleyse, iyi oyuncuymuş, zira bir defasında, Kurul Salonunda, ona şöyle seslenmişti:

  -İfadesini çekmesi için zaman bırakmadınız. Bu asla affedilemez.

  Bir sessizlikten sonra Başsavcı sordu:

   -Nasıl bilgi edindiniz?

  -Basit bir pusuladan. Halkın polislik yapmasından. Polis her şeyi düşünmüştü, ama hiçbir şey şüphe uyandırmıyordu, tanıklardan en önemli ikisi arasında akrabalık varmış.

  -O suçlamasını sürdürüyor.

  -Geriye dönemez. Bir adamın merdivenden gerçekten indiğine gördüğüne kesin inanıyorum. Emin olmayarak, Lambert’i aklına getirmesi muhtemel, zira adam Haute sokağında gözden kaybolduysa, sonunda dik olarak caddeyi geçmek için sokak lambasına kadar yürümüş olması pek mümkün değil. Muhakkak karısını öldürmekten ve onun cesedini demir yoluna taşımaktan geliyordur! Bernet yeğeninin Mariette’in sevgililerinden biri olduğunu ve suç tehlikesi bulunduğunu öğrendiğinde, kız kardeşine onu bu davadan kurtarmaya söz vermiştir.                                                           

  Joseph Pape bir sonraki tanık değildi, zira ondan önce, Hélène Hardoin’le Gelino dinlenmeliydi. Bayan Pape salonda bulunuyor muydu? Muhtemel, ama Lhomond onu tanımıyordu ve dip tarafta gizlice durması bir şanstı. 

  Komiser Belet, tartışmaların yeniden başlamasından önce, onu kısa bir an görmek istediğini sordurdu, Lhomond, zaman azaldığı için, onunla koridorda ayaküstü konuştular.

  -Bunu meydana çıkaramadıysam özür dilerim Başkan Bey. İnanın, üzgünüm. Polis memuru mübaşire pusulayı verdiğinde, salondaydım. Onu derhal sorguya çektim, bana kadını tarif etti, zarfı hemen götürüp size teslim etmesini salık vermiş... Halktan, belli yaşta bir kadın.

  -Onu sonra buldunuz mu?

  -Henüz aramaları emrini vermedim. O konuda önce sizinle konuşmak istiyordum.

  Lhomond evet demek zorundaydı, aksi halde gerçeğin bir kısmını saklamaya ya da birini korumaya çalıştığını sanacaklardı.

  Artık kendini güçsüz düşmüş hissetmemek sevindiriciydi. Önceki günkü ezikliğe karşı kendinde bir tepki oluşturuyordu. Hâlâ zayıftı, bitkindi, ama az çok çalışma ihtiyacı duyuyordu.

  İlkin Hélène Hardoin içeri alındı, on dokuz yaşındaydı, tek fiyat satan bir mağazada satıcıydı. Ailesi babasının gazetecilik yaptığı kırsalda oturuyordu. Kendisi şehirde terzi dükkânında çalışan aynı köyden bir kız arkadaşıyla yaşıyordu. Tazeliğini yitirmeye zaman olmamıştı, yuvarlak yüzü bir elmayı andırıyordu. Ön taraflarda bir dişinin olmaması, gülümsemesini bozuyordu, yoksa doğallığı insanın ağzının suyunu akıtacak nitelikteydi.

  -Jüri üyelerine dönün ve ona söyleyin...

  Nereden başlayacağını hesaplaması boşunaydı, canının sıkılmasından ve utanmasından, iç çekerek ağlayacağı an önceden kestirilebilirdi.

  -Sanıkla nerede karşılaştınız?

  -İlk defa mı?

  -Evet.

  -Fuar yerinde, orada arkadaşımla geziniyorduk.

  -Bundan ne kadar önce?

  -Aşağı yukarı bu dönemde, geçen yıl Kasım ayında.

  Fuar her zaman Kasım ayında açılıyordu.

  -İlk akşam onun metresi mi oldunuz?

  Kızardı, hiçbir şey söylemedi, başıyla hafif bir işaret yaptı.

  -Soruşturmada, Marché sokağında bir otele kadar onunla gittiğinizi ve onun, arkadaşınızın da sizinle birlikte gelmesini istediğini bildiriyorsunuz.

  -Arkadaşım reddetti. Onun ciddi bir erkek arkadaşı var.

  Onunla sık sık birbirinizi gördünüz mü?

  -Zaman zaman mağaza çıkışında gelip beni bekliyordu.

  -Zaman zamanla neyi kastediyorsunuz?

  -Bazen, bir hafta, bazen iki.

  -Size âşık olduğunu söylüyor muydu?

  -Ondan söz etmezdi.

  -Sizi otele götürmeye devam ediyor muydu?

  -Evet.

  -Her defa mı?

  -Arkadaşımın sinemada olduğu ve benim onu odamıza götürdüğüm akşamlar hariç.

  -Evli olduğunu biliyor muydunuz?

  -Bana söylemişti. Zaten, nişan yüzüğünü görmüştüm.

  -Size karısından bahsettiği oluyor muydu?

  -Çok sık değil.

  -Onun hakkında ne diyordu?

  -Düşük ahlaklı olduğunu söylüyordu.

  -Onu terk etme niyetini hiç açıklamadı mı?

  -Hayır.

  -Ama sizinle evlenmek istediğini size söylemiştir?

  -O şekilde değil.

  -Ne kelimeler kullandı?

  -Bir akşam yatıyorduk ve...

  Durdu, üzerine dikilen bakışlardan sıkılmıştı, herkesin ne olduğunu anladığı, cümlenin bir ögesine atlayarak, tekrar söze başladı:

  -...Bana şöyle dedi:

  “Sen, eğer benim karım olsaydın, sana hemen çocuk yaptırırdım.

  “Ona ne için diye sordum, şöyle cevap verdi:

  “-Çünkü çocuğunun olmasını kafaya koymuşsun.

  “Garip görünüyordu. Az sonra ekledi:

  “-Ne olursa olsun, belki bir gün sana bir çocuk veririm.

  Lambert’e yüzünün yarısını döndü, ondan özür diler gibi yaptı.

   -İlk defa mı evlenmeye atıfta bulundu?

  -Yalnız bir defa.

  -Boşanmadan söz etmedi mi?

  -Asla.

  -Şu ya da bu şekilde karısından boşanmadan bahsetmedi mi?

  -Yoo! Hayır.

  -Serbestliğe kavuşunca sizinle evleneceği intibaı edindiniz mi?

  -Sadece şunu düşündüm, eğer evlenmemiş olsaydı, belki bir şansım olurdu.  Ama bunlar benim ulaşamayacağım şeyler.

  Armemieux, bu defa, müdahale etti, o sırada Lhomond genç kızı göndermek üzereydi.

  -Bu konuşmanın ne zaman olduğunu Heyet tanığa sormak istiyor mu?

  -Anladınız mı? Anlattığınız olay ne zaman oldu?

  -Onu gördüğüm son defa. Sayın Sorgu Hâkiminin odasında onunla karşı karşıya geldiğimden önceki son defa demek istiyorum.

  -O halde, Mariette Lambert’in ölümünden az önce?

  -Aşağı yukarı dört gün önce, haftanın başına doğru, Salı ya da Çarşamba, şimdi bilmiyorum.

  Başsavcı memnun olduğunu işaret etti ve Hélène Hardoin, koridora girmeden önce, bulunduğu yerden, kendini izleyen Lambert’e son defa bir göz attı. Lhomond adamın bakışının ilgisiz, sevgisiz ne de hiçbir şekilde heyecansız olduğunu ve hemen sonra Lucienne Girard’ın üzerinde sabitleştiğini fark etti... Lambert bu defa omuzlarını kaldırmadı.

  Bu Lhomond’un hoşuna gitmedi, onu sanki düş kırıklığına uğrattı. Ama koruduğu Lambert değildi. O kimseyi korumuyordu, belki de kendinin dışında, bunun açıklaması çok karmaşıktı.

  -Bir sonraki tanığı girdirin.

  Söz konusu olan Gelino idi ve Lambert ona alçak sesle bir yansıma göndermek için solundaki gardiyanının üzerine eğildi, ondan sonra, çenesi önde, meydan okuyan bir tavır içinde, oturduğu banka dirseklerini dayadı.

 

 

 

                                          7

 

                               İskambil oyunu

 

 

  Gelino işporta takılar sattığı fuarda çığırtkanlığa hazırlandığı gibi girip çıkmaya hazırlanmış olmalıydı. Kareli takım elbise giyinmiş, elinde donuk gri renkte bir şapka vardı, tanık salonundan, bir çalgılı kafede sahneye fırlar gibi çıktı ve eliyle herkesi selamlar gibi yaptı.

  -İsminiz Justin, Jacques, Antoine, Gelino, Marsilya’da doğdunuz, otuz beş yaşındasınız, belli bir ikametgâhınız yok, fuar satıcılığı işi yapıyorsunuz.

  -Aynen, Hâkimim!

  -Cevap verirken, Hâkim Bey diyebilirsiniz.

  -Hoşunuza gidiyorsa öyle olsun. Benim için fark etmez.

  Lambert’den daha küçük, daha tıknazdı, güreşçi pazıları kemerli ceketinin kollarını şişiriyordu.

  - Gerçeği, bütün gerçeği, sadece gerçeği söyleyeceğinize yemin eder misiniz?

  Alaycı tavırla, sanki kendinden istenen dünyanın en acayip şeyiymiş gibi elini kaldırdı ve salonun en dibinden işitilecek bir sesle seslendi:

  -Yemin ederim!

  -Sanıkla akraba değilsiniz, ne bağlantınız var, ne de onun hizmetindesiniz.

  O sırada acıyan bir tarzda sanığa baktı.

  -Kesinlikle hayır.

  -Oldukça yüklü bir adli siciliniz var.

  -Masumiyetimi her zaman gösterdim, Hâkim. Başkan demek istedim.

  -Dört yıl önce aile yuvasını terk ettiniz, Le Havre’da oturan karınız, iki çocuğunuzla destekleri olmadığı için sizin arkanızdan koşmak zorunda kaldı. Bu doğru mu?

  -Biz birbirimiz için yaratılmamıştık. Evliliğimiz bir hataydı.

  -Dolandırıcılıktan dört defa mahkûm oldunuz.

  -Ondan bahsediyorsanız, Hâkim, dürüst olmanızı ve sonuna kadar gitmenizi istiyorum, aksi halde bu şahıslar – jüriyi işaret eder – yanlış fikre kapılacaklar. Her zaman iddia ettim, iddia etmeye de devam ediyorum, hapse atılması gerekenler benim müşterilerim. Haksız mıyım?

