canlarına kıyanlar

 

                                      

 

 

                             Canlarına kıyanlar

 

 

© copyright 02-05-1966 by Sunar Yazıcıoğlu

 

Yazan: Georges Simenon  

Çeviren: Sunar Yazıcıoğlu

 

                                                  I




   Juliette her akşam Bachelin’den ayrılırken yaptığı gibi hızlı adımlarla yolu geçti, ve şimdi, korkudan ileri gelen beceriksiz hareketlerle çantasını karıştırıyor, eşiğe yaklaşıyor, anahtarı kilidin içerisinde çeviriyordu.
   Kapı açılırken, sonunda genç kızla aynı anda kayboluncaya kadar daralan, ışıktan bir dörtgen çizdi.

   Yeşil bir kapıydı. Raptiyeyle tutturulmuş olan ilanda şöyle yazıyordu:  “Zemin kat kiralıktır”.  Soğuk bir yağmur yağıyor, Bachelin’in başından aşağı sular akıyordu, elleri ceplerinde ıslanmıştı.
   Ev Creuse sokağının son eviydi. İlk kattaki ışıklı iki pencere, bir gaz lambasının yardımıyla, ışıklarını suyun indiği karanlık görünüme salıyordu.
   Juliette de ıslanmış, dudakları öpücüklerle hırpalanmış, müzik dosyasını parmaklarının ucuyla tutmuş, merdivenden çıkıyordu; Bachelin ise gitmiyor, genç kızın sarı stor perdenin arkasından geçişini görmek için bekliyordu.
   Ama kapı henüz kapanmıştı. Juliette merdivenin ancak dördüncü, beşinci basamağındaydı. Ve işte stor aralanıyor, yan görünüşten zayıf bir adam silueti beliriyor, yavaş yavaş, bir av tüfeği gösteriyordu.
   Gölge nişan alır gibi yapmıyor, hiçbir harekette bulunmuyordu. Silahı bir sembol gibi tutuyordu ve bu, pencerenin sakin çerçevesinde öyle beklenmedik, öyle alakasız bir şeydi ki Bachelin telaşa kapılıp ışıklı kavşağa doğru koştu. Alış veriş yapılan bir sokağın canlılığıyla sakinleşip durunca koştuğunun farkına vardı, yanakları kızmış, kulakları kızarmıştı, büyük adımlarla yeniden yürümeye başladı.
   Korkmuştu! Dudakları her an sıkılı duran ufak yapılı Mösyö Grandvalet, onu kaçarken görmüştü! Hatta Juliette’in notalarını piyanonun üzerine koyduğu yemek salonunda, o esnada bile, kıs kıs gülüyordu. Belki de kızına tüfeği, pencereyi, Creuse sokağının ıslak manzarasını gösteriyordu.
   -Bir tavşan gibi hemen kaçtı!
   Yağmurluğun omuzlarından su geçmişti. Bachelin’in ateşi vardı. Göz bebekleri daha küçük, daha hareketsiz, burnu daha çıkıntılı, çenesi daha sivri bir hal alıyordu.
   Çenesini sıkarak gömüldüğü âlemde artık gerçek âlemin güven veren sağlamlığı yoktu. Gerçek olan son tasvir yeşil boyalı kapının ve kiralık zemin katı gösteren ilanınkiydi. Işıklı pencerenin arkasındaki siluet ve av tüfeğiyle, M.Grandvalet’nin Lyon Bankası’nın kasadarından çok ahlaksız bir bodur gibi göründüğü düşsel bir âlem başlıyordu.
   Juliette dememiş miydi:
   -Artık bizi görmemeli. Bu hal babama çok azap veriyor.
   Bunu söylerken, dizlerinden alnına kadar Bachelin’e yapışmış, dudakları henüz çözülmüş, ıslak saçları onunkine karışmıştı, vücudunun sıcaklığı, göğsünün ve karnının titremeleri, elbisenin dışına vuruyordu.
   O ne cevap vermişti? Ya! Evet. Kaşlarını çatıp yere bakarak:
   -Öyle ise ölelim daha iyi.
   Juliette inanmamıştı, ama eli de titremişti hani.
   -Göreceksin yemin ederim elimden bir kaza çıkacak.
   Ve çift namlulu av tüfeğini görmesi üzerine kaçmıştı.
   Bitirilecek acele işi olan biri gibi, kararlı adımlarla yürüyor, ama nereye gideceğini bilmiyordu. Ateşi daima yükseliyor o ise, hasta bir dişle oynar gibi ateşinin yükselmesine yardım ediyordu. Eşyalar ve insanlar olduklarından daha büyüktüler, hatta dev adımlarla şehri geçerken, kendini ürkünç hissediyordu.
   Nevers’de hiç de yabancısı olmadığı sokaklar, Carnot meydanı, çalıştığı belediye binası, tanıdığı dükkânlar, sonra garın uzayan caddesi, kaldırım taşlarının parlaklığının, yağmur izlerinin, yoldan geçenlerin belli belirsiz pırıltılarıyla, uzaklaşan sırtlarının meydana çıkardığı kaygılandıran bir görünüm alıyordu.
   Arkadaşlarının kâğıt oynadığı, Paix kahvehanesinin kapısını ittikten sonra, Emile Bachelin, üzerinden sular damlayarak, gözlerini dikmiş, boynunu içine çekmiş olarak bir an öylece bekledi, içeriden bir kahkaha sesi geldi.


                                                 ***                                                                                                                                                            

   

     -Ne içersin?
     -Bir grog.
     -Nişanlın mı seni bu hale soktu?
     Rüyadaki gibiydi, bazı insanlar ve bazı eşyalar tedirgin eden bir açıklıkla çözülürken diğerleri nedendir bilinmez, gölgeden kurtulamazlar.
     Bachelin kahvehanenin uğultusunu, pipolardan, sigaralardan çıkan dumanı, bir masanın taşı üzerinde dominonunkine benzeyen hafif gürültüleri anlıyor, ama arkadaşlarının konuştuklarının bir tek cümlesini olsun işitmiyordu.
     Aynı şekilde karşısında oturan, Paris Center’dan Dieudonné ile Lyon Bankası’ndan Berthold’u güçlükle fark etti. Buna karşılık kambur Jacquemin’in ince dudaklarıyla solgun yüzü sanki çelik kalemle çizilmişti. Ve Jacquemin makineninkine benzeyen sesiyle:
     -Bahse girerim ki, diyordu, o küçük kız da diğerleri gibi piyano öğretmenine deli divane.
     Bachelin sesini çıkarmadı, ama cümle zihnine işlendi. Bir gramofon ve radyo satıcısının oğlu olan Lasserre, söz sırası kendisine gelince:
     -Bir kadın için üzülmemek lâzım, diye ekledi.
     Bachelin rom ve limon kokan sıcak bir içki yuvarladı. İçerken kendini aynada görüyor, yüzünün acı ifadesini suçlamak için alnını kırıştırıyordu.
     Belirgin hatları, içine gömük gözleri, bozuk cildiyle, bu zayıf bir delikanlı yüzüydü. Çok uzun, kirli sarı saçları ona bir çeşit fakir, sağlıksız adam görünüşü veriyordu.
     -Garson, bir grog daha!      
     İlk bardağı içince iyice ısınmıştı. Dünya gözüne bir başka görünüyordu. Bachelin aynada, kendi resminin yanında, Olga’nın başını fark etti, öğleden sonraları, hep aynı yerde gazete okuyarak ya da mektup yazarak veya kürk mantosunun içinde büzüşmüş, boşluğu seyrederek geçiren, bir albayın kapatması küçük bir kadının başıydı bu.
     Göz göze geldiler. Bu akşam kendinin etkileyici olduğunu anladı.
     Arkadaşları kâğıt oynuyordu. Garson ikinci bir grog getirdi, dışarıda gara girmekte olan bir trenin düdüğü işitilirken, içeride de sobanın dumanı ve hırıltısıyla, masalardan ve kanepelerden durmadan uğultu yükseliyordu.

   Bachelin birlikte geçen ilk günleri düşünürken az kalsın ağlayacaktı. Çünkü Juliette’le olan arkadaşlıklarının öncesi vardı. Bir zamanlar saat yedide, Juliette’in piyano dersi aldığı Ardilliers sokağında onu beklemiş, Juliette ufak bir işaret yapmış, o da tenha bir sokakta, birkaç metre ileride, ona yetişmişti. Birden onu iki defa, beş defa, on defa öpmüş, sonra sarılarak, duvarların kenarından, ışıksız bir yol izleyerek yavaşça sürüklemişti.
     İlişkileri evden elli metre uzakta, sokak lambasından oldukça ilerde, Creuse sokağında başlamıştı. Araba kapısında birbirlerine yapışmışlardı. Birbirlerine öylesine yapışmışlardı ki yoldan geçenler için fark edilemeyen tek bir şekildiler.
     Bugün de, ilk katta, tam üstlerindeki pencere açıktı. Buna alışmışlardı. Bu artık onları korkutmuyordu. Onlar bunun, sarkan ve kendileri orada iken uzun zaman hareketsiz duran, her zaman pencereyi lânetle, homurdanarak kapatan, yaşlı bir kadın olduğunu biliyorlardı.
     “O bir gün sarkacak, kaldırımın üstüne olmuş bir erik gibi düşecek, demişti Bachelin.”
    Lasserre artık oynamak istemediği için aniden sordu:
     -Yerime oynar mısın?
     -Hayır!
     Aynada, kendine bakan Olga’nın yüzünün sol yanına düşen resmini seyretmeğe devam ediyordu. İkinci bardağı bitirmiş, bir daha istiyordu.
     -Sarhoşluk kadından yana insanı teselli eder! diye kambur Jacquemin konuştu, ağzı, tebeşir kadar beyaz yüzünün üstünde uzun bir yarıktan başka bir şey değildi.
     Onu yatıştırmak için koluyla boynunu sararken Juliette ümidini yitirmemişti:
     -Dinle Emile, hiç değilse, bir zaman olsun artık gelmemelisin. Babam bu yüzden hasta oldu. Çok kötü şeyler tasarlıyor. 

      Bir yandan yağmur yağıyordu. Şeffaf damlalar Bachelin’in şapkasından aşağı düşüyor, ciddi, çocuk yüzlü, her zaman sakin bakışlı genç kızın yanağının üzerinde yuvarlanıyordu.
     -Nazik olmalısın. Daha sonra, belki.
     Ne cevap verdiğini bilmiyordu. Birbirini tutmayan cümleler! Yalvarmalar, çirkinlikler! Hatta hemen gidip M.Grandvalet’yi bulmayı, ondan kızını istemeyi önermişti.
     İmkânsızdı. Juliette ona bunu yumuşak bir şekilde, kederli ve sabırlı bir gülümseyişle söylüyordu.
     İşte o zaman, ürkek bir bakışla, Bachelin ona bir felâkete sebep olacağına yemin etmişti. Şimdi Juliette’den çok, tüfeği düşünerek coşuyordu. Oradakiler onu gördüklerinde eşi görülmemiş dakikalar yaşadığını anlamalıydılar, çünkü Olga karşısında duruyor, onu gözünden ayırmıyordu.
     -Dört dam... dedi Dieudonné
     Lyon Bankası’ndan M.Grandvalet’nin çalışma arkadaşı Berthold, kartlarını dizerken mırıldandı:

     -İhtiyar kızıyla konuştuğunu biliyor mu?
     -Niçin? diye cevap verdi, dikelmişti.
     -Bilmem!
     -Peki, niçin sordun?
     -Hiç. Önemli kişiler onun şubenin müdür yardımcısı ile evlenmesini uygun görüyorlar.
     Bachelin kızmadı, ama daha kötüsü oldu, çünkü dizleri titreyecek derecede, yavaş yavaş, kendinden emin bir şekilde, kızgınlığını alevlendirecek şu cümleleri kullandı:
     -Bize babasının razı olduğunu anlattığın zaman inanmamıştım.
     -İyi etmişsin diye cevap verdi.
     Ve gülümsedi. Aynada gördüğü bu gülümsemeden memnun oldu. Bir fikri vardı, karar vermişti, bundan böyle başkalarının artık anlayamayacağı bir adam gibi etrafına çok yüksekten, çok uzaktan baktı.
     -Garson, bir grog!
     Düşünüyordu:
     -Beni sarhoş zannediyorlar, bense hiçbir zaman bu derece bilinçli olmadım. Yarın fark edecekler!
     Carnot meydanında yakalar kaldırılmış, eller cepte ayrılırlarken saat on biri biraz geçiyordu. Şehir uyumuştu. Yalnız Paris yolu köşesinde bir garaj açıktı, benzin pompasının beyaz levhası karanlıkta asılı gibiydi.
     -Tek başına eve gidebilir misin diye sert konuştu kambur.
     Bachelin bu sözde bir maksat sezdi, çünkü Belediye binasının arkasında, fakir bir sokakta, annesiyle eski bir evin üçüncü katında oturuyorlardı. Annesinin sokakta gazete sattığını herkes biliyordu.
     -Dert etme! 
     Biraz sallanıyordu. Berthold ile Lasserre uzaklaştılar.
     Boş yollarda yağmurun gürültüsü gittikçe belli oluyordu. Saat kulelerinde saatler çaldı. Adliye Sarayı’nın saatinin kadranındaki yelkovan her dakika durarak ilerliyordu.
     İnsanlar uykularına kadar giren itfaiyecilerin sirenini işittiklerinde saat ikiydi. Uzun zaman şehrin bilinmeyen bir noktasından sesler duyuldu.
     Sonra güneş doğdu, bir gün önceki gibi yapışkan bir güneş, çocuklar Paris Centre’in özel bir baskısını bağırarak sokağa fırladılar.
     Creuse sokağının köşesinde, polis memurları, görmek isteyen meraklıları durdurmak için yolu kapatıyorlardı. Belediye başkanı, polis komiseri, özel polis şefi soğuktan titreyerek ev ev dolaşıyorlar, alçak sesle konuşuyorlar ve bazen bir evde kayboluyorlardı.
     Kiralık zemin katı bildiren ilanla birlikte yeşil kapı kaybolmuştu, daha doğrusu kaldırımın üstüne yıkılmıştı; artık yanmış bir panodan başka bir şey değildi.
     M.Grandvalet, alındığı komşu evde, elleri arkasında, pijamasının üzerinden düğmelenmiş siyah bir pardösü ile, gidip geliyordu. Karısı kendinin olmayan bir yatağa yatırılmıştı. Juliette artık ağlamıyordu. O derece ağlamıştı ki gözleri boşalmış, göz kapakları çiğ et gibiydi.
     Alevlerden harap olmuş olan eşiğin yakınında, iki benzin bidonu bulunmuştu. Saat dokuzda Paris sokağındaki garaj sahibi bidonları görmeğe geldi.
     -Gece yarısına doğruydu, üzerinde açık renk yağmurluk bulunan bir gence satmıştım.
     Saat on birde her şey biliniyordu. Juliette, iyice dövülmüş bir çocuk gibi uslu, en son buluşmalarını anlatmıştı. M.Grandvalet, onurundan dimdik olmuş, av tüfeği hikâyesini itiraf etmişti. Paix kahvehanesinin garsonu da, saat on bire doğru çıkarken, Bachelin’in son derece heyecanlı olduğuna dair ifade vermişti.
     Suikastın ayrıntıları tasarlanıyordu. Emile Bachelin on birden gece yarısına kadar sokaklarda tek başına dolaşıyor, bir ara yeniden bir grog içmek için belediye binasından yüz metre ileride bir yerde görünüyordu.
     Gece yarısı, benzin bidonları satın alıyordu. Saat ikiye kadar ne yapmıştı? O esnada evin kapısı alevlenmeğe başlamış, ama ancak duman birinci katın odalarına girdiğinde farkına varılmıştı.

     İşte bu, bozgunun başladığı, Grandvalet’lerin pencereden kaçtıkları, binayı suya boğan itfaiyecilerin geldiği zamandı.
     Suikast bir hayret ve sıkıntı hissi yaratıyordu. Ondan pek az bahsediyorlar, değişik şekillerde anlatıyorlardı. Gazetede şöyle okumuşlardı: “Bachelin’ in şehirden ayrılmadığına kesin gözüyle bakılıyor.”
     Öyle ki sokaklarda herkes, farkında olmadan yağmurluklu genç adamı arıyordu. Gar ve yollar gözetleniyordu. Polisler kahvehaneden kahvehaneye, otelden otele gidiyorlar, genel evlerin odalarını arıyorlardı.  
     Akşam, hiçbir şey bulamamışlardı. Dieudonné, Berthold, Lasserre ve kambur kâğıt oynamadılar, konuştukları her an, iki metre ilerlerinde, her zamanki yerinde oturan Olga onlara kulak kabarttı.
     Ertesi gün bir kasap, Bachelin ile Loire nehri boyunda karşılaştığını ihbar etti, inceden inceye aradılar ama sonuç vermedi.
     Creuse sokağındaki eve geçici bir kapı koymuşlardı. Boyanmadığı için tahta perde gibi duruyor, evin cephesindeki tuğlaların üzerinde hâlâ iri siyah izler görülüyordu.
     Grandvalet’ler tekrar evlerine yerleşmişlerdi. Ateş evin birinci katında hiçbir şeyi bozmamıştı.
     “Üzerinde az bir para kalan bu sefil adam nerede kalıyor?” diye gazete soruyordu.
     Oysa ertesi gün, sinemadan dönen bir terzi kadın, polis karakoluna geldi ve üzerinde yağmurluğu bulunan genç bir adamın, elinden çantasını kapıp son hızla kaçtığını haber verdi. Çantanın içinde üç tane beş yüz franklık kâğıt para ile bir miktar bozuk para vardı.
     M.Grandvalet, ince yapılı, titiz, tuvaletine hep özen gösteren, dikkatle tıraş olan, elleri bakımlı bu bey, Lyon Bankası’nın kasasındaki yerini yeniden almıştı. Ciddi, biraz mutsuz, ama herkesin hayran kaldığı ağır başlı bir görünüş edinmişti.
     “Bachelin’in dün gece yük garında duran bir vagonda uyuduğu sanılıyor.”
     Olaydan sonra yedi gün geçmişti, O zamandan beri bir haber çıkmadı. Adı Augustine olan Bachelin’in annesi her gün, her zaman olduğu gibi, Paris Centre’a günlük gazete paketini almağa geliyordu. Her zamankinden ne çok ne az içiyor, oğlunun adı konuşuldu mu burnundan soluyor, başını sallıyor ve iç çekiyordu.
     -Bana o serserinin sözünü etmeyin!
     Juliette piyano derslerine tekrar başlamıştı, ama annesi tedbirli davranıp, Ardilliers sokağına kadar götürüyor, öğretmenin sofası olmayan evinin mutfağında onu bekliyordu. Yolda her ikisi de hızlı yürüyorlardı, hatta Bayan Grandvalet izleniyorlarmış gibi genç kızı çekip götürüyordu.
     Aralık ayının bu ilk günlerinde şiddetli bir soğuk oldu. Loire nehri buz parçalarını sürükledi. Köprünün ayaklarına bir şey olur diye korktular, meraklılar her gün köprüyü seyre gidiyorlardı. Paris Centre gazetesi sokaklarda, köprülerin üzerinde, mangalların etrafını çeviren Paris’deki serserileri gösterir fotoğraflar yayınladı.
     İtfaiyecilerin Creuse sokağına çağrıldıklarından bu yana iki aydan fazla zaman geçmişti. Turfandacıların tezgâhlarında su çulluğu ve yaban ördeği dizileri sarkıyordu.
     Bir gün, Juliette’in evli olan, Paris’te Championet sokağında oturan erkek kardeşi Philippe Grandvalet, babasına bir mektup yazdı:
     “Belki yanılıyorum, ama bildiğin o adamı Clichy meydanında gördüm gibi geliyor. Sakalı vardı, o yüzden emin değilim. Ne olursa olsun, gözlerimin içine baktı, eğer o ise, beni tanımıştır.”
     Oydu! Her zamankinden daha ürkek, daha zayıf, sinirleri daha gergin, göz bebekleri hiç olmadığı kadar hareketsiz bir Bachelin. Kızıl sakalı uzamış, aşağı yukarı İsa’nın sakalı gibi kesilmişti.
     28 Aralık günü, bir sabah vakti, Rochechouart bulvarında küçük bir barın köşesinde oturmuş, kahve içmişti. Bardağı boş duruyordu.

     Kapı açıldığında, garsonun, adına M. Lucien dediği bu yeni gelene şöyle bir dikkatle baktı.
     -Bir sütle ayçöreği mi?
     M. Lucien gençti. Onun da gözleri yorgun, teni sarıydı, ama deforme olmuş bir pardösünün altından temiz bir smokin giyinmişti.
     -Numaranız devam ediyor mu?
     M. Lucien ayçöreğini sütlü kahveye batırıyor, gömleğini kirletmemek için başını öne uzatarak gürültüyle yiyordu.
     -Hava çok soğuk, dedi.
     -Soğuğun bir zararı var mı?
     -Hava soğuk olunca insanlar kabareye gidecek yere evlerinde otururlar.
     Bachelin’i fark etmişti. Orada yalnız iki müşteri oldukları için sordu:
     -Siz de mi sanatçısınız?
     -Gazeteciyim, diye Bachelin rastgele bir cevap verdi.
     -Ben, Ange Vert’de piyanistim.
     Bulvarın soğuğuna yeniden dalmak için acelesi yoktu.
     -Eh! Bir bardak elma rakısı.
     Yeni tanıdığı arkadaşa dönerek:
     -Siz de alır mısınız? diye sordu.
     Sobanın yanında yarım saat beraber kaldılar.
     -Nerede oturuyorsun?
     -Bu günden sonra bir yerde değilim.
     M.Lucien şaşmadı. Barın sahibi hiç şaşmadı.
     -Benim eve gel, yarın icabına bakarız.
     Tepeye kadar Lepic sokağını tırmandılar, dar bir geçit boyunca yürüdüler, avluyu geçtiler ve bir merdivenin tepesinde, tavan arasında küçük bir odaya girdiler.
     Gece, M. Lucien’e odada sanki bir şey kımıldıyormuş gibi geldi. Uyku sersemliğiyle kekeledi:
     -Ne o?
     -Hiç. Bir bardak su arıyordum.
     -Sürahide.
     Bachelin soyunmamıştı, çünkü ikisine yetecek yorgan yoktu. Sabahın saat yedisinde, güneş henüz ortada yokken, koşmamak için kendini zorlayarak Lepic sokağını iniyordu. Blanche meydanında, bir otobüsün sahanlığına atladı. Saint-Michel bulvarında bir eskici dükkânına girdi, yağmurluğunu üzerine dar gelen kemerli, siyah bir pardösü ile değiştirdi. Üstüne kırk frank verdi.  Cebinde şimdi üç yüz frangı kalmıştı.
     Sanki bu kadermiş gibi terzi kadının çantasında üç yüz franktan biraz fazla vardı, bir o kadar para da piyanistin evinde bulunuyordu!
     Saat on birde, koridorda ayakta, alnı pencerenin camına yapışık olarak Nevers trenindeydi.
     Öğleden sonra saat beşte, tren düdüğünün duyulması üzerine Paix kahvehanesinin bayan kasiyeri, her zaman olduğu gibi:
     -Paris treni! dedi, çünkü bu onun için günün monotonluğunda bir aşamaydı.
     Dieudonné, Berthold, Jacquemin ve Lasserre az önce gelmişlerdi. Olga özenle bir mektup yazıyordu, kürk mantosunun yakasında bir demet menekşe vardı. Camların ötesinde garın kirli lambaları görünüyor, taksiler çıkış yerine doğru ilerliyordu.
     Kar yağıyordu. Çatılar beyazdı, yollar sokağına göre yer yer beyaz ve siyahtı. Berthold:
     -Kent! deyince, kambur:
     -Dört vale, diye cevap verdi.
     Lasserre, kâğıtların üstünden muzip ve sevecen bakışlarla Olga'yla eğleniyordu, çünkü dün gece kaldırımın sonunda buluşmuşlar, aynı kapıda kaybolmuşlardı.
     Paris treninin yolcuları, dağınık bir halde şehre doğru acele ederek pencerelerin arkasından geçtiler. Taksiler onları geride bıraktı. Garson kahve makinesini ayarlıyordu.
     Sonra bir itişle kapı açıldı, bir an aralık kaldı, ince bir surat sanki salona hâkim olmak istiyordu.

     Kambur, Berthold'un ayağına bastı. Berthold gelen adama baktı ve gözlerini ayırdı. Onun bakışlarını izleyen Dieudonné alçak sesle:
   -O değil! dedi.
   Adam onlara bakmadan, gözlerini başka bir tarafa çevirmeden tezgâha doğru yürüyordu. Durdu, anlaşılır bir şekilde istedi:
   -Bir grog!
   Olga mektubunu, artık yazamıyor, ne de bu küçülmüş gözbebeklerinden, bu kızıl sakaldan, bu hafiften titreyen dudaklardan başka bir şeyle meşgul oluyordu.
    Adam bardağın içindekini bir dikişte yuvarladıktan sonra:
   -Bir daha! dedi.
   Kambur alaylı bir şekilde güldü. Berthold yanlış kâğıt oynadı, bunun üzerine kızardı, öksürdü, cebinde sigarasını arar gibi yaptı.
   -Ne kadar?
   -Altı frank!
   Parayı ağır ağır saydı, sinirleri keman telleri kadar gergin olmalıydı. Sesi eskisi gibi değildi, daha boğuktu, başını herkese meydan okurmuş gibi mağrur bir şekilde kaldırıyordu.
   Parayı tezgâhın mermeri üzerine koyduktan sonra, dar gelen pardösüsünü düğmeledi, yakasını kaldırdı, fötr şapkasının kenarını eğdi. Çıkarken dört arkadaşın masasıyla Olga’nın masasının arasından geçti. Zavallı kadının bütün vücudu titriyor, vahşi bir hayvan yaklaşıyormuş gibi iki büklüm oluyordu.
   Kapı açıldı, sonra tekrar kapandı. O zaman herkes kımıldadı, iç çekti ve birbirlerine baktılar.
   -Yakalanacak, diye heceledi kambur, Bachelin ona çarparak geçmişti.