  Hemen hemen haklıydı, Gelino’nun dediği gibi Lhomond dürüst olmaya çok önem veriyordu. Jüriye bu berikinin dolandırıcılıklarının neden ibaret olduğunu açıkladı. İşportacı, sokaktan geçen hali vakti yerinde birine yaklaşıyor, tercihen akşamüzeri, ona avcunda bir takı, çok kere parlak taşlarla süslü bir kadın bileziği gösteriyordu. Polisten korkan bir adam tavrı içinde, çalınmış bir takı olduğunu, acele birkaç franga ihtiyacı olduğunu ima ediyordu.

  -Eğer, yarın, sınırı geçmek için bir çare bulamazsam, hapı yutarım. Bana trenle Brüksel’e gidecek kadar para verin, elmas sizin olsun.

  Kurbanlarının sayısını kestirmek zordu, zira çoğu, şikâyette bulunmaktan kaçınıyordu.

  Başkan açıklamasını bitirdiğinde, Gelino, saf bakışlarıyla jüriye bakarak:

  “Görüyorsunuz!” der gibiydi.

  -Mariette Lambert’in sevgilisi miydiniz?

  -Çapkınlıklarımla asla övünmem, ama mademki öyle diyorsunuz, aksini söyleyecek değilim.

  -Uzun zamandan beri mi?

  -İki yıl oluyor. Ben turnedeyken, haftalarla birbirimizi görmeden kalıyorduk.

  -Lambert’in ilişkinizden haberi var mıydı?

  Sanığa doğru tekrar döndü, tereddüt ederek başını salladı.

  -Gerçeği mi söyleyeyim?

  -Söyleyeceğinize dair yemin ettiniz.

  -Bu durumu o biliyordu.

  -Onu görmenize hiç engel olmadı mı?

  -Bunun için Başkanım, gücünün yetmesi gerekirdi.

  Özellikle Bayan Falk’a bakarak kaslarını şişiriyordu.

  -Sizi tehdit ettiği olmadı mı?

  -Bir defa. Ortadan kaybolmazsam, hakkımdan geleceğini söyledi. Sonradan düşünüp karısına haddini bildirmenin daha kolay olacağı fikrine varmış olmalı.

  Mariette Lambert’in başka sevgililerinin de olduğunu biliyor muydunuz?

  -Ona asla özelini sormadım.

  Yüzlerdeki ifadenin yatışmış olduğunu görmekle, kendinizi tiyatroda sanabilirdiniz. İnsanlar birbirine eğiliyor, Gelino daha ağzını açmadan hemen gülüyorlardı, o ise, kendini konu alan şeye karşı duyarlıydı, iki yana sallanıyor, bazen kalabalığa göz kırparak sanki vaatte bulunuyordu:

  “Bekleyin, ne göreceksiniz!”

  -Jüri üyelerine 19 Mart gününden bahsedin.

  -Onlara ne anlatayım?

  -Bildiğiniz her şeyi.

  -Her şeyi mi?

  -Davada görüşülen her şeyi.

  -Bu durumda, söyleyecek hiç sözüm yok, zira bir şey bilmiyorum.

  -O gün Mariette Lambert’i görmediniz mi?

  -Sizi nasıl görüyorsam. Hatta, az daha çok.

  -Saat kaçtı.

  -Aşağı yukarı altıyı çeyrek geçiyordu.

  -Onunla nerede karşılaştınız?

  -Deglane sokağında bir kuaför salonun karşısında. Saat dört buçukta Bon Coin’da bana görüşmemiz için telefon etmişti, orada arkadaşlarla belot oynuyorduk, bir tür iskambil oyunu.

  -Sizi görmesi için özel bir sebep mi vardı?

  Bu defa, Başkanın açık saflığına jüriyi tanık gösterdiği görüldü.

  -Bu şeyler için sebebe ne gerek var. Özellikle Mariette için!

  -Kuaför salonunun karşısında beklerken özel bir şey fark etmediniz mi?

  -Gidip gelen toy bir delikanlı, beni görünce tabanları yağladı.

  -Onu tanıyor muydunuz?

  -Mariette ismini bana söylemişti, Joseph Pape, Roma’dakinin benzeri. Onun kendisine hastalık derecesinde âşık olduğunu ve acıdığı için Lambert yokken odasına çıkmasına göz yumduğunu anlattı. size Mariette’in bana söylediğini tekrarlıyorum, ama inanmak zorunda değilsiniz.

  -Siz yaklaşınca neden kaçtı?

  -Kıskandığımı düşünmüş olmalı.

  -Mariette Lambert kuaför salonundan çıktığında ne oldu?

  -Haute sokağına doğru gittik. Yolda, bir şişe rom almak için durdu... Fark etmişsinizdir, kadınlar o duruma düştüklerinde, hemen hemen her defasında en kuvvetli içkiyi seçerler. Mariette için, bu romdu.

  -Devam edin.

  -Mutfağa girdik, ben şişeyi açtım, orada bir ya da iki kadeh içtik.

  -Şişenin dörtte üçü boş olarak bulunmuş.

  -Çoğunu Mariette içti.

  -Sarhoş muydu?

  -Daha fazla içmesi gerekirdi. Tam istediği gibi olmuştu. Yukarı çıktık. Uzun uzun anlatmamı ister misiniz?

  -Sadece sorduğum soruya cevap verin. Kurbanla ilişkide bulundunuz mu?

  -Bir değil iki defa, Başkanım.

  -Sonra?

  -Çıktık. Tabi önce giyindi.

  -Bir saniye. Haute sokağına Mariette ile geldiğinizde, Lambert’in orada olmadığını biliyor muydunuz?

  -Cumartesi günü, akşam eve hep geç gelirdi.

  -Evden ayrılırken niyetiniz neydi?

  -Niyetimiz, önce, Pot-de-Fer sokağındaki, Sauveur babanın yerinde şaraplı horoz yemeğe gitmekti. Orası, dış görünüşü çok iyi olmayan içkili küçük bir lokantadır, ama oraya...

  -O halde her ikiniz de Chemin-de-Fer sokağından geçtiniz ve sağa Pot-de-Fer sokağına döndünüz. Mariette’in ruhsal durumu neydi?

  -Çok öfkeliydi.

  -Niçin?

  -Çünkü onu Maison Bleue’ye dansa götürmemi aklına koymuştu. Yapacak bir şey olmadığını, Bon Coin’da arkadaşlarla belote oynayacağımızı, eğer canı istiyorsa, bankta yanımda oturabileceğini söyledim.

  -Birlikte akşam yemeği yediniz mi?

  -Hayır. Lokantaya varmadan önce, akşamı beni iskambil oynarken seyretmekle geçirmektense, gidip yatmaya karar verdi.

  -Yatmaya gitmek mi dedi?

  -Ben uydurmuyorum.

  -Sauveur’de akşam yemeğini yalnız mı yediniz?

  -Onu ona sorabilirsiniz.

  -Sonra ne yaptınız?

  -Bon Coin’a gittim, arkadaşları buldum. Gece yarısına kadar kâğıt oynadık. Daha önce arkadaşlarımın isimlerini polise vermiştim, polis onları sorguladı. Jules, patron, o da soruşturuldu. Bütün bunlar kayıtlarınızda bulunuyor.

  -Akşam bardan ayrılmadınız mı?

  -Bu beyler onu daha önce söylediler. Yalan söylemekte bir çıkarları yok.

  -Gece yarısından sonra ne yaptınız?

  -Herkes gibi: uyudum.

  -Kapalı Çarşı Oteli’nde, turnede değilsem orada kalırım. Döndüğümü gördüler.

  -Haute sokağına hiç dönmediniz mi?

  -Hayır Başkanım.

  -Demir yoluna da mı hiç yaklaşmadınız?

  -Kapalı çarşıyıbilirseniz, tam karşı semttedir.

  Komiser Belet, Gelino’nun iddialarını ötekilerden daha özenle, çok sıkı incelemişti. Lhomond, duruşmadan birkaç gün önce ona sormuştu:

  -Size yalan söylüyor gibi geldi mi?

  -Bir mucizenin ortaya çıkması dışında, yalan söylemesi imkânsız. Kendileriyle kâğıt oynadığını iddia ettiği üç adam kesin. Bon Coin’ın patronu da öyle. Ama suçun işlendiği sırada başka yerde bulunduğuna dair sahte tanıklık yapmakta tereddüt etmeyebilirler. Aralarında ikisi adı kötüye çıkmış muhabbet tellalıydı. Saygın bir tüccar gibi görünen ve ikinci el eşya dükkânı çalıştıran üçüncüsü ise yataklık etmekten iki defa mahkûm olmuş.

  Onların samimi görünen ifadelerini Lhomond okumuş, tekrar okumuştu. Duruşmaları uzatmamak için, Armemieux parmaklıklı bölmede onları karşısına çıkarmaktan vazgeçmişti.

  Gelino’nun Mariette’i öldürmesi için bir sebep bulmak zordu. Mademki kadının sahip olduğu tek şey üzerinde bulunandı o halde çıkar sorun olamazdı. Gelino asla kıskanç bir âşık gibi davranmamıştı. Öfke patlaması ya da sarhoşluğun etkisiyle, bir tartışma sırasında ona vurabilirdi. Oysa Gelino hemen hemen içki içmezdi, tanıkların hiçbiri onu sarhoş gördüklerini hatırlamıyordu.

  Lhomond, her şeyi bilmekten uzak olduğuna inandığı için bununla beraber, onu istemeye istemeye gönderiyordu.

  -Sonraki tanık.

  Gelino, Bayan Frissart’ın tam arkasında, onu rahatsız eden ikinci sırada serbest kalan bir yere oturmaya gitti.

  -Soyadı, isimler, yaş, unvan...

  -Joseph Pape, on dokuz yaşında, 114 üncü Piyade Alayında asker.

  Üniforma giymiş ve kepini palaskasına sokmuştu. O da Lambert’e doğru döndü, küçümsemek için değil ama yoğun bir merakla. İlk defa adam öldürmekten sanık birini görmekten olsa gerek, Allah bilir yüzünde nasıl bir yara izi bulunduğunu keşfetmeyi bekliyor gibiydi.

  -Jüriye 19 Mart günü öğleden sonra ve akşam ne yaptığınızı söyleyin.

  -Her zamanki gibi saat dört buçukta işten ayrıldım. Mariette’in öğleden sonra kuaföre gideceğini bildiğim için, Deglane sokağına onu beklemeye gittim.

  -Size randevu mu vermişti?

  -Hayır. Üç gün önce, cumartesi günü işten sonra görüşüp görüşmeyeceğimizi sorduğumda, bana kuaföre gideceği için bunun imkânsız olduğunu söylemişti.

  -Onu beklerken ne ümit ediyordunuz?

  -Belki bir saatini, hiç değilse yarım saatini benimle geçireceğini düşündüm.

  İnce, uzun yüzlüydü, fizik gelişimini tamamlamadığı hissediliyordu. Üniforma onu daha erkeksi gösterecek yere, yeniyetme hantallığını ortaya koyuyordu.

  -Size, doğru söyleyip söylemediğini görmek için orada değil miydiniz?

  -Aynı zamanda onun için.

  -Başka âşıklarının olduğunu bilmiyor muydunuz?

  -Onu bilmemek imkânsız. Her gördüğümde, yaşam tarzını değiştirmesi için yalvarıyordum, sonunda beni dinleyeceğinden emin olmuştum.

  Bunu herkesin karşısında söylemeyi bir çeşit gurur sayıyordu ve aklınca Mariette’in anısını savunacak, onu inkâr etmeyecek tek kişiydi.

  -Hiç şansı olmadı, diye hasretle devam etti. Bu onun hatası değildi.

  -Tam olarak neleri tasarlıyordunuz?

  -O boşanıncaya kadar birlikte yaşayacaktık, boşanınca onunla evlenecektim.

  -Annenizin beklentinizden haberi var mıydı?

  -Hayır. Ondan kimseye bahsetmedim, özellikle de anneme.

  Bir an, korktuğu için, salonun dip tarafına döndü.

  -Lambert’i kıskanıyor muydunuz?

  -Onu o kadar çok değil.

  -Gelino’yu?

  Mırıldanarak başını öne eğdi:

  -Evet.

  -Siz Deglane sokağının kaldırımında beklerken, Gelino’nun yaklaştığını gördünüz mü?

  -Evet. Sokağın köşesinde duruyordum. Söz vermesine rağmen, Mariette’in onu görmeğe devam ettiğini anladım.

  -Onu görmeyeceğine size söz mü vermişti?

  -Evet. O ona layık değildi.

  -Ne yaptınız?

  -Yolu geçtim, hızlı adımlarla yüz metre kadar yürüdüm, oradan geçiyormuş süsü verdim.

  -Ne amaçla Gelino’yu oradan geçmekte olduğunuza inandırmak istediniz?

  -Mariette çıktığında olup biteni öğrenmek için. Onun gelmesini engelleyecek belki de kendini bir daha görmek istemediğini ona söyleyecek diye düşündüm.

  -İkiliyi Pot-de-Fer sokağına kadar takip ettiniz mi?

  -Evet. Beni fark etmediler. Yolda, içki satan bir dükkânda durdular.

  -Lambert’lerin evine girdiklerinde siz sokakta mıydınız?

  -Evet.

  -Uzun zaman mı ?

  -Oldukça uzun.

  Komiser Belet tarafından yapılan ilk sorgusuna, yalan söyleyerek başlamıştı, kuaför salonunun önünde belli bir zaman bekledikten sonra, oradan uzaklaştığını ve amaçsız dolaştığını bildirmişti. Belet ona, her zamanki gibi, saat yedide, sinemadaki işine başlayıp başlamadığını sorduğunda, önce evet demiş, sonra şaşırarak, oraya gitmediğini itiraf etmişti.

  Lhomond devam etti:

  -Birinci kattaki lambanın yandığını gördünüz mü?

  -Evet.

  -Oraları tanıdığınızı sanıyorum?

  -Birçok defa gittim.

  -O sırada uzun bekleyişinizi sürdürdünüz mü?

  İkinci sırada, tanığın görmediği, Gelino eğleniyor görünüyordu ve yakınındakilere durumun komik yanına dikkatlerini çekmek için göz ediyordu.

  -Onlar gidinceye kadar bekledim.

  -Saat kaçta gittiler?

  -Saatim yoktu. Birkaç gün önce satmıştım.

Şüphesiz Mariette’e ufak bir süs eşyası almak için? Lhomond ısrar etmedi.

  -Akşam saat sekizden sonra mıydı?

  -Elbette değil.

  -Daha mı önce?

  -Belki daha önce? Bir duvarın köşesinde duruyordum.

  -Ekmekçi dükkânına doğru küçük bir kızın yöneldiğini görmediniz mi?

  -Hayır.

  -İkiliyi yeniden izlediniz mi?

  -Uzaktan.

  -Mariette Lambert ile Gelino nereye gittiler?

  -Chemin-de-Fer sokağına girdiler, sonra da sağdaki ilk sokağa döndüler.

  -Pot-de-Fer sokağına mı?

  -Evet. Tartışıyor görünüyorlardı ve belli bir zaman, kaldırımın kenarında durdular, orada Mariette arkadaşının kolunu bıraktı.

  -Gelino’nun kolunu mu?

  -Evet. Elbette. Hemen hemen az sonra, birbirlerine gücenmiş gibi tekrar ayrıldılar, Mariette dönerken Gelino yoluna devam etti.

  -Onunla konuştunuz mu?

  -Önce benimle konuşmadan geçmeyi denedi. Keyifsizdi. Kızmayacağıma söz vererek ondan bana az bir zaman ayırmasını rica ettim. O sırada durdu ve:

  “-Ne diyeceksen çabuk de! diye sert bir şekilde söyledi.

  “Birdenbire, öylece, kaldırımın kenarında kaldım, ne diyeceğimi bilmiyordum. Ondan herhangi bir yerde benimle akşam yemeği yemesini istedim, bana acıkmadığını söyledi.

  “O zaman, hemen benimle gelmeyi kabul ederse, kiralık möbleli bir oda bildiğimi ve ikimize yetecek kadar çok para kazandığımı söyledim.

  -Cevabı ne oldu?

  Duraksadı, yalvarır şekilde Başkana baktı, anlaşılmaz şekilde kekeledi:

  -İstemedi. Beni çok genç buluyordu.

  Lhomond, Mariette’in ona söylediği ve Belet’nin ifadelerinin birinde itiraf ettiği cevabı tekrarlamasında ısrar etmedi.

  Omuzlarını kaldırarak mırıldanmıştı:

  “Zavallı geri zekâlı! Toy olduğunun farkında değilsin?

  -Pot-de-Fer sokağında sizden ayrıldı mı?

  -Yürümeğe başladı, onu takip ettim, ama ona göre sanki ben orada değildim, artık bana cevap vermiyordu.

  -Evine girdiğini gördünüz mü?

  -Hayır. Chemin-de-Fer sokağının köşesine gelince sabırsızlıkla ayağını yere vurdu ve bana sanki bağırdı:

  “-Beni rahat bırakır mısın yoksa gidip annene mi şikâyet edeyim?

  Pape kendisi, Mariette’in kırda kaybolduğu yere kadar, boylu boyunca Chemin-de-Fer sokağını çıkmış ve garın şef yardımcısının oturduğu pavyonunun önünden geçmek zorunda kalmıştı.

  Onu gördüğünü bildirecek hiçbir tanık yoktu. Herhangi bir yerde, bebeği kucağında ağlayan genç bir kadına rastladığını, ama onu bir daha görmediğini iddia ediyordu. Nations sokağından ve Gambetta bulvarından tekrar şehre inmiş, öğlen yemek yememiş, hiçbir kahveye girmemişti.

  -Saat kaçta annenizin evine döndünüz?

  -On bir buçuktu. Her zaman sinemadan geldiğim saat, ona bir şey söylemedim, o da soru sormadı.

  -Mariette Lambert’in öldüğünü ne zaman öğrendiniz?

  -Ertesi gün, radyodan, on bire doğru. Pazar günüydü, annem uyumama ses çıkarmamıştı.

  Bütün bunlar hiçbir şeyi ispatlamıyordu. Gelino’nun daha önce az ya da çok yalancı tanıklık yapmış olan tanıkları vardı, Joseph Pape’ın ise cinayet esnasında başka yerde bulunduğu tam olarak bilinmiyordu. O, demiryolunun üzerinde, saat on birden az önce bulunabilirdi. Lambert’in dönüşünden önce, Haute sokağındaki eve Mariette’le gelebilir ve Lambert eve sarhoş geldiğinde de birinci katta olabilirdi. Sonuç olarak, eğer bilirkişilerden birine bakılırsa, genç kadın akşam saat sekizden sonra öldürülmemişti, o saatte, Chemin-de-Fer sokağının köşesinde, demiryolundan iki adım uzakta, Joseph Pape’la duruyorlardı.

  Bir çıkış yapabilir miydi? Lhomond artık soruya cevap vermeye müsaade etmiyordu. Dün değil evvelki gün, belki izin verebilirdi. Kırılan ilaç şişesi olayından ve Frissart’la  Armando’nun eşiğinde karşılaşmasından sonra çok ihtiyatlı olmuştu.

  Soruşturmadan iki hafta sonra, Cadoux, üzerinde araştırmasını yoğunlaştırdığı sadece iki şüphe üzerinde durmuştu. Mariette’e tecavüz edilmemişti, bu sadistçe bir cinayet varsayımını uzaklaştırıyordu. İçinde sadece üç yüz frank bulunan çantası, odasında bulunmuştu. Öyleyse soygun olmamıştı. Sonunda, onunla son aylar, ilişkisi olan adamlar soruşturulmuş, onlar ya şehirden ayrılmış ya da o gece, Boule d’Or semtinde bulunmadıklarını uygun şekilde kanıtlamışlardı.

  Mutfak çekmecesinde öteki aletlerle bulunması gereken çekiç bulunmamıştı. Mariette’in başına vurulmakta kullanılmışsa ki Belet bu görüşteydi, belirsiz bir yere ya da, daha doğrusu, bulunmasının mümkün olamayacağı bir ırmağa atılmış olmalıydı.

  İlkin, Gelino, suçun işlendiği sırada başka bir yerde bulunduğundan, istenmeyerek muhtemel katiller listesinden silindi. Belet, çok konuşacağı ya da başa iş açacağı tehlikesiyle onu haftalarca sıkı bir şekilde gözetim altında tutturmuştu, ama işportacı hiç fırsat vermemişti. Komşulardan öğrenildiğine göre, Joseph Pape ile annesi arasında 23 Mart günü şiddetli bir olay olmuş, Belet’nin çağrısını aldıktan birkaç gün sonra, orduya girme isteğini bir arkadaşına açmıştı.

  Armemieux ise, karısından kurtulmak için, üçü arasında, daha ciddi gerekçeye sahip olan Lambert’in suçluluğunu şüphede bırakmıyordu,  ayrıca sarhoşluğu, o akşam, onu ölçüsüz olmaya itebilirdi.

  -Geriye iki bilirkişi kalıyor, diye Lhomond sırayla yardımcılarına eğilerek mırıldandı. Bu sabah onları çözüme bağlayalım mı?