 

 

                                                  II


   -Kızın yanında bu serseriden bahsedilmesin, diye son sözünü söylemişti M. Grandvalet , Juliette bir çocuktur, aşkın ne olduğunu bilmez.
   İlk günler, Bachelin’den bahsedileceği korkusuyla, eve hiçbir gazetenin sokulmamasını düşünmüştü. Bu zahmete katlanması gerekir miydi? Okuyan, soru soran bir genç kız asla aldatılamaz. Karısına:
   -Kızın pencerede görünmemesine dikkat et, demişti.
   Lyon Bankası’nın kasadarı, akşam eve dönünce, bir suikastçı gibi endişeli, karısını bir tarafa çekiyor ve soruyordu:
   -Ne yaptı?
   -Her zamanki gibi altı saat piyano ile uğraştı, sonra nakış işledi,
   -Hiçbir şey söylemedi mi?
   -Hiç konuşmadı.
   -Henüz bir çocuktur, diye tekrarladı baba.
   Aldığı karara sadık kalıyordu: olayı unutmak istermiş gibi yapıyordu. Asla, o konuya en ufak bir imada bulunmamıştı. Akşam, eve döndüğünde abartılı bir şekilde keyifli görünmeğe çalışıyor, hemen hemen daima kızına karşı hoşgörülü davranıyor, ya da az çok onunla ilgileniyordu.
   Lâmbanın ışığında akşam yemeğini yiyorlardı. Sessizlikten sakındığı için, bankada hazırladığı hikâyeleri, hatta gelecek büyük tatilin ayrıntılarını tahmine kadar hepsini anlatıyordu.
   -Juliette, beni dinlemiyorsun.
   -Niçin dinlemiyor muşum?
   Aynı ciddi, kayıtsız ve çocuksu çehreyi koruyordu. Onunla konuşurken, söylenilenleri izlediğinden emin olunamazdı.
   -Çok çalıştın mı?
   -Her zamanki gibi.
   -Bu Juliette’in kötü yanı değildi. Belki de her zaman böyleydi, ama şimdi daha çok farkına varılıyordu. Babası kendini haklı göstermek için gülümseyerek atılıyordu:
   -Bana Chophen’in Polonezini çalacak mısın?
   -Eğer çok istiyorsan.
   Mahzunlaşır gibi oldu. M. Grandvalet onun çok az üzüldüğünü düşünmeğe yatkındı, ama henüz bir çocuk olduğunu söyleyerek avunuyordu:

   -O bir çocuk!
   Akşam yemeğini yedikten sonra, Juliette piyanoya yerleşiyor, babası yanına oturuyordu. İlk müzik derslerini aldığı altı yaşından beri, bu bir tören halini almıştı. Baba sayfaları çevirirdi. Bazen başını sallar, ya da kızı bir akordu yapmadıysa, yüzünü buruşturur gibi yapar, Juliette ise sabırsızlanarak içini çekerdi.
   -Çok güzel! Beklenmedik bir ilerleme!
   -Epeyce çaldım mı?
   Karısının çorap yamadığı yemek salonunun boşluğundan korktuğu için tereddüt ediyor ve mırıldanıyordu.
   -Çok yorulmuş olmasaydın, bana Schumann’ın Karnavalını çalardın.
   Kız taburenin üstündeki yerini tekrar alıyordu. Dışarıdan, Creuse sokağının ıslak kaldırımlarından, pembe iki pencere görünüyordu, çünkü yangından sonra, krem rengi abajur yerini pembe renkte bir abajura bırakmıştı. Notalar bir bir işitiliyor, M. Grandvalet’nin sarkan başı fark ediliyordu.
   -Bir şey istesem yapar mısın, Juliette? Gel, dama oynayalım.
   -Çocuğu rahat bırak diye söze karışıyordu Bayan Grandvalet.
   -Niçin anneciğim? Oynamak istiyorum.
   Daima söz dinler, her zaman böyle dalgın görünürdü. Bütün gün dışarıya çıkmadan, apartmanda kalabiliyordu. Piyano ile uğraştığı saatlerin dışında, dikiş dikiyor ya da kitap okuyordu. Ama okurken kitaba karşı ilgisiz bir hâli vardı.
   -Yılbaşı hediyesi olarak ne istiyorsun?
   -Bilmem. Sen bilirsin.
   Babası, büroda alnını kırıştırarak onu düşünüyordu.
   -O serseriyi muhakkak unuttu. Ne olduğunu sorduğu yok. Kendine bilgi verebilecek kimseyi de görmüyor.
   Bununla beraber, M.Granvalet bir hata yaptı. Oğlunun Bachelin’den bahseden mektubunu ortalığa bıraktı, ama kız okudu mu, okumadı mı bilmiyor.
   -Göreceksin sevgili kızım, iki yıl içinde emekliliğimi isteyeceğim, öğrenimini devam ettirebilmen için her üçümüz de Paris’e yerleşeceğiz. Beğendin mi?
   -Neden beğenmeyeyim?
   Kar yağıyordu ve Emile Bachelin Creuse sokağının üçüncü fenerinin altında, sırtını duvara dayamış gözleri pembe pencerelere takılı, bekliyordu.
   Juliette onu hiç sevmemiş miydi? Kızı ilk defa memur bulunduğu nüfus dairesinin bürosunda görmüştü. Juliette oraya bir doğum vesikası örneği almak için gelmiş, Bachelin onunla şakalaşmış, o da gülümsemişti. İki gün sonra da kıza sokakta rastlamış selam vermişti. O zamandan beri, Juliette dersten dönerken, hep peşinden gelmişti. Onunla konuşmuştu.
   Bachelin her zaman gidip geldikleri yolu kalabalık sokaklardan kaçmak için ustalıkla değiştirdiği ve de kendisini kucakladığı zaman, itiraz etmemişti. Onu öpmüş, dudakları yumuşak ve ıslak kalmıştı.
   Son gün sadece şöyle demişti:
   -Babam buluşmamızı istemiyor.
   Bachelin “Karnaval’ı” başından sonuna kadar dinledi, ışıklar yine yarım saat yanık kaldı, sonra söndü.
   Şimdi istediği yere gidebilirdi. Başıboş bir kedi gibi gecenin ortasında yalnızdı. Sinemadan dönenler karanlık sokaklarda onunla karşılaştıklarında, anîden hafif bir dönüş yapıyorlardı.
   Nevers’in otellerinde tanınmak, polise ihbar edilmek tehlikesiyle karşı karşıyaydı ve yapayalnız, konuşmadan bir odada yatmağı zaten arzu etmiyordu.
   Genelevi tercih etti. Bir kadın yanına oturdu, onu tepeden tırnağa inceleyen esmer bir kadın ve sonra merakla sordu:
   -Hangi sanatla uğraşıyorsun?
   Çünkü onun hiçbir sanat türüyle uğraşmadığını anlıyordu. Bu sözden memnun olarak gülümsediğini fark etti:
   -Hangi sanatla uğraştığımı tahmin edersin?
   -Şüphesiz iyi bir sanatla değil! diye gülerek ağzından kaçırdı.
   Vakit geçmişti. Bachelin üç kadının çıplak bacaklarını sobanın etrafında ısıttıkları salonda son müşteriydi.
   -Bil bakalım!
   -Panayırlarda ufak tefek şeyler satıyorsundur.
   Omuzlarını silkti.
   -Bazen bakışlarında az çok sanatkâr hali var.
   -Gazeteleri, okusaydın! diye içini çekti.
   -Gazetede yazı mı yazıyorsun?
   -Hayır, gazetelerde benden bahsediyor.
   Kadın endişelendi.
   -Hatta resmimi de yayınladılar!
   Burası böyle tehlikesizce konuşabildiği tek yer değil miydi, hatta kendine bunun itibar kazandırdığı tek yer?
   -Hatırlamıyorum.
   -Sakal bıraktım da ondan.
   İçiyordu, canlanıyordu -asabi, ağrılı bir canlanıştı bu- ve hatta pembe iki pencereyi, kilisedeki gibi Creuse sokağında çınlayan piyanonun notalarını düşünüyordu.
   -Anlat.
   Dudaklarını kıvırdı, mağrur ve üstün bir tavırla yeniden konsomasyon istemek için yumruğunu masaya vurdu.
   -Burada yatabilir miyim?
   -İstersen odamda yatarsın.
   -Bana ihanet etmezsin değil mi?
   Kadın omuzlarını silkti, onu cezalandırmak ister gibi kalkacak oldu.
   -Haydi, çıkalım, diye kesip attı Bachelin.
   Çok yorulmuştu. Pikenin üzerine uzanmadan önce sadece ceketiyle yakalığını çıkardı.
   -Sen nerelisin? diye esneyerek sordu.
   -Montpelier! Ya sen?
   -Nevers’den.
   Kadın ona daha dikkatle baktı, yüzünü yüzüne yaklaştırdı.
   -Şimdi bildim, nişanlısının evini yakmak isteyen sensin.
   Dirseği yastığın üzerinde, başı eline dayalı, adamın yanına uzandı, hep ona bakıyordu. O ise eski asma lambanın kancasının hâlâ durduğu tavanı seyrediyordu.
   -Niçin döndün?
   Paix kahvehanesinde, dudaklarını kıvırarak, Olga’yı korkuttuğu gibi cevap verdi.
   -Ayni şeyi bir daha mı yapacaksın? Hayır, buldum, kızı kaçıracaksın değil mi?
   Evet diye işaret etti, sigara istedi. Kadın sigarayı adamın ağzına koydu, yaktı.
   -Kız çok mu güzel? Seviyor mu seni?
   -Bırak da uyuyayım!
   Gerçekten uyudu. Kadın tekrar uzun müddet ona, çok yakından, yüzünün hatlarına, bir bir, iç çekerek baktı, yer bırakmak için bir tarafa büzüldü ve yarı uykuya daldı.
   Ertesi gün gözlerini açtığında, kadın tuvaletini henüz yapmıştı. Gece masasının üzerine konulmuş olan saat, on biri gösteriyordu. Yakındaki çatıların üzerinde kar vardı. 
   -Gündüz gözüyle dışarıya çıkmak istemiyor musun?  
   Fotoğraflarla süslenmiş duvarları olan bu dar odayı seyretti.
   -Patron beni burada bırakacak mı?
   -Karışma sen.
   Kadın ona iki sandviç getirdi. Öğleden sonra salona inmek zorunda kaldı. Yerde sürünen eski gazeteleri, sonra sadece ikinci kısmını bulabildiği bir romanın fasiküllerini okumakla zamanını geçirdi.
   Çıkıp gitmek için karar verdiğinde, kadını sofada ayakta iş önlüğüyle buldu.
   -Bu akşam gelecek misin?

   -Belki
   Juliette’e tam karşılaşacağını bildiği yerde rastladı, üzerinde susamuru kürkünden yakası olan bir manto ve elinde müzik defteri vardı. Bayan Grandvalet yanında yürüyor, sergilere göz atarak, kızına ayak uydurmak için nefes nefese kalıyordu.
   Bachelin karşı kaldırımı izleyerek yüz metre ilerledi ve işte o zaman, duraksamadan, bu iki kadına doğru yürüdü. Kızın annesinin kendisini hiç yakından görmediğini biliyordu. Üzerinde ayni elbise yoktu; sakalı görünüşünü değiştirmişti.
   Aralarındaki uzaklık azalıyordu. Juliette önüne bakıyordu; Onu görmüş olmalıydı. Ama yürüyüşünde hiçbir duraksama göstermiyordu. Adam iki adım kala, bir vitrinin ışıkları sayesinde, yüzünün bütün hatlarını gördü. Yüzünde heyecandan hiçbir iz yoktu.
   Bir saniyelik zaman içerisinde göz göze geldiler, kızın kendisini tanıyıp tanımadığını söyleyemeyecek haldeydi. Tepkiye meydan vermeyecek şekilde hafifçe dokunarak geçti.
   Şimdi arkalarından, anayı da, kızını da görüyordu. Piyano öğretmeninin evine varıyorlar, koridora giriyorlardı.
   Bir saat için, o da çok az müşterisi olan bir bara girdi, kasketli iki adam yan gözle ona baktılar.
   -Bir kâğıt ve bir kalem! İstedi.
   Yapış yapış olan tezgâha dayanarak şunları yazdı:
   “Seninle muhakkak konuşmalıyım.”
   Soğuk şiddetliydi. Kar artık yağmıyordu, ama her tarafta kardan izler vardı. Bachelin uzaktan Juliette’le annesini gözetledi, o derece sabırsızdı ki dizleri titriyordu. Bu defa güçlükle cesaret edip Juliette’e baktı, yanından geçerken eline pusulayı sıkıştırdı.
   Kazanmıştı! Kız itiraz etmeden pusulayı almış, onu tanımıştı! Arkasından yürüdü, kâğıt parçasını usulca çantasına soktuğunu gördü. Döneceğini ümit ediyordu, ama Creuse sokağındaki eve varıncaya kadar dönmedi. Yalnız orada, eşiği aşarken, eliyle boşlukta bir hareket yaptı, başını da onu görmek için biraz kımıldattı.
   O akşam M.Grandvalet, henüz yılbaşı olmamasına rağmen, kızına kestane şekeri getirdi. Juliette yorgun göründüğünden, piyano çalması için ısrar etmedi ve bir saat kadar uydurma şeyler anlatmak için zihin yordu.
   Lambalar sönüp de karısının yanına yattığında, kulağına yavaşça fısıldadı:
   -O yine Nevers’de
   -Kim?
   -O!... Benimle çalışan Berthold, onu dün Paix kahvehanesinde görmüş. Eskisi gibi saklanmıyor. Polise haber vereyim mi diye düşünüyorum?

   Karısı cevap vermedi. Bitişik odada soyunmakta olan Juliette’in gidip geldiği işitiliyordu.
   -Ne diyorsun?
   -Bilmem.
   -Kendini yakalatmak tehlikesini göze alarak niçin buraya kadar geldiğini merak ediyorum.
   Uzun zaman ikisi de gözleri açık, karanlıkta yata kaldılar, rahat edemedikleri için her an sağa sola dönüyorlardı. Sonra M. Grandvalet gürültüsüzce kalktı.
   -Nereye gidiyorsun?
   Bunun üzerine karısının uyumamış olduğunu anladı.
   -Sus!
   Kapıyı araladı, kızının düzenli solumasını duydu, ayakları cilalı döşemeye değdiği için buz tutmuş bir halde yatağa döndü.
   -Onu gördün mü? Bachelin’e, genelevin ılık salonunda, dün geceki kadın arkadaşı böyle soruyordu.
   Bu seni ilgilendirmez der gibi başını ona çevirdi, ama bakmadı.
   -Patron itiraz etmedi. Yalnız, yarın temizlik yapılacağı için biraz daha erken aşağı inmelisin. Birer içki ısmarlasana. Kendim için söylemiyorum, yemin ederim!
   Cevap vermeden, bükük duran işaret parmağıyla masaya vurdu ve homurdandı:
   -Şampanya!
   İki şişenin hesabını ödedikten sonra, cebinde ancak 50 frank para kalmıştı. Odada, yumuşak başlı bir kadın olan Adèle ile on kelime konuştu, konuşmadı. Kadın henüz sabahın dokuzunda onu gitmeğe hazır görmekle hayrete düştü.
   -Tekrar gelecek misin?

   -Olabilir!
   Tuvalet masasının üzerine bırakılmış olan elli frank parayı fark etti, soyunmuş halde sert bir şekilde doğruldu.
   -Bana bunu yapmağa cesaret ediyorsun ha?
   -Nasıl istersen, dedi, parayı aldı.
   -Elinden bir kaza çıkacak, öyle değil mi? korkuyorum dinle...
   Şimdi kapıyı açmış, karanlık merdivenden aşağı iniyordu, Dieudonné her zamanki gibi sabahın onunda Paris Centre’a geliyordu. Carnot meydanına gelinceye kadar birkaç dakika geçerdi, meydanda, polis komiserliğinden iki yüz metre ileride, Bachelin sabırsızlanarak onu bekliyordu.
   Meydan bomboş, göbek sertleşmiş olan kardan bembeyazdı. Ona üç kala, Dieudonné gri büyükçe bir paltoya bürünmüş, nefesi yüzünün önünde bulut bulut Paris sokağından çıktı.
   Bachelin’i ancak önünde meydan okuyan bir tavırla durduğu zaman tanıyabildi.
   -Günaydın!
   Birden durdu, yalnız olduklarından emin olmak içinmiş gibi etrafına bakındı.
   -Korkma! Sadece senden bir şey isteyeceğim. Bana ödünç beş yüz frank ver; gelecek hafta Paris’e döndüğümde sana gönderirim.
   -Dieudonné pembe yüzlü, mavi gözlü, çocuk ağızlı, iradesiz bir adamdı.
   -Niçin tekrar geldin? Söyleyecek başka bir söz bulamayınca böyle kekeledi.
   -Açıklamak uzun sürer, senden sadece bana beş yüz frank ödünç vermeni istiyorum. Bu paraya muhakkak surette ihtiyacım var.
   -Üzerimde o kadar para var mı bilmiyorum.
   Soğuğa rağmen, gazeteci paltosunu araladı, cüzdanını daha rahatça karıştırmak için yün eldiveninin tekini çıkardı.
   -İki yüz, üç yüz, dört yüz yirmi beş...
   -Seni ele vermediğimi gördün, diye heceledi. Ötekilere hiçbir şey söylememelerini tembih ettim. Her şeye rağmen dikkat et! Sakallı olmana rağmen…
   -Sağ ol, ihtiyar! Bunu sana ödeyeceğim!
   Elini sıktı, büyük adımlarla gara doğru yöneldi.
   Yürürken içinden sinsi sinsi gülüyordu:

   “Korkuyor! Hepsi korkuyor!”
   Aslında Adèle de ondan korkmuştu. Korkudan hoşlandığı için de onun isteyeceği her şeyi yapmağa hazırdı. Gişenin önünde dört ya da beş köylü duruyordu. O tarzda ilerledi ki, içlerinden ikisi, ne olup bittiğini anlamadan yerlerini ona terk ettiler.
   -Paris’e iki ikinci mevki gidiş bileti!
   Garson görür diye Paix kahvehanesinin yanından geçmedi, belki polis de oradaydı. Şehrin öbür ucunda oto malzemesi de satan bir silahçı tanıyordu ve az sonra dükkâna girdi.
   -Bir revolver verin, pahalı olmasın.

   Satıcı da korkmamış mıydı? Bachelin özellikle, sanki hayatı boyunca revolverle oynamış gibi silahı sallıyordu.
   -Şimdi de kurşunları ver.
   Parayı ödedi, cebinde revolverin dipçiğini sıkarken uzaklaştı.
   Akşama kadar, kızgınlığını devam ettirmek için, ama sarhoş olmayacak kadar az içerek meyhanenin birinden diğerine dolaştı durdu. Öğleyin, M. Grandvalet karısına ayrı bir yerde konuşmak istediğini işaretle anlattı, o ise biraz geç anladı. Juliette masayı boşaltırken yatak odasında karısıyla baş başa kaldıklarında M. Grandvalet mırıldanarak:
   -Bu gün derse gitmemesi için bir mazeret uydur. İçim rahat değil, dedi
   -Ne diyeyim?
   -Grip olduğunu söyle ya da başka bir şey.
   Gülümseyerek yemek salonuna girdi, neşeli bir tavırla:
   -Yeni yıl için sana güzel bir sürpriz düşündüm dedi.
   Kız da gülümsedi, bir art düşüncenin var olduğunu araştırmaksızın babası onu iyiden iyiye süzdü. Az sonra kız, annesine:
   -Gripsen yatman lazım. Sana nane kaynatayım, diyordu.
   Bayan Grandvalet gerçekten nezle olduğu için razı oldu.
   -Dersine gidemeyeceğimiz için üzülüyorum.
   -Aldırma! Bir dersle fark etmez.
   Odayı yemek salonundan ayıran kapıyı açık bıraktılar. Juliette özenle iki Polonez çaldı, sonra lambaları yakma zamanı gelince, piyanoyu kapattı.
   -Nereye gidiyorsun, diye Bayan Grandvalet yarı uykulu bir halde sordu.
   -Mektup kutusuna bir şey attılar. Hemen geliyorum.
   -Ne mantosunu ne de şapkasını aldı. İndi ve kapıyı gürültüsüzce açtı. İlk bakışı tam Bachelin’i bulacağını bildiği meydandan tarafa oldu, kapıyı açık bırakarak yanına vardı, çünkü anahtarı almayı unutmuştu.
   Korkulu bir şekilde, hareketsiz duran adama yaklaştı. İyice yanına geldiğinde, adam iki elini omuzlarının üzerine koyarak ona baktı, o derece kızgın gözlerle baktı ki kız korkmuştu.
   -Dinle...
   Ellerinin altında titrediğini hissediyordu. İki pencerede de ışık vardı.
   -Beni seviyorsun değil mi?
   Kız ağlıyormuş gibi yaptı. Bakışlarını başka bir tarafa çeviremiyordu. Bachelin onu kendine doğru çekiyor, göğsüne bastırdıkça soluğunu kesiyordu.
   -Benimle gelmezsen beş dakika içinde ölmüş olacağım.
   Gülünç bir hareketle kızı itti, eli revolveri yakalamıştı, sallıyordu.
   -Sensiz yaşayamam, diye üzerine bastırarak söyledi. Şayet istersen Paris’e gideriz. Biletleri aldım.
   Henüz ağlamıyordu, nerede olduğunu da bilmiyordu. Onu ayakta tutar görünen Bachelin’in bakışıydı.
   -Ateş edeceğim…
   Eşikte duruyordu. Burası onlara birçok defalar sığınak olmuştu ve işte ihtiyar kadının penceresi birinci katta çatırdayarak açıldı.
   -Mantomu almadım... diye kekeledi Juliette.

 

                                                  ***

   -Kımıldamayacağına yemin eder misin?
    Soğuktan titriyordu, başıyla evet işareti yaptı, yoldan geçenler ona bakıyordu. Bachelin, Nouvelles Galeries’nin şiddetli ışığına dalarken Juliette’e yakındaki dar sokaklardan birinde siper oldu. Hazır elbise bölümünü bulmak için üçüncü kata çıkmak zorunda kaldı, seçmeden, yüz yirmi frank ödediği yeşilimsi bir mantoyu satın aldı. Şapka bölümünü de aramamak için bir sergi bask beresinin içinden birini alarak kasanın önünde tepindi, bu esnada paketi hazırlıyorlardı.
   Juliette yerini değiştirmemişti. Bachelin ipi kopardı, ambalaj kâğıdını derenin içine attı, zafer kazanmışçasına:
   -Görüyor musun? dedi.
   Kızı bu derece fena giyinmiş görmek ona dokunmuştu. Memnundu. Öyle ki, bu M.Granvalet’nin titiz kızı değildi artık. Ne pembe abajur, ne sakin ev, hiçbir şey piyano derslerini hatırlatmıyordu. 
   -Yarım saat içinde bir tren kalkacak. Bir şeyler içmek ister misin?
   -Susamadım.
   Ağlamayı arzu eden kendisiydi, ama neşeden, kibirden, kendine ve ona acımaktan doğan ağlamak arzusu.
  -Sana nasıl bir hayat sağlayacağım göreceksin!
  Onu gülümsüyor zannetti. Yürürken kucakladı.
   -Kapıyı açık bırakmıştım, diye birden hatırladı.
   -Ne olacak ki?
   Genelevin yüz metre yakınından geçti, mümkün olsa Adèle’i zaferinden haberdar edecekti.
   -Laroche’da başka bir trene bineriz. Böylece kaçtığını bildirirlerse…
   Ama Juliette’e pusulayı yazdığı meyhaneyi görünce fikrini değiştirdi.
   -Gir! Korkma.
   Patron onu tanıdı ve sordu;
   -Bir rom mu?
   -İki olsun. Ve yazı yazacak bir şey.
   Köşede bir masa vardı. Kızı oraya, bir yaprak kâğıdın önüne oturttu ve yazdırdı:
         “Anneciğim, babacığım,
   Beni aramayın. Mutluyum. Eğer eve götürmeğe kalkarlarsa kendimi öldürürüm…”

   Kız söylenenleri ona bakmadan yazdı, o ise titriyordu.  Kâğıt üzerine çizilen her kelime, yeni bir zaferdi. Söyledikleri bittikten sonra, divitin kâğıdın üzerine yeniden indiğini görünce endişelendi.
   “Affedersin Babacığım” diye ekledi.
   Bachelin kâğıdın kurumasına zaman bırakmadı, zarfı yapıştırarak patrona:
   -Bu mektubu hemen Creuse sokağı üç numaraya gönderirseniz size beş frank veririm. Bir rom daha verin.
   Alnı terden sırılsıklamdı. 

                                                                                                                                                      

 

                                                  III

 


   Dames sokağındaki otelin dördüncü katında bir odaya girdiklerinde, saat sabahın sekiziydi. Juliette için ilk görünüşte Paris, ıssız, buzdan beyazlaşmış, kuzey rüzgârlarının süpürdüğü sokaklarda dev gibi otobüslerin kanat açtığı sıra yollardan ibaretti.
   Ortalık aydınlıktı, bir cam kırığı gibi keskin ve beyaz bir gün, ama avluya bakan odada, ampulü yanık bırakmak gerekiyordu. 
   Bachelin etrafına bakınarak:
   -Fena değil diye mırıldandı.
   Bunu söylemekle bir şeyi kastediyordu. Göz kapakları iğneleniyor, yorgunluk midesini bulandırıyordu.
   Juliette, bankın üzerine uzanarak, trende uyumuştu, o ise ince buz tabakasıyla kaplı camların boyunca, gecenin büyük bir kısmını koridorda yürüyerek geçirmişti. Bazen o buz tabakasını tırnağının ucuyla kazıyordu.
   O zaman aydınlık bir kır, bir çan kulesi, bir çiftlik, çatılar görünüyordu. Sabaha doğru, ufukta şurada burada ışıklar yanıp sönmüştü.
   Tekrar geliyorsa, çalkantılı bir uykuyla uyuyan Juliette’i görmek, görüp gitmek için geliyordu.
   -Üşüyorum, diye gözlerini açmadan içini çekti.
   Bachelin bankın ucuna oturmuş, onu ısıtmak için ayaklarını avucunun içine almıştı.
   Bu şekilde az da olsa hislerini açığa vurdular. Kompartımanda Lyonlu bir çift vardı, zaten onlar olmasa da şüphesiz aynı şey olacaktı. Paris henüz uzaktaydı. Bekliyorlardı. İçerisi hava akımına bağlı olarak bazen çok sıcak bazen de çok soğuk oluyordu.
   Birçok defalar, Bachelin Juliette’i gözleri açık olarak buldu, ama kız ona bakmıyordu. Dalgın bakışlarla doğru önüne bakıyordu.
   Şimdi, Juliette, odadaki ılık olan ufacık radyatöre arkasını vermiş, ellerinin ayasını dayamıştı. Bachelin kayıtsız olmağa çalışıyor, pardösüsünü çıkarıyor, örtüsü kirli yegâne koltuğu bir öte, bir beri koyuyordu.
   -Yemek yemek istemez misin?
   -Aç değilim!
   Birbirlerine bakmıyorlardı. Juliette arkadaki bitişik odadan gürültüler işitiyordu. Bir musluk akıyor, sonra biri soğuk suyun etkisiyle hırıldıyordu. Adamın, babası gibi biri olduğunu anlamıştı, o da usturayı yüzünde gezdirirken aynı gürültüyü çıkarırdı.
   Beşinci ve altıncı katta oturanlar, merdivenden iniyorlardı. Hizmetçi kadın, sahanlıkta, ayakkabıları boyuyordu. Bachelin kızın omuzlarına dokunarak:
   -Dinlenmelisin, dedi.
   Yeşil mantosunu çıkararak Juliette’i yatağa doğru götürdü.
   -Elbiseni çıkar.
   Pencereye kadar yürüdü, avluyu seyretti, sanki öfkesinden dolayı kaşları çatılmıştı.
   -Juliette acele et!
   Bir kumaş sürtünmesi hissetti. Ayakkabılar birbiri ardından düştü, karyolanın yayları inledi. Döndüğünde Juliette çarşafa o derece bürünmüştü ki, sadece yastığın üzerinde saçları görünüyordu.
   İşte o zaman, sinirli bir şekilde elbisesinin bir kısmını çıkardı, elektrik düğmesini çevirdi, odayı gündüzün güçsüz ışığına bıraktı.
   -Ne yapıyorsun?
   Onun yanına uzandı, onun da kendisi gibi yarı soyunmuş olduğunu hissetti. Öpmek istedi, dudakları ancak yüzüne dokundu, çünkü Juliette başını çevirmişti.
   -Bırak uyuyayım, diye mırıldandı
   Ne yapacağını bilmiyordu. Birçok dakikalar, düşünceli, hareketsiz halde bekledi, bu sırada Juliette’in soluması daha da düzeliyor, vücudunun sıcaklığı artıyordu.
   Bachelin kımıldayınca, kız onu kendinden uzaklaştırmak için son derece kuvvetsiz bir hareketle mırıldandı;
   -Şimdi olmaz!
   Sonunda sustu, ağrıdan yüzünün hatları gerilmiş, gözlerini kendi yüzüne çok yakın olan bu erkek yüzüne dikmişti.

***

   Onu duvara dönmüş olarak uyuyor zanneden Bachelin, gürültü etmeden giyiniyor, odada sessiz adımlarla gidip geliyordu. Hazır olunca, cep defterinden bir sayfa kopardı, kurşun kalemiyle:    “Öğleye geleceğim. Öpücükler.” diye yazdı.
   Ama pusulayı masanın üstüne koyarken Juliette’in sesi duyuldu.
   -Nereye gidiyorsun?
   Hemen cevap vermedi. Juliette yatakta dönüyor, yüzünün bir parçası, bilhassa Bachelin’e doğru bakan tek gözü, çarşafla yastığın arasından görünüyordu.
   -Çalışmağa mı gidiyorsun?
   -Evet. Öğleye doğru dönerim. Ne gerekse alırım, öğle yemeğini odamızda yeriz.
   Başında şapkasıyla öpmek için yaklaştı, kız ona alnını uzattı.
   -Beni öpmeyecek misin?
   -Şimdi değil.
   Bachelin’in yüz hatları sertleşti.
   -Pişman mısın yoksa?
   Neden hemen cevap vermemişti?
   -Pişman mısın? Söyle! Cevap ver!
   -Bırak uyuyayım, diye inledi; yönünü yeniden değiştirdi.
   Bu yüzden, bütün sabah Bachelin öfkeliydi. Nereye gideceğini bilmiyordu. İki ay Clichy meydanının bu mahallesinde işsiz güçsüz dolaşmıştı; Ayni sokaklardan, ayni evlerin önünden geçiyordu.
   Otelden çıktıktan sonra, amacı iş aramaktı, küçük ilanları okumak düşüncesiyle bir gazete satın aldı. Rüzgâr dondurucu, bulvarın toprağı döşeme taşları gibi sertti, yürürken fazla ses çıkarıyordu.  Bazen bir bora, ince buz tanelerini havaya kaldırıyor, deriye oyarcasına yapıştırıyordu.
   Bir bara girdi, bir grog istedi. İçki sıcak olarak önüne getirilince hüzne ve ümitsizliğe kapıldı.  
   Yahut hiçbiri de değildi. Bir barda ayakta duruyor, burada ne aradığını, Paris’te ne aradığını kendi kendine soruyordu, hatta bu anın geçmişle ya da gelecekle ne ilişkisi olduğunu soruyordu.  Juliette’in orada, Dames sokağında bir odada uyuduğu düşüncesi onu korkutuyordu. Parasını saydı. Yanında seksen küsur frank kalmıştı.
   -Aynısından! dedi.
   Tenha bir saatti. Patron ceketini çıkarmış cezveyi ovuyordu. Bacaklarını sürüyerek, sırtında reklâm levhasıyla, bir ihtiyar kaldırımdan geçti, Bachelin onu, bir falcı kadının yüz hatlarını incelediği gibi, sert ve güvensiz bir bakışla izledi.
   Öğleyin içinde salam, sosis bulunan küçük paketlerle, kolunun üstünde bir şişe şarapla döndüğünde Juliette’i giyinmiş, pencerenin önünde dikişle uğraşır buldu.
   Yüzünün rengi her zamankinden daha soluk, yüz hatları daha ince, bakışı daha anlamlı göründü.
   -Ne yapıyorsun? diyerek şaşkınlığını belirtti.
   -Mantomu düzeltiyorum.
   -İğneyi, ipliği, makası nereden buldun?
   -Aşağıdaki otelci kadından istedim.
   Şaşırdı. Tek başına ineceğini, bütün gün lambanın yanık kaldığı o dar yazıhaneye girip, gerekli olan şeyi isteyebileceğini düşünmemişti.
   -Kadın bir şey demedi mi?
   -Odayı bir aylığına tutup tutmayacağımızı öğrenmek istiyor.
   Juliette’in bakışının değiştiğinden emindi. Kız bazı şeyleri anlamak istermiş gibi ona dikkatle bakıyordu, endişelendi.
   -Neden bana öyle dikkatle bakıyorsun?
   -Nasıl?
   -Gelip öpmedin bile.

   Juliette kalktı, söz dinleyen bir tavırla dudaklarını ona uzattı.
   -Evet, odayı bir aylığına tutacağız, diyor bir yandan da yiyecekleri masanın üzerine diziyordu. Zaten burada uzun zaman kalmayacağız. Param olduğu andan itibaren, birlikte düzenleyeceğimiz küçük bir daire arayacağım. Sosis sever misin?
   -Ekmeği bu kirli masa örtüsünün üzerine koyma, diye sözünü böldü.
   Bu uyarı birden hoşuna gitmedi, çünkü bunun, bir çeşit ayıplama olduğunu hissetti.
   -Niçin kirli diyorsun?
   -Kirli de ondan. Bir sürü insan yaşadı burada. Koltuğun arkalığı yağdan parlıyor.
   -Bu bir otel odasıdır, diye oldukça soğuk bir şekilde cevap verdi.
   Ardından, karşı karşıya yemeklerini yerlerken, Bachelin gözlerini ona doğru kaldırdı, masanın üzerinden elini uzattı.
   -Affet beni!
   -Niçin?
   -Nazik değilim. Anlayamazsın.
   Ani bir heyecan boğazını sıkıyordu, Juliette’i kollarının arasına almak, ağlamak istedi. Belki de bunun sebebi, bu şekilde kendisine acındıran kızın rahat haliydi. Kız donuk ve hareketsiz ışıkla aydınlanmış olan pencerenin yanına oturmuştu. Üzerinde siyah yünden bir elbise vardı, evlerindeki yemek salonunda yiyormuş gibi, basit ve tabii hareketlerle yemeğini yiyordu. Önünde tabak yerine sadece bir parça yağlı kâğıt bulunduğunun farkına varmamış görünüyordu. Her ikisinin de arkasız, parasız ve ümitsiz olduklarından kızın şüphesi yoktu.
   -İşe saat kaçta başlıyorsun?
   -Saat iki... iki buçukta...
   -Ne işi bu?
   Kendini toparlamak için bir lokma çiğnedi.
   -İlaç pazarlıyorum. Ama daha başka bir iş arıyorum.
   Doymuştu. Juliette ise hiçbir şeyin farkında değildi. Avlunun ilerisindeki duvara dalgın bakışlarla bakarak, bir kuş gibi küçük lokmalarla yemeğini yiyordu. Sonunda:
   -Ben de çalışabilirim dedi. En zoru bir yer bulabilmek.
   -Nasıl bir yer?
   Adam içgüdüsel olarak saldırganlaşıyordu.
   -Mesela, bir sinema orkestrasında piyano çalabilirim.
   -Sinemalarda artık orkestra yok.
   -Ama Nevers’de var, ancak…
   -Nevers’de değiliz.
   Ayağa kalkmıştı. Odayı adımlarken, elini saçlarının arasından geçiriyordu. Yatağın düzeltilmiş olduğunun farkına vardı.
   -Kadın odayı düzeltmeye geldi mi?
   -Hayır. Ben düzelttim.
   Bachelin’in onda affetmediği şey, anlamağa çalışır, düşünür, yargılar gibi bakmasıydı.
   -Bende tuhaf olan bir şey mi var? diye birdenbire sordu.
   -Ne demek istiyorsun?
   -Acayip bir hayvanmışım gibi beni izliyorsun.
   -Niçin bu kadar sinirlisin? Her an bana kötü şeyler söylemek istiyor gibisin.
   -Öyle! Ben! Sana kötü şeyler söylemek istiyorum!

   Adam hastaydı, midesi bulanıyordu. Olayları başka türlü hayal etmişti, duruma hâkim olamadığı için kendini güçsüz hissettiğinden ıstırap çekiyordu.
   Öfkeli bir hareketle kendini yatağın üzerine attı, başı duvara dönük, dişleri kenetlenmiş olarak öylece kaldı. Kulağı Juliette’teydi. O ise, masada kımıldamadan oturuyor, artık yemek de yemiyordu.
   Juliette kalkıp, gelip yanına oturup, üzerine eğilerek konuşuncaya kadar dakikalar geçti. Yavaşça:
   -Artık gitmelisin, dedi. Söylediklerime bakma. Ben de sinirliyim...
   O zaman öylesine tuhaf bir şekilde hıçkırarak ağladı ki az kalsın boğulacaktı. Juliette alnını, omuzlarını okşuyordu.
   -Sakin ol!... Geçti... Sana ne yaptım?...
   Kızı kollarının arasına aldı, üzerinde ağladı, gözyaşlarıyla onu ıslattı. Titriyordu. Bir buğunun arkasında, acıma ve hayret hissinden başka hiçbir his okuyamadığı soluk ve muntazam bir yüz görüyordu.
   Sümkürmek zorunda kaldı, kızı itti, odada doğruldu, aynanın önünde yüzünü sildi.
   -Neyin var?
   -Hiç. Haklısın. Artık gitmeliyim...
   Masanın üstündeki yiyecekleri bir hareketle süpürmek istedi, ama kendini tuttu.
   -Akşama buluşuruz. Dışarı çıkma…
   -Niçin çıkayım, nerede olduğumu bile bilmiyorum!
   Cildi acıyordu, dışarının soğuğu göz kapaklarını yakmıştı. Gazete hep cebinde duruyordu. Batignoles bulvarının tam ortasında açtı, aşağı yukarı rastgele bir ilanı okudu: “Yeni eşya satışından anlayan bay aranıyor. Hauteville sokağı 18-B ye başvurun.”
   Meydan okurcasına oraya gitti. Sofada otuz kişi bekliyordu, büroya girdiğinde hava kararmıştı, gözlüklü, yaşlı bir bey ona bakmadı bile!
   -Referansınız veya hiç değilse sizin hakkınızda cevap verebilecek biri var mı? diye sordu.
   Bachelin Paris Centre’da Dieudonné’nin ve Lasser’in” adreslerini verdi. Bir daktilo kadın ona deri taklidi bir çanta getirdi ve aceleyle içindekileri saydı: Muhtelif model beş fırça, elbise, şapka, ayakkabı, döşeme ve tırnak fırçası. Beşi de bir telle tutturulmuş.
   -Makbuzu imzalayın. Satıştan yüzde otuzu size ait.

   -Matmazel, hangi semt?
   -République’ten Bastille’e kadar.
   Bir gitmek kalmıştı. Şimdi kendinden sonraki giriyordu, öğleden beri giren diğerleri gibi. Daktilo kadın satış fiyatını ve sipariş defterini unutan Bachelin’in ardından koştu.
   Ağır yük kamyonlarının geçtiği Hauteville sokağında ev ev dolaşarak fırça satmak isteğini daha şimdiden yitirmişti, çantasını bir eşiğe bırakıp gitmek aklına geldi. Sonra sahibinin kendisini şahsen tanıdığı Clichy meydanındaki meyhaneyi düşündü ve otobüsü bekledi.
   Yemekten önce, bir bardak içki içilirdi. Anason kokan barda pek çok insan vardı. Kalay kaplı tezgâhın ta ötesinden Bachelin bir perno ısmarladı ve patronun işinin hafiflemesini bekledi. Sonunda:
   -Buna ne dersiniz? Dedi ve bir fırça uzattı.
   Adam fırçayı evirdi, çevirdi, görmek isteyen başka bir müşteriye verdi. Bu beriki :
   -Fena bir işçilik değil, diye kabullendi.
   Bachelin diğer dört fırçayı çıkardı, biraz kaygıyla:
   -Hepsi elli frank diyerek uzattı.
   -Meyhaneci yeni gelen bir müşteriye hizmet ederken şapka fırçasına bir göz attı.
   -Çok pahalı. Otuz frank olsun.
   -Otuz beş verin.
   -Alıyorum, diye müşteri sözünü kesti.
   -İki perno! dedi Bachelin. Bakın! Size çantayı da ayni fiyata vereceğim.
   Kan beynine çıkmıştı. Bar aşırı sıcaktı, camlar buğulanmıştı. Kapının her açılışında Clichy meydanının gürültüleri şiddetle içeri giriyordu. İçkilerin parasını ödendikten sonra mırıldanarak:
   -Karımın yanına gitmenin zamanı, dedi  

   Satın alan adam elbisesinin kolundan tuttu.
   -Ben ısmarlıyorum! Patron! Aynısından…
   Juliette kendine ait bir tek eşyanın bulunmadığı bir odada öğleden beri ne yapabilirdi. Onu bulmayı arzu ediyordu, ama önce kendine sunulan aperatifi içti.
   -Hangi semtte oturuyorsunuz?
   -Dames sokağında...
   -Ben, Lancry sokağında oturuyorum.

   Taksilerin ve otobüslerin arasından ustalıkla, birlikte meydanı geçtiler, birbirlerini tanımadan el sıkıştılar.
   Dört katı birden çıkarken aperatiflerle şişmiş olarak, yorulduğunu hissetti. Sessizce kapıyı açtı, lambanın yanmadığını görünce korktu.
   Ama elektrik düğmesini çevirir çevirmez, uyumakta olan Juliette’i, yanakları kızarmış elbisesiyle büzülüp yatmış olarak fark etti.
   Kız uyanmadı. Soluyuşu bir hastanın soluyuşu gibi gürültülü ve düzenliydi. Her nefeste alt dudağı şişiyor, ağzı yarı açılıyor, göğsü yavaşça kalkıyordu.
   Bitişik odada konuşanlar vardı: bir erkekle bir kadın sesi. Ama bu, mırıltıdan başka bir şey değildi, kelimeleri anlamanın imkânı yoktu. Yalnız, konuşmanın ahengi dokunaklıydı. Cümleler ağır ağır uzuyor, yer yer araya sessizlik giriyordu. Tabak sesleri geldi. Otel kiracılarının çoğu gibi bitişiktekiler de yemeği odalarında yiyorlardı. Bir gaz ocakları vardı, çünkü Bachelin alevin fışkırdığını sezdi.
   Üst katta işten dönen biri yürüyordu. Ayak sesleri bir kadının ayak sesleriydi. İki genç kız gülerek merdivenden aşağı iniyordu.
   Juliette etrafında olup bitenden habersiz, hep uyuyordu. Belki de, rüyasında, Nevers’de, Creuse sokağındaki evde olduğunu, az sonra annesinin kendini uyandırmağa geleceğini, piyanoya oturacağını, babasının ondan bir Polonez çalmasını isteyeceğini görüyordu.
   Bachelin pardösüsünü atmış, koltuğa gömülmüş, bozulmamış olan yatağa ve genç kızın karanlık şekline tembel tembel bakıyordu.
   Şu anda radyatör şiddetle ısınıyor, yüzüne sıcak nefesler salıyordu. Elektriğin ışığı zayıftı, halının gri ve sarı çizgilerini birbirine karıştırıyordu.
   Bitişikteki odadan çatal sesleri geldi. Bachelin kapıya vuruyorlarmış sandı, kalkmak istedi. Ama çalınan kendi kapıları değildi.
   Juliette bir kolunu uzattı, göğsünü gerdi, uykunun en derin yerinde, büyük bir iç çekişle, ters tarafa düşerek uyanmadan geri döndü.
   Uzaktan otomobiller, otobüsler geçiyordu. Bachelin gözlerini kapattı. Sarsılır gibi oldu. Yavaş yavaş bir trenin düzgün ve sürekli hareketlerini hisseti, hâlâ kendini vagonun koridorunda duruyor, kardan beyazlaşmış olan köyü seyretmek için buz tabakasını kazıyor sandı.
   Hareketler hızlandı, ağırlaştı, tekrar hızlandı ve gözlerini açarak dinlemek için birden ayağa fırladı.
   Büyük bir patırtı olmuştu. Kapıya bakıyordu, Juliette de ayni gürültüyle uyanmış, yatağının üstünde doğrulmuştu.
   -Bu da ne? diye inledi.
   Bachelin korkusunu yendi, kapıya doğru ilerledi, anahtarı kilidin içinde çevirdi, merdiveni tırmanırken düşen ve zahmetle doğrulmakta olan sarhoş bir adam gördü.
   Juliette kalkıyor, buruşmuş olan etekliğini aşağı çekiyordu.
   Çarşaf sol yanağının üzerinde kırmızımsı izler bırakmış, saçları karışmıştı. Zihnini toparlamak için kaşlarını çatarak:
   -Bu da ne? diye tekrarladı.
   -Sarhoş dönen biri.
   Sanki ışık kısılmış gibi oda daha karanlık görünüyordu. Her ikisi de birbirlerini utançla karışık bir çeşit hayret içinde gözlüyorlardı. Önce Juliette musluktan bir bardak su doldurdu, ama içmeden önce mırıldandı:
   -Susamadınız mı?
   Hemen ardından düzeltti:
   -Susamadın mı? Öyle uyumuşum ki... Saat kaç?
   -Belki gece yarısıdır...
   Bachelin’in saati yoktu. Bir yudum soğuk su içti. Sonra sıra Juliette’e gelmişti, içerken aynada kendini seyretti.
   Hâlâ, konuşmakta, bir şeyler yapmakta tereddüt ediyorlardı. Koltuğun orta yerde olduğu daracık odada ayakta duruyorlardı.
   Sonunda Bachelin yumuşak bir hareketle yatağı açtı, bu şu demekti:
   -Yapacak başka bir şey yok!
   Geriye dönünce, Juliette’i yanında yatıyor gördü, korkarak ona bakıyordu. Onu göğsüne doğru çekti. Dudaklarına dokunmadı, ama başını omzunun üzerinde sıktı.
   Artık kımıldamak istemiyordu. Bir şey söylemeden, Juliette’in ilerisindeki duvar halısının ve kararan pencerenin buğulu boşluğuna bakıp öylece kalmayı tercih ediyordu.
   Utangaç bir ses kulağına mırıldandı:
   -Nazik değilsin...
  Adam yapmacık bir hareketle koltuğu itti, koltuğun tekerlekleri döşemenin üzerinde gıcırdadı, bitişiktekiler, susmaları için aradaki bölmeye üç, dört defa vurdular.                                                                                                                                                   

 

 

                                                  IV

 


   M. Grandvalet küçük krema kâsesini özenle boşaltırken ısrarla:
   -Beni aramadıklarından emin misin? diye sordu.
   -İyice öğreneyim, diye garson söz verdi.
   M. Grandvalet onu kasada duran patronla konuşurken gördü. Kimsenin gelmediğini anladı, boşluğa bakarken, eliyle masanın örtüsü üzerindeki ekmek kırıntılarını topluyordu.
   On beş günden beri Paris’teydi. Lyon Bankası’na tatilini uzatmaları için yazmıştı. Zaten bu bir nezaket değil miydi, Juliette’in gittiği akşamdan bu yana bankadaki yerini tekrar alamayacağını şöyle böyle hissetmemiş miydi?
   Hareketinin ertesi günü, her günkü gibi giyinmiş, karısını alnından öpmüş ve çıkmıştı. Her zamanki yolu yürümeğe başlamış, ama yarı yola gelince, acısından bağırmak, tepinmek, yumruğunu havaya kaldırmak ve belki de insanların kalabalıklaştığı ilk yerde o bayağı pusulayı okuyarak, hıçkırıp ağlamak arzusuna karşı duramayarak geri dönmüştü. Evde, açık duran büyük piyanonun üzerine fazlaca düşmüş, saatlerce dönüp dolaştıktan sonra, karısı zaman zaman burnundan soluyarak valizini hazırlamıştı.
   -Paris’e git. Belki kızı bulursun. Kendisiyle konuş.
   Bacakları şiş, vücudu güçsüz olduğu için, Bayan Grandvalet artık seyahat edemiyordu. Pantuflalarının üzerinde kayıyor, gardıropla valiz arasında kayar gibi gidip gelerek hiç bir şeyin unutulmamasına gayret ediyordu. Kocası akşam treniyle gitmiş, kapının kapandığını işitince, telaşa kapılıp gara doğru koşmağa başlamıştı.
   Daha önce üç defa Paris’e geldiği gibi yine Lyon garının yanında, Creuse sokağı kadar sakin bir sokakta, Centre oteline inmişti. Otel bir avlunun sonunda, ancak peçetelerin halkalarında isimlerinin baş harfi bulunan müşterilerce bilinmekteydi. Döşemeler bir rahibeler manastırındaki gibi cila ile parlatılmıştı, yemek salonunda her defasında bir kaç rahip oluyordu.
   M. Grandvalet’nin yanındaki masada çocuğunu büyük hekimlere baktırmak için Paris’te bulunan üzgün görünüşlü dul bir kadın yemek yiyordu. Otel sahibi kadın ise siyah bir saten giyinmiş, boğazından aşağı sarkan altın bir haç takmıştı.
   Yorgun ve şaşkın halde bulunan M. Grandvalet, günlerden beri, bu sığınaktan ayrılmayı ilk defa göze alıyordu. İki üç defa yaya olarak büyük bulvarların ve ana yolların kalabalığı arasına dalmış, cesareti kırılarak geri dönmüştü.
   Championnet sokağında oturan Philppe adında bir de oğlu vardı, ama gidip görmeği hep erteliyordu, çünkü Philippe evlendiği güne kadar, hatta evlendikten sonra da, babasını Juliette’i kendine tercih ettiği için suçlamıştı. Hatta piyano satın alınırken, birbirlerine hiç da hoş olmayan sözler söylemişlerdi.
   Şimdi, kız kardeşinin bir serseriyle kaçtığını konuşmak için gitmek olur muydu?
   Düşünceleriyle haşir neşir olan M. Grandvalet garsonun kendisine yaklaştığını görmemişti bile.
   -Holde bir bey sizi bekliyor.
   Gırtlağı sıkılmış gibi, sinirlerine hâkim olmak için gayret göstererek kalktı, çünkü bu anı sabırsızlıkla olduğu kadar korkuyla da bekliyordu.
   Yanılmış mıydı? Yoksa haklı mıydı? Karısı ona şöyle yazmıştı:
   “Başkenti iyi tanıyan bir rahibe danışmalıydın…”
   Bu rahiplerden o otelde vardı, her gün cilalı merdivenin üzerinde sayıları artıyordu, buna rağmen bu öğüdü dinlememişti…
   Üç dört defa kendini kalabalığın içine atıp nefes nefese çıktıktan sonra, artık her gün, garsonun getirdiği cilalı bir sopaya tutturulmuş olan gazetelerdeki birbirinden farksız ilanları okudu.
   ...Özel dedektif... Soruşturmalar, kovuşturmalar... Aile davaları… Mutlak gizlilik… Eski polis müfettişi...
   Teşebbüs etmek onu utandırıyordu, sonunda kararını verdi. Haller bölgesinde çirkin görünüşlü bir binanın önünde biraz durdu, hayatında görmediği kadar kirli bir merdivenin dört katını birden çıktı. Önceki gündü. Üç yüz frank komisyon ödemişti, şimdi de kendine telefon ediyorlardı:
   -Bu akşam benimle gelir misiniz? İzin tam üzerinde olduğumu zannediyorum.
   Uçları kırılmış bir yakalık, koyu renk bir kravat ve altın kol düğmeleri takmıştı. Dedektif, M. Emile adında, tombul, kısa boylu görünüşüne pek özen göstermeyen bir adamdı. Başına şapkasını geçirmiş, gürültülü bir şekilde holde gidip geliyordu.
   -Hazır mısınız?
   -Pardösümü giyiniyorum, arkanızdan geleceğim.
   Telaş etmeyiniz, aslında dokuz buçukta başlar.
   -M. Grandvalet dokuz buçukta başlayan şeyin ne olduğunu sormağa cesaret edemedi. Arkadaşı onu bir taksiye bindirdi ve Blanche meydanının adresini verdi.
   -İlle de odur diye ısrar etmiyorum, ama bana verdiğiniz fotoğrafa çok benziyor.
   Kasadarın yüzünü kızartan başka bir şey: bu bayağı kimsenin cebinde, her sözde çıkardığı diğer fotoğraflara ve şüpheli kâğıtlara karışmış olan, Juliette’in resmiyle dolaşmasıydı.
   -Eğer oysa saçlarını kestirmiş olabilir.
   M. Grandvalet, gırtlağı sıkılmış gibi güçlükle nefes alarak, ışıkların akıp gidişini seyrediyordu. Bir otobüse sürünürcesine geçtiklerinde, kazadan emin olarak, polis memurunun koluna yapıştı.
   -Taksimetrede altı frank elli santim gösteriyor. Yetmiş beş santim de bahşiş verin.
   -Moulin Rouge’un ışıklı kanatları gökte ağır ağır dönüyordu. M. Grandvalet onun iradesine uymuş gidiyorken o derece perişan olmuştu ki arkadaşını durdurmak istedi.
   -İki bilet alın. On frank ödeyin.
   Kendini birden beş yüz kişinin dans ettiği büyük dans salonunda buldu.
   -Oturur musunuz, yoksa ayakta mı bekleyeceksiniz?
   Ayakta bekledi. Onu itip kakıyorlardı. Oğlanların bulunduğu pistte geçerken ona çarpıyorlardı. Genç kızların boyalı dudaklarını, siyaha boyanmış gözlerini seyrediyordu.
   -Bunlar kötü hayat yaşayan kadınlar mı?
   -Çoğu namuslu kızlardır: Memurlar, daktilolar, satıcı kızlar. Meslekten olanlar özellikle barda durur. Bizimki henüz gelmedi, saat ondan biraz öncesine kadar hiç gelmez. Arkadaşı belki geç vakte kadar çalışıyordur.
   Orkestranın biri durunca, bir saniye ara vermeden, hemen başka biri gürlüyordu, o derece ki M. Grandvalet kan akışının hızlandığını hissetti. M. Emile ise ceketinin önü açık, elleri cebinde, piposunu tüttürüyordu.
   -Bakın! diye birden haber verdi. Kız işte.
   Ama M. Grandvalet hiç bir şey görmeden etrafına bakındı.
   Dedektif, kolundan tutup, hemen yanlarında Juliette’e hiç benzemeyen, siyah saçları yivle ayrılmış bir adamın eşlik ettiği hastalıklı bir kız çocuğunu göstermek zorunda kaldı.
   -Bu o mu?
   -Hayır!
   -Ah!
   M.Emile bozulmuş görünmüyordu. Kasadarı çekip götürerek:
   -Geliniz, dedi, ancak bir saatinizi alır, vaktiniz var değil mi? Ben onlara genellikle Paris’te bir kaç gün kaldıktan sonra, burada, Luna Park’ta, Coliseum’da, Elysee Rochechouart’da, daha az iyi giyinen böylelerinin dolaştığı bu gibi yerlerde rastlarım, Hizmetçilere gelince, daha çok gaydalı partilerde yakayı ele verirler. Yılda iki binden fazlasının ortadan kaybolduğunu biliyor musunuz?
   Evlerdeki tabelalar içkili lokantaları, ya da küçük tiyatroları haber veriyordu. Müşterisini bulvarın boyunca çekip götüren M. Emile:
   -İsterseniz az bir zaman için Colliseum’a gireriz diye öneride bulundu. Buradan beş dakika ileride.
   -Gerekmez. Kızımın orada olmadığından eminim.
   Polis omuzlarını, silkti.
   -Hep böyle söylerler.
   -Bakın. Fotoğrafını bana verin.
   -Araştırmalara devam etmemi istemiyor musunuz?
   M. Grandvalet ürkekti. Arkadaşını gücendirmekten korktu, belki de daha çok iyice yalnız kalmaktan korkmuştu.
   -Bilmem...
   -Aklıma bir fikir geldi. Bir çıkar gözetmediğimi göreceksiniz. Adli poliste çok iyi arkadaşlarım var; orada on yıl çalıştım. Yarın eski bir meslektaşım olan Jusseaume’u ziyarete gideriz, o bize yardımda bulunur. Önemli olan, möblesiyle kiraya verilen odaların fişlerini gözden geçirebilmek.
   -Çok iyi bilirsiniz ki bu genç adamı endişelendirmek bir kıymet ifade etmez. İkisi de kendini öldürür. Kızımı iyi tanırım. Eğer polis…
   -Biz ne istersek polis onu yapar. Bir kadına karşı aptalca hareketlerde bulunan her genci hapse atsaydı…
   Coliseum’a varmışlardı. Kapıcı onlara kapıyı açtı, içerden müzik sesi geliyordu.
   -Giriyor muyuz?
   -Hayır. Emin olun, o kadar hoşlanmam!
   -O halde sabah onda sizi almak için uğrarım.

Jusseaume’u göreceğiz. Hiç bir şeyden endişeniz olmasın. İyi geceler.
   Hotel du Centre’a girdiğinde, M. Grandvalet görevlinin, kendisinin hovardalık yaptığından şüphe ettiğini anladı. İçki içince nasıl karışık bir uyku uyunursa, öyle uyudu. Saat sekizde, her zamanki gibi kalkmış, henüz tıraş olmuş ve giyinmişti. Kahvaltısını yemek salonunda, ince bir suyun akmakta olduğu yapay bir mağaranın yanında yedi.
   Zaman geçirmek için bir sumen istedi ve karısına mektup yazmaya başladı.
   “...Bu işin ehli biri bana akıl veriyor ve yol gösteriyor… Az sonra bize yardımı dokunacak en yetkili kişilerden biriyle görüşeceğim...”
   Beklenmedik bir şekilde, kendine Bayan Grandvalet’den bir mektup getirdiler.
    “...Kanaatimce inat etmekte hata ediyorsun. İyi bilirsin, kızın sadece aklından geçirmişti ve bu nasihatle değişecek bir şey değil. Zaten kardeşi Paris’te, onu senden daha iyi tanır, yapılacak bir şey olsa…”
   Sonra, daha aşağıda:
   "Vergi kâğıtlarını aldım ama dönmeni bekliyorum. M. Mortier dün gelip senden haber sordu. (M. Mortier Lyon Bankası’nın şube müdürüydü.)
   “Kendini tedavi ettirmek için Paris’te bulunduğunu sanıyor. Niçin ağladım bilemiyorum yavaş yavaş ona gerçeği itiraf ettim.
   “Giyinmemiştim, çünkü öğleden sonra saat ikide geldi, ev işleri bitmek üzereydi.”
   “Senin hafta sonunda döneceğini haber verdim, gitti.”
   -Bir şey söylemeden gitmiştir! diye düşündü M. Grandvalet. Eminim çok kızgındı.
   Mektubu göndermedi. Bir gün önceki krema kâsesini boşalttığı gibi yavaş yavaş, dikkatle, düzgün küçük parçalar halinde yırttı. Eski kumaşlarla döşenmiş olan bitişikteki salondan hıçkırık sesleri işitti. Eğildiğinde ağlayan kadını matem elbiseleri içinde gördü, bir rahip onu teselli etmeğe çalışıyordu. Doktorlar oğlunu kaybedeceğini mi söylemişlerdi? Yoksa ölen kocasının ardından mı ağlıyordu?
   Duvar saati ona on kalayı gösteriyordu. M. Grandvalet dedektif için herhangi bir özür bırakarak gitmek istedi. Bu beriki, kış sabahının serinliğiyle taptaze bir halde bıyığının ve omuzlarının üzerinde su damlacıklarıyla çıkıp gelmeseydi belki de gitmiş olacaktı.
   -Hazır mısınız? Bir dakika! Garson, bir rom getir.
   -Ve ekledi:
   -İyi giyinin. Dışarıda sıfırın altında beş derece soğuk var.
   Quai des Orfèvres’de, devamlı müşterilerdenmiş gibi büyük kapıyı açtı, gri avluyu geçti ve burada M. Grandvalet’nin gözüne çocuk mahkemesini bildiren bir levha ilişti. Vakit erken olmasına rağmen, merdivenin sağındaki oda elektrikle aydınlatılmıştı, kirli camların arkasında, duvarları tavana kadar örten dosyalar görünüyordu.
   -Buraya birazdan geleceğiz; cahil gençlerin izini bulabileceğimiz möbleli odaların taburudur.
   Etrafın gösterişli halinden dolayı değil, ama dekorun genişliği, soğukluğu, hâkim olan gri rengin etkisi altında kalan M. Grandvalet karşı çıkmadı. Burası bir kışladan daha soğuktu. Yüksek sesle konuşaraktan merdivenden inen insanlarla karşılaşıyorlardı: Hiç şüphe yok evin fertlerindendi bunlar. M. Emile içlerinden birinin elini sıktı.
   -Yine gördüm mü seni?
   -Güneyden, Chope du Pont Neuf’ den…
   Camlı bir kapıyı itti, kendilerini uzun ve geniş bir kulvarda buldular. Her kapı bir komiserin adıyla işaretlenmişti. İçerde, başları çıplak, ellerinde kâğıtlarla, insanlar, bir sebze halindeymiş gibi gürültü ile tartışıyorlardı.
   -Beni biraz bekleyin.
   Dedektif bir büroya girdi, orada bir çeyrek saate yakın kaldı ve dudaklarında bir yaprak sigarasıyla döndü.
   -Jusseaume bizi kabul edecek. Önce şu piliçten kurtardı kendini.