  O gün yine davayı bitirme şansı vardı, Başsavcı, iddianamesinin ancak bir saat alacağını bildirmişti, Jouve da, kendi yönünden, savunmasını bir buçukla iki saat arasında tahmin ediyordu, bu son tanıklara ve jürinin hazırlıklarına bağlıydı.

  Aile Kişisel hak davası açmamıştı. Finistère’de bulunan Mariette’in annesi, polis tarafından haberdar edilince, memnun olmuş, omuzlarını kaldırarak:

  -Er geç başına böyle bir şey geleceğini tahmin ettim! demişti.

Eğer:

  -Ona oh olsun! demediyse, yerinde bir söz.

  Cesedin nakli için para ödeyip ödemeyeceği sorulduğunda:

  -Sağlığında orada iyi yaşıyordu. Ölmüş olunca da orada iyi olmayacağına bir sebep yok, diye cevap verdi.

  Sonra, kendisine kişisel hak davası açacak mısınız diye sorulduğunda ve bunun neden ibaret olacağı açıklandığında, kuşkulu olarak sordu:

  -Para alacak mıyım?

  -Mahkûm edilse bile, kocasının parası olmadığından ödeyemeyecektir.

  -O halde, bu kadar patırtı neye?

  Belki, şimdi, mahalli gazetede duruşmaların kısa özetini okuyordur; kesin değil.

  On ikiye on var, Delanne’la Frissart yemeğe gitmek için aceleleri olmadığını iddia ediyorlardı. Jüri hiçbir yorgunluk işareti vermiyordu.

  -Bir sonraki tanığı içeri alın.

  Tanık, uluslar arası kongrelerde muntazam olarak kendini gösteren Fransa’nın en iyi dahiliye hekimi profesör Lamoureux’ydü . Kısa boylu ve şişmandı, az bakımlıydı, hakkında insanların düşündükleri onu kaygılandırmıyordu. Bu sabah, kendine zaman kaybettirildiği ve tanık salonunun atmosferi boğucu olduğu için keyfi yoktu. Bununla beraber, meşguliyetleri göz önünde bulundurularak ötekilerin üstünde beklememek gibi bir avantajı vardı.

  -Yemin edersiniz ki...

  -Yemin ederim!

  -Jüriye dönün ve onlara...

  Lamoureux hiç anlamayan insanlara tıptan bahsetmekten hoşlanmıyordu, bunu gizlemeye de çalışmıyordu.

  -Sonuçlarımın dayandığı sebepleri göz önüne sermem gerektiğini düşünüyorum.

  -Lütfen.

  -21 Mart günü çağrıldım...

  Bu bir çeşit intikam almak mıydı?  Lazarre’dan daha çok ayrıntıyla, adli hekimin otopsiyi gerçekleştirmesinden sonra, Mariette’in ceset kalıntılarının üzerinde giriştiği çeşitli araştırmaları anlatmaya başladı. Zaman zaman, gürültülü bir şekilde sümkürmek için anlatısını yarıda kesiyor, çeşitli organların tasvirine devam ediyordu. Diğer şeyler arasında, kurbanın aşağı yukarı iki aylık hamile olduğunu keşfeden kendisiydi, zira Lazarre sadece ölümün saatini ve sebeplerini ortaya çıkarmakla uğraşırken, uterus’u incelemeyi ihmal etmişti.

  İfadesi esnasında yirmi kadar insan dışarı çıktı, çünkü şüphesiz birkaçının yemeğe gitmesi gerekiyordu, diğerlerinin de, muhtemelen, pratisyenin yaptığı tasvirlerden dolayı keyfi kaçmıştı.

  Ölüm saatini saptamak için, Lamoureux bir kısım teorinin doğruluğunu tartıştı, amerikan ve alman bilginlerin düşüncelerini tartıştı, sonunda dokunaklı bir sesle şu neticeye vardı:  meslektaşları ne derlerse desin, Mariette Lambert’e gece yarısı ya da sabah saat birde olduğu kadar akşam saat sekizde de vurulmuş olabilirdi.

  Lambert dinlemiyordu, hemen hemen her an, alçak bir sesle muhafızlarından biriyle konuşuyordu. İki, üç defa Jouve ona susması için işaret etmek zorunda kaldı, zira jüridekiler kaşlarını çatıyordu. Armemieux bile dinlemiyor, muhtemelen, davayla ilgisi olmayan şeyler yazıyordu.

  Evvelki gün, salonun atmosferi trajedilere has bir arka fonla gösterişliydi ve bu sadece ateşi olduğu için Lhomond’un etkilenmiş olmasından değildi. Her defa böyleydi. Aktörler ile seyirciler, bugün, olaylara, duruşmanın ilk saatlerinin üstüne çöken korkunç ölüm fikrine zamanla alışmışlardı.

  Mariette Lambert, önce, bir kurban olmuştu, kocası da muhtemelen bir katil ve her ikisi de, bir zaman için, bir çeşit itibarla değilse bile bir çeşit etkileyicilikle donatılmış bulunuyorlardı.

  Tanık ardından tanık, onları insanileştirmiş, herkesin ortak noktasına getirmişti. Dieudonné Lambert’in, saatlerce, salonda herhangi biri gibi, kollarını çapraz tutarak, sonra onları çözerek oturduğu, sümkürdüğü, alnını sildiği, istem dışı muhafızlarına doğru eğildiği görülmüştü ve tanıklar her günkü tavrı içinde onu izlemeye gelmişlerdi.

  Bilirkişilerin açıklamaları, özellikle gelen birkaç tıp öğrencisi dışında kimseyi ilgilendirmiyordu, doktor Bénis beş dakika konuştuktan sonra, bankların tam üçte biri boştu.

  Öğleden sonra, heyecan yaratan açıklamalarda ya da oturumda ortaya çıkacak bir olay beklendiği için iddianame ve bilhassa Jouve’un savunması, bir parça ilgi uyandıracaktı.

  Başkanın suç kanıtlarını özetleyeceği ve bilhassa Heyet ile jüri üyelerinin görüşmek için çekileceği zaman gerçekten kötü bir ortam yeniden hâkim olabilirdi.

  -Sağ elinizi kaldırın. Yemin ederim! deyin.

  -Yemin ederim!

  Lamoureux’nun aksine, Bénis jürinin seviyesine inmeye ve onların anlayacağı terimler kullanmaya çaba gösterdi. Konuşurken, sağ elinin iki parmağının tütünden sararmış olduğunu Lhomond fark etti. Bénis parmaklıklı bölmeyi on sekiz dakika meşgul etti, konuşmasını bitirdiğinde, jüri o derece saygın ve biri diğeri kadar saygı değer iki insanın ortaya koyduğu zıt fikirler arasında seçim yapmak zorunda kaldı.

  Lamoureux için ölüm akşam saat sekize kadar çıkabilirdi.

  Bénis için, saat on birden önce meydana gelmesi imkânsızdı, eğer teorisi kabul edilirse, ebe kadının sallantıda kalmış tanıklığını hiçe çıkaracaktı.

  Bir tek soru soran Bayan Falk oldu.

  -Ölüm kısa mı sürdü, kurbanın acı çektiği biliniyor mu?

  Bénis, ölümün neden kısa sürmediğini, darbe aldıktan on beş, yirmi dakika sonra olduğunu zannettiğini sabırlı bir şekilde ona açıkladı. Belki de Bayan Falk’u yatıştırmak için, Mariette Lambert’in o sırada komada olduğunu böylece kelimenin tek anlamıyla acı çekmemiş olacağını sözlerine ekledi. 

  -Oturum saat iki buçukta yeniden başlayacak.

Ancak ayağa kalkarken yorulduğunu anladı, bilhassa bacaklarının uyuşmasından ve cüppesini çıkarırken, bir an başının dönmesinden korktu. Bununla beraber yüzünde diğer hâkimlerin gözünden kaçmayan bir memnuniyet havası vardı. Bu memnuniyetin sebebi biliniyor muydu? Biliniyorsa, onu kıskanıyor olmalıydılar, zira zekâsının inceliği onlara oynadığı oyundan anlaşılıyordu.

  Dünyadaki her hâkim gibi, iyi ya da kötü başrol oyuncularıyla güvenle karara bağlanan, kesin olan vakadan hoşlanıyorlardı.

  Lhomond tam başarmış olduğundan emin değildi, ona öyle geliyordu ki, oturumlara başkanlık etmek, sorular sormak, soruşturmanın karanlıkta bıraktığı ya da bir niyete dikkat çektiği bazı noktalara açıklık getirmek tarzıyla, her şeyi karma karışık etmişti.

  Dieudonné Lambert onlara yine evvelki gün kadar suçlu görünüyor muydu? Armemieux de dâhil, onlar şüphe sürdürmeye başlamıyorlar mıydı, resmigeçit geçen bazı tanıklar şu anda onun kadar suç işlemeye eğilimli değiller miydi?

  Tuhaftı, zira Laurence’ı düşünüyordu, onu küçümsüyormuş gibiydi. Eğer gazetelerde yazılanları dikkatle okuyorsa - ki kaçırmadığından emindi – kocasının davranışında daha önce alışkın olmadığı şeyler hissetmeliydi. Sebebini bulabilecek miydi?

  -Bu akşam bitirir miyiz?

  -Şimdilik, az çok eminim. Artık savcılık iddianamesi ile savunmaya bağlı.

  Jüri üyeleri, kendi yönlerinden, onun niyetini anlamışlar mıydı? O, onlara tanıklar da dâhil, bütün karmaşıklıklarıyla dramın kişilerini göstermekte azami dikkatli davranmışş ve o zaman, tanık ifadeleri öneminin bir kısmını yitirmişti.

  -Sizi evinize bırakayım mı? diye sütunlu avluda, Armemieux teklifte bulundu, arabası vardı, her hal ve kârda Sully caddesinden geçecekti.

  -Memnuniyetle, dedi.

  Başsavcı onunla konuşmak istiyordu. Direksiyonun başına geçince ona kaçamaktan iki, üç defa baktı.

  -Tuhaf dava, diye havaya bir söz atarak homurdandı.

  -Bence her dava tuhaftır.

  -Özellikle tanıklardan bahsediyorum.

  -Kafamda canlandırıyorum da onların dediklerinin bir parçası yalan, bir parçası gerçek, insanın doğası bu.

  Kasten yapıyordu. Bu tehlikeliydi. Kendini tekrar etme hatasına düşürmeyecek olan sözleri, Savcının dikkatini çekmiyor denemezdi ve belki biri onu kaderden bahsetmeye teşvik eden kişisel sebebi sonunda meydana çıkaracaktı.

  -Jürinin nasıl tepki vereceğini düşünüyorum.

  Eve gelmişlerdi, Lhomond son bir kaçamak sözü söylemeye fırsat buldu:

  -Onların yerinde olsanız, neye karar verirdiniz?

  Sanıkla kendini bir az özdeşleştirmedi mi? Doğruyu söylemek gerekirse Lambert’le değil. Bu berikinin yaşamı, kişiliği, yaptığı ya da yapmadığı önemli değildi. Mesleğinde ilk defa, düşüncesinde kendini sanığın işgal ettiği yere oturtmuştu. Son iki tanıklık esnasında, özellikle, bu bir çeşit oyun şeklini almıştı. Kendi yerini kimin alacağını düşünüyordu, bunun kişi olarak Henri Montoire olacağına karar verdi, zira bir yüksek görevli hâkim olması gerekirdi.

  Hayali tanıkları, onlara ifadeler icat edip, resmigeçit geçirerek eğlenmişti. Gerçek dava boyunca onların hemen hemen parmaklıklı bölmeye gelen her biri için, bir karşılık bulmuştu. Örneğin, eldivenci dükkânındaki saçı kirpikleri beyaz genç kız Hélène Hardoin rolünü oynuyordu,  Justin Larminat’nın oynadığı rol ise Gelino’nunkiydi. İkisinin üst üste gelmesi zaten ikisinin de aynı ismi taşımasındandı.

  Kendi tanıkları içinde, Joseph Pape’ın dengini bulamıyordu, bu da onu üzüyordu: uzun zaman aramıştı, oysa ebe kadınınki çok kolay olmuştu; doğruca önüne bakması ve bakışlarını Bayan Frissart’a çevirmesi yeterdi.

  Anna, her zamanki gibi, pardösüsünü aldı, servis takımının konulduğu yemek salonunun kapısını açtı.

  -Yeni bir şey yok mu, diye kurulmuş makine gibi söyledi.

  -Hayır, Efendim. Özel bir şey yok.

  Duraksamıştı, yalan söylediğini anladı.

  -Hanımın nöbeti oldu mu?

  -Dava sırasında sizi endişelendirmemek için konuşmamızı yasakladı.

  -Her zamankinden daha mı şiddetli oldu?

  -Evet, Efendim. Léopoldine o derece korktu ki doktor Chouard’a telefon etti.

  -Doktor geldi mi?

  -Hayır. Hastaları dolaşmaya çıkmıştı, ona ulaşılamadı. Hanım kendini iyi hissedince, zahmet olmasın diye ona telefon ettirdi.

  Lhomond merdivene doğru yöneldi.

  -Gürültü etmemeniz iyi olur, zira sanırım uyuyor. Yemek için hâlâ çağırmadı.

  Ayaklarının ucuna basarak çıktı, önce karısının uyumakta olduğunu sandı, gözleri kapalıydı. İlk göz attığı şey ilaç şişesi oldu, düzeyinin sabahtan beri pek az değişmiş olduğunu görünce rahatladı.

  -Çok yorgun değil misin? diye sordu, gözü şişedeydi.

  Ürperdi, suçüstü yakalanmıştı. Kadın gözlerini yarı açtı, düşüncesini belli etmeyecek şekilde bakıyordu.

  -Kendini iyi hissetmiyormuş gibi görünüyorsun?

  -Diğerlerinden az daha uzun bir nöbet geçirdim. Hizmetçiler çılgına dönmüşlerdi. Doktora telefon ettiklerini sana söylemek zorunda mı kaldılar, iyi ki yerinde değilmiş. Şimdi, geçti. Sen nasılsın?

  -Çok iyiyim.

  Yavan ve yumuşak olan konuşmasından, az bir sevgi taşıyan bakışlarından hoşlanmıyordu.

  -Chouard’ın gelmesini istemediğinden emin misin? İçim rahat olurdu.

  Başını salladı, hoşgörüyle gülümsediğine yemin edilebilirdi. Bu, adamı korkuttu.

  Çağırıyorum!

  -Hayır. Yalvarırım, Xavier. Sana söz veriyorum, eğer kendimi iyi hissetmezsem, telefon ettiririm. Öğleden sonra o hep muayenehanesinde olur. Git yemeğini ye.

  -Emin misin ...

  -Evet, evet. Git!

  Aklından çılgın bir fikir geçti. Beş yıldan, yirmi dört yıldan beri, her şeye rağmen, Laurence hakkında kendini aldatmış mıydı?

  Buna takılıp kalmak istemedi, şaşırtıcıydı. Böylesine kendini aldatması mümkün değildi.

  -Git.

  -Adliye Sarayına gitmeden önce seni görmek için yukarı çıkacağım.

  -Tamam. Sen bilirsin. Léopoldine’e bir çırpılmış yumurta yiyeceğimi söyle.

  Aşağı indi, düşünceliydi, Léopoldine’i görevlendirmek için mutfağa uğradı:

  -Onu gördüğünde gerçekten kötü müydü? diye sordu:

  Ama Léopoldine, omuzlarını kaldırıp sızlanmakla yetindi:

  -Şu an yemek yediğine göre yanılmış olabilirim!

 

 

                                                8

 

                                 Lambert’le buluşma

 

  Lhomond sesini açmaya çalıştığında, salona, jüri üyelerine baktığında salonun dip tarafındaki duvar saati, beşe birkaç dakika kaldığını gösteriyordu; o suç kanıtlarını özetlemeğe başladı. İkindinin ortasından bu yana, yeniden oldukça ateşi yükselmişti, ama bir önceki günden daha azdı, belki 38 derece civarında, ne zihni ne de vücudu duyarlılığını yitirmişti. Aksine, eğimli bir sokaktan inerken, insan kendi ağırlığıyla çekilerek istemese de hızlanır, öyle ki bazen duramayacağını sanır ya, onun gibi erken gitmeye kararlı bir coşku, kararlı bir sabırsızlık gösteriyordu.

  Son oturum boyunca, iki defa, 19 Mart günü Boule d’Or mahallesinde cereyan eden olayların hikâyesini duymuşlardı. Önce, Armemieux, iddianamesinde, sonra Jouve, savunmasında, aynı olayları anlatmış, aynı yerleri ve aynı kişileri tasvir etmişti ve her biri farklı bir âlemin tablosunu çizmişlerdi.

  Başsavcının üslubu nazik ve cezalandırıcıydı. Onun tanıttığı, bütün büyük şehirlerde, Lambert’lerin oturduğu türden mahalleler, ancak madalyonun ters yüzüdür ya da daha doğrusu kaçınılmaz bir yaradır. Onlar kanalizasyonların bulunduğu gibi bulunurlar. Lambert’lerin kendilerine, Gelino’lara ve benzerlerine gelince, onlar kibarlar âleminin dışında bir tür balta girmemiş ormana ait gibidirler, ona karşı toplumun kendini koruma görevi olmalıdır.

  Çizdiği tablo netti, çelik grisi rengindeydi, her zaman, üzerinde yumuşak bir diplomasi bulunan acımasız çizgileri vardı. Onu dinleyince, başka sosyal sınıfa mensup herhangi bir kadının, Mariette’in kaderine katlanmasını kabul etmesi zordur.

  Bu, namuslu ve uygar dünyanın dışında işlenen cinayetlerden biriydi ve bazı ayrıntılar bu rezil toplumun sembolü gibiydiler, örneğin, Mariette’in trajik kaderiyle karşılaşmasından önce birçok kadeh içtiği rom şişesi, Lambert’i ayıplamaya yeten Pernod, mark türü içkiler, cam parçaları ve döşemeye yayılmış kırmızı şarap.

  Başsavcının gözünde, Lambert’in tutumu,  yıllarca kendi haline bıraktığı, karısının hal ve gidişinden ayrıştırılamazdı. Ve Armemieux, ikinci planda, yine tamamen kokuşmuş olan, ama bu çevrenin etkisiyle ebediyen kokuşmaya yüz tutmuş bulunan genç adamın genel hatlarını çizmekten geri durmuyordu.

  Lhomond’un beklentisinin aksine, yine de Armrmieux, taammüdü geri çekmedi. Bununla birlikte, ağzında, şüphede bırakmadığı, Dieudonné Lambert cinayeti, beklenmedik, kazara olmuş, rasgele herhangi bir olay değildi, ama bazı durumların onun alına yazılmış sonucuydu.

  Ölüm cezası talep etmiyordu. Jürinin ve Mahkeme Heyetinin, temsil ettiği toplumdan istediği, Mariette’in intikamını almak değildi, -hatta cezalandırmaktan bile bahsetmedi-, ama tehlikeli birine ömür boyu çalışma cezası vererek tekrar zarar vermesine engel olunmalıydı.

  İddianame sırasında, Lambert itiraz etmedi, soruşturma anındakinden daha soğuktu, her zaman yaptığı gibi bir açıklamayı avukatına ya da muhafızlarına fısıldamak için eğilmedi.

  Başlangıçta, çekingenliğinden titreyen, ilk dakikalar esnasında, birçok defa kekeleyen, Jouve ile orada artık balta girmemiş orman ne de sağlığa dokuncalı ada yoktu, ama yollarının üzerinde diğerleri gibi dramla karşı karşıya gelmiş varlıklar vardı.

  Mariette artık fakirliğin sonucu ve büyük şehirlerin çekiciliği değildi, ama yaşamına ümitsizce bir amaç bulmaya çabalayan bir genç kız, sonra da dengesiz genç bir kadındı.

  Açıkca söylemeden, Jouve şunun anlaşılmasını istiyordu, frenlenmiş macera ihtiyacı yalnızca bir kısım sefaletin hüküm sürdüğü bir topluluğa ait değildi ve o, son günlerde, çok saygın bir görünümün gerisinde, ülkenin önemli kişilerinin rezilce yaşamını açığa çıkaran, bir boşanma davasına gizli bir gönderme yapmıştı.

  -Bu adam onu seviyordu. Şüphesiz, hal ve gidişini bildiği için, değiştiririm ümidiyle, ona ismini verecek kadar, yeterince seviyordu.

  Haklı olarak, on beş yaşından itibaren, Lambert’in kendi haline bırakıldığına dikkat çekiyordu, genç adamın, yargıyla birçok defa kavgası olmuş, son yıllar, bir davanın hedefi olduğu için düzenli çalışamamıştı.

  -Belki de ilk çocukları doğarken ölmeseydi ikisinin yaşamı farklı olacaktı?

  Jouve duygusal konuda ısrar ediyordu, zira barodaki usta avukatlardan bunun jüri önünde çok kullanıldığını öğrenmişti.

  -Bu talihsiz tecrübe sebebiyle mi, yoksa kendini değiştirirse öleceği korkusuyla mı, Mariette Lambert, o zamandan beri, yasanın ve ahlakın reddettiği entrikalara koşarak gitti?