   Bir bakışla, kanepede beklemekte olan genç kadını işaret etti. Kadın düzgün giyinmişti. M. Grandvalet, önündeki kirli döşemeye dikkatle bakarak beklerken onu fark etmişti.
   -Ne yapmış?
   -Sevgilisini öldürdüğü sanılıyor, ama delil yok. Aşığının fazla miktarda kokain aldığını iddia ediyor.
   M. Emile koşarak bir iki el daha sıktı. Bacaklarını sürüyerek, hiçbir yeri çalmağa cesaret edemeden, kapıdan kapıya giden Cezayirlilerin geçtiği görüldü. Görünüşünden çiftlik işçisi olduğu tahmin edilen kısa boylu, kızıl saçlı bir adam, iki polis müfettişinin arasında, elleri kelepçeli olarak geçti, camlı kapıdan içeri girdi.
   M.Grandvalet burada ne aradığını hâlâ bilmiyordu. Oturmak istemiyordu da. M. Emile yaprak sigarasını rahatça içiyor, zaman zaman tepeden tırnağa incelediği kadına yaklaşıyordu.
   M.Grandvalet, oval şekilde yüz kadar küçük fotoğrafla çevrilmiş siyah çerçeveli bir levhanın üzerinde, “Şeref Meydanında canlarını veren Emniyet Mensupları” yazısını okudu.
   Kapı açıldı. Geniş elbiseli, kulağının arkasına bir kalem sıkıştırmış olan uzun boylu, sağlam yapılı bir adam kadına:
   -Giriniz! dedi.
   Sonra, kapıyı örterken, etrafa bir göz gezdirdi ve bir müddet M. Grandvalet’yi süzdü,
   -Bir iki yeni gelen hariç, hepsini tanırım, diye açıkladı M. Emile. Aşağıda sol taraftaki ahlak polisidir. Sağdaki...
   Kasadar sonunda bir kanepenin üzerine tek başına oturdu, çünkü sıcak onu rahatsız ediyor, sinirlerinin gerginliği dizlerinde derman bırakmıyordu. Gözleri kızarmış olan genç kadın, polis müfettişinin arkasından koşturduğu çantasını unutup da çıkarken, M. Grandvalet bulunduğu yer, zaman, hatta şahsına, dair hiçbir fikre sahip değildi.
   -Girmek isterseniz… Oturun... Arkadaşım Emile ufak tefek sıkıntılarınız olduğunu söyledi...
   Seine nehrinin manzarasına bakan birkaç açıklık sayesinde, sofanın aksine büro aydınlıktı. Ama bu bir hastane ya da ziyaretçi odası aydınlığıydı.
   Yeşil çuhayla kaplı, maun ağacından üç sandalye vardı. Büro da maun ağacından yapılmıştı, siyah mermerden şöminenin üzerinde, bir aynanın önünde, Louis Philippe tarzında bir duvar saati ile kollu iki şamdan bulunuyordu.
   Müfettiş, piposunu doldurduktan sonra tabakayı ziyaretçisine doğru sürdü.
   -Teşekkür ederim. Kullanmıyorum.
   -İki kelimeyle, diye başladı detektif, kızı genç bir adamla kaçtı da…
   Sabrı tükenen M. Grandvalet ayağa kalktı, bir jestle işaret edildiği için tekrar oturdu.
   -Her şeyden önce, davacı olmadığımı size söylemek zorundayım. Ne olursa olsun, çocuğun endişelenmemesi gerek. Anlayamazsınız...
   Müfettiş çok iyi anladığını işaret etti, piposunu dişlerinin arasında tutarak, meslektaşına döndü.
   -Nasıl bir adam?
   -Nevers belediyesinde memurdu. Beyin, (Grandvalet’yi gösterir) kızı görmesine engel olduğunu öğrenince deliye döndü. Çocuk yirmi iki yaşında. Aklı başında değil.
   M. Grandvalet yerinde duramıyor, sağlam olan herhangi bir şeye tutunmağa çalışıyordu. Söylenilen kelimeleri işitiyor, ama kendi dramıyla ilgili olduğuna güç inanıyordu. Bir kibrit kutusuyla oynayan müfettişin piposundan yukarı duman yükseliyordu.
   -Uzun zamandır Paris’teler mi?
   -Yaklaşık üç hafta.
   -Adamın parası var mıydı?
   -Her halde, çok değil.
   -Akrabaları, arkadaşları var mı?
   -Zannetmiyorum.
   Babayla ilgilenen yoktu. İki adam maceraların en bayağısını konuşur gibi, aralarında konuşuyorlardı.
   -Ya kız?
   -On yedisinde. Yalnız müşterim dava açmak istemiyor. Kızının kendi kendini öldüreceğinden korkuyor. İstediği tek şey onunla konuşabilmesi için izini bulmak.
   -Size açıklayacağım… diye M. Grandvalet söze başladı.
   Ama söyleyecek bir şey bulamadı. Müfettiş Jusseaume, piposundan ufak nefesler çekerek dalgın dalgın ona bakıyordu.
   -Kızı evinize götürmeyi düşünüyor musunuz?
   -Bilmiyorum. Anlarsınız, henüz çocuktur. Ne yaptığını bilmiyor. Eğer kendisiyle konuşursam...
   Konuşma sanki konunun dışına çıkmış gibi M. Emile yeniden söze başlıyordu:
   -Anlarsınız, dans salonlarını aramakla işe başladım, ama...
   -Kızım danslı toplantılara gitmez, diye M. Grandvalat söze atıldı. Dahası var!
   Söylediklerini dinlemiyorlardı. Söylediklerini önemsiz buluyorlardı. Olsa olsa yanlarında olmasından endişeleniyorlardı. M. Emile her zaman cebinde dolaştırdığı kâğıt destesini çıkarıyor, resmi arıyor, polis memuruna uzatıyordu.
   Polis herhangi bir fotoğrafa bakar gibi resme bakıyor, sonra büronun üzerine serilmiş olan dosyaların arasına bırakıyordu.
   Ayni zamanda zile basıyor, gelen hizmetliye:
   -Lucas yukarı çıksın, diyordu.
   Kendi kendine konuşur gibi devam etti:
   -Paris’e gelirken paraları yoksa pahalı bir otelde kalmamaları şansı var. Tecrübe hep bunu gösterir. Çocuk sahte bir ad kullanacak kabiliyette mi?
   M. Grandvalet sadece cevap veriyordu. Dedektif başını salladı. Kasadara bakarak:
   -Kötü huylu insandan çok, kaçığın biri sanıyorum dedi. Yoksa bu saçmalıkları yapmazdı.
   Müfettiş Lucas girdi, ziyaretçilere bir göz attı, meslektaşına elini uzattı.
   -Kuzum! Beyefendi üç hafta önce kaçan kızını arıyor, Adamın adı...
   Sorar gibi M. Grandvalet’ye baktı, o da mırıldandı:
   -Bachelin, Emile Bachelin…
   -Yavru kumruların Paris’te olduklarından az çok emin. Ailelerin isteği üzerine araştırma yapılacak. Masraflar olursa beyefendi öder. Rezalet çıkmasını istemiyor. Bunu elindeki dosyalardan bulmağa çalışırsın değil mi?
   -Neden olmasın?
   Her şey hayrete düşürecek kadar basit oldu. M. Grandvalet bir dramın bu birkaç bayağı ve kaba cümleler şeklinde küçüleceğini düşünmemişti. Şimdi müfettiş ayağa kalkıyor, M. Emile’e:
   -Lucas’yla aşağı inin. Bir şeyler bulursanız beni görürsünüz, diyordu.
   M. Grandvalet arkalarından çıktı. Ne teşekkür etmeğe, ne de allahaısmarladık demeğe fırsat bulamadı. Kendini merdivenlerde, sonra bir bardak biranın büronun üzerinde başköşeyi aldığı dosyalarla dolu odalarda buldu.
   -Kesin olarak hangi tarihte?
   Kendine söylendiğini anlamadı, içinde bulunduğu şaşkınlıktan onu çekip almak gerekti.
   - 28... 28 Aralık... diye sonunda cevap verdi.
   -Oturun. Belki uzun sürer.
   Pencereden, çocuk mahkemesinin önünde bekleyen bir dizi insan görüyordu.
   Üç memur işe koyuldu, M. Emile otel fişlerini karıştırıp, isimleri alçak sesle söyleyerek onlara yardım etti.
   -Paraları var mıydı?
   -Çok az.
   -Çok şükür. Bu işimizi kolaylaştırır!
   Bunu bir defa daha konuşmuşlardı, M. Grandvalet'nin parmaklarının ucu ağrıyordu. Bir bu eşyaya, bir o eşyaya bakıyordu. En ufak gürültüleri, dosyaların yığılmaya devam ettiği bitişik odalardaki fısıltıları işitiyordu.
   -İlk beş bölgede bir şey yok.
   -Dokuzuncuya bak. Orada olma şansı daha çok.
   Karısı da mektubunda bir rahibe danış diye yazmıştı!
   Rahat oturmamıştı. Çok yakınında bulunan soba kanı beynine çıkarıyordu. Bir solukta soru soran Lucas’yı işitti:
   -Hiç değilse rezalet çıkarmasa?
   Tek cevap olarak M. Emile’in kahkahası çınladı.
   Vakit öğleydi, memurlar çekilip gittiler. Çocuk mahkemesinin önündeki insanlar hep bekleşiyordu. Biri bitişikteki odadan bağırdı:
   -Méchelin mi?
   -Hayır! Bachelin.
   -Allah kahretsin!
   Siyah gömlekli bir memurun müfettiş Lucas’ya bir fiş gösterdiği ana kadar yarım saatlik bir zaman geçmişti. M. Grandvalet az kalsın sabırsızlıktan bağıracaktı. Müfettiş fişi bir uçtan diğer uca sessizce okuyordu.
   -Kızınızın adı Juliette mi?
   -Evet, Juliette!
   -On yedi yaşında... Nevers’de doğmuş... Bir işle meşgul değil. Adınız Jerome - Jean - Josephe. Öyle mi?
   M. Emile meslektaşının omuzu üzerine eğilerek, fişi okuyordu.
   - 29 Aralık tarihinde on sekizinci bölgede, Damas sokağındaki Beausite oteline inmişler.
   -Hep orada mı kalıyorlar, diyen M Grandvalet elinde şapkası, soluk soluğaydı.
   -Sanmıyorum, bir sonraki haftanın kâğıtlarında belli olur, ama… Guignolet, on sekizinci bölgenin bu haftaki kâğıtlarını getir...
   Kâğıtları inceledi:
   -Hayır! Artık orada olmasalar gerek.
   -Gidip göreceğiz dedi M. Emile, başına şapkasını geçirdi ve müfettişin elini sıktı. Jusseaum’a gelince hemen oraya gittiğimi söyle, tekrar geleceğim. Hiç belli olmaz!..
   Soğuk, kendini hasta hisseden M. Grandvalet’ yi bu kez kaldırımda yakaladı. İşin farkında olmayan arkadaşı:
   -Cesaret, diye mırıldandı, izin ucunu bulduktan sonra, çocukları yakalayamazsak işin kötüsü o zaman başlar. Hey! Taksi... Dames sokağı ile Batignolles sokağının köşesinde durursun.
   Aslında tezgâhta bir aperatif yudumlamak, görünüşte ise tütün satın almak bahanesiyle arabayı durdurdu. M Grandvalet ondan kurtulmağı çok arzu etmiş olmalıydı ki sebep arıyordu.
   -Oraya öğleden sonra gitmek belki daha iyi olacak, diye öneride bulundu.
   -Niçin? Ben düzenli olmayan saatlerde yemek yemeğe alışkınım.
   -Hemen dikkati çekersek...
   -Tedbirli olduklarını mı sanıyorsunuz? Gerçek adlarını yazdırmaları aksini ispat ediyor. Hiç bir şeyden şüphelenmiyorlar. Ancak sevişmeyi düşünüyorlar, hepsi bu kadar ve…
   Durması için yoluna devam etmekte olan taksinin camına vurdu.
   -Sekiz frank elli santim verin!
   Möbleli otelin dar kapısının üzerindeki yazıyı ilk olarak M. Grandvalet fark etti. Evine girer gibi başında şapkasıyla büroya dalan arkadaşını kendi haline bıraktı.
   -M. Bachelin burada mı? diye dört beş kişinin bir masada oturmakta olduğu mutfaktan dışarı fırlayan şişman kadına sordu.
   -Artık otelde kalmıyor.
   -Karısı da mı? Adres bırakmadılar mı?
   -Onu yapacak halleri yoktu. Bir haftalık borçları olduğu için, onları buradan ben kovdum.
   -Ne kadar oldu?
   -Dört gün, zannediyorum. Evet, pazar sabahıydı. Bütün odalar tutulmuştu; birisi benden aylık kalmak için oda istiyordu.
   -Teşekkür ederim.  
   M, Emile arkadaşını dışarı itti, sokakta ellerini ovuşturdu.
   -İşler yolunda! Kuşları yakalamak için bana kırk sekiz saat, en fazla üç gün müsaade edin. Otele dönecek misiniz? Bu akşam elinizi sıkmağa geleceğim.
   Batignolles bulvarında M. Grandvalet’den ayrıldı ve bir otobüse atladı. Sabahtan beri ağzına bir şey koymamış olan kasadarın dengesi yerinde değildi. Ama otele dönecek ya da lokantaya girecek yere, başı önüne eğik, gözü yana kaymış bir halde. Dames sokağına tekrar geldi. Girmeden önce, beş franklık bir kâğıt para aradı ve onu avucunun çukurunda tuttu. Otelci kadın kendisini yine tanımadığı için sordu:
   -Bir oda mı istiyorsunuz?
   -Hayır… Şey isteyecektim…
   Mahcup ve beceriksiz bir tavırla parayı masanın üzerine koydu.
   -Emile Bachelin ile öteki hakkında bazı şeyler söylemenizi isteyecektim...
   -Ya! Evet. Az önce beyle gelen sizdiniz. Ne öğrenmek istiyorsunuz?
   Mutfağın kapısı açıktı, hep yemek yemekte olan insanlar dinliyorlardı.
   -Bana odalarını gösteremez misiniz?
   Kadın levhanın üzerinde anahtarı aradı.
   -Kiracının çıktığından bu yana...
   Dört katı birden çıkmak zor oldu. Merdiven başlarında tahta fırçaları ile kovalar, kirli çarşafların süründüğü gibi yerde sürünüyordu. Dördüncü kata gelirken, soluğu kesilmiş olan otelci kadın içini çekti:
   -Bahse girerim ki kızla bir ilginiz var. Ona acıdım. Zarif bir kızdı. Ama bazen insan istediğini elde edemiyor.
   Odanın kapısını açtı. Yatağın üzerinde erkek elbiseleri, masanın üzerinde tuvalet eşyaları, bir ustura, bir de tıraş sabunu vardı.
   -Görüyorsunuz: Oda büyük değil, ama temiz. Aşağıdaki kapının üstündeki yazıyı okuduysanız, odalarda yemek pişirmek ve çamaşır yıkamak yasaktır. Aynı şekilde kirlenmesine rağmen kiracıların pişmemiş şeyler yemelerine hiçbir şey diyemeyiz. Hemen üçüncü gün ellerinde ispirto ocağıyla geldiler...
   Masanın örtüsü üzerindeki koyu bir lekeyi işaret etti.
   -Bunu onlar yaktı. Kızın değişiği olmadığı için çamaşırlarını tuvalette yıkıyordu. Başka öğrenmek istediğiniz bir şey var mı?
   M. Grandvalet elinde olmayarak kekeledi:
   -Paraları yok muydu? Adam çalışmıyor muydu?
   -Sanırım belli bir işi yoktu, ama değişik saatlerde gidiyordu. Çok konuşmazdı.
   -Beraber mi çıkıyorlardı?
   -Sık değil. Küçük hanım sabahleyin alış veriş yapmağa giderdi. Fazla pahalıya satmayan dükkânları ona söylemiştim...
   -Ya öğleden sonra?
   -Doğrusunu isterseniz uyurdu. Çoğu zaman odasını düzeltmeğe geldiklerinde, tamamen giyinmiş olarak yatağa uzanmış bulurlardı onu. Birkaç defa, akşam, kol kola dolaşmaya çıktılar.
   -Peki… anlaşıyor görünüyorlar mıydı?
   -Bilirsiniz otelimde 50 kiracı var! 24 numaradakilerin tartıştıklarını işitiyorsunuz. O kadar çok gürültü olur ki artık aldırmazsınız bile. Herhalde bir defasında ağladı, çünkü aşağı indiğinde gözleri kızarmıştı. Hatta nezle midir diye sordum. Şimdi inmeliyim; kiracı gelebilir.
   M. Grandvalet en ufak ayrıntısına kadar yiyecekmiş gibi baktığı odaya yapıştı kaldı. Yukarı odada yürüyenler vardı. Otelci kadın fark ettiği esnada, bitişik odadan sesler geliyordu.
   -Üzerindeki manto iyi miydi?
   -Yeşil bir manto, evet çok iyi değildi, oldukça da kalındı.
   -Adam…
   Hayır! Artık soru sormak istemiyordu. Gittikçe dayanılmaz oluyordu. Kadın kapıyı kilitledi ve arkasından ağır adımlarla aşağı indi.
   -Sizin geldiğinizde yanılmışım. Şimdi onun ailesinden olduğunuzu anlıyorum.
   M. Grandvalet hiç bir şey söylemedi. İşitmemişti bile.
   -Bilirsiniz o yaşta bunun hiç önemi yoktur. Yalnız bu değil, başka pek çoğunu gördüm. Size şöylece söyleyeyim, bu işler sonunda uzlaşmayla biter.
   Kurulmuş makine gibi cebinde başka bir kâğıt para aradı, ama hemen bulamadı. Koridorun mat camlı kapısının önüne gelmişti ki birden mırıldanarak.
   -Teşekkür... diyebildi…
   Paris’in planını kafadan bilemezdi. Nerede bulunduğunu bilmiyordu, ama kendini Hotel du Centre’dan çok uzakta hissediyordu. Orada, balmumu ve kış armudu kokan yemek salonunda şimşir bir halkaya geçirilmiş peçetesi ile yapay kayalığın yanına servisi yapılmıştı. Bir tabağın üzerinde bir kâse krema, cevizler, incirler, bademler, ağzına koymadığı kekre portakal, yas tutan kadın, hepsi oradaydı; o kadının da ağlamaktan gözleri kızarmıştı.
   İyileşmeğe yüz tutmuş bir hasta kadar dermansız, Batignolles bulvarında bir banka oturdu, metroda kaybolmak için koşuşan insanlara dehşet içinde bakakaldı.                                

                             

 

  

                                                  V

 


   -Görüyorsun, yanılmamışım!

   Philippe Grandvalet babasına doğru dönerek:
   -Doğru, dedi. Hélèn’in hakkı var. Birkaç gün önce eve geldiğinde: “Yanılmıyorsam kız kardeşine Caulaincourt sokağında rastladım” demişti. Hélène masayı hazırlarken:
   -Pek seyrek yanılırım, diyerek doğruladı.
   Caulaincourt’da onların evindeydiler. M. Grandvalet iri solgun başını sallayan oğluna, bozuk düzen cümlelerle her şeyi bir bir anlatmıştı, bu sırada Philippe’in karısı, yemek salonu ile mutfağın arasında mekik dokuyor, bir tek kelimeyi bile kaçırmıyordu.
   -Kızın şapkasız olduğunu söylediğimde Philippe kendi kardeşi olmadığını yeminle söyledi...
   -Onu az çok tanırım. On iki yaşındayken, saçlarını on şekle sokarak, aynanın önünde bir saatini geçirirdi. Annem saçı örgülü olarak okula göndermekte güçlük çekerdi.
   Ev çok temizdi. Hélène, kapısı yarı açık duran bitişikteki odaya, son doğan, henüz on aylık olan oğlunu yatırmıştı. Çocuklarının en büyüğü ise üç yaşındaydı, büyük babasının dizine oturmuş merakla ona bakıyordu.
   -Akşam yemeği birlikte yeriz, değil mi baba?
   Gelini onu bu tarzda çağırdığı zaman M. Grandvalet her defasında anlaşılması zor bir sıkılganlık hissetmişti. Gelinini iyice tanıyamamıştı. Philippe onunla Paris’te tanışmış, Nevers’de ancak bir kaç saat kalmışlardı.
   Nazikti, belki biraz yumuşak tabiatlıydı. M. Grandvalet kendi kendine, Philıppe onun sayesinde bu derece tombul ve kayıtsız oluyor diyordu. Philippe soluk uzun suratlı, yüz hatları silik, iri bir oğlandı.
   -Juliette yalnız mıydı? diye sordu M. Grandvalet.
   -Evet, Constantin - Pecqueur meydanının köşesindeki pazardan çıkıyordu. Üzerinde kendine gitmeyen yeşilimsi bir manto vardı, sanırım pantuflalıydı. Ben otobüste olduğum için inemedim.
   Masaya oturdular. Oğlan büyük babasının yanına geçmek istedi. Hélène servis yapmak için zaman zaman yerinden kalkıyordu. Philippe oğlunun tabağına çorba koyarken:
   -Demek böylece bankadan istifa ettin, dedi.
   -Zaten önümüzdeki yıl emekliliğimi isteyecektim.
   -Emekli aylığında ne kadar bir fark oluyor.
   M. Grandvalet hafiften kızardı, çorbasını içti.
   -Az bir şey. Ayda bir kaç frank.
   Mutfak, evindeki mutfağa benzemiyordu, ışık da. Evin kokusu farklıydı.
   -Juliette’in o serseriden vazgeçeceğini mi sanıyorsun?
   Philippe’in sesi son derece sakindi. Ancak az çok bir memnuniyet sezilebiliyordu. Devam etti:
   -Size akla karayı seçtireceğini hep düşünmüştüm. Ama sen onu savunurdun, onun yerine cezalandırılan yine ben olurdum. Dolap hikâyesini hatırlıyor musun?
   M. Grandvalet, belki de üzüntüsünü gizlemek için başını öne eğdi, Philippe karısına anlattı:
   -Kız kardeşim yedi sekiz yaşlarındaydı. Bir yaramazlık yaptı, ne olduğunu bilemeyeceğim…
   -Yemek salonundaki duvar halısının üzerine mürekkeple resim yapmıştı, diye belirtti eski kasadar.
   -Öyle! Annem, ayni hareketi bir daha yaparsa dolaba kilitleyeceğini söyledi. Henüz Creuse sokağında değil de Gar caddesinde oturuyorduk. Salonun sonunda büyük bir dolap vardı.
   M. Granvalet’nin dudaklarında tatlı bir gülümseme beliriyordu. Yanına oturmuş olan torunu, tutkuyla onu dinliyordu.
   -Akşam, yemek yenirken, Juliette’i arar dururuz. Sesleniriz, annemle babam çılgına dönerler, yarım saat süren bir aramadan sonra oyuncaklarını yanına almış, dolapta oturur vaziyette bulduk. Yemek Salonundaki duvar halısına gelince, baştanbaşa boya içindeydi.
   Hélène, çocuğun söylenenleri dinlediğini anlatmak için önce kocasına, sonra da oğluna baktı. Yemek sessizlik içinde yendi. Philippe dayanamayarak devam etti:
   -Ya iğne hikâyesine ne dersin!
   -Bütün bu olanları hatırlıyor musun sen? diyerek baba şaşkınlığını gizlemedi.
   -Juliette iğneyle oynuyordu. Sonra birden boğulur gibi olduğunu, aralıksız öksürdüğünü gördük. Kendisine iğneyi yutup yutmadığını sorduk, boş yere etrafta iğne aradık. Juliette hiç cevap vermiyordu. Doktora telefon edildi. Akşam saat onda radyografisini aldırmak için kız kardeşimi hastaneye götürdüler. Tek kelime konuşmuyor, etrafında olup bitenleri ilgiyle izliyordu. Annem ağlıyordu. Babamın çarpıntısı tutmuştu, öyle ki doktor onu yere yatırmak zorunda kaldı. Oysa Juliette iğneyi yutmamıştı, yutmadığını da biliyordu.
   -Öyle şey olur mu? diye Hélène öfkelendi. Kaç yaşındaydı kardeşin?
   -On mu? Dokuz mu? Bana, “Şunu ya da bunu yapmazsan seni cezalandırtacağım…” dediği zamanlar...
   Sözünü kesti, çünkü karısı yumurcağı göstererek iri gözlerini oynatıyordu.
   Bir saat sonra oğlan yatmış, Philippe esniyor; Hélène ise çocuk çorapları yamıyordu. Ne olduğunu tam olarak bilmeksizin M. Grandvalet bir şeyler bekliyordu, bir hamle, bir avunma, senli benli olma, bir yakınlık, sıcaklık anı.
   Gittiği yerde kötü karşılanmamıştı. İyi cinsten bir şişe şarap açmışlar, Hélène içki satın almak için çarşıya çıkmak istemişti.
   Bununla beraber geldiğinden daha fazla üzüntülü ayrılıyordu. Tekrar sokakta olmak, Montmartre bulvarına doğru yürüyerek inmek onun için hemen hemen bir rahatlama olmuştu.
   Artık kalabalık onu korkutmuyordu. Aksine, yeniden, en kalabalık yerleri, taksilerin otobüslerin arasına ustaca sokulduğu gürültülü kavşakları, ışıklı yazılarla titreyen sokakları arıyordu.
   Birçok kez, yemek yemek için Hotel du Centre’a girmekten vazgeçmişti. Otelci kadın üzüntüyle karışık bir çeşit hayret içinde onu seyrediyordu.
  “Müdür senin kararından dolayı üzüntüsünü konuşmak için bir ara bankaya uğramamı rica etti, diye yazıyordu Bayan Grandvalet. Senin mektupta işaret ettiğin sebepleri kabul ediyor. Bana bir yıllık ödemelerin bulunduğu bir zarf verdi. Hepsini sana yollayayım mı yoksa bir kısmını hesabımıza mı yatırayım? Bana yaz. Havalar burada hep soğuk gidiyor. Bitişiğimizdeki şaşı kadın önceki gün öldü. Dönmeni sabırsızlıkla bekliyorum…”
   O gece rahat bir uyku uyuyamadı. M. Emile ertesi gün muhakkak yeni bir şey olabileceğini telefonla haber vermişti.
   -Öğleye kadar beni otelde bekleyin, diye eklemişti.
   -Ama polise gitmeliyim.
   -Polisi işe karıştırmayın!
   Artık alışkanlık halini almıştı. Her sabah M. Grandvalet rıhtımları yürüyerek dolaşıyor, Saint-Louis adasını geçiyor, Adli Polis binasına giriyordu. Müfettiş Lucas’nın zemin kattaki kapısını çaldığı ilk gün, tekel bayiinden yine iki yaprak sigarası satın almıştı.
   -Geçerken fişlerinizde yeni bir şeyler olup olmadığını görmeğe geldim. Yakar mısınız?
   Sigaranın birini müfettişe, ötekini de en yakınındaki memura uzatmıştı. O günkü fişlere aceleyle bir göz attılar.
   -Şimdilik bir şey yok. Belki de otele inmemişlerdir.
   Ertesi gün yine gelmiş, iki yaprak sigarası getirmesinin şart olduğuna inanmıştı. Yine bir merasim başladı. Geleceği saati, kapıya vuruş tarzını öğrenmişlerdi. Fişlerin incelenişini kendi gözleriyle görmekten hoşlandığını da biliyorlardı. Müfettiş Lucas ayrılırken, meslektaşına:
   -Benim sigarayı çekmeceye koyarsın, diyordu.
   M. Emile’e gelince, tam bir hafta, havadis vermedi ve sonunda, sabahın dokuzunda canlı ve neşeli olarak geldi. Yemek salonuna girerken yüksek sesle:
   -İzlerini tekrar buldum, dedi.
   M. Grandvalet susmasını işaret etti. Yas tutan bayan oradaydı, bir gün önce oğlu hastanede ölmüştü. Herkes alçak sesle konuşuyor, yürürken ses çıkarmıyordu.
   -Haydi, pardösünüzü giyinin, işimiz var.
   Takside giderlerken kasadar sordu:
   -Neredeler?
   -Şimdi nerede oldukları konusunda hiçbir şey bilmiyorum. Ama üç gün önce nerede olduklarını söyleyebilirim. Şahısları sorgularken sizin de orada bulunmanızı istedim.
   O halde Juliette üç gün önce Paris’teydi, belki de babasının geçtiği ayni mahallede, karşılaşmış olabilirlerdi.
   -Montmartre’da değil mi?
   -Nerden biliyorsunuz.
   -On sekizinci bölgede oturmakta olan gelinim Caulaincourt sokağında rastlamış, ama onun olacağını zannetmemiş.
   Taksi Lepic sokağını tepeye kadar tırmandı. Tertre meydanını geçti ve Sacré-Coeur’ün arkasında durdu. Bu saatte, soğuktan ağarmış olan sokaklar bomboştu. Bir şarküteri dükkânının vitrini iri buzdan çiçeklerle örtülmüştü, daha ileride, bir tezgâhta sebze sepetleri buz tutmuştu. Dedektif şoföre:
   -Bizi burada bekleyin dedi. Gidip bir yudum içki içecek kadar vaktiniz var.
   Arkadaşını, ne Paris’i, ne taşrayı, ne de köy yerini anımsatan bir avluya sürükledi. Belki de, eskiden, Montmartre’ın köy olduğu devirde bu bir çiftlik avlusuydu. Etraftaki dağınık binalar, bir zamanlar ağıl, ahır, tahıl ambarı olmalıydı.
   Bu gün ise, bunlar lojman ve resim atölyesi olarak kullanılıyordu. Duvardaki delikleri cam takmak için büyütmüşlerdi. Oraya, buraya, tüten soba boruları dikmişlerdi.
   Hâlâ boşaltılmamış olan çöp tenekeleri kapı önlerini tıkıyor, üstlerinden geçmek için duvarı sıyırıp gitmek gerekiyordu. M. Emile, önden yürüyen arkadaşına:
   -Ta dipte, dedi.
   Burada, görünür bir sebep yokken, bina tek katlıydı. Sonradan eklenmiş olan korkuluksuz bir merdivenle çıkılıyordu. Sarı perdeler odanın içini görmeğe engel oluyordu, bir an kimse olmadığını sandılar. Çünkü kapıya ilk vuruşlarda cevap veren yoktu. M.Grandvalet yüksek sesle:
   -Burası olduğundan emin misiniz? diye sordu.
   -Kesin. Bir daha çalın.
   Sonunda içeriden bir kadın sesi cevap verdi.
   -Ne var?
   Camlı kapının arkasında sarı perde kımıldadı, bir parmak perdeyi çekti, sonra bir göz fark edildi.
   -Hanımefendi, bir şey öğrenmek istiyorduk.
   -Kimi soruyorsunuz?
   -Bayan Leroy.
   Anahtar kilidin içerisinde çevrildi ve kapı açıldı. Yüzlerine sıcak bir esinti çarptı, çünkü tuhaf bir vernik kokusunun hâkim olduğu odanın ortasında kocaman bir soba vardı.
   -Buyurun. İçerinin dağınık haline bakmayın.
   M. Emile her zaman olduğu gibi, şapkasını başında tutuyor ve etrafı inceliyordu. Sözünü sakınmadan:
   -Eviniz soğuk değil, dedi,
   M. Grandvalet genç kadının önünde merasimle eğiliyor, kadın ise onları nasıl kabul edeceğini bilemiyor, ilerlemiş bir gebeliği önlüğüyle gizlemeğe çalışıyordu.  Parşömenden yapılmış abajur yığınlarının arasından iki sandalyeyi çekip çıkararak:
   -Oturunuz dedi.
   Divanın üstünde, döşemenin üstünde, her yerde abajur vardı; üzerine boya ile çiçekler yapılmış olan bir kısmı da sobanın yanında kurumaktaydı.
   -Affedersiniz. Yoğun çalışıyordum...
   -Bu güzel şeyleri yapan siz misiniz? diye M.Emile patavatsızca hayranlığını belirtti. Şimdi her yerde bunlardan görülüyor. Moda olmalı. Her halde alıcı buluyordur.
   Kadın cevap vermedi. Artık ortada dolaşan bir şey olmadığından emindi, ucu paravanadan dışarı fırlamış olan leğeni itti.
   -Yanımdaki beyin ahbabınızın babası olduğunu öğrenince ziyaretimi hoş göreceğinizi sanırım.
   Kadın, sıcaklık hissettiği için şapkasını çıkarmağa karar veren polisle M. Grandvalet’nin ortak hiçbir yanlarının olmadığını artık anlamıştı.
   M. Grandvalet ise konuştuğu bayanı aileden biri gibi görüyordu. Yeğeni, teyze çocuğu ya da karısının bir ahbabı olabilirdi. O da, aynı tarzda, ziyaretçileri iyi karşılayamamaktan çılgına dönmüştü. Hareketlerinin uygunluğundan emin olmak için göz ucuyla aynaya bakıyor, ayni zarif gülümsemeyi deniyordu.
   -Kocam az önce çıktı. Çalıştığım zaman ister istemez etraf dağınık oluyor, çünkü kirli bir iş bu...
   Gizlice hep M. Grandvalet’yi gözetliyordu. Vereceği cevaplardan dolayı heyecanlı ve endişeli görünüyordu. M. Emile sandalyeye değil de divanın kenarına otururken sordu:
   -Juliette ile arkadaşı burada birçok gün kaldılar, değil mi?
   Evet demedi, başıyla doğrular gibi bir işaret yaptı. M. Grandvalet ayakta durmakla zaten her yerin dolu olduğu bu odayı işgal ettiğini anladığı için oturmuştu.
   Burada bir atölye havası vardı, farklı olarak da ayni yerde oturuluyor, yatılıyor, yemek yeniliyordu. Bir masanın üzerinde, kahvaltı artıkları duruyordu, leğen ise el ve yüzlerini paravananın arkasında yıkadıklarını gösteriyordu.
   Divan yatak görevi görüyordu. Döndüğü zaman M. Grandvalet, pencerenin yanında bir başkasını, daha doğrusu, doğrudan döşemenin üzerine konulmuş ve bir parça örtüyle örtülmüş somyayı fark etti. 
   -Burada mı uyuyorlardı? diye sordu.
   Genç kadın yine başıyla evet işareti yaptı, ama misafirlerinin endişesini fark ederek, hemen arkasından ekledi:
   -Akşam olunca paravanayı atölyenin ortasına koyuyorduk.
   -Önce M Grandvalet’nin, kızına kötü bir davranışta bulunmayacağına bana inanın. Zaten, iş bu noktaya gelince, geç kalınmış sayılır. Nerede tanıştığınızı söyleyebilir misiniz? dedi M.Emile.
    Kadın sonunda oturdu. Belki hamileliği sebebiyle, sağlığı yerinde değildi.
   -Bilhassa şu soğuğun yüzünden, epey zamandan beri sokağa çıkmıyorum. Kocam bir akşam Juliette ile eşini eve getirdi.
   Dedektif arkadaşına işaret etti. Bu şu demekti:
   -Güzel! Sen işi bana bırak.