  Barların, lokantaların, sinemalar ile dans salonlarının aile ocağının yerini aldığı birbirine bağlı olmayan çiftin yaşamını anlatıyordu.

  -Zevk peşinde koşarken, Mariette parmaklıklı bölmede art arda geçmekten utanacakları için sakınan kentliler ve saygıdeğer aile babaları dâhil her çeşit adamla karşılaştı.

  Lhomond bu kurnazlığa şaşırmıştı. Kocasını aklamak için Mariette’i kötü göstermek yerine, o onları aynı merhamette birleştiriyordu, kaderde sıkıca bağlanmış iki enkaz oluşturuyorlardı.

  -Lambert boşanmak istemeyi düşündü mü? Kendine başka yerde bir başka yaşantı kurmaya teşebbüs etti mi? Hayır! Çünkü onu seviyordu. Çünkü onun kendine ihtiyacı olduğunu ve bir gün kendine döneceğini biliyordu. Buraya, karısının yaşamına bir tehdit gibi görülmek istenen ifadeyi vermeye gelen bir genç kıza söylediği kelime, Sayın Jüri üyeleri, eğer düşünmek zahmetinde bulunursak, aksine, bize temiz ve düzenli bir yaşam özlemini gösteriyor. Ona ne fısıldadı, oysa o sırada çok defa başka sözler söylenir?

  “-Sen, eğer sen karım olsaydın, sana hemen bir çocuk yaptırırdım!

  “ Yine pek açıklayıcı şu cümleyi ekledi:

  “-Sen çocuk sahibi olmayı düşünüyorsun!

  “Hayatının bozulmuş olduğuna inanan pek çok insan gibi bazen aşırı içiyordu. Bununla beraber, belirtmek lazım ki sarhoşlukları onun asla ertesi gün işe gitmesine engel olmadı...

  Jouve titrek bir sesle konuşuyordu, sesi bazen, aniden kırılıyor, işte o zaman kendi cümlelerine yoğunlaşıyor, gerçekten heyecanlandığı hissediliyordu.

  -Her yıl, Sayın Jüri üyeleri, Fransa’nın birkaç büyük şehrinde, belirsiz bir araziye bırakılmış ya da ırmağa atılmış kadın vücutları buluyorlar. Onda dokuzu, fahişe ya da Mariette Lambert gibi hayat süren kadınlar bunlar.

  “O kadınlar, ne tür erkekler üzerinde, onları öldürmeye iten ve çok defa cesedi parçalara ayıran sapık bir cazibe oluşturuyor? Soruya cevap vermek hemen hemen imkânsız, zira istatistikler size bu katilerin bulunmasının ender olduğunu söylüyor.

  “Suçluluk olayları yıllığında bu, en esrarengiz başlıklardan birini teşkil eder ve Mariette Lambert ayrıca yüzlercesini kapsayan bir grupta yalnızca bir olaydır.

  “Sonu aynı cinsten olan diğerlerine benzediği halde, biz orada, bilinen bütün özellikleri buluyoruz da, niçin, bu defa, suçlu şimdi en yakın çevresinde aranıyor?

  “Boule d’Or mahallesi...

  Orada cesur insanlar oturur, diye ekmekçi dükkânından ekmek almaya giden küçük kız hatırlatıyordu, ama oradan aynı zamanda, evlerin seviyesinden, tedirgin eden gölgeler, kaçıklar, dar sokakların ve loş gizli köşelerin cazibesine kapılan manyaklar geçiyordu.

  Psikiyatrlardan ve sosyologlardan alınmış rakamları örnek olarak veriyordu.

  -Mariette’in katili, Sayın Jüri üyeleri, mutlaka avam ve az uygar bir ortama ait değildir. Edinilen tecrübeler, aksine, bu katillerin daha çok toplumun yerleşik tabakalarında oluştuğunu işaret etmeye yöneliyor ve...

  Lambert, derste bir öğrenci gibi alnını kırıştırmış dikkatle dinliyordu. Jüridekiler, Lhomond’a bir parça keyifsiz göründü, ama onlar avukatın söylediği bir tek heceyi kaçırmıyordu.

  Jouve, Mariette’in katledilmesinin bir delinin ya da çığırından çıkmış birinin işlediği cinayet olduğunu yerleştirmeye çalıştığı için sanığı işaret ederek haykırıyordu:

  -Oysa bugün suçlanan o adam ki altı yıldan beri...

  Sonunda Lambert’in suçlandığı cinayeti işlemesinin imkânsız olduğunu ispatlamak için çaba gösteriyordu. Armemieux’nün yaptığı gibi, ama başka inceliklerle, Lambert’in izlediği, hemen hemen ıssız denecek yolu, bir bardan bir başkasına gitmesini söyleyip duruyordu.

  Bir komşusu sokağı sendeleyerek geçtiğini görmüştü. Kapıyı ittiği ve kırmızı şarap şişesinin döşemenin üzerine düşerek kırıldığı zaman ekmekçi dükkânından dönen küçük kız ondan birkaç adım uzaktaydı.

  Alkolden şuurunu yitirip, ilk basamakların üzerine yıkıldığını sanığın söylemesi mümkün olamaz mı?

  Daha sonra, akşam on birden önce, Mariette’i öldürecek, vücudunu demiryoluna taşıyacak kadar, oldukça dengeli, oldukça sarhoşluktan çıkmış olarak kendine geldiğini tahmine gerek var mı?

  -Ve önce, demiryolun üzerine bırakmaya hangi sebepten gideceğini bana söylesinler! Kimliğinin belirlenmesinin imkânsız edilmesi amacıyla mı? Karısının kırmızı elbisesi ve yeşil mantosunu bütün mahalleli tanıyordu. Bir kazaya inandırmak amacıyla mı? Mariette tek başına, gece, demiryoluna ne yapmaya gidecekti?

  Jouve ona güvenmek zorundaydı, zira sanığa hafifletici sebep teşkil edebilecek kıskançlığın nedenini uzaklaştırdıktan sonra, kazanın varsayımını da o kadar çok küçümseyerek umursamıyordu.

  O, üç gün önce, müşterisine suçu kabul etmesini öneriyordu, şimdi ise ya hep ya hiçi oynuyordu.

  Keşfettiği şey, Mariette’in ölümüyle, cesetleri birkaç çitin arkasında bulunan ve esrarları asla aydınlanmamış olan sokak kızlarının ölümü arasında bir paralellik bulunmasıydı.

  İddia görünür şekilde jüriyi etkilemişti. Böylelikle, ölüme sebepler aramak artık önemli değildi ve Lambert cinayeti işlemiş olan herhangi birinden daha az şüpheli hale gelmişti.

  -Ya kanıtlar, Sayın Jüri üyeleri, iddianame onların hiçbirini sunmadı, hatta cinayet aletini bile ortaya çıkarmadı. Karinelere gelince...

  Lhomond kendine dolaylı olarak verilen delilleri Jouve’un kullandığını görünce bir az sinirlendi.

  -Birkaç dakika içinde, yarım düzine insana karşı en azından pek çok karine sıralayabilirim ve eğer kararlarınız böylesine tesadüfi temeller üzerinde duracaksa, artık hiç kimse daha kötü suçlamalardan korunamayacaktı.

  “Bizzat burada iki tanık gördük, onlar...

  Çok duygusal olan son, halk tipi roman halini aldı.

  -...Ben, yıllarca, kendine saygın bir yuva kurmaya çabalayan bu adamı beraat ettireceğinize güveniyorum. Onun söylediği bazı sözlerin geleceğe bir duyuru olmayacağını kim bilebilir. Şöyle demedi mi: ?

  «-Bir gün, belki de, çocuklarımız olacak.

  Hile yapıyordu. Alıntısı tamamen doğru değildi.

  Armemieux’nün önce taammüdü oturtmak için kullanmayı düşündüğü, daha sonra vazgeçtiği Hélène Hardoin’ın tipini anımsatmak tehlikeliydi.

  Büyük bir sessizlik oldu. Sadece, salonun dip tarafında, bir kadının hıçkırarak ağladığı, ağlamasına engel olamadığı işitildi.

  Lambert, savunmanın son kısmında, belki de avukatının tavsiyesi üzerine, başını bükülmüş kollarının içine almıştı, öyle ki ağladığı ya da son derece heyecanlı olduğu sanılabilirdi.

  Bitirmek için acele ettiğinden dolayı, Lhomond beklenilen ertelemeyi bildirmedi. Şimdi, davanın elinden kaçtığına inanıyordu, edindiği güçle, kendine verilmiş olan davayı sürdürüyordu.

  İşlerin düşündüğünden daha hızlı, daha uzağa gittiğini görünce, sıkıntılı ve endişeli değil miydi?

  Hazırladığı suç kanıtlarının özetinde, her tanık ifadesini bir bir ele alıyordu, her birinin önemini belirtmek, itirazları yanıtlamak için çaba sarf ediyordu. Saatlerin, kişilerin gidiş gelişlerinin sorulması, dikkatle incelediği en önemli rolü oynuyordu.

  Gereğinden çok olduğu için, bu notlardan yararlanmaktan vazgeçti, onları bir bir izlemek yerine en göze çarpan olayları almakla yetindi.

  Asıl unsur zaman unsuruydu ve o profesör Lamoureux ile doktor Bénis arasındaki görüş ayrılığını ortaya çıkardı.

  Sadece cinayetin işlendiği saatin ortaya çıkartılamaması ne de cinayette kullanılan aletin cinsi değil, Mariette’in öldürüldüğü yeri söylemek de mümkün değildi.

  Akşam sekizde, ne kadar hüküm yürütülse de, Chemin-de-Fer sokağının köşesinde bulunuyordu, niyetinin yatmaya gitmek olduğunu belirtmişti. Bununla beraber, kimse, evine girdiğini görmemişti ve girdiğini gösteren delil de yoktu.

  O saatte, Lambert’in kendisi içeri girmiş miydi?...Bu an meselesiydi. Küçük kız, Jeanne Rieu ekmekçi dükkânındayken duvar saati sekizi gösteriyordu ve birkaç dakika sonra sanığın eve girdiğini görmüştü.

  Sarhoştu. Ondan birkaç dakika önce eve dönebilecek olan karısıyla karşılaşmış mıydı? O esnada mı bir hiddet anında ona vurmuştu?

  Evet diyorsanız, onu toprak yığınının üzerine anında taşıyacak durumda olmaması akla daha yatkındır. Zaten, saat on birden önce ebe kadın bir adamın taş merdivenden aşağı indiğini görmüştü.

  Uykuya mı dalmıştı, cesedin yanında alkolün etkisiyle sızmış mıydı, daha sonra uyanarak, demiryoluna taşıyıp ondan kurtulmaya mı karar vermişti?

  Bu bir varsayımdı, jüri üyeleri akla yatkın bir şüpheye yer vermemek için olayların yeteri kadar kanıtlanmış olduğuna karar vermelilerdi.

  Mariette kocasından önce mi eve dönmüştü, birinci kata çıkmaya zamanı olmuş muydu? Akşam daha geç vakitte, adam farkına vardıktan sonra mı, bu defa kendisi yukarı çıkıp onu öldürmüştü?

  Bunu kabul etmek için, Mariette’in tamamen giyinik olarak,

mantosunu ve de ayakkabısını çıkarmadan yattığını düşünmek lazımdı, ki bu mümkün değildi, ya da sanığın cesedi giydirebilmesi, bunu da hekimler ve polisler zor bir işlem olarak görüyorlardı, Lambert merdivende iki, üç saat uyuduktan sonra bile bu işi yapacak halde görünmüyordu.

  Hiçbir şey onun bütün gece, ayılmadan uzanıp kaldığını göstermiyordu, ama yine hiçbir şey Haute sokağındaki evden çıktığını da göstermiyordu.

  Hiçbir şey ebe kadının taş merdivenden inerken gördüğü kişinin o olmadığını göstermiyordu.

  Hiçbir şey onun karısını çekiç kullanarak öldürdüğünü ve sonunda bir şekilde ya da bir başka şekilde ondan yakasını kurtardığını göstermiyordu.

  -Kurul, jüri üyelerine, şüphe halinde,  jürinin sanıktan yararlanabileceğini, hatırlatıyor. Şimdi jürinin davadaki olayların, yabancı mülahazalarla kendini etkilemesine fırsat vermeden, ruhuyla ve vicdanıyla daha doğrusu şuuruyla cevap vereceği soruları okuyacağım.

  “Soru 1.- Sanık 19 Mart günü, akşam saat sekizle sabah bir arası, eşi Mariette Lambert’in hayatına isteyerek son vermekten suçlu mudur?

  “Soru 2.- Sanık cesedi kaçınılmaz şekilde parçalanmaya tabi tutarak demiryolu üzerine bırakıp bir ya da birçok kişilere şüphe yükletmeye girişmekten suçlu mudur?

  “Soru 3.- Sanık taammüden mi hareket etti?

  Tükenmişti, şu üç temel kelimeyle söylenirse, sanki dünyaları yerinden oynatmaya mecbur bırakılmıştı.

  -Jüri üyeleriyle Heyet konuyu görüşmek için çekiliyorlar.

  Ayağa kalktı, saçını düzeltti ve Toplantı Salonuna doğru yöneldi, yardımcıları onu izlediler ve jüri üyeleri de bir biri ardından oraya girdiler, büyük masanın çevresinde hazırlanmış gotik tarzı sandalyelerde yerlerini almakta tereddüt ediyorlardı.

  Birkaç yıl önce, onlar kendilerine teslim edilecek ve kararlarının sorumluluğunu almak zorunda kalacaklardı.

  Yeni yasaya göre, aynı oya sahip olmakla, onlar şimdi masanın çevresindeki hâkimlerle her biri aynı seviyedeydiler.

  -Bayanlar, Baylar, ben soru soracak olan jüri üyelerinin hizmetindeyim.

  Söz alma cesaretinde bulunmak için, başlangıçta, çok heyecanlanmışlardı.

  Her biri,  cesaret bulmak için, yanındakine bakıyordu, ilk hareket Bayan Falk’tan geldi, Başkan ona söz verdiğinde pişman olmuş gibi göründü.

  -İkinci sorunun ne demek istediğini anlamadım, cevap cezayı değiştirmeye uygun mu diye düşünüyorum.

  -Elbette, diye cevap verdi. Birinci soru Ceza Kanununun 295 nci maddesiyle ilgili, kanun şöyle der:

  “ Bilerek adam öldürmeye cinayet denir.

  “İkinci soru 304 ncü maddeyi ilgilendiriyor ki o da özellikle şöyle belirtir:

  “ Cinayet beraberinde, amacı ister bir suçu hazırlamak, kolaylaştırmak ya da haklı göstermek olsun, ister suçu işleyenleri ya da bu suça ortak olanları kaçmaya teşvik etmek ya da cezasız kalmasını sağlamak olsun, aynı şekilde ölüm cezasını içerir diye özellikle belirtiyor.

  “ Sonunda, 304 ncü madde açıkça:

  “ Bütün diğer hallerde, cinayetle suçlanan ömür boyu çalışmaya zorlamayla cezalandırılır, diyor.

  Bayan Falk’un yüreklendirdiği sigorta memuru, sıra kendine geldiğinde:

  -Ya önceden tasarlama varsa? diye sordu.

  -Sanık o zaman 296 ncı maddeye tabidir:

  “Taammüden işlenen ya da tuzak kurulan bütün cinayetlere katil denilir.

  Ekledi:

  -O durumda 302 nci madde ölüm cezasını öngörüyor.

  Her biri kendi küçük guruplarının vereceği kararın bir adamın yaşamı ile ilgili olduğunu birden daha iyi anlayınca, yüzler daha da kaygılandı.

  Delanne yüzleri gözlemliyor ve her birinin yüz ifadesinde belirgin bir ilgi duyuyordu, o sırada Frissart masaya memnuniyetsiz bir tavırla bakışlarını dikmişti. Mimar olan ve zevk için sulu boya resim yapan bir jüri üyesi sordu:

  -Polis mümkün olan bütün ipuçlarını gerçekten izledi mi?

  -Kesinlikle söyleyebilirim ki komiser Belet en faal ve en yetkili Adli Polis memurlarından biridir, o araştırmayı beklenilen tam bir özenle yönetti.

  -Evin avlusunda kuyu var mıdır? Bu eski mahallenin sokaklarını bir parça bilirim de...

  -Bir tane var. Bir adam kuyuya birçok defa indi, yıllarca orada bulunan delinmiş ve pasın çürüttüğü bir kovanın dışında ne çekiç ne de başka bir nesne izi buldu.

  -Mariette Lambert’in hayat sigortası yok muydu? diye sigorta memuru sordu.

  -Hayır. Oturumda söylendiği gibi, sadece bulunan elbiseleri ve birkaç değersiz takısı vardı.

  Sıra kendine gelince, başka bir jüri üyesi, altmış yaşlarında bir emlakçı sordu:

  -Gelino’nun ona para verdiği biliniyor mu?

  -Gelino vermediğini iddia ediyor, aksini ispat etmek imkânsız. Sanıldığı kadarıyla, para verecek yere kadınlardan para alan bir çeşit adam o.

  -Öyle mi yaptı?

  -Biz sadece bu konuda söylediğini biliyoruz. Hayır diyor.

  -Ya Joseph Pape?

  -Aslında, Pape, kazandığını annesine veriyor, annesi de ona çok azını cep harçlığı olarak veriyordu. Son zamanlarda, Mariette’le çıkmak için arkadaşlarından ödünç almağa başladı ve cinayetten birkaç gün önce babasından kalan saati satmıştı.

  -Kıskançlık onu Mariette Lambert’i öldürmeğe itmiş olmasın? İkiliyi takip ettiğini, kaldırımdan, oynaştıklarını az çok gördüğünü itiraf ediyor. Akşam saat sekizde, Chemin-de-Fer sokağının köşesinde Mariette’le buluşmuş.

  -Eğer onu o sırada katlettiyse, demir yolunun üzerine cesedi taşımak için akşam saat on bire kadar beklemesi gerekirdi ya da teyzesinin taş merdivenden inerken fark ettiği adam olayla hiç ilgilenmemiş ve cesedi fark etmeden yanından geçmişti.

  - Yeter ki Pape arkadaşına Maison Bleue’nün bulunduğu Genettes mahallesine dönmeyi teklif etmemiş ve onu demir yolunu geçerken öldürmemiş olsun.

  İlk defa biri, her şeyden sonra, akla yatkın olan, bu varsayımı dile getiriyordu.

  İlk defa, Lambert’in suçluluğu ya da masumiyeti üzerine fikir ileri sürmeye cesaret eden, yine Bayan Falk oldu. Kimseye bakmadan dile getirdi, öyle ki onun yürekliliğinden son derece duygulanmıştı.

  -Sanık gibi biri, karısını öldürdüyse, onu demiryoluna taşıma fikrine sahip olacağı görüşünde değilim. Hiç değilse kendi tarzında onu sevdiğine itiraz edilemez ve sevilen bir kimsenin cesedi trene parçalattırılmaz.

  -Sevilen kişi öldürülmez de denebilir, diye Frissart sert bir biçimde cevap verdi, oysa olaylar düzenli aralıklarla hep aksini gösteriyor.

  -Bu aynı şey değil!

  Bir çeyrek saate yakın, herkes genelde duygusal bir cinayetten daha az Lambert davası üzerine tartıştı. Sonunda, Lhomond teklif te bulundu:

  -Belki de 1 numaralı soru üzerine ilk oylamaya başlayabiliriz?

  Frissart’ın “evet” oyu kullanacağını önceden biliyordu. Önceden kestirilemez bir adam olan Delanne’ın pozisyonundan pek emin değildi. Diğer iki jüri üyesi gibi Bayan Falk ‘un yönünden “hayır” olacağına bahse girebilirdi.

  Küçük kâğıt parçalarını bizzat kendisi dağıttı ve birkaç dakika sonra, her biri kendininkini dörde katlayıp, yıllardan beri, seçim sandığı olarak kullanılan bakır bir çömleğin içine bıraktı.

  -Hâkim Delanne’dan oyların tasnifini yapmasını isteyeceğim.

  Oylayacak olanlar yedi jüri üyesi ve üç de üst dereceli hâkim olmak üzere on kişiydiler. Biraz duraksadıktan sonra, Lhomond beyaz bir pusula bıraktı.

  Birçok tur tasarlıyordu, ilk iki pusula sandıktan biri “evet” ve biri de “hayır” olarak çıkınca yakın bir kanaat belirdi.

  Üst üste iki başka “evet” çıktı, ondan sonra art arda gelen bütün pusulalarda, beyaz pusula hariç, “hayır” kelimesi vardı.

  Masanın çevresinde şaşkınlık hemen hemen aşikârdı. Denebilirdi ki “hayır” oyu kullananların her biri bu pozisyonda yalnız olmayı ummuşlardı. Mahkûmiyet cezası isteme sorumluluğunu diğerlerine bırakarak, belki vicdanlarını rahatlatmak istiyorlardı?