   Sonra da yüksek sesle:
   -İşleri kötü gidiyordu herhalde? Paraları yok muydu demek istiyorum.
   -Paralı değillerdi.
   -Otelden kovmuşlardı onları. Kocanız onları aldı, burada yatmalarını önerdi.
   Kadın daha çok M. Grandvalet’ye doğru dönmeyi yeğleyerek ona bakmıyordu. Ama polis karşısındakinin niteliklerini göz önüne sermeğe karar vermişti.
   -Yanılmıyorsam kocanız eski bir subay olacak, hatta bacağını harp meydanında bıraktı.
   -Nereden biliyorsunuz?
   -Biliyorum, kahvehanelerde küçük el ilanları dağıttığını bile, özellikle Montmartre’ın kahvehanelerinde, çünkü dolaşmakta zorluk çekiyor. Bu iş onu içmeye zorluyor...
   Kadın kıpkırmızı oldu ve gözlerini pencerenin sarı perdelerine dikti.
   -Bu utanılacak bir şey değil! Oldukça iyi yüreklidir. Bachelin ile Juliette’e rastladığında, onları buraya getirmekte tereddüt etmemiş. Şimdi söyleyin: Bachelin iş buldu mu?
   -Kocama yardım ediyordu. Juliette abajurları boyamağa başladı, bir hafta sonra benden daha çabuk iş yapıyordu. Hayatını kazanabilmesi için, bundan günde yirmi tane kadar yapması gerek.
   M. Grandvalet dinler görünmüyordu. Bakıyordu, odada gözünden kaçan bir tek köşe yoktu, birdenbire birçok yığından birinde, temel motifleri müzik notalarından oluşan bir abajur fark etti. Ayağa kalkarak:
   -Bunu Juliette mi yaptı, dedi.
   -Evet. Çiçek yapmakta zorluk çekiyordu. Özel bir el becerisi ister. Öyle olunca da, motifler uyduruyordu.
   M. Grandvalet abajura dokunmağa cesaret edemiyor, onu bakışlarıyla okşuyordu. Bu sırada arkadaşı devam etti:
   -Gideli tam olarak kaç gün oluyor?
   -Dört gün önce. Günlerden pazartesiydi.
   -Bu sırada Bachelin yine kocanızla mı çalıştı?
   Kadın bir an duraksadı.
   -Başka bir işle uğraştığını sanıyorum.
   -Ne işi olduğunu, biliyor musunuz?
   -Hayır. Bilmiyorum…
   -Parası var mıydı?
   -Son akşam parası vardı. Ne kadar bilmiyorum. Elli franklık pek çok kâğıt para... 

   M. Emile seviniyordu, oysa kasadar, onun aksine alçıdan küçük bir heykelle ilgileniyor görünmekteydi.
   -Aranızda tartışma oldu mu?
   Kadın ne diyeceğini bilemiyordu, hemen hemen yalvarırmış gibi M. Grandvalet’ye bakıyordu.
   -Ne söylememi istiyorsunuz? Bachelin’in az çok sinirli olduğunu biliyorsunuz. Ayni şekilde bacağı sebebiyle sinirli olan kocamdan daha da sinirli! Her zaman, istenmediğini, kendisiyle alay edildiğini, önemsenmediğini zannediyor. Ama aslında iyi bir insandır. Juliette’in üzgün, ya da sadece dalgın olduğunu anladı mı tir tir titrer. Ağladığını gördüm; sebebi de önceki gün bir bardak fazla içmesi ve Juliette’in, yatacağı zaman kendini öptürmek istememesiydi.
   Kadın M. Grandvalet’den teşvik bekliyor, o ise başını diğer tarafa çeviriyor, kızaran kulaklarını gizlemeği başaramıyordu.
   -Ayni derecede sinirli iki insan kesinlikle tartışacaklardır!
   Sobaya odun atmak için kalktı, ama gebeliğini gizlemek için yaptığı hareketi unutmuştu.
   -Adam zekidir. Muhakkak kendine bir yer bulur.
   -Tartışma konusu ne idi? diye sordu M. Emile; Düşüncelerinin sırasını kaybetmiyordu.
   -Şimdi bilemiyorum. Her zamanki gibi aptalca bir sebepten. Annemden bir mektup almıştım...
   -Anneniz taşrada mı oturuyor?
   -Nancy’de oturuyor. Kendisi dul…
  M. Grandvaiet, kendi karısı gibi Nancy’de bir apartmanda oturup da az bir gelirle geçinen anneyi zihninde çok iyi hayal ediyordu. Kızının abajur boyamak zorunda kaldığını kadının bilmediğini yeminle söyleyebilirdi.
   -Mektubu aldığınızda ne oldu?
   -Yüksek sesle okudum. Juliette divanın üzerine oturmağa gitti. Bachelin de arkasından, sonra uzun zaman fısıldaştılar. İşte o zaman Bachelin kalktı, kızmıştı, ufalan göz bebekleriyle ters ters bakıyordu. Juliette’in ağladığını hemen anladım: o ise bize sitem ediyor, onu kendinden ayırmaya çalışıyoruz, kıza kötü öğütlerde bulunuyor, ailesinden bahsediyoruz diye bizi suçluyordu.
   M. Grandvalet kımıldamadı. Genç kadın, merak içinde, bu kadar fazla konuşmakla hata edip etmediğini düşünerek sustu.
   -Kızı alıp götürdü diyerek sonunda sözünü tamamladı.
   -Juliette sık sık ağlar mıydı? diye M. Emile sordu:
   -Asla. İlk defa o zaman ağladı.
   -Size sır vermiyor muydu?
   -Çok konuşmazdı. Bazen tek kelime konuşmadan saatlerce kalırdık.
   -Yaptığından pişman görünüyor muydu?
   Kadın düşündü, ciddi bir yüz ve ayni zamanda ciddi bir sesle kesin olarak:
   -Sanmıyorum dedi. Juliette herhangi bir şeyden pişmanlık duyacak bir kadın değildir. Olsa bile bilinmesinden korkmaz.
   M. Grandvalet sonunda avluya bakarak konuştu:
   -Bahse girerim, alış verişi kızım yapıyordu!
   -Genellikle. Durumumu bildiği için sokağa çıkmamı istemezdi.
   Kadın o derece şiddetle kızarmıştı ki detektif bir defa daha bön bir sesle homurdandı:
   -Parayı kim veriyordu?
   -Masrafları paylaşıyorduk.
   -Mahalledeki dükkânlardan veresiye almaz mıydınız?
    Genç kadın bu defa ağlayacak gibi oldu, ama M. Emile yolun ortasında durmağa niyetli değildi. 
   -O halde hesabınız vardı. Kimin dükkânında?
   -Kasapta, şarküteride.
   -Bachelin giderken hesabını ödedi mi?
   Sobanın kızaran dökümüne dikkatle bakan M. Grandvalet bir an daldı.
   -Bilmiyorum...
   -Çok iyi bilirsiniz. Borcunu ödemedi, Kocanızın kızdığından eminim.
   -Önemsemediler… diye kadın iç çekti.
   -Nerede olduklarını bilmiyor musunuz? Bachelin’in dolaştığı yerler hakkında hiçbir fikriniz yok mu?
   -Bildiğim tek şey, République meydanında bir birahaneye uğrayacağıydı. Kusura bakmayın. Size bir şeyler ikram etmeği unuttum…
   Israr etmelerine karşın, bir litrelik kırmızı şarap şişesini açtı ve iki kalın bardağı sildi.
   -Juliette’in mutlu olmasını isterdim, dedi. Mutluluğa lâyıktır. Adam da iyi diye düşünüyorum.
   M. Grandvalet gözleri yarı kapanmış olarak, gece kurulan paravanayı ve soba hırıldarken, yarı karanlıkta, her iki yanda fısıldasan çiftleri gözünün önüne getiriyordu.
   Nezaketen, dudaklarını kırmızı şaraba dokundurdu, ama şarap o derece sertti ki bir yudum olsun yutamadı. M. Emile ise, bir dikişte bardağını boşaltmış, ayağa kalkmıştı. Genç kadının endamına bir göz atarak:
   -Yakında mı buluşacaklardı, diye sordu.
   -Önümüzdeki ayın başında. Juliette gibi bir arkadaşın yanımda bulunmasından o kadar memnundum ki!...
   -Annenizin haberi yok mu?
   Kadın cevap vermedi, M. Grandvalet hayır diyeceğini biliyordu. Anlıyordu. Dışarıya çıkmak için sabırsızlanıyordu. Bir hediye bırakmağı çok istedi, ama cesaret edemiyordu.
   -Sizi görmek için tekrar gelmeme izin verir misiniz, diye kekeledi.
   -Bütün gün buradayım.
   Kendilerini uğurlayan genç kadına kapının önünde kalmamasını önererek, taş merdivenden aşağı indiler. M. Emile memnun olmuştu. Avlunun tam karşısına düşen dar bir sokağın köşesindeki meyhaneye yönelirken:
   -Onu hemen göreceksiniz! dedi.
   Taksi şoförü bir bardak sıcak şarabın önünde, dirseklerini tezgâha dayamış bekliyordu. Polis memuru, karşı çıkar gibi görünen arkadaşına dirseğiyle vurarak, garsona seslendi:
   -İki perno.
   Kaldırımdan bir basamak aşağıda bulunan salon uzun ve dardı. Masaların üzerine kâğıt örtüler serilmişti, her servisin önünde yarım şişe kırmızı şarap vardı. Yemek listesi duvarda asılı bulunan taş tahtaya yazılmıştı. M. Emile kendilerine hizmet eden patrona doğru dönerek aniden:
   -Bachelin’i görmediniz mi? dedi.
   -Hangi Bachelin’i? Ya! evet, az önce karşıda oturan genç adamdan bahsediyorsunuz.
   O biçimde sustu ki üzüntülü olduğu anlaşılıyordu.
   -Sizi de mi aldattı?
   Patron yine tereddüt ediyor, iki müşteriyi de gözden geçiriyor ve hiç polise benzemeyen M. Grandvalet’nin görünüşü karşısında cesaret buluyordu.
   -Ne kadar, çok mu?
   -İki yüz frank kadar. Sizi de mi aldattı?
   -Başka! Sadece iki yüz frank içki parası mı?
   -İçki paraları hariç. Altmış, yetmiş frank kadar.
   M. Grandvalet kendini bu meyhaneye sürüklemelerine razı olduğu için pişmanlık duyuyordu. Çalımla, bir yudum perno içti, bu esnada şoför dikkat kesilmişti. M. Emile’e gelince, patrona göz ediyor, bir şeyler söylemek istermiş gibi arkadaşını gösteriyordu.
   -Namussuzun teki ha!
   -O kadar kötü değil! Hatta iyi de diyebilirim. Hele sarhoş olup da konuştu mu, belli oluyor. Ama kıza çok bağlı, onu şaşırtmak için ne olsa yapıyor. O yanında oldu mu düzenbazdır, bir eşi daha yok! Herkesi aldattı! İstediği her şeyi elde eder! Akşam, burada yemek yerken, iki üç defa oldu, bütün müşteriler onu dinliyordu, ama buraya daha iyileri de gelir, şarkıcı, artist ne dersen...
   -İki yüz frank mı?...
   Meyhaneci pot kırdığını anladı. Bir an, tereddüt ederek, M. Grandvalet’yi inceledi, sonra omuzlarını silkti.
   -İyi uyduruyordu. Bana, kayınpederinden kendilerini Paris’te ziyaret edeceğini bildiren bir telgraf aldığını söylemişti. Parasız görünmek istemiyordu. İhtiyar ancak birkaç saat kalacağı için, iyi bir lokantada bir akşam yemeği yedirecek ve temiz bir otelde bir günlüğüne bir oda tutup iki yüz frankla işin içinden çıkacaktı.
   M. Emile masanın üzerine neşe ila vurdu. M. Grandvalet’nin kim olduğunu anlamış olan şoför, iyice gülmek için arkasını döndü.  Kasadar:
   -Gidelim…, diye mırıldandı.
   -Bir bardak daha alın, patron! İtiraf etmek lazım ki iyi düş kurmuş. Bunun kadar güzel bir başka hikâyeyle gelmesi doğrusu beni şaşırtmaz...

   Kaldırımda garip ayak sesleri işitildi. Patron parmağını dudağına götürdü.
   -Artık bunu konuşmayın!
   Ayak seslerinin garipliği, kapıyı iterek giren kişinin, bir ayağının takma olmasındandı. Bu, kırk yaşlarında, oldukça iyi giyinmiş, yakasında Légion d’honneur madalyası bulunan bir adamdı. Kazı kalemiyle oyulmuş bir portre gibi kırış kırış hatlar, ince ve oynak çizgilerle zayıf bir yüzü vardı. Müşterileri dikkate almadan tezgâha dayandı.
   -Léon, bir perno!
   Pernoyu verdikten sonra Léon defteri açtı, rakamlarla dolu bir sayfayı aradı, bir rakam ilave etti. M. Grandvalet tekrar söyledi:
   -Gidelim…
   Bu gün için bu kadar yeterdi. Kendini hasta hissediyordu. Pernonun tek bir yudumu midesini bulandırmıştı. Hesabı ödedi, şoförünkini unuttu ve geri döndü.
   Malul yarı sarhoş halde, dalgın dalgın ona bakıyordu. M. Emile takside:
   -Öğle yemeğini orada yemeliydik, dedi. Eminim bir yığın şey öğrenecektik. Emniyete gidelim mi?
   -Bu gün kalsın.       

   -Göreceksiniz! Bizim kuşu bulmam çok uzun sürmeyecek. Bu République Meydanı hikâyesinde bir şeyler var. Şoför! Beni Trinité’ye bırak.

   M.Grandvalet, bir gün önce, öğle yemeğini oğlunun evinde yiyeceğine söz vermişti, ama cesaret edemiyordu. Takside yalnız kaldı. Adres olarak :
   -Hotel du Centre…, dedi.
   République meydanından geçerken, pırıl pırıl vitrinli birahanelere baktı ve bir iç sıkıntısı hissetti.
   Oturduğu yer buradan ancak beş dakikalık bir uzaklıkta bulunuyordu. Juliette de alışverişini belki ayni mahallede yapıyordu. Gelini ona mademki Montmartre’da rastlamışsa, niçin kendisi rastlamayacaktı?
   -Yirmi iki frank elli santim.
   Parayı öderken karısından para istemenin tam zamanı, diye düşündü. Otelin yazıhanesinde ondan bir mektup vardı.
   “… Bacaklarımda dermansızlık hissettiğim için, dün yatmak zorunda kaldım, nerdeyse merdivenin yukarısına varamıyordum. Bereket versin ki, Bayan Jamar beni görmeğe geldi. Kocası hep Marsilya’da kaldığı için, bizim eve yerleşti. Juliette’in yatağında yatıyor. Bana iyi bakıyor, ama dönsen iyi olur. Çünkü içinde tek başına bulunduğum bu ev bana yük oluyor…”
   Mektubu masasında, yemek salonundaki yapay kayalığın bitişiğinde okudu. Piskoposluğun görevlendirdiği, yakalarında bir hayır cemiyetinin rozetini taşıyan Cezayir’den gelmiş üç genç yeni pansiyoner de oradaydı.
   Yas tutan kadın yemek yemedi. M. Grandvalet listeye bakmadan bir yemek istedi. Şişko bir kadın olan ve iş seyahatlerinden dönüşünde kendine hediye getirmediği için her defasında kocasından şikâyet eden Bayan Jamar’ı sevmezdi.
   -Olsa olsa yirmi paralık küçük bir hediye!...
   Hiç ilgisi yokken Juliette’in yutmadığı iğne hikâyesini düşündü. Gecenin ortasında kucağına alıp onu kliniğe kendisi götürmüştü. Doktor radyografinin ertesi güne kalmasını istiyordu. Kızını bayılmış zannediyordu, oysa sadece yumruklarını kapamış uyuyordu!
   Philippe bütün bu olanlardan hiçbirini unutmamıştı! Hatta dolap hikâyesini bile!
   Bunları soğuk bir şekilde, ağır ağır, aslında kendisi aynı aileden olmayan karısına anlatıyordu.

   Önceki akşam, Philippe’in evine gitmekle hata etmişti.

   

 

                                                  VI

  


   13 Şubat günüydü. Sinemanın perdesinde, kocaman bir gemiden Amerikalı bir devlet adamının le Havre limanında karaya çıkışını seyrediyorlardı. Bu resim, İtalya’da otomobil yarışını gösteren bir başka resim tarafından silinivermişti.
   Juliette sandalyesini locanın dip tarafına doğru çekmişti. Böylece, Bachelin’in yandan görüntüsünü, yarısı karanlıkta, yarısı perdenin üzerinde kalacak şekilde görebiliyordu.
   -Niçin bana öyle bakıyorsun? diye ona dönmeden sordu.
   -Hiç, sana bakmıyorum.
   Bu bir sevgi belirtisi değildi. Juliette en genç yaşından beri, insanların ve eşyaların üzerine gözlerini kayıtsızca dikmeğe alışmıştı. Yüzü daha ciddi bir hal alıyor, daha solgun görünüyordu. Kardeşi, bir zamanlar, onun içten pazarlıklı göründüğünü iddia ederdi.
   Saint-Antoine sokağındaki Saint-Paul sineması ağzına kadar doluydu.
   Localar birinci katta bulunuyordu. Bachelin, locanın kırmızı kadifeden kenarına kolunu dayamış, aşağıda koltuklara dizilmiş olan kalabalığa meydan okuyor gibiydi.
   Sinema, müzik, özellikle de kalabalık onu çok fazla etkisi altına alıyordu, Juliette, Bachelin’e bakarken şüphesiz bunu düşünüyordu. Önceleri yanakları daha pembe, yürüyüşü daha emindi. Ve şimdi mesela, bin kadar odası bulunan yolcu gemisini seyrederken bakışı daha sert, daha keskin oluyor, bütün hatları arzuyla gerilmiş gibi netleşiyor, dudakları hemen hemen sert bir gülümseme şeklinde inceliyordu.
   -Perdeyle ilgilen! diye sabırsızca yineledi.
   Perdede komik bir skeç oynuyor ve bazen salondan sonu gelmeyen gülme uğultusu yükseliyordu. Bir cumartesi günüydü. Locaların arkasında, basamaklarda, halktan insanlar yığılmıştı. Juliette dönerek, bir an yarı karanlıkta perdeden yansımanın heykelleştirdiği yüzlerce çehreyi seyretti.
   -Eğlenemiyor musun?
   -Evet, eğleniyorum!
   Bachelin omuzlarını kaldırdı, çenesini bükülü duran kolunun üzerine dayadı. Hep aynı şeydi. Juliette hiç bir şeyle ilgilenmiyordu! Hiç bir şey onu eğlendirmiyordu. Bakmakla yetiniyordu. Daha doğrusu, eşyalarla kendi tarzında ilgileniyor, şimdi olduğu gibi perdedekini izleyecek yere Bachelin’in yandan görüntüsünü ya da seyircilerin yüzlerini inceliyordu.
   Skeç bitti, kalabalık, perde arası için kalktı, pembe dönüş biletinin dağıtılmakta olduğu çıkış kapısına doğru ilerledi.
   -Bir şeyler içmeğe geliyor musun?
   -Susamadım.
   -Oturuyor musun?
   Juliette hep yerinde kalıyordu! Seyir yerinin amacının her günkünden farklı bir hava içinde kalabalıkla buluşmadan doğan bu hafif heyecanda saklı olduğunu henüz anlamamıştı.
   -Hemen geliyorum dedi.
   Sakalını kesmişti, üzerinde yeni bir takım elbise vardı. Merdivende kalabalığı takip etti, bira ve limonata satılan tezgâha doğru saptı. Havada tütün ve portakal kabuğu kokusu vardı. Kapı kanadı durmadan açılıp kapanıyordu.
   Artık daha fazla içmek istemiyordu. Yarıya kadar dolu olan bardağın yanında, gerinmiş halde, birbirine benzeyen yüzlere göz gezdirmek ve cesaretini yeniden bulmak için bekledi. Gördüğü skeç her gencin bir arabasının olduğu spor çevrelerinde geçiyordu.
   -Ne vereceğim?
   Etrafında, acele eden önemsiz kişiler, şapkasız kızlar, atkılı erkekler, kucağında bebeğiyle bir anne vardı. Biraz temiz hava almak için kapıya kadar gidecek oldu, ama kapının meşin kaplı kanadını kaşlarını çatarak güçlükle itti.
   Kapının sundurmasının altı, afişlerle döşeliydi, zayıf ve siyah bir siluet, üzgün bakan beyaz bir yüz fark etmişti.
   Bu da ötekiler gibi, perde arasının bitmesini bekleyen M. Grandvalet’yidi. Yalnızdı. Elinde sigara yoktu. Bir köşede duruyordu. Bachelin onun büyük bir yas içinde bulunduğunu fark etti. Yanına geldiğinde Juliette sordu:
   -Neyin var?
   Merdiveni çok hızlı çıktığı için nefes nefeseydi. Göz bebekleri tuhaf bir şekilde oynuyordu. Burnunun kanatları titriyordu.
   -Bir şeyim yok.
   -Bir şey görmüş gibisin...
   Aşağıdaki salonu görmek için sarktı, o sırada zil çaldı, hoparlör görünmeyen bir yerden opera müziği çalıyordu. Salon karardı. Bachelin:
   -Gidelim! diye mırıldandı.
   -Niçin gitmemizi istiyorsun? Arkadan ses geldi:
   -Susun!...
   -Gel diyorum.
   Ayakta pardösüsünü giydi, Juliette’in kürklü mantosunu sandalyeden kaptı. Sincap derisinden olan bu manto için bin iki yüz frank ödemişlerdi. Ucuz yerde oturanlar homurdanıyorlardı:
   -Otur!
   Ayak sesleri merdivende yankılandı. Az sonra kendilerini sadece kahvehanelerin açık olduğu Saint-Antoine sokağının kaldırımında buldular.
   Bachelin alışkanlık haline gelmiş bir hareketle ellerini ceplerine gömdü, Juiliette, çok doğal bir şeklide, sol kolunu onun koluna taktı. Hep böyle yürürlerdi. Juliette eşini takip edebilmek için küçük, ama hızlı adımlar atmak zorunda kalıyordu.
   -Niçin kalmak istemedin?
   -Öyle düşündüm! Van Lubbe’ü görmeğe gideceğiz.
   Juliette hemen cevap vermedi. Belçikalının her akşam bulunduğu, kendilerini République meydanındaki Brasserie Nouvelle’e götüren uzun, karanlık ve ıssız Turenne sokağına girdiler. Sonunda Juliette:
   -Yorgunum diyerek iç çekti.
   -Sinemada kalmak için yorgun değildin.
   Öfke saçan, endişeli, pek kötü bir bakışı vardı, iki defa başını arkaya çevirdi.
   -Bu gün yine Van Lube’ü gördün mü?
   -Ne olacakmış?
   -Onu sevmediğimi bilirsin.
   -Sen benim sevdiğim hiçbir şeyi sevmiyorsun!

   Kaldırımın boyunca farklı adımlarla yürüyorlardı, bir sokak fenerine yaklaşıp uzaklaşmalarına uygun olarak, gölgeleri bazen önlerine düşüyor, bazen arkalarından geliyordu.
   Juliette susuyor, Bachelin ise eleştirilere göre daha çok kınayan bu susmalardan nefret ettiği kadar hiçbir şeyden nefret etmiyordu.
   -Onun nesini beğenmiyorsun?
   -Her şeyini!
   -Bunun, yerinde bir cevap olduğunu mu sanıyorsun?
   İş işten geçmişti. İkisi de biliyordu. Juliette daha şimdiden olacağa boyun eğiyor, Bachelin’in ise hırsından içi içini yiyordu.
   -Gidip uyumayı çok mu istiyorsun?
   İki adım ilerideki Pas- de-la- Mule sokağında oturuyorlardı.
   -Mademki Van Lub’ü kesinlikle görmen lazım, hayır.
   -Onu “kesinlikle” görmeliyim demedim.
   Durmadan yürüyorlardı. Ayak sesleri boş sokakta çınlıyordu.
   -Evin sorumluluğu üzerinde olsa anlardın.
   Juliette içini çekti. Onun söylediği, söyleyeceği her cümleyi önceden biliyordu.
   -Neden cevap vermiyorsun?
   -Bana bir şey sormuyorsun ki!
   -Van Lubbe olmasa açlıktan ölürdük.
   -Ben aksini mi söyledim?
   République meydanının ışıkları yüz hatlarını kararttı. Bachelin meydan okuyan bir hareketle, birahanenin kapısını itti, birden Van Lubbe’ün her zaman oturduğu tarafa döndü ve tavlanın başında oturan, iki kişiden başka kimseyi görmedi.
   -Garson! M. Van Lubbe gelmedi mi?
   -Geldi ama çeyrek saat önce gitti.
   Çabucak Juliette’e baktı, o gülümsemiyordu.
   -Bir şey içer misiniz?
   -Hayır.
   Konuşmadan yolun yarısını yeniden yürüdüler. Bachelin bu surat asmanın önüne geçeceği düşüncesiyle:
   -Van Lubbe’ü görmekte haklıydım, dedi.
   Juliette istifini bozmadı.
   -Sana söylüyorum.
   -Anladım.
   -O halde, niçin konuşmuyorsun?
   -Söyleyeceğim bir şey yok.
   Bachelin daha çok kendinin acınacak halde olduğundan emindi. Her şeyden önce Juliette’de olmayan, ama onun şüphe etmediği bir yığın endişeleri vardı. Örneğin, Juliette’e sincap kürkünden manto almıştı. Juliette ise mantoyu giyiyor, işin ötesini düşünmüyordu.
   Bachelin düşünüyordu! Van Lubbe’ün birahanede bulunmaması canını sıkıyordu. Belki bu sadece bir rastlantıydı. Hatta belki de bir felaket. Garsona yalnız mı, ya da birileriyle mi çıktığını sormalıydı. 
   -Yoksa Van Lubbe sana yaklaştı mı? diye aniden sordu.
   -Asla.
   -Sana bir şey söylemedi mi ya da hissettirmedi mi?
   -Onun böyle bir şeyi düşüneceğini sanmıyorum.
   Belçikalının görünüşü gerçekten bu izlenimi veriyordu. Otuz beş yaşlarında olmalıydı. Şişmandı, hep neşeliydi, elini gerer, dudağından gülümsemeyi eksik etmezdi. Etrafında güler yüzlü kimseler görmek isterdi. Onu yadırgatan Flaman şivesiyle hikâyeler anlatır, tanımadıklarıyla beş dakika sonra sen diye konuşur, hiç sebep yokken, cebindeki şeyleri ona buna hediye ederdi. Sürüp giden bu karı koca kavgasından bunalan Bachelin usulca:
   -Bir art düşüncen var, dedi.
   -Hiç bile!
   -Ona karşı bir düşüncen olmadığını itiraf eder misin? Oysa basit bir kadın kaprisiyle onunla aramı açmağa çalışmaktan geri durmuyorsun! Durumumuzun onun sayesinde düzeldiğini çok iyi bilirsin.
   -O halde, diye sözünü kesti, yarından sonra hep bu ihtiyar kadının evine mi gideceğim?
   Eşinin susmasından, can sıkıcı bir noktaya dokunduğunu anladı. Dakikalarca, yalnız ayaklarının sesi kendilerine yoldaşlık etti. Bachelin ağzını açınca soğuk bir ses tonuyla:
   -Hayır! dedi artık oraya gitmene gerek yok! Ne oraya, ne de başka bir yere!
   Pas- de- la-Mule sokağına varmışlardı. Zemin katında bir manavın bulunduğu, fazla yüksek, dar bir evin zilini çaldılar. Sonra, karanlıkta, üçüncü kata tırmandılar.
   -Anahtar sendeydi.
   Juliette anahtarı çantasından çıkardı. Henüz tam olarak döşenmiş olmayan üç odalı evde sıcak bir nefes onları karşıladı. Evde bulunmayan eşya arasında pencere perdeleri de vardı. Yerlerine, camlara, ambalaj kâğıtları yapıştırılmıştı!
   Bachelin pardösüsünü yatağın üzerine attıktan sonra, sandalyenin üzerine yığıldı, başını iki avucunun arasına aldı, bu sırada Juliette sobaya kömür atıyor, mutfağa giriyor, musluğu açıyor sonra tekrar kapatıyordu.
   Birkaç yeni mobilya ile Bastille’de bir eskiciden satın aldıkları eski mobilyalar vardı. Geçici izlenimi veriyorlardı. Hiçbir şey tam yerini bulmamıştı. Hepsi tekdüze olan duvar kâğıtlarına magazin resimleri iğnelemekle yetinmişlerdi. Juliette durmadan kıpırdanıyordu. Bachelin sinirlenerek bağırdı:
   -Ne yapıyorsun?
   -Hiç!
   Bir şeyler yapmağa yapıyordu, ama onu niçin kızdırıyordu.
   -Dinle… Az önce ihtiyar kadından söz ettin...
   Juliette mutfakta bekledi ve sustu.
   - Peki! Dinliyorum… diye mırıldandı.
   -Yanıma gelirsen söylerim.

   Uysal, siyah elbisesinin içinde ince ve öfkeli, saçları bozulmuş olarak, elinde saç kıvırma maşasıyla geldi.
   -Yine de oraya gitmemi mi söylemek istiyorsun? Gideceğim.
   -Güç iş değil mi? Acı çekiyor görünmekte ne kadar haklısın!
   Devam etti, artık duramıyordu. En kötülerini bulup birbirinden kopuk sözler söylüyordu. Kendini her zamankinden daha çok mutsuz hissediyordu.
   Haksız olan, anlayışsız olan, ona hiçbir yardımda bulunmayan Juliette’ti. Ya da birkaç dakika süren biraz ilgi, sevgi göstermişse, her şeyi yaptığına inanıyordu.
   -Hiçbir şeyi anlamadığımı mı sanıyorsun? Kadının evine gidip para aldığın için küçülmen canını sıkıyor. Çünkü bu şeyin, şerefine gölge düşürdüğüne inanıyorsun! Sen öyle yetiştin! Sen...
   Ama yine de sebep bu değildi. Hem berikinin hem de ötekinin söylemekten çekindiği başka bir şey vardı. Bu sadece Van Lubbe’le başlamamıştı. Mont- Cenis sokağından ayrıldıklarında, Juliette yine sormuştu:
   -Esnafa olan borcunu ödedin mi?
 Kurtulmak için evet demişti. Oysa Juliette’in sokağa çıktığı bir gün dönüşünde nereden geldiğini sormuştu, o da:
   -Gezindim, diye cevap vermişti.
   Juliette tasalıydı, bakışlarında her zamanki yumuşaklık yoktu.
   -Ne tarafta gezindin?
   -Montmartre’da
   Bakışlarında bir başkalık vardı, Bachelin hemen anlamıştı. Onun kasabın, şarküteri sahibinin, hatta meyhanecinin yanına gittiğinden emindi! Ama o konuda hiçbir şey söylememeyi tercih etti. Söz de dokundurmadı. Juliette de hiç dokunmadı o konuya.
   -Bu Van Lubbe için de aynıydı. O da belli bir özelliği olmayan bir iş adamıydı. Bachelin Juliette’e:
   -Onun hesabına, her çeşit mal satıyorum, diye söylemişti.
   Radyo cihazları, maroken eşya, yazı makinesi ile elektrik malzemelerini kastediyordu.
   -Mağazası nerede?
   -Her ticaret mağazalarda mı yapılıyor zannediyorsun?
   Gerçekte söz konusu olan batakçılıktı. Bachelin bunu işin başında sezmişti. Altmış ya da doksan gün önce satın alınan malların karşılığı hiç ödenmemişti. Van Lubbe çok çeşitli adreslere göndertiyordu bunları.
   Az önce sözünü ettiği ihtiyar kadın müşterilerden biriydi. Juliette onun evinden Belçikalının gösterdiği şekilde para almakla görevlendirilmişti.
   -Ayni yüzleri mümkün olduğu kadar az görmeliler. Bir genç kadın bir erkekten daha güç tarif edilir.
   Elinde, saç kıvırmaya özel maşa ile Bachelin’in önünde, ayakta duruyordu.
   -Bana söylemek istediklerin bu kadar mıydı?
   Bileğini kaptı, onu kendine daha fazla yaklaşmağa zorladı.
   -Benden nefret ediyorsun, diye homurdandı.
   -Hayır!
   Hep bir tek kelimeyle cevap veriyordu, fazla değil!
   -İtiraf et, evine dönebilseydin...

   Her ikisi de, sinemadan çıktıkları andan beri, tartışmanın art arda gelen evrelerini önceden tam olarak söyleyebilirlerdi. Aynı kelimeler, her defasında ayni hareketlere, ayni tepkilere sebep oluyordu. Bu talihsizlikten kurtulacak güçleri olmadığı için ikisi de kızgındı ve onurları kırılmıştı.

   Buna rağmen, hiçbir gayret göstermiyorlardı. Evlerinde, Juliette’in çiçek desenli, pamuklu bir kumaşla örttüğü masanın yanındaydılar. Yatak hâlâ açıktı. Bachelin sıcaklık hissettiğinden, kravatını ve yakalığını çekip çıkardı.
   -Aslında, beni hiç sevmedin; itiraf et!
   -Bilmem.
   Etrafta evin sessizliği dimdik duruyordu.
   -Bana yardım etmek, cesaret vermek için bir şey yapmıyorsun! Gerçeği söylememi istiyor musun? Aslında, aslında beni küçümsüyorsun!
   Tutup omuzlarından salladı. Juliette söylendi:
   -Canımı acıtıyorsun.
   -Sen, benim canımı daha çok acıtmadığını mı zannediyorsun?
   Juliette şimdi sinemayı, günlük olaylar bölümünü izleyen eşinin yandan görünüşünü, aralarında yüzlerce çiftin bulunduğu muntazam diziler halindeki iki bin seyirciyi düşünüyordu.
   -Beni dinlemiyor musun?
   -Dinliyorum! diye irkilerek mırıldandı.
   Sonra sıkılarak:
   -Yatalım, dedi.
   Bachelin’in önünde tek başına duruyordu. O onu yine itip kakacak, bileklerini örseleyecek, Juliette’in söyleyeceği her söz onu daha da kışkırtmaktan başka bir işe yaramayacaktı.

   -…Aileni, piyano derslerini, babanla gittiğiniz konserleri arıyorsun...
   Juliette saç kıvırma maşasını masanın üzerine bıraktı, kendine vurmak için onu kullanacağından korkuyordu.
   -Ben mi? Zavallı adamın biri, rezil bir sokak çocuğuyum. Annem Nevers’de gazete satıyor!
   Yatağın kenarına oturmak istedi, ama Bachelin onu öfkeli bir hareketle kaldırdı.
   -Yaptıklarımın hiç önemi yok! Aylardır sadece senin için yaşıyorum, seni mutlu etmek için boşuna uğraşıyorum...
   Sitem dolu cümlelerin sonuna gelince, sesi zayıfladı. Kesik sözcüklerle bağırdı. Gözleri parladı, sonunda iki dirseğini duvara dayadı ve başladı ağlamağa.
   -Yatalım Emile!
   Omuzuna dokundu, Bachelin onu itti. Uluyor gibi ağlıyordu. Ümitsizliği tepesini attırmıştı, yumruğunu sıkıp duvara iri darbeler indirdi.
   -Haklısın! Sinemadan hemen çıkmasam iyi olacaktı...
   Tam zamanıydı, onu hissetti. Bu hatanın tamirinin mümkün olmayacağını da hissetmişti. Buna rağmen devam etti:
   -Şu an, daha rahat olurdun! Baban oradaydı çünkü. Onunla gidebilirdin...
   Hiçbir cevap işitmedi. Döndü, yanakları ıslanmıştı, Juliette’i her zamankinden daha sakin gördü, öyle tuhaf bakıyordu ki, Bachelin korktu.
   -Ne dedin?
   -Baban sinemadaydı. Onun için seni çekip götürdüm. Onun için sinirliydim! Şimdi anlıyor musun?
   Juliette yine sordu:
   -Tek başına mıydı?
   Onun yaslı giysiler içinde olduğunu düşününce kızardı. Sıkılarak tekrarladı:
   -Tek başına.
   Juliette ağlamadı. Asla ağlamıyordu. Heyecanı aksine büyük bir sessizlik şeklinde yansıyordu. Sesi bir hastanın sesi gibi yumuşuyor, sanki kanı etinden çekiliyordu. Kendi kendine konuşur gibi:
   -Bana bir şey söylemedin! dedi…
   -Söyle, onunla gider miydin?
   Juliette açıklamada bulunmuyordu. Çok şaşırmıştı. Ne odayı, ne de eşini tanımıyormuş gibi öylece duruyordu.

   Bachelin ise kopuk hareketlerle soyunuyordu. Artık bitmişti. Uzun zaman rahat olmağa çalışıyor, başaramıyordu. Bir ev bulmak, evi döşemek, her gün yeni şeyler almak; onun yaptığı bütün bu şeyler neye yarardı ki? Bakmağa cesaret edemeyerek sordu:
   -Sen soyunmuyor musun?
   O da çabucak soyundu, üzerinde kombinezonu kaldı, sonra gömleği. Çoraplarını çıkarmak için oturdu. Bu esnada önce Bachelin yorganın altına kayıyor, ağladığı için arada bir burnunu çekerek soluyordu.
   -Söndüreyim mi?
   Elektriğin düğmesini kapattı, sonra eşine değmeden gelip yatağa uzandı. İçerisi karanlıktı. Yalnız salamandra sobası odanın ucunda kırmızımsı bir hâle bırakıyordu.
   -Allah rahatlık versin, dedi.
   Bachelin onun nefes aldığını işitmiyor, onun varlığını hissetmiyordu. Aradan dakikalar geçti. Kımıldadı, öpmek için eliyle Juliette’in yüzünü aradı. Bu güne kadar hiç birbirlerini öpmeden uyumamışlardı.
   Kadın kımıldamadı. O zaman, birden, kendisini boğan bir kudurganlığın, içinde büyüdüğünü hissetti. Karanlıkta, birbirini tutmayan cümleler bağırarak onu hırpalamak için vurdu, çimdikledi.
   Bir kolun kurtulmağa çalıştığını fark etmiş, ama ne için olduğunu anlamamıştı. Elektrik düğmesine uzanmak içinmiş. Tık sesi işitildi. Oda birden aydınlandı, Bachelin karşısında Juliette’in korkan, ama düşünceli yüzünü buldu.
   -Sakin ol!
   Yumruklamaktan vazgeçti. Bu defa kendi kendine vurmağa başladı, bir sinir krizine doğru gidiyordu.
   Öyle ki Juliette, gömlekli olarak, yalın ayak ıslak bir havlu aramağa gitti, havluyu onun alnına koydu.
   -Sakin ol!... İşte bitti!... İhtiyar kadına yarın giderim...
   Uyandığında hiçbir şey bilmiyordu, boğazı ağrıyordu. Juliette ise mutfakta kahve hazırlamakla meşguldü. Otobüsler art arda Pas-de-la Mule sokağına dalga dalga dağılıyordu.

 

 

                                                  VII

 

 

   Kayan bir güneşin ışığı altında, ekşimiş sebzelerle ilkbahar turfandası gibi çabuk örselenen meyvelerin dolup taştığı küçük arabaların etrafını çeviren ev kadınlarının arasına sokulurken Bachelin kendi kendine, “Bu onun hatası!” diyordu.
   Sokağın alaca bulaca görünümü ile gözleri dolunca hemen düzeltti:
   “ Ne olursa olsun kabahat benim değil!”
   Her gün yaptığı gibi, hatta bir gün önce Juliette’le tartışırken yaptığı gibi Turenne sokağını bir uçtan bir uca geçiyordu. Çoğu zaman gürültü patırtı, ağır kamyonların iç içe hali, dükkâncıklar, eşya teslimine yarayan araçlarla dolu eski avlular, fakir insanlar, yarı fakirler, seslerin, yüzlerin, kolların, renklerin bu kenetlenmiş yığını ona sinemadaki ayni güveni veriyordu ve Juliette’in anlamak istemediği bir şey de buydu!
   Ama bu sabah kızdığı o değildi. Yorgundu. Her zamanki gibi elleri cebinde yürüyordu.
   Zekiydi de niçin bir tartışmayı zamanında durduramıyordu?

   Bu defa gene aynı değildi, canını sıkan geceki sahne değildi. O ancak ikinci bir somut olaydı.
   Hepsinin üstünde daha ciddi, daha korkunç herhangi bir şey vardı, mutlu olmak için doğuştan bir çeşit yetersizlik.
   Örneğin karnabahar satan bir kadına bakıyordu. Sıradan, yüzü sivilceli bir kadın, müşteri toplamak için boğazını yırtıyordu. Ama gözlerinde hiçbir ümitsizlik, hiç bir endişe yoktu.
   Nevers’de, Paix kahvehanesinde, Lasserre gibi bir budala budalalığını bilmiyor, hayatta tam bir güvenle ilerliyordu. Lyon Bankası’ndaki Berthold da rahatlığın ta kendisiydi. Yine, kambur Jacquemin’in gülümseyişinde, sesinin sedasında endişe varsa, o en azından kamburdu!

   Bachelin hep Juliette’i düşünüyor ve sonunda “bu onun hatası ve hata onun değil!” diyordu.
   Juliette onu seviyor olmalıydı, aksi halde geçtikleri yerlerden geçmeğe nasıl razı olurdu. Yine de, beraber olduklarından bu yana, bocalıyorlardı! Bocalamağa da devam ediyorlardı! İkisi de iyi niyetliydi. İkisi de iyi olmak istiyordu.
   Söylenmemesi gereken sözü son anda neden söylüyorlardı? Üstelik dramı önceden sezdikleri halde! 
   Hep böyle olmuştu. Bachelin’in hayatı baştan sona böyle olmuştu. Bu böyle iken Van Lubbe gibileri şahane fırsatlar kolluyordu.
   “ M. Grandvalet kimin için yas tutuyor?”
   Gene Juliette’in affetmediği şeylerden biri de buydu. Babası Paris’teydi ve Bachelin kendisine bu konuda bir şey söylememişti. Yoksa Bayan Grandvalet mi ölmüştü?
   Koşmakta olan bir oğlan ona çarptı, Bachelin’in suratı daha da asıldı. Arada bir kendini güçsüz hissediyordu. Bedenen rahatsızlık duyuyordu. Alnını kırıştırmaktan başı ağrıyordu, onun yürürken yüzünü buruşturduğunu görenler şaşırmış olmalıydılar.
   Cesaretini artıracak anılar bulmağa çalışıyordu, ama içlerinde bir tanesi yoktu ki kararmış olmasın. Creuse sokağında, evlerinin eşiğinde kucakladığı Juliette’i düşünse, bir işe yaramayan, acemice okşamalarını, ona çektirdiklerini ve olanları kabullenmesini, pencereden kendilerine öfkesini bağıran ihtiyar kadının sesini hatırlıyordu.
   Paix kahvehanesini düşünse, kâğıt oyununda yaptığı hilenin anısı rahatını bozuyordu. Buna rağmen kendini savunmak hakkı değil miydi? Hayata karşı koymak için kendine daha başka silahlar verilmemiş miydi?
   République meydanına yaklaştı, yavaş yavaş, yüzü tehdit eder bir hal alıyordu. Mont-Cenis sokağındaki atölyede, Leroy’ların evinde, şu saatte bir bebek dünyaya gelmeliydi. Leroy’nın da tadı yoktu, ama sadece içtiği zaman.
   -M. Van Lubbe gelmedi mi? diye Brasserie Nouvelle’deki garsona sordu.
   -Bu sabah görmedim.
   Güneşin altındaki meydanın aksine, kahvehane iç karartıcıydı. Setin üstünde atlıkarıncalarla yarım düzine panayır satıcısı kulübesi yükseliyordu. Alkol almamağa karar verdiği için:
   -Bir kremalı kahve, söyledi.
   Sonra garson uzaklaşırken:

   -Yahut da! Bir pikon ver! dedi.
   Cesaretini bulması için bir aracıydı bu. Bunsuz yaşanabilir mi? Başkaları belki, ama kendisi değil! Van Lubbe gecikmişti. O kendisine karşı daima candan görünür, Juliette’le ilgilenir, Juliette’e sık sık hediyeler verirdi. Haftada iki, üç defa büyük bir lokantada birlikte akşam yemeği yerler, Belçikalı şarabın en iyilerini ısmarlardı.
   Bachelin onu küçümsemiyordu, bu açıktı. Ona gittikçe kaybolan bir içtenlikle davranıyordu.
   “Karımı çalmak elinden gelse, çalacak!”
   Garsonlar bira bardaklarını tebeşir tozuyla parlatıyorlardı. On iki kadar müşteri, hep ayni kişiler, masalara kurulmuşlardı. Burası onların genel karargâhıydı.
   “On dakika içinde gelmezse gideceğim!”
   Yalan söylüyordu, çünkü paraya ihtiyacı vardı ve bu parayı da ona ancak Van Lubbe verirdi. Batakçılıktan ne kadar kazanıyordu? Binlerce ve binlerce frank! Harcadığını hesap etmezdi. Bir otomobili vardı. Bachelin onun birkaç dakika sonra henüz tıraş olmuş, memnun bir tavırla otomobilden indiğini gördü.
   -Sen burada mıydın?
   Her dakikası neşe içinde geçen bir insan tavrıyla, otomobilin kapısını örttüğü gibi davranıp, elini uzattı. Gönül rahatlığından ileri gelen bir iç çekişle banka oturdu.
   -Ernest! Çok az limonlu ufak bir vermut!
   Rahatça oturup gelen müşterilerin kim olduklarını görmek için etrafına bakınırken, Bachelin’in yüzü ekşimiş, dudakları incelmiş, gözleri iyice küçülmüş ve sabitleşmişti.
   -Yeni bir şey yok mu?
   Bachelin cevap vermedi. Arkadaşına bakarken, korkuyla karışık bir sevinçle onu seyreder gibi olduğu hissi edindi.
   -Neyin var senin?
   -Hiç.
   Garson içkiyi getirmişti. Van Lubbe cüzdanını masanın üzerine koydu, açtı ve yüz franklık banknotları saydı.
   -Benden istediğin bin franktı, değil mi?
   Bachelin cüzdandaki bir deste parayı görünce üzerine basa basa söyledi:
   -Bana yirmi bin lazım.
   -Belçikalı gülümseyerek başını kaldırdı.
   -Aklını mı oynattın?
   Ama arkadaşının yüzünün morardığını, burun deliklerinin titrediğini, ille de büzülen göz bebeklerini görünce gülümsemeyi bırakarak:
   -Öyle! diye Bachelin doğruladı. Dizleri masanın altında titriyordu.
   -Söz verdiğim bin frangı vereceğim, fazlasına gelince mümkün değil!
   -Bana yirmi bin frank lazım!
   Van Lubbe maksadını anladı, o da değişip her zamanki temiz kalpliliğini unutarak, kaşlarını çattı.
   -Ne demek istiyorsun?
   -Artık çalışmıyorum.
   -Başka?

   -Hepsi bu kadar.
   -Seni susturmak için yirmi bin frank mı lazım?
   -Evet öyle.
   Öteki kendini öyle tutuyordu ki sesi tanınmaz olmuştu. Bütün paraları içerisine yerleştirdikten sonra cüzdanı yavaşça cebine koydu.
   Bachelin son derece korkuyor, bedenen ve ruhen acı duyuyordu. Her saniye onun için bir azap olmuştu, ama sanki yalnız bu şekilde saygı gösterilirmiş gibi gözünü bir an karşısındakinden ayırmadı.
   Van Lubbe kalktı, gitmeye hazır bir müşteri gibi sakin görünüyordu. Bir adım ileri atınca Bachelin kendini korumak için içgüdüsel olarak elini kaldırdı, ama geç kalmıştı. Karşısındaki homurdanarak yumuğunu yüzünün üzerine indirdi:
   -Pis hayvan !.. Pis hayvan!..
   Bachelin artık hiçbir şey görmüyordu. Kımıldayan sandalyelerin gürültüsünü duyuyor, müşterilerin araya girmelerini endişeyle bekliyordu. Van Lubbe bir defa, iki defa daha vurdu. 
   -Bırak onu!.. Polis çağırın… diye, biri bağırdı.
   Polisler gelmeden Flaman Bachelin’i yakasından kapmış ve bir itişte eşiğin üzerine yuvarlamıştı.
   Her şey bitmişti. Van Lubbe aynada kendini seyrediyor, eliyle saçını tarıyor, kravatının bozulan düğümünü düzeltiyordu. Bachelin ise ayağa kalkıyor ve şapkasız olarak kendi kendine söylenip evlerin kenarından hızla sıvışıyordu.

   Elini yüzünün üzerinden geçirdiğinde burnunun kanadığını gördü, telaşa kapıldı. Yalnız başı acıyordu, dayağı yerken farkında olmamıştı. Yoldan gelip geçenler başlarını ona doğru çeviriyorlar, o ise onlara kudurmuş bir köpek gibi bakıyordu.
   Bunu neden yapmıştı?
   “Görürüz! diye tehdit ediyordu. Belki daha kuvvetlidir, ama göstereceğim”
   Bir defasında çocukken sokakta dayak yiyip de bir biri ardından sonu gelmeyen sözleri sıralarken de fiziken ve moral olarak ayni haldeydi.
   Uzun elbisesinin içinde, ayağında pantuflayla, evi düzeltmekle ya da vakit geçtiği için, Turenne sokağındaki iki tekerlekli küçük arabalarda alış veriş yapmakla meşgul olan Juliette’i düşünürken yürüyüşünü yavaşlatıyordu.
   Eve yaklaştığında artık burnu kanamıyordu, ama yüzüne kan uymuştu, yakalığının ve gömleğinin üzerinde kırmızı lekeler vardı.
   Juliette evde değildi. Her zamanki gibi, bir pusula bırakmıştı: “Hemen geliyorum”. Sebzeler gaz ocağının üzerinde pişiyor, üç oda da lahana kokuyordu.
   Az önce düzeltilmiş olan yatağa elbisesiyle uzandı, olanları biraz geç anlatmak için, merdivende ayak sesleri işitir işitmez uyuyormuş gibi yaptı.
   Yatak sallanıyordu. Bachelin gözlerini kapamış sersem gibi gittikçe hızlanan ve durdurulması imkânsız bir ritmin etkisiyle yatağa yapışmıştı. Bu iş uzamamalıydı, olan olmuştu bir defa. Sonunun neye varacağı da önceden kestirilemezdi.
   Yas elbiselerinin içinde simsiyah, yüzü son derece beyaz, sinemanın eşiğinde bekleyen Grandvalet babayı düşünüyordu. Bıyığı var mıydı? Ya sakalı? Bachelin bu konuda bir şey hatırlamıyordu, önemli de değildi. Juliette üzerine doğru eğilmişti. O ise kımıldamamıştı. Uyandırmamak için sessiz adımlarla gidip geliyor, masayı koyuyor, cızırdayan yağı tavada eritiyordu.
   Bir gözünü araladığında, alışık olmadığı resimlerle karşılaşıyordu. Duvar kâğıdı yeniydi, ev tamamlanmamıştı. Üç aylık kiranın önceden ödenmiş olduğu gerçekti.
   Juliette babasıyla karşılaşsa ona gözükür müydü? Onunla Nevers’e gider miydi?
   “Pis hayvan!..”
   On, on beş kişi kavgada bulunmuş, Bachelin’in acınacak halde arkasına bakmadan kaçmak için yerden kalktığını görmüşlerdi. Yine de Van Lubbe’ü hapsettirebilirdi!
   Çünkü hırsız olan Van Lubbe’dü! Pis hayvan oydu. Çok yavaştan bir ses kulağına fısıldadı:
   -Uyuyor musun?
   Gözkapaklarını araladı. Juliette de üzgündü. Bir zamandan beri sağlığı iyi değildi. Teni grileşiyor, alnında ve yanaklarında durmadan sivilceler çıkıyordu.
   Adam iç çekti, yemeği düşünerek sordu:
   -Hazır mı?
   Juliette yemeği önüne getirdi, sormağa cesaret edemeden karşısına oturdu. Sonunda:
   -Havagazı için geldiler, dedi.
   Cevap vermedi. Çiğnemeden, isteksizce yuttuğu bürüksel lahanalarını yerken, nefesi kesiliyordu. Sıcak bir şeyin dudağının üzerinden aktığını hissettiği an, Juliette düşünceli bir şekilde fark etti:
   -Kanıyor...        

                                                  ***                                                                                                                                        

   -M. Emile hâlâ gelmedi mi?
   -Henüz gelmedi. Gelmek üzere.
   Her gün ayni cümleler söyleniyordu. Öğle vakitleri Adlî Polis müfettişlerinin girip çıktıkları Dauphine meydanındaki küçük lokantanın sonuna doğru yöneldi. Bir basamak inmek gerekiyordu. Mavi önlüklü, bıyığı boyalı olan Patron at nalı biçimindeki barın arkasında duruyor, Elise adında bir kız M. Grandvalet’nin masasına bir bardak kızılkantaron koyuyordu.
   Zamanının büyük bir kısmını kahvehanelerde geçirdiği şu günlerde bir aperatif seçmek gerekmişti. Elise ona daha az alkollü olduğu için bunu önermişti.
   -Gazete ister misiniz M. Grandvalet?
   Gazeteye göz gezdirmek için camlarını kullanmadan önce güderi ile sildiği çerçevesi altın kaplamalı gözlüğünü taktı.
   Dauphin meydanı her zaman sakindi. M. Emile bazen taksiyle geliyordu, geçen defa Pont Neuf’ün orta yerinde otobüsten inmişti, kaldırımda ayak sesleri tanınıyordu.
   Eski kasadar başka ne yapabilirdi? Her zaman, gittikçe alıştığı Centre otelinde kalıyordu. Bir sabah, telgrafı kendine orada vermişlerdi. Bayan Jamar’dan geliyordu, gece karısının öldüğünü bildiriyordu.
   Oğluyla trene binmişlerdi. Gelini kendisiyle çocuklarına siyah elbiseler sipariş etmek için bir gün daha Paris’te kalmıştı.
   Nevers’de, her şey sönük geçmiş, hemen hemen ağlayan bile olmamıştı. Durmadan ağlayan ve Bayan Grandvalet’nin bir azize gibi öldüğünü günde on defa söyleyen bir tek Bayan Jamar vardı.
   Durumu karma karışıktı. Yorgunluğa, gribe, üremiye dayanamamıştı. Kriz gelip de gece onu yakalayınca, öleceğinin o zaman farkına varabilmişti.
   Ancak bir defa Paris’te Philippe annesinin hissesinin paylaşılmasını istedi.
   -Karım ve çocuklarım var, diyerek kendini mazur gösteriyordu. Onları düşünmek zorundayım.
   Ama Juliette ortada olmadığından formaliteler henüz tamamlanmamıştı. Onun da imzası gerekti. M, Emile araştırmalarına devam ediyordu. Bir defasında, Hauteville sokağında bir ithalatçı mağazasında Emile Bachelin’nin izini bulmuştu. Bizzat kendisi onu Grands Boulevards’da takip etmiş, akasından metroya binmiş ama bir hat değişmesi yüzünden kalabalıkta kaybetmişti.
   Her zaman iyimserdi:
   -Bu bize onların daima Paris’te kaldıklarını az çok kanıtlıyor!