  Frissart dudaklarını sıktı, omuzlarını kaldırdı ve Lhomond onun kendisine attığı bakıştan hoşlanmadı. Delanne açıkça ifade etti:

  -Bir jüri üyesinden - Bayan Falk’a doğru dönmüştü- oyları kontrol etmesini isteyeceğim.

  Hiçbir hata mümkün değildi. Üçe karşı altı ve bir çekimser, Dieudonné Lambert, şüpheden yararlanarak, masum ilan edilmişti.

  Lhomond ayağa kalktı, diğerleri kadar şaşırmıştı,. Seyircilerin çoğu, uzun bir tartışmayı bekledikleri için, koridorda bir gidip bir geliyorlar ya da sütunlu avluda sigara içiyorlardı. Kendine ayrılan odada muhafızları ve avukatıyla yalnız bulunan Lambert, tartışma anındaki aynı soğukkanlılığı gösteriyor muydu?

  Genç baroya mensup birçok avukat, kendilerinden biri olan Jouve’un savunmasını dinlemeye gelmişti, hükmü merakla bekliyorlardı.

  Lhomond halkı geri çağırmakla görevlendirmek için Joseph’i çağırdı. Beklemek zorunda oldukları birkaç dakika esnasında, kimse konuşmadı, bitirmiş olmanın verdiği rahatlama mı ya da iyi bir karar almama korkusu mu, hangi duygunun hâkim olduğu söylenemezdi.

  -Heyet!

  Lambert’in kaderinin kararlaştırıldığı iki günü beklemekle geçirdiği bank boştu. Seyirciler, salonda, ayakta duruyordu, boyunları ileri uzanmıştı, Jouve, yerindeydi, benzi solgundu.

  -Sanığı girdirin.

  Bu berikinin yüzü avukatınınkinden daha renkli değildi, dudaklarının üstünde bir çeşit sırıtkanlığı sürdürmeye çaba gösteriyordu. O da ayakta kaldı.

  -Jürinin ilk soruya cevabı: “Hayır” dır.

  Kalabalıktan bir “ah!” ın yükseldiği, birkaç alkış sesinin çınladığı işitildi, Jouve o derece duygulandı ki oturduğu banka tutunmak zorunda kaldı.

  Lambert ise anlamamış görünüyor ve Başkana çaba göstererek bakıyor gibiydi.

  -Sanık serbesttir.

  Bu defa, zihninde artık şüphe yoktu ve yüzündeki sırıtkanlık kaybolmuştu, şaşkın, eğlenceli bir gülümsemeye dönüşmüştü.

  Lhomond, büyülenmişti, gözünü ondan ayırmıyordu, alay eden bir şey olduğunu, bu gülümsemede, doğrudan kendine yönelen acındıran, alay eden bir şey bulunduğunu sezdi. Kısa sürdü. Anlaşılmaz bir baş hareketiyle, Lambert ona alaycı bir tarzda “teşekkür” ettiğini mi söylemişti?

  Şimdi, seyirci dalgası merkez yolda çıkışa doğru tepinirken Lambert’in gözü Lucienne Girard’ın beklediği salona doğru döndü. Kadın dizilenlerin ortasında, hareketsiz ve yalnızdı. Eskiden birbirleriyle karşılaşmışlar mıydı? Şüpheliydi. Şimdi hiçbir şey, meydanın ötesinden, birbirlerine bir çeşit vaatte bulunmalarına ve randevu vermelerine engel olmuyordu.

Yoksa Başkanın konuşması sebebiyle ve Lambert’in henüz doldurması gereken formaliteler olduğundan, onu çıkışta beklemeye mi gidiyordu?

  Lhomond bunu önceden kestirmişti. Onurunu kıran bu değildi, ama üzerine çevrildiğinde, Dieudonné Lambert’in bakışında onu okuduğuna inanıyordu.

  Hatta bir an, kendinde, Gelino’nun ayartmak için akşam sokaklarda sözüm ona çalıntı sahte bir elmasla yanına sokulduğu saf bir insan etkisi uyandırdı.

  Armemieux, Kurul Salonunda, ona sormakla yetindi:

  -Memnun musun?

  Açık yüreklilikle cevap verdi:

  -Onu kendime soruyorum.

  Başsavcı mırıldanma inceliğini gösterdi:

  -Ben de.

  Lhomond, kendisini zabıt kâtibinin görevinin dağınık unsurlarından kurtardığı çalışma odasına yöneldi.  Yeniden diğerleri gibi bir insan oluyordu. Ona, bu akşam, ışık her zamankinden daha gri, duvarlar daha çıplak gibi geliyordu.

  -Dinlenebilecek misiniz Başkan Bey. Bu dava, sizin için, ağır bir sınav olmalı.

  Düşünmeden “evet” diye cevap verdi, bittiğine kendisi de sevinen iyi kalpli Landis’nin elini sıktı. İyi aydınlatılmamış olan koridorda ilerlerken, bir siluet fark etti, Chouard’ı tanıdı, Chouard birini bekler gibiydi, kaşlarını çattı, yürümeye devam etti, doktor ona doğru geldi.

  -Adliyeye gelip gittiğinizi bilmiyordum.

  Bu karşılaşmanın bir rastlantı olduğunu düşünmeye çalıştı, ama Chouard her zaman bir şey söylemediği için, onun oraya kendisi için geldiğinden artık şüphesi yoktu. 

  -Ne olup bitiyor, doktor? Karım mı?

  Chouard başıyla “evet” işareti yaptı.

  -Bir nöbet mi?

  -Evet.

  -Diğerlerinden daha mı ağır?

  Bu son sessizlik çok anlamlıydı.

  -Öldü mü?

  -Bu öğleden sonra, büyük bir olasılıkla saat üçe doğru.

  -Nasıl olur da şimdi...

  Çalışma odasına dönmek aklına gelmedi ne de yarı karanlıkta yalnız kaldığı koridordan ayrılmak.

  -Aşçı kadın, saat dört buçuğa doğru yukarı çıktığında, onu yatağın yanında, yerde ölü bulmuş. Bana hemen telefon etti, ölmüş olduğunu görebildim. Lhomond ona Laurence’ın ilacı çok kuvvetli bir dozda mı aldığını sormaya cesaret edemiyordu. Zaten bu aklına gelecek ilk fikir olmadı. Aklına gelen ilk fikir, bundan sonra, yalnız kalacağıydı.

  -O gerçekten hasta mıydı?

  -Kim olursa olsun, özellikle de size söylememi bana yasaklamıştı.

  -Niçin?

  Anlamıyordu. Bu onu rahatsız ediyordu, Lambert’in bakışından hemen rahatsız olduğu tarzda, bu defa da, kendini onuru kırılmış hissediyordu.

  -Bana ilk defa muayeneye geldiğinde otuz dört yaşındaydı. Bir kalp büyümesi teşhis ettim. Elli yaşlarında bir kadının kalbine sahipti.

  -Sebep neydi?

  -Muhtemelen doğuştan. Elimden geldiğince iyi baktım. Bir uzmandan tavsiye aldım.

  -Ona yataktan çıkmamasını siz mi önerdiniz?

  -Aksine, aşırıya kaçmayarak, normal bir yaşam sürdürmesini ondan rica ettim.

  Lhomond’un koluna dokunarak ekledi:

  -Arabam kapıda.

  Yolda, otomobilin karanlığında, Lhomond yine sordu:

  -Nasıl olmuşta yere düşmüş?

  -Onun durumunda, sık görülür.

  -Çırpınırken mi?

  Chouard cevap vermedi.

  -Çok acı çekmiş mi?

  Biri, az önce, Mariette Lambert’den bahsederken aynı soruyu sormuştu.

  -Oldukça çabuk olduğunu düşünüyorum.

  Chouard onunla yukarı çıkmadı, aşağıda kaldı. İkinci katta, Lhomond koridorda Léopoldine’i buldu ve sordu:

  Doktoru gördünüz mü?

  Ağlamamıştı, ama etkilenmişti.

  -Yemin ederim ki hastalığı...

  Sustu. Lhomond onun ne demek istediğini biliyordu. Dieudonné Lambert’in yüzündeki acı tebessüm sebebiyle, yanılıp yanılmadığını düşündüğü gibi, bu konuda da, ne olursa olsun, yanılmıştı.

  Kapıyı arkasından kapattı. Az çok ona yabancı olmayan duruşta, Laurence’ı yatağına koymuşlardı, burun delikleri sıkılmış, dudakları canlıyken olduğundan daha ince ve daha gizemli görünüyordu.

  Ona yaklaşmadı, son bir defa onu kucaklamak ne de ona dokunmak gereği duymadı. Yüzüne doğrudan bakmıyordu, ama gizlice, sakına sakına, kadın yine kendisini yargılayacakmış gibi bakıyordu.

  Müşterek yaşamları esnasında, sık sık hakkında ne düşündüğünü kendi kendine sormuştu, bunu asla bilemeyecekti.

  Hesapta yanılan kadın mıydı? Adamı olduğu gibi mi görmüş tü?

  Ya o, kendi yönünden, onu olduğu gibi görmüş müydü?

  Şüphesiz hiçbir zaman bilemeyecekti, Dieudonné Lambert karısını öldürmüş müydü, o gün özgürlüğünü iade ettiği bir katil değil miydi ve Lucienne Girard, söze gerek duymadan, onu bekleyeceğine söz vermiş miydi?

  Gözü, az çok dolu olan ilaç şişesinin yanındaki yerinde duran gümüş çıngırağa takıldı. Bu durumda onu suçlayamayacaklardı. Kendini savunmaya zorlanmayacaktı.

  İçinde, derinlerde bir şey, ona Laurence konusunda aldanmadığını söylüyordu ve çaresini bulamadığına, ölürken, son sözünü alamadığına üzülmemek elinde değildi.

  Odasında ateş yakmayı unutmuşlardı, banyodan bir bardak su almaya gitmek için odayı geçti, zira boğazı kurumuştu. Aynada kendini gördü, gözleri kaygılı ve hemen hemen kaçıcıydı, yüzündeki hatlar kırış kırıştı, birden evin boş olduğunun farkına vardı, odasında, hiçbir şeyin bozamayacağı bir sessizliğin kuşattığı akşamı düşündü.

  Akşamları artık odada geçirmesi için bir sebep olmadığını hemen anlamadı. Zihninde bir sonuç belirinceye kadar bir panik ona hâkim oldu.

  Kimseye açıklamadı, haklı olarak da ilgili kişilere: Kendisini kitaplıkta bekleyen Chouard’ın yanına gitmek için aşağı inmeden önce, Germaine Stévenard’la evlenmeye o anda karar vermişti.

 

                            Shadow Rock Farm, Lakeville (Connectiaut),

                                                                              27 eylül 1954.

 

 

                                           SON