   Haftada iki, üç defa M. Grandvalet polis karakolunun kapısını çalıyor, sobanın yanında hemen hemen kendinin olan bir yere oturuyordu.  Polis memurlarının çoğunu tanıyordu. Polisler Dauphlin meydanındaki birahaneye bir aperatif almak için geldiklerinde gözleriyle onu arıyorlar, ona gülümsüyorlar, ufak bir işarette bulunuyorlardı.
   -Hâlâ mı bir şey yok?
   Onunla pek alay etmiyorlardı. Az çok acındıracak bir hali vardı. Sanki bunun bir dramla biteceği hissiyle gazetelerde sadece değişik olayları ve bilhassa boğulma olaylarını okuyordu.
   O gün yeni bir haber vardı, M. Emile’in gözleriyle M, Grandvalet’yi arayışından, karşısına oturup her zamanki pernoyu ısmarlayışından anlaşılıyordu.
   -İşte bak!
   -İşte ne?
   -Avucumda olduklarını söylemekle abartmak istemiyorum, ama şunu diyebilirim ki en geç bir kaç gün içinde kızınızı ele geçireceğim. Belki bana bu şekilde ilk defa konuşmadığımı söyleyeceksiniz. Yalnız, bu gün, elimde tartışma götürmez bilgiler var.

   M Grandvalet hiç tepki vermiyordu. Belki de çok aradığı için, artık sonucun mümkün olacağını düşünmüyordu bile. Şişmanlamış olan konuştuğu kişiye bakıyor, onun arkasında, masaya çatal, kaşık koyan ve bir şeyler işitmeğe çalışan Elise’i görüyordu. İki müfettiş de tezgâhın üzerine dirseklerini koydular.

   -Elimde garip bir iş var. Adlî Polisten eski bir meslektaşım bana bir batakçılık hikâyesinden bahsediyordu. Süs eşyası satan yaşlı bir kadın satıcının, inanılmayacak fiyatla bir yığın mal satın aldığı söz konusu.

   M. Grandvalet onu dinliyor muydu? Anlıyor muydu?

   -Bu işlerde çok tedbirli gitmek gerekir. Eski bir genelev çalıştırıcısı kadını konuşturmağa çalıştım. Kadın tedbirli. Öğrenebildiğim tek şey, bir genç kadının devamlı bir şekilde para almağa gelmesi. M.Grandvalet yavaşça sordu:

   -Bunun benim kızım olduğunu mu sanıyorsunuz?

   -Sabırlı olun. Matmazel Juliette’in fotoğrafını ona gösterecek kadar beyinsiz değilim. Resmi kapıcıya göstermeyi tercih ettim, o da resmi tanıdı.

   -Nerede?

   -Petits-Champs sokağının arkasındaki bir pasajda.

   -Hepsi bu kadar mı?

   -Bu kadarı yeter. Birkaç gün önce mallar teslim edildi. Henüz parası ödenmiş değil. Yani, kızınız yakın bir zamanda oraya gelecek… 

   M. Grandvalet, ille de hiçbir zaman görmeğe alışık olmadığı böyle bir dekorun ve şartların içinde Juliette’in silueti ile yüzünü hayal edemiyordu. Çünkü Juliette her zaman davranışında mahcup görünürdü. Onu çarşıya göndermek için defalarca söylemek gerekirdi, istediği şeyi de hecelerle söylerdi.

   Bir defasında vergiyi yatırmasını söylemişlerdi de ağlamıştı. M. Grandvalet otoritesini göstermek için örnek olsun diye cezalandıracağını söyleyerek korkutmak zorunda kalmıştı.

   M. Emile hep konuşuyordu. Yanılıyor muydu? Yalanda mı söylemiyordu? Anlaşılmıyordu. M. Grandvalet’ye baskı yapan, işi bırakmağı kabul etmeyen, şunu ya da bunu yap diye emir veren oydu. Öyle ki otelin iç karartan ortamında yalnız kalmaması için eski kasadarı akşam sinemaya gitmeye zorlayacak kadar ayrıntılara karışıyordu.

   -İşi bana bırakın! Size her şey düzelecek dedim mi, düzelecek!

   M. Grandvalet ona kafa tutmağa cesaret edemiyor, örneğin bir kız çocukları dünyaya gelen Leroy’lara arada bir gitmek gibi girişimlerinde dedektiften habersiz hareket ediyordu.

   Yanında Lepic sokağını çıkarken satın aldığı yiyecekleri götürüyordu. Leroy evde yokken varmağı ayarlıyor, genç kadınla çene çalıyor, kadın ise abajur süslemeğe devam ediyordu.

   Mont-Cenis sokağındaki atölyeyi, haftada bir defa, salı günleri akşam yemeğine gitmesi kararlaştırılan oğlunun evine tercih ediyordu.

   -Kızınızın fotoğrafıyla pasaja bir adam bıraktım. Gidip hemen nöbeti ondan alacağım. Geriye kararınızı öğrenmek kalıyor. Kızınız çıkınca takip edebiliriz, ama bu biraz riskli. Öğleden sonra Paris’in sokaklarında bir kimseyi gözden kaybetmemek hemen hemen olanaksız.

   M, Grandvalet’nin soru sorar gibi masum bakışı M. Emile’in üzerine dikilmişti.

   -Ben farklı hareket edeceğim. Siz şikâyette bulunacaksınız. Elimizde ihzar müzekkeresi var, bir müfettiş benimle pasajda bekleyecek. Çeyrek saat sonra, kızınızla birlikte Adlî Poliste oluruz ve...

   Karşısındakinin şaşkın yüz ifadesi karşısında birden sustu.

   -Hiç korkmayın. Kızınızı hapishaneye atacak değiller. Poliste işler düzelecek. Şikâyetinizi geri alır çocuğunuzla gidersiniz.

   Hayır! M Grandvalet istemiyordu. Başını sallıyordu. Sonunda:

   -Sizinle gideceğim, diye kararını verdi.

   Pes etmedi. Kendisi de Nievernais’den olan Elise’in servis yaptığı lokantada öğle yemeğini yediler. Petit-Champs sokağına geldiklerinde pasaj henüz karanlıktı, indirimle satan dükkânların sergileriyle dolmuştu.

   Kalabalık her iki yana durmadan boşalıyordu. Lambalar yandı, görünüşe eskimsi, hüzünlü bir hal veren kocaman sarı lambalar. Posta pulu, takma bacak, müstehcen kitaplar satan dükkânlar art arda sıralanıyordu. Bir kapının yanında, yoksul genç bir adam bekliyordu. M. Emile ona:

   -Sıvış bakalım, dedi.

   Zemin katında bir şekerci dükkânı vardı, ama mermer plakalar, üst katlarda, süs eşyası satan bir kadınla, bir yapma çiçek satıcısının bulunduğunu haber veriyordu.

   Pasajın iki ucunda hava henüz tamamen kararmamış, batan güneşin sarı ışığından, havada bir parça kalmıştı.

   -Kızın gelirken sizi tanımaması iyi olur. Pardösünüzün yakasını kaldırıp vitrinlere bakmalısınız...

   Hava akımında, bekleme başladı. 

 

 

                                                  VIII

 

  

   Juliette hiçbir şey görmeden geçti. O, doğru önüne bakarak, gelip geçenlere, yolun görünümüne kayıtsız kalarak, hep böyle yürürdü. Üzerinde sincap derisinden mantosu, başında siyah bir şapka vardı ve az bir zaman önce evlenmiş, endişeleri olan ya da sağlığı iyi olmayan dürüst bir kadın gibi görünüyordu, doğrusu da öyleydi.

   Şekerci dükkânının yanındaki karanlık koridora tereddüt etmeden daldı, asma kata kadar dik merdiveni çıktı, zili hareket ettiren yumuşak yün kordonu aradı. Başka zamanlar, Bayan Hédoin kapıyı hemen açardı, hatta o kadar çabuk ki bütün gün kapının arkasında gizlendiğine insanın inanası gelirdi. Bu defa öyle olmadı. Dairenin ucunda pantuflalar kaymağa başladı. Kapıya geldiğinde uzun bir sessizlik oldu. Sonra birden, emniyet zincirinin ve sürgünün gürültüsü işitildi. İhtiyar kadın kapıyı bir kaç santim aralamıştı. Mırıldandı:

   -Çıldırdınız mı siz?

   Ak saçlarıyla, ablak ve solgun yüzüyle iri bir aya benziyordu, gözlerinde ne zaman olursa olsun, ürkek ve şaşkın bir ifade vardı. Juliette kapıyı itmek istedi, kadın duraksadı, yine anlaşılmaz biçimde söylendi:

   -Benden ne istiyorsunuz?

   Üst katta, merdivende ayak sesleri olduğundan ziyaretçiyi içeriye aldı.

   -Beni yakalatmak için geldiniz, saklamayın!

   Görünüşü bu sahnenin tutarsızlığını artırıyordu. Hatta engin tavanı, lambalarla değil de giysileri abajur görevi yapan bebeklerle aydınlatılmış olan asma katın görünüşü bile. Belli belirsiz bir ışıkta, eşyalar, şüpheli, değişken bir görünüm alıyordu. Solmuş ipekten pencere perdeleri şeker pembesi rengindeydi. Süslü mobilyalar narin görünüşlüydü, her yerde yumuşak minderler, değersiz süs eşyaları vardı. Bayan Hédoin’in kendisi, mavimsi, pasta kokan ipek bir elbise giyinmişti. Juliette çantasından bir kâğıt çıkararak:

   -Fatura için geldim, dedi.

   -Hiçbir şeyden haberiniz yok mu?

   -Neden haberim olacak?

   -Polisler…

   -Öyle mi?

   Bayan Hédoin’in iri gözleri ıslak bir korkuyla dolmuştu. Juliette’i pencereye götürmek için elinden tuttu. Yüksük takılı parmağıyla hafifçe pembe perdeyi araladı. Camların üzerinde evin içini göstermeyen bir dantel vardı, böylece yolun aydınlık manzarası ancak bir çeşit örümcek ağı içinden seyrediliyordu.

   Saat beş buçuktu. Bayan Hédoin ve dairesiyle ayni devre ait olan pasajın en canlı zamanıydı, her tarafta binlerce eşya, yanıp sönen binlerce ışıkla dolup taşıyordu. Yoldan geçenler birbirlerini kâh sağa, kâh sola çekiyorlardı. Asma katın penceresinden bakınca gittikleri yeri bildiklerine, başıboş dolaşmadıklarına inanmak zordu. Tam karşıda, dükkânların en az aydınlık olanında beyaz gömlekli yaşlı bir adam vitrinde pedalla çalışan bir çarkın önüne oturmuş, lüle taşından pipo yapıyordu. Bayan Hédoin:

   -Onları görüyor musunuz? diye fısıldadı. Polisler o anda lülecinin yanında duruyorlardı.

   Juliette camın serinliğini ve kabartma olarak, dantelin nakışını alnında hissediyordu. Hiçbir şey görmeden bakarken, çünkü bakması isteniyordu, birdenbire, bütün hatlarıyla siyah bir siluet, melon bir şapka, ağarmaya yüz tutmuş bir bıyığın fark edildiği son derece solgun bir yüz gördü.

   Babasıydı. Yanında şişman bir adam vardı. Her ikisi de, bulunduğu evin kapısını gözetliyordu. Sıcacık göğüslerinden biri Juliette’in omzunun üstünde ezilen Bayan Hédoin:

   -İki gündür binayı göz hapsinde bulunduruyorlar, diye fısıldadı.

   Juliette korkmadığına, hiçbir sarsıntı hissetmediğine, heyecanlanmadığına şaşıyordu. Sadece merak ediyordu. Yoksa her zaman anne babaya bakmak akıldan geçmez. Babası gözüne ufak görünmüştü. Pardösülerinin son derece düzgün, omuzlarda daralan kesimini ömründe fark etmemişti. İlle de siyah kravatı, şapkasındaki siyah yas krepiyle, üzüntülü ve önemsiz görünüyordu.

   Krepi neden sonra fark etti, babasının kimin için yas tuttuğunu kendi kendine sordu.

   -Kısa boylu ihtiyar, komiser olmalı. Bundan önce nöbetleşe çalışan iki kişi daha vardı, ama bu beriki öğleden sonra yeni gelmiş. Herhalde ona sizin geleceğinizi bildirdiler.

   Bachelin evde hâlâ yatıyor muydu? O uyurken, Juliette cüzdanına bakmış, para getirmediğini görmüş, uyanmasını beklemişti. Sadece:

   -Van Lubbe artık çalışmıyor mu? diye sormuştu.

   Şiş olan burnundan utandığı için Juliette ona karşıdan bakmak istememişti. Olan biteni anlıyordu.

   -Artık bana ondan söz etme.

   -Havagazına bakan memur yarın sabah tekrar gelecek.

   Tavana bakarak yatıp kalmıştı ve sonunda iç çekerek:

   -İhtiyar kadının yanına son bir kere daha gider misin? Bize iki bin frank borcu var, demişti.

   Juliette ona kendisinin gitmesini söyleyecekti, söylemedi, çünkü onun gidecek durumda olmadığını anlıyordu. Bir şeyler olmuş, Bachelin yaralı bir hayvan gibi eve dönmüş, her türlü işten vaz geçmiş görünerek güpegündüz gelip yatmıştı.

   -Van Lubbe ile artık ilişkiyi kestiğimizi ona söyleme.

   Juliette giyinmişti. Petit-Champs sokağına kadar otobüsle gitmişti. Şimdi ise, alnını cama yapıştırmış, bu iki adamı, ille de Bayan Hédoin’in polis komiseri sandığı babasını seyrediyordu.

   -Sizin çıkmanızı bekliyorlar. Nerede oturduğunuzu öğrenmek için izleyecekler. Hepsini sizin vasıtanızla yakalamak niyetindeler.

   Juliette döndü, iyice aydınlatılmamış olan daireyi, ipeklileri ve eski resimleri, ihtiyar kadının yuvarlak, soluk başını gördü.

   -Ne yapacaksınız?

   Juliette, dikkati pasajın kelepir eşyalarıyla ocak ızgaralarının üzerinde küçük bir odunun yandığı sessiz asma kat arasında ikiye bölünmüş, düşünüyordu.

   Babasının yanında bulunan adam polis olmalıydı. Juliette’in izini tek başına o bulabilmişti, böylece batakçıların izini keşfediyordu.

   Dışarı çıksa, izleyecekler, Pas-de-la Mule sokağına girer girmez de kapsını çalacaklardı.

   -Evin ikinci bir çıkışı yok mu? diye umursamaz bir tarzda sordu.

   Babasını görmek, üzerinde yapacağına inandığı etkiyi gerçekten yapmamıştı. Onunla o kadar yıl yaşamış olduğuna inanmakta hemen hemen güçlük çekiyordu. Bu, pencereden arada bir baktığı bir yabancı, bir az da gülünç bir beydi.

   -Görünmeden çıkmanın yolu yok. Yanımda mallar da olunca!.. Bunun kötü bir şekilde biteceğini her zaman, söyledim! Evi aramaya gelecekler, bizi de göz altına alırlar…

   Sesi de, kişiliği, hatta ümitsizliği gibi kararsızdı. Aksine, Juliette’in bütün soğukkanlılığı, bütün aklıselimi üzerindeydi.

   -Üst kattaki kiracıları tanımıyor musunuz?

   -Onların kimseyle ahbaplığı yok.

   Bayan Hédoin’in aklına bir fikir geldi, birden gözleri parladı.

   -Siz benden hafifsiniz. Başınız döner mi?...

   -Ne için sordunuz?

   -Evin arkasında, tam asma kat hizasında, üzerinde cam çatı bulunan bir avlu var.

   Birdenbire, ziyaretçisine karar verdirmek için, yapmacık, işveli, endişeli bir tavırla açıklamaya devam etti, bunu başarınca da konsoldan ambalaj kâğıtları çıkardı, batakçılıkla ilgisi bulunan üç mantoyu bu kâğıtlara sardı.

   -Bana ayni zamanda bu iyiliği de yapın. Evi aramağa geldiklerinde, hiçbir şey bulamayacaklar. Herkesi de kurtarırız.

   Hayatı boyunca sadece bunu yapmış gibi, dağınık ışıkta dört dönüyor, sicimi düğümlüyordu.

   -Malı verdiğime göre size para veremeyeceğim, anlıyorsunuz. Zaten, evde para da yok. Polis pasajı gözaltında tutmağa başladığından bu yana, evden çıkmıyorum. İşte iki gündür evdeki yiyeceklerle idare ettim.

   Juliette son bir defa daha dışarı baktı. M. Emile babasının siluetinin önünde duruyordu. Yine kendi kendine sordu:

   -Acaba kimin yasını tutuyor?

   Ama aile içinde sık sık bir amcanın, bir teyzenin ya da bir yeğenin yası tutulmaz mı? Paket iri ve gevşekti. İhtiyar kadın Juliette’i mutfağın içinden karanlık küçük daracık bir odaya götürdü ve pencereyi açtı.

   Gerçekten bu hafifçe parlayan bir cam çatıydı, çünkü alt tarafta bulunan avlu aydınlıktı.

   Daha yukarıda, duvarların arasında, karanlık ve aydınlık pencereleri olan bir çeşit dar bir baca vardı.

   -Karşıdaki pencereyi görüyor musunuz? O hep açıktır, bitişikteki evin merdivenine çıkar.

   Bayan Hédoin yine heyecanlı bir sesle söyledi:

   -Şansınız açık olsun! Pakete dikkat edin...

   Yapılacak zor değildi. Camları tutan çerçevenin üzerinden yürümek yeterdi. Gideceği mesafe ancak üç metreydi ve Juliette, korkusunu hissetmeye zaman kalmadan, bir hamlede karşı tarafa vardı.  

   Madam Hédoin ona yine fısıldadı:

   -Paketi...

   Hepsi bu kadar. İhtiyar kadın penceresinde artık sadece soluk bir hayaldi. Juliette tutkal kokan merdivenden - evde bir mukavvacı bulunduğu için- elinde bir manto paketi ile iniyordu.

   Acelesi yüzünden az kalsın her şeyi kaybedecekti, çünkü iki adam da tam kapının karşısında duruyor, ama şekerci dükkânı yönüne bakıyorlardı. Juliette koridorun karanlığında biraz duraksadı ve bekledi. Konuşuyorlardı. Dudaklarının kımıldadığını görüyordu. M. Emile piposunu doldurdu, kibritin çevresine ellerini siper yaparken, o da kalabalığa karışmak için bunu fırsat bildi ve Petit -Champs sokağına doğru yöneldi.

   O anda korku başlamıştı, onu çok hızlı kısa adımlarla yürüten akıl almaz, gülünç bir korku, o derece ki kendini çevrenin küçük sokaklarında yitirip metronun girişini boşuna aradı. Geri dönmeğe cesaret edemiyordu. İçinde takip edildiği hissi vardı. Paket hareketine engel oluyor, sicim parmaklarını kesiyordu.

   Bir tarafta, gündüz gösterimi yapan bir tiyatronun yanında, aydınlatılmış olduğu için, yolun kenarında bekleyen taksiler gördü, içlerinden birine atladı, şoföre gideceği yerin adresini verdi:

   -Pas-de-la Mule sokağı!

   Rahatlamış olan Bayan Hédoin, pembe ipek perdeyi parmağıyla aralayarak, sabırsızlanan iki adamı penceresinde gözetliyor olmalıydı. Yollar hiçbir zaman bu derece canlı olmamıştı. Yol tıkanmalarında, klaksonlar bir orkestra gürültüsü çıkarıyordu. Şoför camı indirirken sordu.

   -Hangi numarada?

   -Sokağın köşesinde durursunuz.

   Birden fikrini değiştirdi. Eğilerek:

   -Önce rıhtıma gidin, diye düzeltti.

   -Hangi rıhtıma?

   -Önemli değil... Bir su kenarına... 

  Onu korkutan paketti. Eğer polis evlerine kadar izini sürerse, suç kanıtı olarak mantoları bulacaktı. Seine nehrinin bu derece yakında olmasına hayret etti. Araba bir köprünün yanında durdu. Yalnızca sırtını görebildiği şoför, ilgisizdi, kımıldamıyordu bile.

   Suya doğru, elinde bir paketle giderken, şoför ne düşünecekti acaba?

   Soğukkanlılığını kaybetti.

   -Hep rıhtımı izleyin…

   Şoför motoru çalıştırdı. Juliette yedek çekmeye yarayan rıhtımın ışıklarına, kararan sudaki yankılarına hareketsiz bakıyordu.

   -Durun!... Geldim…

   Aceleyle parmakları çantayı karıştırarak bozuk paraları kımıldattı. Hesabı ödedikten sonra, kendini Seine nehrinden ayıran taş korkuluğun boyunca yürüdü. Gelen geçen eksik olmuyordu. Daha ileride, köprünün yanında bir polis memuru nöbet tutuyordu. Ambalaj kâğıdı yeni kunduralar gibi çıtırdıyor, bu şekilde herkesin dikkatini üzerine çektiğini zannediyordu.

   Saint-Louis adasını geçti, az çok tenha başka bir köprü gördü ve orada birden kararını verdi. Paketi attıktan sonra, düştüğünü işitmek için bekledi, sanki dakikalar sürdü. Güç işitilen bir gürültü oldu. Sarmaş dolaş yürüyen bir çift ona doğru döndü.

   Bitmişti eve dönebilirdi. Onu kimse izlememişti. Tek tük gezinenler vardı. Evinden beş dakika uzaktaydı, artık acele etmiyordu. Yorgundu. Gecenin dekoruna tek başına dalarken derin bir haz duyuyordu. Gökte hafif bir gölge gibi duran Notre-Dame'ın belli belirsiz kitlesini uzaktan seyretmek için iki defa durdu.

   Ölen annesi miydi? İçinden sakin bir şekilde soruyordu. Annesi, iyice tanımadan, yirmi yıla yakın birlikte yaşadığı cesur bir kadındı. Juliette bir kabahat yaptı mı homurdanırdı:

   -Bunu babana söyleyeceğim...

   Ya da:

   -Ağabeyin olsa bana bu derece eziyet vermezdi!

   Çünkü o Philippe'i daha çok severdi. Herhalde birbirlerini anlıyorlardı. Juliette ise asla konuşmaz, anne babasından farklı kitap okur, tek başına düşünür, akşam olup da:

   -Bugün bana ne çalacaksın? diye babası sorunca nefesi tıkanırdı. Babası da müzikten anlamazdı ya!

   Juliette üzüntülüydü, nasıl ki, ansızın, sebep yokken omuzlarınızın üzerine bir his bastırır ya, onun gibi bütün varlığına yayılan bir üzüntüydü.

   Annesi öldüyse, o halde babası Paris'te yapayalnızdı, sık sık Philippe'lere akşam yemeğine gidiyor olmalıydı. Hepsini masanın etrafını çevirmiş olarak hayal ediyordu. Philippe her zaman yaptığı gibi belki de onu kötülüyordu. 

   Bachelin'e gelince, bu saatte uyumuyorsa, kendi kendini yiyordur. Parası olmadığı zaman belli etmemesine rağmen, çok mutsuz olurdu. Mutsuzluktan da fazla bir şey. Kendini ufalanmış hissediyor, bütün çarelerini kaybediyordu. Bakışlarını gizliyordu, o derece ki, böyle durumlarda, bugün olduğu gibi, para almak için yerine Juliette'i gönderirdi.

   O şimdi, bir şey almadan dönüyordu! Çantasında yirmi frank kadar bir para kalmıştı. Üç defadır hava gazı için geliyorlar, sayacı kapatırız diye korkutuyorlardı.

   Hava serindi. Mavnalar sahilde uyuyordu. Bazılarının pencerelerinde ışık vardı, ev pencereleri gibi perdelerle süslenmiş küçük pencerelerdi. Mahalledekiler köpeklerini gezdiriyordu. Hareketli hayat daha uzaklarda, Austerlitz köprüsünde ya da Châtlet taraflarındaydı. Saint-Louis adası Seine nehrinden fışkırıyor gibi görünen ağaçlarla çevrilmişti, ağaçlar, rıhtımın beyaz taşları üzerinde, çok siyah ve çok net bir şekilde fark ediliyordu.

   Juliette oradan uzaklaşmak için gayret göstermeliydi. Bir an, suya atlamasına hiçbir şeyin engel olmadığını düşündü, ama insanları evlerine götüren ışıltılı bir tramvayın görünüşü, onda bu fikrin anısını bile sildi.

   Babası ile polis memuru, Bayan Hédoin'in evine girmeye karar vermişler miydi?

   Bütün bu olanlar bir parça gülünçtü. İnsanlar geçiyor ve bir an yüzleri bir sokak lambasının ya da bir vitrinin ışığıyla aydınlanıyordu. O an Juliette, içinden, bu tanımadıklarınınki de kendi hayatı gibi, aynı zamanda tatsız ve tuhaf mı diye kendine sorarak, merakla onları seyrediyordu.

   Nevers'deki de daha iyisi değildi. Creuse sokağını, o pis pis kokan ve elini onun omzunun üzerine koymak gibi tuhaf alışkanlığı olan öğretmenle piyano derslerini aramıyordu. Erkeklerin bir bardak aperatif almak için tezgâha doğru sokuldukları barlara dikkatle bakıyordu.

   Ya Bayan Hédoin? Yuvasında büzülüp saklanan bu koca hayvanın hayatının ne anlamı vardı?

   Juliette birden yönünü değiştirmiş, kendini kaynaşan Saint-Antoin sokağında bulmuştu. Kaldırımda pardösüler, takım elbiseler üst üste yığılmış ya da askılara asılmıştı, satıcılar yoldan geçenlere doğru, hava soğuk olduğu için elleri ceplerinde, sıkılgan tavırlarla yaklaşıyorlardı.

   -Matmazel, güzel bir manto?

   Sonra yine barlar ve aperatifler! Büyük bir mağaza kapılarını kapatıyordu. Yüzlerce, yüzlerce işçi arka taraftan çıkıyor, metroya ya da otobüs duraklarına doğru koşuşuyordu.

   Bir İtalyan dükkânına girdi, on iki franklık salam, sosis aldı, öyle ki çantasında sekiz frank para kalmıştı.

   Ne üzüntülü, ne de ümitsizdi. Ruhunda boşluk hissediyordu. Yürümesi gerektiği için yürüyordu, iyi de gittiği yeri bir bilse.

   "Tartışacağız!"

   Olacağı buydu. Onun parasız döndüğünü görünce, Bachelin öfkesini koyuvermek için bir bahane bulacaktı. Her şeye rağmen onu çok seviyordu. Talihsizdi, kendisi ondan daha talihsizdi. Istırap çekiyor, güçsüz düşüyor, ama ne istediğini kendi bile bilmiyordu.

   Juliette onu seviyor muydu? Bilmiyordu. Bir zamanlar, Creuse sokağında evlerinin eşiğinde Bachelin kendisini kucakladığında içinden kızmak geliyordu.

   -Soğuk davranıyorsun! Öpmemi istemiyorsun!   

   Yanılıyordu. Anlamıyordu. Juliette soğuk davranıyordu ona, doğruydu, ama bütün sinirleri gerilmişti, bu Bachelin'in bilmediği bir duyguydu. O her şeyi başka gözle görüyor, aynı zamanda kusursuz ve acemice olan bu önemsiz okşamalara inanıyordu.

   Birlikte oldukları zamandan beri aynı şeydi. İçini dökerken Juliette, gözleri açık, merak içinde onu seyrediyor ve çok defa bu, şiddet sahnelerine sebep oluyordu, Çünkü Bachelin onun benzinin solduğunu görmüyordu! Ansızın ona hâkim olan bu gerginliği, göz bebeklerinin birdenbire sabitleşmesini anlamıyordu!

   Küçük sosis paketi elinde, yürüyordu. Bütün dükkânların henüz kapalı olduğu Pas-de-la- Mule sokağına girdi. Yine eve girmekte acele etmemek istemiş olabilirdi.

   Kapıcı kulübesinin önünden geçerken, kapı açıldı ve bir ses bağırarak:

   -Size bir mektup var! dedi.

   Hiç mektup almıyorlardı. Mektubu aldı, ama yazıyı tanıyamamıştı. Adres Emile Bachelin’inkiydi, zarfın üzerinde pul yoktu.

   -Bunu sana kim verdi?

   -Bir kahveci çırağı.

   Merdiven fersiz elektrik ampulleriyle aydınlatılmıştı. İkinci sahanlığa gelince, Juliette durdu ve üzerinde Brasseri Nouvelle'in başlığı bulunan kâğıda daha dikkatlice baktı.

   Üçüncü sahanlıkta yeniden durdu ve tereddüt etmeden zarfı yırttı.

   "Eğer bir kelime söylemek talihsizliğinde bulunursan, çeneni iyice kırarım"

   Üzerinde imza yoktu, gerek de değildi. Pusula Van Lubbe'den geliyor ve Bachelin'in burnunun şiş olmasının sebebini açıklıyordu.

   Aralarında ne geçmişti? İki adam ne için dövüşmüşlerdi? Ne olursa olsun, kabahat Bachelin'deydi, üstelik ona alt olmuş, çünkü hiçbir şey söylememişti.

   Juliette mektubu koynuna koydu, basamakları çıkmaya devam etti. İkinci kattan itibaren merdiven daha dar ve daha karanlıktı. Kendi sahanlıklarına varınca, dairelerinin kapısı ışıktan bir dörtgen çizerek birden açıldı.

   Bu dörtgende Bachelin, yakalıksız, gözü çakmak çakmak, yeleğinin düğmeleri çözülmüş olarak duruyordu. Tek bir kelime söylemeden Juliette"i içeri soktu, kapıyı kapattı.

   Birkaç dakika, birkaç saniye daha geciktirmek istedi, endişesini hiç anlamamış gibi mutfağa daldı, paketi açtı. Soba çok kuvvetli yanıyordu. Bachelin sobanın sürgüsünü kapatmayı unutmuş, içeriye kömür kokusu sinmişti.

   Eşini görmediği halde Juliette onun bitişik odada, gözlerini kapıya diktiğini biliyordu, az daha bekledi, gaz ocağını yaktı, tencereye su akıttı, ısıtmak için ocağa koydu. Sonra şapkasını, sincap kürkünden mantosunu çıkardı, odaya girerken koluna aldı.
   -Nereden geliyorsun?
   İçinde ılık su ile hidrofil pamuk parçaları bulunan küveti gördüğü için birden cevap vermedi. Yatak düzeltilmemişti. Bachelin kalkarken, şiş olan yüzünü su ile hafifçe ıslatmıştı, bu ise onu, daha zavallı, daha acınacak bir görünüm veriyordu. Burnundaki şiş özellikle onu değiştiriyor, gözlerini daha küçük, ağzını daha kudurgan gösteriyordu. 

   Bachelin zayıftı. Gelişmesi tamamlanmış değildi.
   -Sana nereden geldiğini soruyorum?
   Onu tedavi etmek, nazlamak, cesaretini kazandırmak geçti içinden. Kelimenin tam anlamıyla aşk demek değildi bu. Bu, acıma ve bir şeyler yapma gereği duyulan az belirgin bir merhamet duygusuydu.
   Juliette yaklaştı, kolunu boynuna attı.
   -Dinle, Emile...
   Ama öteki dövüş horozu gibi kabarıyordu.
   -Dinlemek yok... Cevap ver...
   -Oradan geliyorum. Bırak da anlatayım...
   Sokaktan otobüsler geçiyordu. İş gününü izleyen hareketlilik Paris sokaklarında yavaşlıyordu. Herkes evine dönmüştü. Yüz bin evde, yüz binlerce odada, çiftler buluşuyor, yemek yemek için hazırlanıyorlardı.
   -Paran var mı?
   Masa konulmamıştı. Gaz ocağının üzerinde su fokurdamaya başlıyordu. Yastığın üzerinde Bachelin'in başının oyduğu çukur iyice belli oluyordu. Juliette kendi kendine:
   -Gerek mi? diye sordu.
   Sonra kamburunu çıkararak, yine kendi cevap verdi:
   -Hayır!                                                                              

 

                                                   IX

  


   M. Grandvalet yemek yerken, bir yandan da lokantanın kapısını gözetliyordu. Petits- Champs sokağından tarafta, ismini bilmediği bir sokakta tanımadığı bir lokantaydı. Onu oraya M. Emile götürmüş ve beklemesini söylemişti.
   Yakınlık göstermeden kendisini seyreden tanımadığı insanların arasında bulunmaktan sıkılmış, durmadan yiyordu. Çünkü müşteriler oranın devamlılarındandı. İçlerinden çoğu, girince, patronun elini sıkmağa gidiyordu. Hemen hepsinin çekmecede birer peçete halkası vardı, garsonu adıyla çağırıyorlardı.
   Bunlar ne tür insanlardı? M. Grandvalet tanımıyordu. Paris'teki insanların sosyal sınıflarını bilmekte güçlük çekiyor, bu onu rahatsız ediyordu. Örneğin lokantaya girerken, buranın o derece adi bir lokanta olduğunu sanmıştı, az kalsın çıkıyordu. Dekor sıradan küçük bir kahvehane dekoruydu. Masaların üzerindeki örtüler kâğıttandı.
   Sonunda bir, iki, üç müşteri görmüş, bunların çok iyi kimseler olduğunu anlamıştı. Listeye bir göz atmış, fiyatların Centre otelinden çok daha yüksek olduğunu fark etmişti.
   Önemsiz şeylerdi bunlar. Bu lokanta kendine göre değil miydi bilmek ya da yemeğin fiyatını hesap etmekten daha başka endişeleri vardı. Yine de bu onun kaygısını artırıyordu. Kendini dip tarafa, duvara karşı oturtmuşlardı. Bütün salondan görülebiliyordu. Yemek yiyenler, yapacak başka işleri olmadığından, onu seyrediyorlardı.

   Yüksek sesle konuşulan, uğultunun her şeyi örttüğü yerler vardır. Burada, müşteriler sessizlik içinde yemek yiyor, bir kaçı gazete okuyor, o derce tam bir sessizlik ki M. Grandvalet garson çağırmakta tereddüt ediyordu. 

   Gözü tezgâhın arkasındaki takvime ilişinceye kadar bir çorba içmişti. Salı sözcüğünü okuduğu an çılgına döndü, çünkü bugün oğlunun evinde kendini akşam yemeğine beklediklerini unutmuştu.

   -Garson! Bana telefon rehberini verin.

   Philippe telefon abonesi değildi, ama bulundukları binada telefon vardı. M Grandvalet numarayı buldu. Kapısı kapanmayan bir kabin gösterdiler. Sesinin bütün lokantada gök gürültüsü gibi gürlediği izlenimi edindi.

   -Alo! Hanımefendi, M. Philippe Grandvalet'yi telefona çağırma lütfunda bulunur musunuz?

   Arada dört kat bir mesafe bulunduğunu biliyordu. Kapıcı kadını merdivenden çıkarken zihninde izliyordu. Saat sekizi geçiyordu. Herkes masaya oturmuş, onun orada başına ne geldiğini sorguluyor olmalıydılar.

   -Alo! Philippe sen misin?

   -Ben Hélène.

   Çok önemli bir iş için alıkonduğunu açıkladı. Gelini ona Philippe'in grip olup eve döndüğünü ve yattığını haber verdi.

   M. Granvalet yeniden yerine oturduğunda, herkes ona baktı. Hayatında bu kadar sabırsızlanmamıştı, ama belli etmiyordu. Kendini tanımayanlara göre falanca yaşta, bir az şaşkın, bir az gülünç, Paris'in en iyi yemeğinin yendiği lokantalarının birinde bulunduğunun farkında olmayan herhangi biriydi.

   Hep kapıyı gözlüyordu. Az sonra, M. Ernile görünecek belki de yalnız gelmeyecekti! 

   İşin burasına gelinmişti. Hiç bir şey bilinmiyordu, ama bu lokantaya Juliette'in birden girmesine hiç bir şey engel değildi.

   Pasajdaki evden çıkmamıştı. M. Emile başkaca bir çıkışın olmadığına garanti veriyordu. O halde, hâlâ asma katta bekliyor olmalıydı, dedektif gidip kapıyı çalmaya karar vermişti.

   -Hiç endişeniz olmasın. Beni beklerken yemeğinizi yiyin.

   Eee! Doğrusu M. Grandvalet kızının izinin bulunmasından az çok korkmuştu. Juliette bir kaç adım önünden geçerken, dedektif mırıldandığında, korktuğunu o zaman anlamıştı:

   -Bu o!

   Söylemese, onu güç tanırdı. Hiç şüphe yok, önce şu sincap kürkünden mantosu, sonra da diğer şeyler sebebiyle. Ararken, Juliette’in artık eski Juliette olamayacağını düşünmemişti.

   Anlayamayacakları için bunu kimseye söylemeğe cesaret edemezdi, ama onu eve girerken gördüğünde hiçbir şok hissetmemiş, soğuk ve tuhaf karşılamış, rahatsızlık duyacağı için de arkasını dönmüştü.

   Belki de ilk defa, bazı şeyleri hayal ediyordu. Ama kesin değil. Geçen kadın, Chopin’den bir Polonez çalmasını istediği küçük kıza hiç benzemiyordu. Onunla nasıl konuşacaktı? Sesi bile değişmiş olmalıydı!

   Kaşları çatılmış, durmadan, Philippe'in grip olduğunu, bunun iyi bir rastlantı olduğunu düşünerek dikkatle kapıya bakıyordu.

   “Böylece beni beklemediler.”

   M.Emile, kalın pardösüsünün içinde, iri gövdesiyle, Bayan Hédoin'ın salonunda, yaldızlı küçük bir sandalyeye oturmuştu. Yaşlı kadın, içinde külden başka bir şey bulunmayan şöminenin yanına, onun karşısına yerleşmişti.

   -Size diyecek bir sözüm olmadığını yine söylüyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Bahsettiğiniz kimseyi görmedim, tanımıyorum.

   Önce kadın onun içeriye girmesini istememişti, ama o eski bir Adlî Polis madalyasını çıkarıp göstermişti. Piposunu doldururken:

   -Can sıkıcı bir şey diye içini çekiyordu, çünkü bu çok kirli bir işe dönecekti. İşin içinde mademki küçük yaşta bir kızı kaçırma, bilerek yangına meydan verme, hırsızlık, batakçılık falan var.

   Bayan Hédoin, yüzü katılaşmış, koltukta dimdik, sımsıkı duruyordu.

   -Zannederim sizi Orfèvres rıhtımına götürmek zorunda kalacağım, geceyi orada geçirirsiniz.

   Kendini çekip alacakları bu rahat salonda etrafına bir göz attıktan sonra, pes etmeğe başladı. Yine de:

   -Hakkınız yok diye cevap verdi.

   Soluk pembe ipeklilerden yana endişe etmeyen M.Emile, piposunu yaktı ve odada dolaştı.

   -Size gelince, sizi takip etmemeleri için şansınız var, çünkü malları iyi niyetle satın aldınız. Sonuçta, siz bir tüccarsınız ve mesleğinizin gereğini yaptınız.

   Yaşlı kadını konuşturmak için bir saate yakın zaman geçti:

   -O halde Pas-de- la Mule sokağına gidin. Bu adresten bahsedildiğini duydum.

   Kadın bitmiş tükenmişti, bu beklenmedik misafir çıkınca geceyi kâğıt ve bozuk paraları elbiselerine dikmekle geçirdi.

   M Granvalet kızını gördüğünde duymadığı şoku, kapı çatırtıyla açıldığında, M. Emile bilerek yüzünü asmış göründüğünde duydu.

   -İyi yediniz mi? Garson! Bir mantarlı pirzola getir.

   M. Grandvalet ona soru sormağa cesaret edemiyordu, artık nefes almağa bile cesaret edemiyordu.

   -Beş dakika mideye bir şeyler atayım. Sonra çocukları ziyarete gideriz.

   -Adreslerini aldınız mı?

   Gözleriyle evet işareti yaptı. M. Grandvalet bir çeşit korkuyla donmuş, kımıldamazken, o keyfinden geriniyordu. M. Emile:

   -Hardal ver! diye yüksek sesle seslendi.

   Sona alçak sesle:

   -Tam zamanı. İkisi de yuvada olur. Kızınızın düşündüğünüzden daha yürekli olduğunu biliyor musunuz? Burumuzun dibinde, sıvışmak için pencerelerden geçmekte tereddüt etmemiş.

   -Bizi görmüş müdür?

   -Elbette!

   Bu çeşit cümlelerden kuşkulanan yakın masada bulunanlardan biri onları dinliyordu. Her zamankinden daha zavallı görünen M. Grandvalet bir öneride bulundu:

   -Ertesi güne bıraksak…

   -Kaçmalarına zaman bırakmak için mi?

   Niçin olmasın? Onlara kim ne söyleyecekti?

   -Hesabı isteyin de bir taksiye atlayalım.

   M. Grandvalet evin önüne gelince, arkadaşını gitmeğe razı edeceğini düşünerek cesaretlendi.

 

                                                ***

 

   -Van Lubbe ile aranda ne geçti? Juliette hem peynirden bir parça yiyor, hem de soruyordu.  Bachelin endişeli bakışlarını ona doğru kaldırarak cevap verdi:

   -Sanırım onunla bozuşmamı bana sen söyledin.

   Bir çeyrek saat konuşmamışlardı. Juliette kendini toparlayıp masayı düzenledi, yaşamın devam edebilmesi için uygun hareket etmesi gerekiyordu.

   -Ne söyledi?

   Burnuna bakıyor sanmıştı, öfkesi başına çıktı, eşinin sakinliğini taklit ederek tekrarladı:

   -Ne söyledi? Olan şu ki davranışın sayesinde bir meteliğimiz bile yok!

   Haksız ve yalandı. Bachelin de üzülüyordu, ama kötü olmak zorundaydı.

   -Benim öğrenmek istediğim yaşlı kadının neden para vermediği.

   -Polis pasajdaydı.

   Bir çırpıda kalktı, pencereye kadar yürüdü, kaldırımlarda kimsenin bulunmadığı karanlık sokağa göz attı.

   -İzleniyor musun?

   -Bitişikteki evden sokağa çıktım ve taksiye bindim.

   Juliette'in içinde tuhaf bir his vardı: ağzından çıkan kelimeler, Bachelin'in sözleri gibi, boşluğa düşercesine havaya düşüyor, yankı vermiyordu. Yalnız konuşmalarının mı anlamı vardı? Juliette düşünmeden söylüyordu. Bu ise ona anlamsız geliyordu.

   -Yine sonunda izi bulacaklar, diye homurdandı.

   Dekor da uyumsuz değil miydi? Juliette buraya kadar anlamamış, ama şimdi gözüne çarpmıştı. Bu bir daire değildi. Bu mevcut şeylerin hiçbirine benzemiyordu. Mobilyalar başka mobilyalar gibi değildi.  Mutfak masası bir yatağın yanında duruyordu. Perde görevini ambalaj kâğıtları görmekteydi. İçeride çok büyük boşluklar vardı.

   Ve şimdi Bachelin ellerini sallıyor, öfkeli sözler söyleyerek, heyecanlı adımlarla bir sağa bir sola yürüyordu. Juliette:

   -Sakin ol, diye mırıldandı. Gel yemeğini bitir.

   Çünkü kendi farkında olmaksızın durmadan yiyordu. Önüne küstahça dikilerek sordu:

   -Etrafımı sarsalar ne dersin?

   Bilmiyordu. Hiç düşünmemişti. Cevap vermekte tereddüt ediyordu.

   -Annenin, babanın yanına dönmek için işine yarardı, gizleme!

   -Sanmıyorum.

   -Ama emin de değilsin! Bu demek oluyor ki eve dönerdin!

   Onu kabından taşırmak için bu kadarı yeterdi. Creuse sokağındaki evi, aydınlatılmış iki pencereyi, sayfaları çeviren babasının yanında piyanoya oturmuş olan Juliette'i şimdi gezindiği odadan daha net görüyordu.

   Daha sonra, onun için şöyle diyeceklerdi:

   -Bir zamanlar bir küçük serseriyle başından sonu kötü biten bir macera geçti.

   -Hiç evlenmeyecek miydi?

   -Beni üzüyorsun, Emile!

   İki eliyle onun başını tutuyor, daha iyi görmek için lambaya doğru çeviriyor, aşkına cevap vermeyen sakin, acımasız bir Juliette görüyordu.

   -Aslında beni asla sevmedin! diye iterek alaylı bir şekilde güldü.

   -Niçin böyle söylüyorsun?

   -Haydi söyle! Beni gerçekten sevdiğine inanıyor musun?

   -Bilmiyorum!

   Devam etti:

   -Seni neden sevmeyecekmişim, sinirlisin, öfkelisin, ama bunun senin kabahatin olmadığını çok iyi biliyorum.

   Alnını cama dayayarak:

   -Sus! diye bağırdı:

   -Neyin var, Emile?

   -Neyim mi var? Neyim olduğunu mu soruyorsun?

   Öyle ya! Artık hiç bir kurtuluş yolu görmüyordu, çaresizdi, henüz bitmemiş olan dairede kendini tam bir fare tuzağına düşmüş gibi hissediyordu. Sebep sadece polis değildi! Her şeydi, Juliette, Van Lubbe ve kendisi.

   Aylardan, yıllardan beri, belki de, kısaca, doğduğu günden bu yana, her seferinde ertelenen, küçük bir haftasını yaşadığı eski bir süreydi bu. Davranışının sebebi buydu: orada, Nevers'deki bozuk düzen bir evde, doğumundan sekiz gün sonra sokaklarda yeniden gazete satmağa başlayan bir anneyle hayata kötü başlamıştı.

   Hep öfkeli olmuştu. Başkalarına kötülük ede ede kendi felaketini ister olmuştu.

   Bu bir tiksinti gibi ta derinlerden birden yükseliyor ve o daha sakin, hemen hemen endişesiz görünüyor, yavaşça Juliette'e doğru dönüyordu.

   -Senden özür diliyorum, diye mırıldandı

   -Ne için?

   -Hiç. Bütün bu şeyler için.

   -Bunu nasıl söylersin!

   Bachelin gülümsedi. Juliette, bu pek yumuşak gülümsemeden irkildi.

   -Ne düşünüyorsun?

   -Yapılması gereken şeyin ne olduğunu!

   -Ne?

   -Az önce söylediğim şey. Ama şimdi, ciddi olarak, kin gütmeden söylüyorum, Evine dönersin, baban affeder.

   Heyecan onu hükmü altına alıyor, o ise, onu sürdürmek, onu artırmak için konuşmağa devam ediyordu:

   -Senin için ben neydim? Birlikte ne olduk?

   Başını çevirerek yavaşça:

   -Sus!... diye fısıldadı.

   -Susmayacağım! Cevap ver! Bir gün olsun hiç mutlu olabildik mi? Olmağa çalıştık. Durmadan karşımıza engeller çıktı.

   Juliette masayı toplamak için ayağa kalktı.

   -Bu gece buradan gitmeliyiz, dedi. Polis gelirse...

   -Juliette!

   Yüzünü ona çevirdiğinde elinde kirli bardaklar vardı. Bachelin alışkın olmadığı, gönül alıcı bir hareketle onu kucakladı:

   -Mutsuz olduğumu bilseydin, Juliette! Beni bir az olsun sevdiğini söyle!

   -Sen daha iyi bilirsin.

   -Hayır bilmiyorum! Bu gün öğrenmem gerek, çünkü...

   -Çünkü ne?

   -Hiç!

   Sesi kısılmış, burnu kızarmış, gözleri yaşarmıştı.

   Juliette bütün diğer günler yaptığı gibi kabı kacağı mutfakta diziyor, ne fincanlara, ne de tabaklara artık ihtiyacı olmayacağını biliyordu.

   Her ikisini de büyük bir boşluk kaplamıştı. Bachelin başka bir şeyi düşünerek takvimin yapraklarını çeviriyordu. Juliette odaya geldiğinde, Bachelin onun bluzundan dışarı çıkan kâğıdın ucunu fark etmesi üzerine sordu:

   -Bu da ne?

   Van Lubbe'ün pusulasıydı. Hiçbir şey söylemeden okudu, küçük parçalar halinde yırttı ve sobada yaktı.

   -Bana onu niçin göstermedin?

   Yeniden sesi dokunaklı bir hal alıyor, bakışları azgınlaşıyordu.

   -Daha sakin olmanı bekledim.

   -Yahut da Van Lubbe'ün tehdidini yerine getirmesini, değil mi?

   Juliette yatağın yanında bulunduğu için, bir sebep düşünmeden, yorganın üzerine uzandı.

   -Cevabın bu mu?

   O, hep ayakta duruyor, yüzünü duvardan yana dönmüş ne düşündüğünü bilmeden yattığını görünce kuduruyordu.

   -Juliette! Kalk.

   Juliette kımıldamadı. Hıçkırmadan, hemen hemen gözyaşı dökmeden ağlıyordu, usancından, yüzünü hep buruşturarak ağlıyordu.

   -Kalk diyorum. Duyuyor musun?

   Kımıldamadığı için kolunu kaptı, sertçe büktü. Juliette ise doğruldu, korkarak ona baktı.

   -Bırak! diye bağırdı.

   Adam ne yapacağını bilmiyordu. Diz çökmesini ya da başını duvara vurmasını bildiği gibi onu dövmesini de bilirdi.

   -Beni böyle kızdırmağa mı uğraşıyorsun? diye, bu defa o bağırdı. Az önce haklı olduğumu açıkça söyle! Evine dönmek için benden kurtulacağın anı bekliyorsun...

   Yatağın kenarına, onun yanına oturdu, soluyordu:

   -Önemseme. Fena haldeyim. Günlerdir, haftalardır içimde. Sen olunca, her şeyin değişeceğini sanıyordum...

   Juliette onu teselli etmek isterdi, ama elinde değildi, eşini korkuyla karışık merak içinde seyrediyordu.

   -Uğursuzluk gibi bir şey. Ne yapsam kötüyle sonuçlanıyor. Neye dokunsam kirleniyor...

   Juliette gördüğü şeyden şaşkına dönmüş, gözlerini ayırıyordu. Bu sadece bir histi, ama ona kendini zorla kabul ettiriyordu: Bachelin şu anda, komediyi belki yalnız onun için, belki de her ikisi için oynuyordu. Şu, belli ki, bazen kendinin gözlemlendiğini zannetmese bakışı daha sakin, daha uyumlu oluyordu.

   -Daha fazla canını sıkmayacağım. Dinle!.. Bu gece gitmek bir işimize yaramaz...

   Kendini anlayan bu bakışın üzerine dikildiğini hissetmek sabrını tüketiyor ve o rolünü daha kötü oynuyordu.

   -Gebersem daha iyi... Nasıl olsa er geç başa gelecek... Ya sen, sen...

   -Sus, dedi sadece.

   Ona başka ne diyebilirdi? Ne yapabilirdi? Yine de o haklıydı. Her işte başarısızlığa uğramışlardı! Boş yere bir şeyler yapmağa çalışmışlar, ikisinin de güçleri yetmemişti.

   Tekrar kalktı, bir şeyler kırar gibi yaptı, kendini toparlayıp pencereye kadar yürüdü, dışarıya bakmak için ambalaj kâğıdını kopardı. Karşıda bir taksi durmuştu. Kuşkuyla ona seyretti, evdeki gürültüyü dinledi.

   Juliette kalkmıştı, onun da, saçları biraz bozulmuş, elbisesi kırışmıştı.

   Alnını kırıştırarak, coşkusunu yeniden bulmak için Juliette'e baktı, sonra birden masaya doğru yürüdü, içinde divitle bir deste mektup kâğıdı bulunan çekmeceyi açtı.

   Kalemin ucunun kâğıdı kazıdığı işitiliyordu. Yazmayı bitirince sessizce ayağa kalktı, yüzünü pencereye döndü. Taksi hep aynı yerdeydi. Bachelin ona bakar gibi yapıyor, ama aslında, camın bulanık ıslaklığında, yazıyı okumakta olan Juliette’in yansısını izliyordu.

   "Ölümümden kimseyi suçlamayın. Yok olmalıyım. Bu kararı iyice düşündükten sonra alıyorum.”

                                                 “Emile Bachelin."

                                                                                                                                     

   Tepki bekleyerek geriye döndü. Bu, ikisi arasında geçen bir dövüş gibiydi. Ama Juliette, onunla ilgilenecek yere, tuvalet aynasında kendini seyrediyor, parmağını yavaşça alnındaki bir sivilcenin üzerinden geçiriyor, saçlarını arkaya atıyordu.

   -Yapamaz mıyım sanıyorsun? diye mırıldandı.

   Juliette sonunda, ciddi, olacağa boyun eğerek, aklına böyle bir şey gelmediğini söyler gibi ona doğru döndü. Sonra o da bir yaprak kâğıdın önüne oturdu, kendine özgü iri harflerle şöyle yazdı:

 

"Yaşamaktan bıktım, kendimi öldürüyorum. 

                                                Juliette Bachelin"                                                  

 

   Diviti bırakmakta tereddüt etti ve daha önce bir defa yapmış olduğu gibi, inanmadığı halde, gerekli olduğunu düşündüğü için, ekledi: " Affet babacığım."

   Bachelin'in anladığını biliyordu. Gardırobun gözünde kilitli duran revolveri almaya giden ve iki mektubun yanına, masanın üzerine bırakan o oldu.

   -Bana kızıyor musun? diye Bachelin uzaktan sordu.

   Çünkü biri masanın bir ucunda, diğeri, öteki ucunda duruyordu.

   -Neden dolayı?

   Adam yine ağlamak, sızlanmak, bir krize tutulmak isteyecekti, ama bu imkânsızdı: içinde sadece donmuş bir boşluk hissediyordu.

   -Yemin ederim seni mutlu etmek istiyordum!

   Sanki bütün heyecan birikimi tükenmiş gibi, iyi söyleyemiyordu.

   Şu anda biri içeriye girecek ve onlar her ikisi de revolverle kâğıtları saklayacaklar, şüphesiz, gülümseyecekler, ziyaretçi için çay ya da kahve hazırlayacaklardı.

   Ama kimse gelmiyordu. Ancak kendilerine güvenebilirlerdi. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı.

   -Juliette!

   -Evet.

   -Gel öp beni.

   Nevers'deki, nefeslerini karıştırıp birbirlerini dakikalarca kucaklayarak kaldıkları ânı yeniden bulmak için gözlerini kapattı. Juliette yavaşça sıyrıldı.

   Adam pencereye doğru yürümeyi, bir şeyler yapmayı düşündü. Anlaşılmaz bir şekilde:

   -Anlıyorsun, kötü bir burçta doğmuşum, dedi.

   Ama karşısındakinin tınmadığını, sözlerinin dudak kıvırtan bir hor görüye meydan verdiğini anladı.

   -Juliette!

   -Ne var?

   Juliette sabırsızlanıyordu. Kızaran küller salamandra sobasının altına düşüyordu. Revolver masanın tahtası üzerinde, su yeşili kâğıtların yanında siyah bir şekilde görünüyordu.

   -Bitir artık! diye inledi.

   Boş sokaklarda dolaşan taksinin dip tarafında, M. Grandvalet şoförün ancak sırtını görüyor, M. Emile'in piposu ise çıtırdıyordu.

   Bachelin'in titreyen eli revolveri aldı, parmağı emniyeti itti.

   -Benden başla, istersen?

   Birbirlerine iyice yaklaşmışlardı. Bachelin titriyordu. Kendinin de tanıyamadığı bir sesle mırıldandı:

   -Beni seviyor musun?

   -Ateş etsene!

   -Beni seviyor musun?

   -Bilmiyorum. Ateş et.

   Ağzı açık olarak gözlerini ayırdı, zira ateş etmişti, nasıl olduğunu anlamamıştı bile. Juliette hâlâ ayakta duruyor, anlayan gözlerle onu seyrediyordu, her zamankinden daha iyi anlayan gözleriyle, sanki girip de tanımadığı yerleri, şimdi çözüyordu.

   -Juliette!

   Odada duman ve barut kokusu vardı. Üst katta insanlar yürüyordu, Juliette sallanıyor, yatağa doğru iki adım geri gidiyor, gözleri hep açık olarak, oraya yığılıyordu.

   Juliette bekliyor olmalıydı. Beklediğinden o da emindi. Ona kendini yine korkaklıkla suçluyormuş gibi geliyordu. Ayak sesleri şu an merdivende çınlıyor, eli silahın kabzasını sıkar, tetiği ararken, her zamankinden daha çok titriyordu.

   Etrafı çevrilmişti, kiracılar sahanlığa toplanıyordu.

   Juliette belki de ölmüş olan gözleriyle hep ona bakıyordu.

   Eliyle göğsünü yokladı, kaburgalarını elledi, kalbinin bulunduğu yeri aradı.

   Ancak bir kaç saniyesi kalmıştı, evin içinde biri bağırıyordu.

   Sonunda silahın namlusunu üzerinde kaydırdı, en solda bir yer seçti, o kadar solda ki kurşun ister istemez kemiklerinin üzerinden kayacaktı. Ateş etmek için gözlerini yumdu.

   -Açın! diye sahanlıktan bağırıyorlardı. Bir kadın sesi de:

   -Kapıyı kırın, diyordu.

   Patlamanın gürültüsüne, aldığı yaraya rağmen her şeyi işitiyordu. Çünkü yaralanmak zorundaydı. Şok hissetmişti. Ama bayılmasını, döşemenin üstüne yuvarlanmasını boşuna bekliyordu. Ayaktaydı. Canı da acımıyordu!

   Dışarıdakiler fısıldaşıyorlardı. Bir kiracı kapıya omzuyla yüklendi, kaldırımın kenarında bir araba durdu.

   Hep Juliette'e bakıyordu. Korkmuştu. Nabzının attığını hissediyordu. Artık bayılacağını ümit ederek üç defa gözlerini kapattı.

   Kapıcı kadının sesi ile “maymuncuk” kelimesi kulağına kadar geldi.

   -Kim olacak... Şu genç karı koca...

   Artık dermanı kalmamıştı. Bir şeyler yapmak gerekti. Kapı az sonra açılacaktı.

   Yatağa doğu usulca iki adım atmayı denedi, yarasına değip kan içinde kalan eline baktı.

   İşte ancak o zaman tuhaf bir şekilde bilincini kaybetmeden bayılır gibi oldu. Düşerken Juliette'in ayağına çarptığını anladı. Daha sonra anlaşılmaz bir gürültü' nün içinde, belirgin olarak şu sözleri işitti:

   -Şu babası...

   Belki de ona bakmak için gözlerini açabilirdi. Biri doktora soruyordu:

   -Kız ölmüş mü?

   Bir sessizlik cevap verdi. Sonunda parmaklar Bachelin'in yarasını kurcaladı. Ağrının etkisi altında yüz hatlarının gerilmesine karşı duramadı, bu sırada bir kadın sesi inledi:

   -Bakın! adam yaşıyor...    

 

 

                                               SON